Pompeiopolis Antik Kenti Mersin

Soloi-Pompeiopolis, Mersin’in Mezitli ilçesinin Viransehir beldesinde yer almaktadır. Yörenin en eski ve en önemli antik kentlerinden biridir. Yöre halkı arasında Soli olarak bilinmektedir. Antik kent büyük ölçüde yerleşkelerin arasında kalmış, adeta yüksek katlı yapıların arasında kaybolmuş. 1999 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Remzi Yağcı’nın başkanlığında kazısı başlatılan Soli ören yerinde çalışmalar periyodik olarak devam etmektedir. Antik kentteki kazılar sütunlu cadde ve Soli Höyük olmak üzere iki alanda sürdürülmektedir.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Soloi-Pompeiopolis 19. yüzyılda Avrupalı gezginler tarafından sıkça ziyaret edilen yerlerden biri olmuştur. Soloi-Pompeiopolis ziyaretine ilişkin en erken kaynak olarak Kaptan Francis Beauford’un Karamania adlı eseri gösteriliyor. 1811-1812 yılları arasında, Kraliyet Donanması’na ait bir gemiyle sefere çıkan Beauford, Küçük Asia’nın Güney kıyılarının haritasını çizmiş, seyir ve hidrografik yapısını belirlemiş, deniz kaynaklarını saptamıştı. Antik Çağ’a olan ilgisi ve geniş bilgi birikiminin de yönlendirmesiyle, bu kıyılarda sıralanan ören yerlerini incelemiş, ölçümlemiş, planlarını ve resimlerini çizmiştir. Londra’ya dönen Beauford, incelemelerine ait rapor ve haritalarla birlikte, Karamania adlı kitabını da hazırlamış ve bastırmıştır.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Beauford Pompeipolis Antik Kent’ine de uğramış ve kente yaklaşırken de duygularını şöyle anlatmıştır. ‘’Sonunda, Pompeipolis ya da Soli’nin uzun sütunları ve yükseltilmiş tiyatrosu, ufkun üzerinden görüş alanımıza girdi. Soli’nin görünüşü onun görkemi hakkında kılavuzların anlattıklarını doğrular biçimdeydi. Biz de hiç düş kırıklığına uğramamış olduk. Karaya çıkıldığında karşılaşılan ilk şey, paralel kenarlı ve değirmi uçlu güzel bir liman ya da havzadır.” Görüldüğü gibi, Soloi-Pompeiopolis limanını paralel kenarlı değirmi uçlu güzel bir liman olarak tanımlamıştır. Elli ayak kalınlığında yedi ayak yüksekliğinde duvarlar ya da mendireklerle çevrilip, biçimlendirilmiş yapay bir liman olduğunu kaydeder. Soloi-Pompeiopolis Antik Kenti’ne gelen diğer ziyaretçilerin izlenimleri de oldukça çarpıcı ve olumludur. Limanın, açık denizden görkemli bir görüntüsü vardı. Çengel gibi kapanan dalgakıranları, uzatılmış yarı dairesel ve iki katlı yapısı, çatısında yükselen küp biçimindeki deniz fenerleri kötü havada ya da gece gelen teknelere yol gösteriyordu.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Limanın güvenliği için askerler, caddenin kuzey-doğusundaki höyüğün üzerinde höyüğü ortalayarak dolambaç biçiminde dolanan kulelerden denizi ve karayı sürekli gözetim altında tutuyorlardı. Romalıların Pax-Romana adına verdikleri kentleşme bilincinden Soloi de payını almıştır. Limanlar, İmparatorluk genelinde belirgin ve çarpıcı bir ortak kültür görüntüsü ile donatılmıştır. Roma Liman Kentleri, günümüzdeki hava alanı binalarının bir ülkeye giriş binaları gibi, önemli bir yapıya sahiptir. Limanlar; çevresinde depo, ambar, ofis gibi salt işlevselliğe yönelik değildir. Yapı, Limanı çember gibi saran klasik biçemdeki yapı dizilerinin tam ortasında, sahne dekorlarını aratmayan görkemli bir kompozisyon oluşturur. Ayrıca liman girişinin karşısında bir portikonun yükseldiğini ve bunun sütunlu bir caddeye açıldığını yazar. Sütunlu cadde 450 metre uzunluğundadır.  

