1951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 6

 

İlkokul yılları (1953-1955)

Niğde Misli Köyü’nde, 1953-54 eğitim ve öğretim yılını başarıyla tamamlayıp ikinci sınıfa geçmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitapları okuyup bilgi dağarcığımızı doldururken , diğer taraftan da köydeki mağaraların ve kilisenin gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken… Temmuz 1954 sonlarına doğru, bir yıldır Osmaniye’de çalışmakta olan babam gelmişti. Hoş beşten sonra da ‘’Toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Demişti.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… İki yıl önce Osmaniye Yeşilova Köyü’nden gelmiştik Misli’ye. Geri dönecektik, niye gelmiştik. Çevre, okul ve yeni arkadaşlara ne kadar uyum sağlaya bilecektik? Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorularımız yanıtsız kalmıştı. Babam biraz da üzgün ve çaresizlikle ”Osmaniye’de Karaçay kenarında” ev tuttuğunu söylemişti. Çaresiz toparlanmaya başladık. Başladık çünkü Misli Köyünde evimizden başka bir şeyimiz yoktu.  Evi de yemek ve yiyecek yapamayacağımıza göre Osmaniye’ye gitmek zorundaydık.

Kısa sürede toparlanıp 8 km doğudaki Hüyük İstasyonundaki kara tren vagonlarına eşyalarımız yüklenmişti. Yine 350 km’lik tren yolculuğunu üç günde tamamlamış, babamın kiralamış olduğu Karaçay kıyısındaki evimize ulaşmıştık.

Gözlerimi kapatıp o günlere gidiyorum. Sisler arasından babamın kiraladığı evi görmeye çalışıyorum. İki katlı ahşap bir ev beliriyor hafızamda. Hafızamdan çıkıp gelen Karaçay kıyısındaki bu ahşap evin oldukça büyük bir bahçesi var dereye doğru uzanan. Alt katta oturan ev sahibimizin kapısı bahçeye, Karaçay deresine açılıyor. Evin arkasından ahşap merdivenle çıkılan üst kat bize kiralanmış, iki odası var. Odalarında gezindikçe kirişler üzerindeki tahtalar gıcırdıyor. Zemine tahta döşenmiş, gezinirken dikkatli olmak gerekiyor. Alt kattakiler rahatsız etmemek gerekiyor. Yine de arada sırada kardeşimle güreşirdik.

Osmaniye Amanos etekleri

Gözlerim kapalı hayalimi sürdürüyorum. Evden çıkıp dere kenarına yöneliyorum sisler arasından. 1954’lü yıllarda doğal akışına bırakılmış olan derenin dağlardan sürüklediği çalı çırpı ve odunlar kışlık yakacaklarımızı oluşturmuştu. Kış gelmeden toplamıştık ulaşabildiklerimizi. Kışın çok geniş bir akış alanı olan derenin bahar aylarında oluşan adacıklarındaki yabani meyve ağaçlarından meyve topladığımızı anımsıyorum. Özellikle alıç ağaçları bolca bulunurdu bu adacıklarda ve derenin karşı kıyısında. Çiçekleri pembe ve beyaz olarak iki renkte ve dikenli bir ağaç türü olan alıç genelde yabani ortamlarda kendiliğinden yetişirmiş. Babam öyle söylemişti. Bulgaristan’daki köyümüzden geçen dere kenarında da bulunurmuş alıç ağaçları. Meyveleri muşmula ile benzerlik gösteren alıç ağacının meyveleri kırmızı, turuncu ya da sarı renkliydi. Mayhoş bir tadı bulunan alıç ekşi muşmula diye de bilinmekteydi.

Karaçay Deresi’ne komşu olan Osmaniye’nin Karaçay Mahallesi kendi halinde insanların huzur içinde yaşadığı, komşusuna güvenip evinin kapılarını açık bıraktığı, çocukluğumuzda dayanışmanın öneminin bizlere aktarıldığı yoksul fakat yoksun olmayan bir mahalleydi. Ev sahibimizin bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden ailemize ikram ettiği domates, biber, salatalık ve renklerinden ötürü morko dediğimiz Patlıcan hala hatırımdadır. Hatırımdadır çünkü annem patlıcanları dilimler halinde kesip, kızarttıktan sonra bize biftek olarak yedirirdi. Diğer taraftan Koyun, kuzu ve danaların sokaklarda kesilerek satıldığı dönemlerdi. Sakatatları isteyenlere bedava verilirdi. O yönden de oldukça zengindik. Protein ihtiyaçlarımız böylelikle karşılanıyordu. Öyle çok sakatat ürünleri yemiştik ki şimdilerde yanlarından geçmek istemiyorum.