Pompeipolis Antik Kenti

Pompeipolis Antik Kenti

Doğuya özgü Roma sütunlu caddelerinin merkezi konumu her yerde insanları buraya çekiyordu. Örneğin bir Romalı da, Bizanslı da sütunlu caddede dolaşıp, limana doğru yürüyerek buraya gelen ticari teknelere şarap, tahıl, zeytinyağı ve canlı hayvanların yüklenişini, kölelerin ve askerlerin getirilişini izleyebiliyor, günlük yaşamında dinlenirken rıhtımda balık tutabiliyordu. Sütunlu Cadde’de genelde soylular, kamu görevlileri,  tüccarlar, zanaatkârlar ve özgür halk geziyordu. Bunların arasında yerli halktan Yahudi ve Fenike kökenliler olduğu gibi, Kıta Yunanistan ve Roma’dan gelen Grek ve Latinler de vardı. Özgür vatandaşlardan dedeleri korsanlık yapanlar, atalarının aralarında gerçek entelektüellerin de olduğunu ancak Helenistik Dönem’in sonunda dağılan devlet otoritesinin istikrarsızlığı nedeniyle korsanlığa başladıklarından söz ediyor bir yandan da baskıcı rejimler karşısında özgürlüğe düşkünlüklerini vurguluyorlardı. Liman onlar için özgürlük demekti. Çünkü orada yalnızca mallar değil fikirler de değişiyordu. Kimi zaman Sütunlu Cadde’de karşılaşan aydın kesimden soylular, Cilicia Campestris’in nefis üzümlerinden yapılma özel kav şaraplarını yudumlarken, hararetle felsefi tartışmalar yapıyorlardı. Konu genellikle aynı olup, Siyaset ve Doğu-Batı İlişkileri tartışılırdı. Doğunun Stoacı felsefesini, batının Yeni Plâtonculuğuna ve Aristotelesçiliğine karşı savunuyorlardı. Çünkü dünya olaylarına doğunun kaderci bakış açısı onlara huzur veriyordu.

Pompeipolis Antik Kent

Caddedeki Sütunlar korint ve kompozit baslığa sahiptir. Beauford, bu gün bile 25 tanesi ayakta duran Sütunlu Cadde’deki 200 sütunun 44’ünün ayakta olduğunu kaydeder. Kompozit baslıklarda insan, hayvan ve tanrı figürleri islenmiştir. Sütun konsolları üzerinde duran Nemesis gibi Tanrı-Tanrıça ve Pompeiopolis için önemli kişilerin heykelleri burada gezinti yapanlar için ayrı bir ilgi alanıydı. Bulunan kompozit sütun başlıkları Mersin Müzesi’nin bahçesinde sergilenmektedir. Sütunların bazılarında heykel kaideleri ve yazıtlar dikkat çeker. Mersin ve çevresinin tarih öncesi çağları konusunda iki önemli merkez bize bilgi sağlar. Yumukktepe ve Gözlükule’de yapılan kazılar bölgenin Neolitik döneme kadar tarihlenmesine izin verir. Soloi-Pompeipolis’te yürütülen kazılarda bulunan Neolitik ya da Kalkolitik döneme ait olduğu düşünülen orak ve delgi parçaları, yine kireçtaşı dibek tasları kentin tarihini oldukça eskiye dayandırmaktadır. İ.Ö. 6. yüzyıla kadar bölgenin yazılı tarihi Hurri, Luwi, Arzawa ve Kizzuvvatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil Krallıklarının tarihleri ile iç içedir. Antik kaynaklara göre kent, Ovalık Kilikia’nın batı sınırı kabul edilmiştir. Kent’in kurulusu İ.Ö. Birinci Binyılın başlarından itibaren devam eden Helen kolonizasyon hareketine tarihlenir. Kentin kurulusu İ.Ö. 700 yılları olarak belirlenmiştir. Soloi Kenti, Rhodos’daki Lindos kentinden gelenler tarafından koloni haline getirilmiştir. Kent, İ.Ö. 4. yüzyılın ortalarından itibaren Pers egemenliğine girmiştir. Soloi, İ.Ö. 333 yılında Büyük İskender tarafından fethedilmiştir. İskender’in ölümünün ardından Seleukos Krallığı’nın hâkimiyetine girmiş ve en parlak çağını bu dönemde yaşamıştır. Kent, İ.Ö. 70 yılında Armenia kralı III. Tigranes tarafından yağmalanmış ve halkı da Tigranokerta’ya sürülmüştür. Bölgede baş gösteren korsan sorununu çözmek için Roma Devleti tarafından görevlendirilen prokonsül Pompeius Magnus korsanlara karşı başarılı olmuştur. İ.Ö. 66 yılında boşaltılmış durumda olan Soloi’a ya gelerek korsanlardan sağ kalıp, bağlılık gösterenleri buraya yerleştirmiştir. Ayrıca Pompeius, kente “Pompeiopolis” adını vermiştir.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Kentte Pompeius idaresi İ.Ö 66 yılı Ekim ayında başlamıştır. Böylece Soloi-Pompeipolis’te Roma dönemi başlamıştır. Soloi-Pompeipolis’in İ.Ö. Kabaca 5. yüzyılın ortalarından itibaren sikke bastığı görülmektedir. Soloi’nun Klasik dönem sikkelerinde bastığı en eski tip okçu figürüdür. Okçu figürü 4. yüzyılın başında yerini Tanrıça Athena figürüne bırakır. Athena figürü İ.Ö. 4. yüzyılın ikinci çeyreğinde sona erer. Bundan sonra Soloi, satrap sikkeleri basmıştır. İ.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında Soloi, Athena tipindeki sikkelerini yeniden basmaya başlar. Ardından Büyük İskender ve onun bölgeye tayin ettiği Balakros’a ait sikkeleri basılmıştır. İ.Ö. üçüncü ve birinci yüzyılları arasında kent kendi sikkelerini bastırmıştır. İ.Ö. 2. yüzyılda Seleukos kralları adına sikkeler basmıştır. İ.Ö. 66 yılından itibaren Pompeius Magnus’a ait sikkeler görülmeye başlar. Roma İmparatorluk dönemi sikkeleri İmparator Nero’dan başlamakta İmparator Trebonianus Gallus’a kadar izlenebilmektedir. Kent, Romalılar döneminde, Efes, Milet, liman kentleriyle karşılaştırılabilir.

Pompeipolis Antik KentiHadrian, Kilikya seferi sırasında İ.S. 130- 150 yıllarında Soli’yi ziyaret eder, kentin yapımını üstlenir. Liman, Hadrianus’un Anadolu’yu ikinci ziyaretinde yapılara verdiği destek sayesinde 130-150 yılları arasında bitirilmişti. Halk Hadrianus’a olan gönül borcunu onun heykelini Sütunlu Cadde’ye ve sütun konsollarından birinin üzerinde dikerek birçok kez kanıtlamak istemişti. 209’a tarihlenen Antoninus Pius zamanına ait bir sikkede limanın bitmiş hali birçok kişi tarafından övünçle, hatıra para olarak saklanıyordu. 6. yüz yılın ilk yarısında, kentte bir deprem meydana gelmiştir. Ancak, kentte önemli bir yıkım olmamıştır. Pompeipolis’in piskoposluk merkezi olması, burada önemli düzenlemeler yapılmasını da beraberinde getirir.  3. yüzyıla dek kent gelişimini sürdürür. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla, bölgedeki istikrarsızlık, ileri ki dönemlerde iyice kendini hissettirir, Soloi-Pompeipolis kenti, Büyük İskender’in, Roma İmparatorluğu’nun yükselmesindeki önemli konumuna bir daha ulaşamaz. Tarsus ön plana çıkmış ve Pompeipolis’in saltanatına son vermiştir.