 

Karaçay Deresi Osmaniye…

Amanosların en güney ucunda bulunan İslahiye tepelerinden doğan Karaçay Deresi, 42 km’si Osmaniye il sınırları içinde olmak üzere, 70 km’lik bir akıştan sonra Ceyhan Nehri’ne katılıyormuş. Günümüzde Karaçay Deresi ile ilgili ıslah çalışmalarının yanı sıra mesire alanları da yapılmış. Osmaniye İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü internet sitesinden edindiğim bilgilere göre, şehir merkezine 4 km mesafede bulunan Karaçay mesire alanından sonra da 3 500 metre uzunluğunda, tabiat parkı özelliğinde bulunan vadi sonunda Karaçay şelalesi bulunmaktaymış. Karaçay Deresi dik yamaçlardan aşağıya inerken 25 metre yüksekliğinde Karaçay Şelalesini oluşturmaktaymış. Eşsiz güzellik ve manzara arz eden Karaçay Şelalesi buraya ayrı bir güzellik vermekteymiş.

Ev sahibimizin sebze ikramlarıyla Karaçay deresindeki yabani meyve ağaçlarından edindiklerimizin dışında diğer zorunlu giderlerimiz için paraya da ihtiyacımız vardı. Bu kez pamuk tarlalarına gitmedik ama çapa ve yerfıstığı hasadına gitmiştik.

 

Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu…

Fakir Fukara kesiminin çocuklarına bırakacakları en büyük miras fukaralık ve eğitimsizliktir. Deyimi genelde doğrudur. Babam bu deyimin dışına çıkılabileceğini düşünen, en azından ekonomik yönden orta halli duruma geçmemiz için eğitime olan inancı hiç bitmeyen birisiydi. Babamızın eğitime olan inancı bize de aşılanmıştı. Kardeşimle ben de bu inançla var gücümüzle çalışıyorduk. Yine de düşünüyorum da köylerden benim gibi fukara çocuklarını toplayan Köy Enstitüleri ve devamı olan öğretmen okulları olmasaydı zor yırtardık fakirlik kefenini.

Cumhuriyet İlkokulu Osmaniye

Derken Osmaniye’de okul dönemi geldi çattı. Evimize en yakın okul Osmaniye Cumhuriyet İlkokuluydu. Okul başladığında Misli ’de olduğu gibi burada da doğru dürüst üst baş ve ayakkabımız yoktu. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla okul aile birliği başta ayakkabı olmak üzere, önlük ve kırtasiyelerimizi sağlamıştı. Kendilerine şükran borçlu olduğumuzu hiç unutmadım.

Birinci dönem sonunda ben sınıfın en iyi öğrencisi olmuş, kardeşim de oldukça iyi sonuç almıştı. Sınıftaki başarılı sonuçlar ve fukaralığımız öğretmenlerimizden bazılarını da etkilemişti. Kitap kırtasiye konusunda bize yardımcı oluyorlardı. Birinci yarıyıl karneleriyle eve geldiğimizde, sevgisini pek belli etmeyen ve kendisine göre oldukça katı kuralları olan babam belki de ilk kez ikimizi de öperek kutlamıştı.

Bu arada, aradan 64 yıl geçmesine rağmen hiç unutamadığım ve her zaman hüzünle andığım bir davranış biçiminden söz etmek istiyorum. Öğretmenlerimden bir beni çağırmış ve sağ elinin üstüne, değerini anımsayamadığım, madeni bir parayı koyarak bana vermişti. Neden eliyle vermemişti? Aşağılandığımı hissetmiştim. Sanat Enstitüsü ve Teknisyen okullarında çalıştığım sonraki yıllarda, köylerden gelen fakir aile çocuklarına yardım etmek isterken bana yapılan bu davranışı anımsadım hep. Okulun döner sermayesi aracılığıyla öğlenleri birer tas çorba verilmesini sağlamıştım. Böylelikle ben devre dışı kalıyordum.