1,457 total views, no views today

Share

Mersin Yumuktepe Höyüğü 2

Yumuktepe Höyüğü ’nü görüp, fotoğraflarını çektikten sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Mersin Müzesi’ne tekrar uğradım. Amacım, yetkililerden biri ile görüşüp, höyüğün perişan durumunu anlatmaktı. Müze müdürü ya da uzmanlardan birini bulamadım. Müze girişinde görevli olduğunu sandığım bir arkadaş telaşlanacak bir durum olmadığını, her yıl değişik üniversitelerden gelen arkeologlar tarafından kazıların sürdürüldüğünü söyledi.

Mersin Yumuktepe

Mersin Yumuktepe

Ben de müzeyi bir kez daha gezmeye ve Yumuktepe bilgilerimi tazelemeye karar verdim. Mersin’in Atası olan Yumuktepe, 9 000 yıl önce, höyüğün çekirdek tabakasını oluşturan Neolitik çiftçiler tarafından oluşturulmuştur. Ardından gelen yerleşimler ile tepe zaman içinde 23 metre yükselmiştir. Önceki kalıntıların üzerine yollar yapılmış ve teraslı evler inşa edilmiştir. Böylece, höyükteki tabakalanma daha karmaşık bir hale gelmiştir. Yumuktepe yerleşkesi, uygun konumu, bir Akdeniz limanına sahip olması, doğal kaynaklara ve ticari olanaklara sahip olması nedeni ile yörenin gözde bir kenti olmuştur. Bizans dönemine, 13. yüzyıla kadar kesintisiz olarak yerleşme ve ticari bölge olarak kalmıştır. Anadolu platosu, Doğu Akdeniz, Ege, Suriye-Filistin ile ticari ilişkilerini canlı tutmuştur. Ancak, Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve yerleşke içeride kalmıştır. Bu durum ticari avantajın kaybolmasına neden olmuştur. Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyüğü, Mersin Kent merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Toroslar İlçesi’nin Demirtaş mahallesinde yer almakta olup,  denizden 2,5 kilometre içeridedir.

Bir başka söylenceye göre Yumuktepe Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Roma İmparatoru Hadrianus zamanında Hadrianapolis olarak değiştirildi. Ne var ki deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıdaki Pompeipolis’in deniz ticaretini ele geçirmesi Yumuktepe ’ye darbe vurdu. Liman olarak bütün önemini kaybetti. Höyük 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır. Ankara’da Arkeoloji Enstitüsü’nü de kurmuş olan John Garstang höyükte 23 tabakalı yerleşim saptamıştır. ‘’Prehistorik Mersin’’ adlı yapıtında, taş ve seramikten yapılmış ev aletlerinin listesini vermiştir. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1939 yılında ara verilen kazılar 1946-1947 yıllarında tamamlanmıştır. 1946-47 yıllarındaki kazılardan 45 yıl sonra, 1993 yılında, Kültür Bakanlığı himayesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yeniden başlanmıştır. Kazı çalışmalarına Roma Üniversitesi’nden Dr. Isabella Caneva’da katılmıştır. 2009 yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü desteği ile höyüğün üst kısmında çalışmalar yapılmıştır. Bütün bu kazı çalışmalarının günce olarak özeti müzedeki bilgilendirme panolarına yazılmıştır. Aşağıdaki bilgiler bu panolardan alıntıdır.