 

Annem tekrar hastalanıyor…

Zamanla Karaçay Deresi kıyısındaki ahşap evimizi sevmiş, mahalleden arkadaşlar edinmiştik. Kardeşim ve ben uyum sağlamıştık. Birinci yarıyıl tatilinde de arkadaş sayımızı arttırmış, bu moralle okulun ikinci yarıyılına başlamıştık. Tam her şey yolunda gidiyor derken annem oldukça ağır bir biçimde hastalanmıştı. 1951 yılı Şubat ayının soğuk mu soğuk bir gününde Bulgaristan’dan başlayan göç sırasında hastalanan annem Edirne’de iki ay tedavi görmüştü. Hastalığı sık sık kendisini göstermesine rağmen ilk kez bu kadar ciddiyet göstermişti.

Annemin hastalığının ağırlaştığı Mayıs aylarına doğru, teşhis ve tedavinin Osmaniye sağlık kuruluşlarında yapılamayacağı kararı üzerine Mersin Devlet Hastanesi’ne sevki yapılmıştı. Okulumuzun tatile girmesine daha bir ay vardı. Babam da hem iş peşinde hem de ara sıra Mersin’e annemi ziyarete gittiğinden, kardeşimle ben başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bakıyorduk da… Yeme içme konusunda ev sahibimizin bize yardımcı olduğunu anımsıyorum. Dayanışmanın önemini yaşayarak öğreniyorduk ve öğrenecek çok şeyimiz vardı.

Annemin hastanede olmasına rağmen kendi başımızın çaresine baktığımız gibi, okul ödevlerimizi de hiç aksatmadan yapmıştık. Osmaniye Cumhuriyet ilkokulunda 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılının ikinci dönemini de  başarı ile tamamlamış ve üçüncü sınıf olmuştuk. Birinci sınıfı Niğde Merkez köylerinden Misli/Konaklı’da tamamlamıştık. Bakalım üçüncü sınıfı nerede nasıl tamamlayacaktık? Dördüncü ve beşinci sınıfları düşünemiyordum bile…

 

Mersin’e göçüyoruz…     

Okulun tatile girmesiyle birlikte babam, Annemin Mersin Devlet Hastanesindeki tedavisinin oldukça uzun süreceğini, Mersin’e göç etmemiz gerektiğini söylemişti. Alıştığımız Karaçay Mahallesi, Karaçay Deresi, okulumuz ve arkadaşlarımızdan ayrılmak bizi hüzünlendirse de başka seçeneğimiz yoktu. Kabullendik…

Yeni bir okul, huyunu suyunu bilmediğimiz yeni öğretmenler ve arkadaşlar… Uyum sağlamış ve Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda ikinci sınıfı başarıyla bitirmiştik. Üçüncü sınıfı Mersin’de okuyacağımız kesinleşmişti. Acaba dördüncü ve beşinci sınıfları nerede ve hangi koşullarda okuyacaktık?

Osmaniye Karaçay kıyısındaki, kiralık da olsa, evimizi sevmiştik. İyi anlaştığımız arkadaşlarımız olmuştu. Ayrıca ev sahibimiz de her konuda bize yardımcı oluyordu. Üzgün ve kırılgan olduğumuzu gören babam Mersin’e yabancılık çekmeyeceğimizi söylemişti. Yeşilova Köyünden sonra bizimle birlikte Misli ’ye gelen anneannem ve dayılarım, kuraklıktan sonra Bursa Karacabey taraflarına gitmişlerdi. Cemile Teyzem orada Karagöz ailesinden biriyle evlenerek kalmış, Kurtuldu ailesinin diğer fertleri Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımla anneannem Mersin’e gelmişlermiş. Kerim dayımla Yusuf dayım çırçır fabrikalarında işe bile girmişler. Bu haber içimizi ferahlatmıştı.

1955 Haziran ayı sonlarına doğru arkadaşlarımız ve bize emeği geçen ev sahibi ve komşularımızla vedalaşmıştık. Bir arabaya yüklenen eşyalarımızla Osmaniye Mamure Tren istasyonunun yolunu tuttuk. Ulaştığımız İstasyon oldukça büyük ve heybetli yapıydı. Bir o kadar da sağlam yapılı görünüyordu. Hayranlık duymuştuk. Hayranlık duyduğumuz Mamure tren istasyonunun Osmanlı döneminde, 1898 yılında İstanbul-Bağdat tren hattı kapsamında Almanlar tarafından yapılmış olduğunu öğrenmiştim görevlilerden.

Mersin sahili 1950 (Eski Mersin resimleri alıntı)

Her zaman meraklı, öğrenmeye istekli bir çocuk olmam bazen başımı belaya sokuyorsa da genelde olumlu sonuçlar doğuruyordu. Hayranlıkla seyrettiğimiz istasyonda bir süre bekledikten sonra gelen kara tren vagonlarından birine eşyalarımız yüklenmiş ve Mersin’e doğru yolculuk başlamıştı. Osmaniye, Ceyhan, Yüreğir, Adana, Yenice, Tarsus rotası izlenerek, yaklaşık 5-6 saat yolculuktan sonra Mersin Garına ulaşılmıştı.

 

1955-57 yıllarında Mersin…

Mersin Garı’nın tarihçesinin 1890 yıllarına kadar uzandığını öğreniyorum sonraki yıllarda. Adana-Tarsus-Mersin demiryolu 1886 yılında işletmeye açılmıştı. Günümüzdeki Mersin gar binasının 50 metre doğusunda bulunan küçük istasyondan Gümrük Meydanı’na ve Mesudiye Mahallesi ile Soğuksu Caddesi’nde bulunan Bodosaki’ye ait fabrikalara dekovil hattı döşenmişti.

Bu tarihlerde başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya olmak üzere Mersin’de, 12 ülkenin konsolosluğu bulunmaktaymış. Garın yaklaşık 500 metre güneyinde Akdeniz sahili bulunmaktaymış, babam öyle söylemişti. Günümüzde aynı yerde Mersin Uluslararası Liman İşletmesiyle Atatürk Parkı yer almaktadır.

Osmaniye’den ayrılmadan bir hafta önce Mersin Devlet Hastanesi’ndeki annemi ziyarete gelen babam konaklayacağımız yer konusunu, dayılarımın da yardımıyla çözüme ulaştırmıştı. Eski Mersin Devlet Hastanesinin yaklaşık 600 metre doğusunda, tren garının da yaklaşık 1 500 metre kuzeyinde bulunan hazine arazisine yerleşmişler dayımlar ve diğer göçmenler. Babam da bu hazine arazisi üzerinde dayımlara komşu olacak konumdaki bir yere sazlardan bir baraka yapmış. Tren garında tutulan bir atlı arabayla göçmen barakalarının bulunduğu bu yere ulaşıp, eşyalarımız indirildi. Dayılarımın yardımıyla kısa sürede barakamıza yerleştirildi.

Atatürk Parkı Mersin

Günümüzde Mersin Atatürk Anadolu Lisesi ve çevresinin yer aldığı bu hazine arazisinde portakal ağaçları bulunuyordu. Kardeşim Mustafa ile ben hemen çevreyi keşfe çıkmıştık. Portakal ağaçlarının da bulunduğu bu hazine arazisi içerisinden bir dere de geçmekteydi. Bu iyiydi. Su sorunlarımızın bir bölümü çözülmüş olacaktı. En azından bulaşık ve çamaşır için suyu buradan temin edebilecektik.

Konaklama yerimizden güneye, tren garı tarafına baktığımızda birkaç konut dışında hiçbir yapılanma yoktu. Mersin Tren Garı kolaylıkla görülüyordu. Kuzeye, Toros Dağlarına doğru baktığımızda ise, şimdilerde Toroslar Belediyesinin bulunduğu bu bölgede, şehir mezarlığına kadar birkaç yapı bulunuyordu. Bu yapılardan birinin Kuvayi Milliye İlkokulu olduğunu öğrenecektik bir süre sonra.  Sol tarafımızda, batı yönümüzde ise annemin yatmakta olduğu hastaneyi görmüştük. Aramızda yapı yoktu

Mersin’in en bakir ve en çok fabrika işçisine ihtiyaç duyduğu zamanlarında gelmiştik buralara. Bu yüzden gecekondulaşmaya ve göçmen barakalarına fazla ses çıkaran olmamıştı. Ne de olsa fabrikalar için işçilere ihtiyaç vardı. Üstelik Mersin de henüz bir köy havasından kurtulamamıştı. 