Erken Neolitik dönem (M.S. 7 000-6 100)

Yapılan ilk kazının en derin çukurunun yanı başında yeni bir sondaj yapılmıştır. Eski çukurun 80 cm aşağısında insan yerleşkesine ait izler bulunmuştur. Ortaya çıkan taş temeller ile arka yüzlerinde saz izleri bulunan duvar sıvası, dal örgüsü tekniğindeki kulübelerin varlığına işaret etmektedir. Elde edilen arkeolojik kalıntılar, daha önce öne sürüldüğü gibi, bunların ahır olarak değil yaşam alanı olarak kullanıldığını göstermektedir. Çok sayıda iyi korunmuş hayvan kemiği, Prehistorik Mersin’in ekonomisi hakkında fikir vermektedir. Bulunan hayvan kemiklerinin çoğu koyunlara ve keçilere aittir. Geri kalanı da sığır ve domuzlara aittir. Bu dört hayvan kemiklerinden anlaşılıyor ki Yumuktepe, önde gelen evcil hayvanların bulunduğu en erken yerleşkelerden biridir. Meyve toplayıcı ve avcı toplulukları sona ermiş ve yerleşik düzene geçilmiştir.

Bu durum kültüre alınmış tohumlar tarafından da doğrulanmaktadır. Buğday ve arpanın yanı sıra baklagillerden mercimek, bezelye ve burçak tohumları kültüre edilmiştir. Ayrıca zeytin, incir, Antep fıstığı gibi ürünlerin aralarında bulunduğu botanik kalıtılar karışık bir tarım ekonomisinin uygulandığına işaret etmektedir. En erken çanak çömlekler; küçük, kalın çeperli ve perdahlı olup, devetüyünden koyu kahverengine kadar değişen renklerle boyanmışlardır. Aletlere gelince; en tipik örnekleri delgiler olan obdisyen aletlerdir. Ayrıca kemiklerden yapılmış farklı delgiler ve ıspatulalar da kalıntılar arasında yer almaktadır.

Orta Neolitik dönem ( M.Ö. 6 293-6 060)

Derin sondajın arkasında, 9 metre genişliğinde yeni bir çukur açılmıştır. Garstang’ın 26. tabakasının altındaki yapı, bir koridorla birbirine bağlanmış dikdörtgen odalardan oluştuğu anlaşılmaktadır. Temel taşları sayesinde bu plana ulaşılmıştır. Üst yapı, bir olasılıkla, dal örgüsü tekniği ile oluşturulmuştur. İrili ufaklı yuvarlak çakıllardan oluşan sedimenter kayaç olan konglomeraların oluşturduğu iki bloğun uzaktan getirildiği tahmin edilmektedir. Sitenin güneyindeki anıtsal yapıda kullanılmıştır. İç kısımdaki yapılar ayırt edilememektedir. Ancak, çakıl taşlarından yapılmış, iki plasterli niş göze çarpmaktadır. Tabanda oraya çıkarılan karbonlaşmış tohumlar, besinlerin kültüre alındığını göstermektedir. Orta Neolitik dönemdeki en yaygın çanak çömlekler kavuniçi renkte, perdahsız küçük kap ve kâselerin yanı sıra perdahlı siyah renkli kaplardır. Taş aletlerde bir değişiklik gözlenmemiştir.

Geç Neolitik dönem ( M.Ö. 5 800)

Bir sonraki yapı katından önce kalın bir kül tabakası bulunmaktadır. Bu katmanda bazı mezarlar bulunmuştur. Çok iyi korunmamış iskeletler küçük yuvarlak mezarlar içindedir. Taş ve kabuktan yapılmış boncukları olan kolyeler dışında, yıldırım motifleri ile süslü küçük çömlekler ve kâseler mezar buluntuları arasındadır. Geç Neolitik dönemi asıl tanımlayan mimari özelliklerdir. Evler büyüktür ve apsise sahiptir. Etrafları taş döşeli silo ile çevrilidir. Kerpiç tuğlalar ilk kez kullanılmıştır. Yerleşim, höyüğün eteklerine doğru genişlemiş ve teraslı evler ile büyük tahkimat duvarları inşa edilmiştir. Boyalı ve perdahsız çanak çömleklerin ortaya çıkışıyla keramik repertuarında değişim gözlenir. Yeni tip çanak çömlekler kaba ya da düz dipli, boyunlu çömleklerdir. Çeşitli geometrik motifler kırmızı ve kahverengi renklere boyanmıştır.

Erken Kalkolitik dönem (M.Ö. 5 000)

16. yapı katında,15 metre derinlikte başka mimari özellikler ortaya çıkmıştır. Burada taş temelli kerpiç duvar ile tahkim edilmiş, anıtsal kapısı olan bir yerleşim vardır. Birbirine bitişik, sırayla inşa edilmiş yaşam alanları askerlerin kullandığı barakalar olarak açıklanmıştır. Bunların bulunduğu yerleşim alanı olan sitedalin iç çapı 60 metre ile sınırlanmıştır. Yerleşimin geri kalan bölümü höyüğün eteklerindeki teraslara yayılmıştır. Bu yerleşim dışı mahalleler ile sitedali birleştiren en az bir yolun varlığı ortaya çıkarılmıştır. Sitedalin küçük boyutları, tahkimat sistemi, yoğun teraslama sistemi ve farklı mimari özellikleri bir yukarı ve hizmet edilen bir şehir olarak yorumlanmıştır. Bu durum, daha önceden belirlenmiş sosyal bir ayırımın göstergesidir. Söz konusu evre, Güney Doğu Anadolu’daki Mezopotamya kökenli Obeyd kültürü etkisinin zirvesini temsil etmektedir. Tipik Obeyd üslubunda, kavisli kabartma süslerle bezenmiş çanak çömlekler Yumuktepe ’de sıklıkla karşımıza çıkmıştır.

Geç Kalkolitik dönem (M.Ö. 4 300)

Takip eden tabakalarda tahkimat, en azından yamaçlar üzerindeki duvarları desteklemek için devam etmiştir. Geçmiş yıllarda sadece üstün körü incelenen tabakalarda, hem boyalı hem de çakmak taşı ile işlenmiş tipik Geç Obeyd çanak çömlekleri bulunmuştur. Bu tabakalarda bulunanlar Yumuktepe’deki son Yakın Doğu etkili mallardır. Daha sonra yerlerini Troia ve Beycesultan gibi Batı Anadolu merkezlerinin kültürel özelliklerine bırakır. Bunda, Yumuktepe’de gelişen yeni metalürji endüstrisinin payı vardır. Geç Kalkolitik dönemi takip eden evre olan şimdiye kadar fazla incelenmeyen Bronz çağında yerleşim, yamaçlara ve özellikle güney kesime doğru genişlemiştir.

Ortaçağ tabakaları ( 11. ve 13. yüzyıllar )

Höyükteki yeni kazılar, Yumuktepe ’nin Geç Orta Çağ’da hala bir kale olduğunu göstermektedir. Bunun neden, çevresindeki geniş düzlüğe tepeden bakan bir yükselti olmasıdır. Yumuktepe ’deki kalıntılar yardımı ile 11. ve 13. yüzyıllar arasına tarihlendirilen üç yapı katı vardır. Bunların arasında en iyi korunmuş olanı 11. yüzyıla tarihlendirilmiş olan bir yapı katıdır. Sur içinde yapılan bir sokak boyunca sıralanmıştır. Bu, Yumuktepe ‘nin son kez tahkim edildiği tarihtir. Doğu kısmı kazılmayı bekleyen bu yapı katı ile ilişkili büyük bina, doğu-batı eksenindedir. Bu bina tabanını altında bulunanlar, yapının dini bir işlevi olduğunu düşündürmektedir. Bina altındaki gömülerde haç, cam koku şişesi, cam bardak, seramik, maşrapa ve kâse gibi ölü hediyeleri bulunmaktadır. Ortaçağ yapı katlarında ele geçen buluntular, Yumuktepe ‘nin bu evrede de Batı Anadolu, Suriye-Filistin, Akdeniz ve Ege bölgesi ile ticari ilişkiler içinde olduğunu göstermektedir.

1,513 total views, no views today

Share

MersinYumuktepe Höyüğü 1

Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Mersin Arkeoloji ve Etnografya Müzesi yayınını yaptıktan sonra, müzede sergilenen buluntuların kaynağı olan Yumuktepe Höyüğünü görmemek olmazdı. Bu nedenle, Çakmak Caddesi 5017. Sokaktan Yumuktepe’ye gidebileceğim en uygun rotayı Google haritalardan belirlemeye çalıştım. Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndan Müftü deresine doğru yola koyuldum.

 

Mersin'in Atası Yumuktepe

Bulvar üzerinde, sağ kolda kalan Soğuksu Caddesi’ne girecek ve yaklaşık 2.7 km sonra höyükte olacaktım. Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndaki yolculuğum sırasında sağ koldaki Göksu Caddesi’ni aradım durdum. Cadde isimlerini belirten herhangi bir levhaya rastlamadım, kehanette bulunmaya çalıştım. Derken Müftü Köprüsü’nde buldum kendimi. Köprünün güney tarafında, Silifke Caddesi’ne doğru giderseniz, dere boyunca bisiklet ve yürüyüş yollarının yapıldığını görürsünüz. Daha önce oraları gezmiş ve çok hoşuma gitmişti. Bu kez tam tersi istikamette gitmeliydim. Müftü deresi boyunca yürümeye başladım. Google haritalarında Veysel Karani Parkını geçtikten sonraki dere kenarında yapılan düzenleme Efrenk Kordonu olarak tanımlanmış. Kordon boyunca yürümemi sürdürürken, densiz vatandaşlardan birinin artık inşaat malzeme çuvallarını dereye doğru yuvarladığını görünce, dayanamadım uyardım.

Aramızda kısa ve tatsız bir tartışma geçti. Çevre bilincinden haberi yoktu. Fotoğrafını çekerek, yürüyüşümü sürdürdüm. Birden aklıma takıldı. Höyük neden Yumuktepe adını almıştı?  Cumhuriyet döneminin ilk Türkiye Coğrafyası üzerinde araştırmalar yapan ve kitaplar yayınlayan Besim Darkot, fiziki coğrafya haritalarında günümüzdeki Müftü deresini Yumuk Irmağı olarak adlandırmış. Bu adlandırmadan ötürüdür ki, dere kenarında bulunan höyük de Yumuktepe adını almış. Efrenk ve Kızıldere olarak da bilinen Müftü deresinin iki yakasında bisiklet ve yürüyüş alanları düzenlemeleri devam ediyor. Bu arada, daha iyi fotoğraf çekebilmek için, dere üzerinde karşılaştığım ilk köprülerden birinden derenin karşı kıyısına geçiyorum. Yaklaşık 500 metre sonra karşılaştığım ikinci bir köprüden tekrar Efrenk Kordonu’na geçiyor ve Mehmet Akif İlköğretim Okulu’na ulaşıyorum.

76090. Sokak yardımı ile de Yumuktepe Höyüğü’ne varıyorum. Taş duvar üzerinde tel çit ile çevrilmiş höyüğe giriş yeri arıyorum. Sol tarafa, Müftü Deresi tarafına yöneliyorum. Dere kenarında düzenleme vardı. Yaya yürüyüş yolları açılmış, çamurdan kurtulmak için de curuf dökülmüş, bir iş makinesi tesviye yapıyordu. Yumuktepe Höyüğü’nün