 

Bir balıkçı köyü olan Mersin...

1800’lerin başında bir balıkçı köyü olan Mersin Tarsus’a, Tarsus da Adana’ya bağlı birer yerleşim birimiydiler. 1830’lardan sonra, bölgede pamuk ekiminin başlamasının ardın ilk çırçır fabrikaları, ardından da tekstil fabrikaları kurulmuştu Tarsus ve Mersin’de. Hem tarımdan sanayiye hem de tarımdaki ırgatlıktan sanayi işçiliğine geçişin ilk adımları ortaya çıkmıştı. Şadi Eliyeşil ’in fabrikalarında yüzlerce sanayi işçisi çalışıyordu. Bunların bir bölümünü de Göçmen barakalarında yaşayanlar oluşturuyordu.

Pamuk tarlalarından elde edilen sanayi ham maddesinin işlenmesi için fabrikalara taşınması gerekiyordu. Üretilen tekstilin de dağıtımı, pazarlara çıkabilmesi için ulaşım ağının genişletilmesi zorunluluğu vardı. Arzu edilen ulaşım ağı Tarsus’tan sağlanamaz olmuştu. Başlangıçta bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti. Bunun bir sonucu olarak 1886’da Bağdat Demiryolunun Adana-Tarsus-Mersin bağlantısının kurulmasını sağlanmıştı. Sağlanmıştı çünkü Antik Çağ’dan 17. yüzyıla kadar bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti.  

M.S. 5 yüzyılda Roma İmparatoru Justinaus, özellikle kış aylarında kentte su baskınına neden olduğu için Kydnos/Berdan Nehri’nin yatağını değiştirmişti. Böylelikle bugünkü Tarsus şelalesinin meydana gelmişti. Gelmişti gelmesine ama kentin içinden geçen nehir yatağı kurumuş, bu suyun ulaştığı Regma Gölü olarak bilinen lagün, yeterli suyu alamadığı için, zamanla bir bataklığa dönüşerek liman olarak önemini yitirmesine neden olmuştu. Yeni bir limana ihtiyaç doğmuştu. En yakın liman da Mersin’de bulunuyordu.

1800’lerin ikinci yarısından sonra üretilen hammaddenin taşınmasına yönelik Adana-Tarsus-Mersin Demiryolu ile Mersin limanının kurulması ile birlikte Tarsus önemini yitirmişti. Mersin önem kazandı ve 1864 yılında, idari birim olarak, kaza oldu. 1869’da Belediye Meclisi kuruldu, 1888 yılında da Sancak oldu. Mersin’de ticaret gelişti, 1900’lü yıllarda, günümüzdeki Atatürk Caddesinin devamı olan, Uray Caddesi ticaretin merkezi oldu. Tüccarların konaklaması için Azak Han, taş Han gibi hanlar yapıldı. Müslim ve Gayrimüslimlerin nüfus olarak artması üzerine kiliseler, camiler, sinagoglar ve konaklar inşa edildi.

 

1924 yılında Mersin İl oluyor…

1924 yılında il yapılan Mersin 1933 yılında Büyük Mersin İlini oluşturmak için İçel İline katıldı ve ilin merkezi Mersin oldu. 1930’lu yıllardan itibaren başta Ankara olmak üzere birçok kentin şehir planını yapan Hermann Jansen Mersin Şehir planını da yaptı. Böylelikle bir balıkçı köyü olan Mersin modern bir kent olma yolunda emin adımlarla ilerlemeye başladı.

Bizler Mersin’e, köylülükten modern bir kente dönüşmeye başladığı bir dönemde gelmiştik. Hızla büyümeye başlamış olan Mersin; Mesudiye, Mahmudiye, Nusretiye, Kiremithane, Hamidiye ve İhsaniye gibi yeni mahalleleriyle, Tipik Avrupa Akdeniz kentleri görünümündeki yaşamıyla yeni yüzyıla heyecanla, umutla başlangıç yapmıştı. Yılda 300 ton pamuk işleyip 200 ton bez üreten ve buharla çalışan çırçır fabrikalarıyla da göçmen barakalarına yerleşen bizler için de umut kapısı olmuştu. Büyüklerimiz öyle söylemişti, bekleyip görecektik.

201 total views, 1 views today

Share
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir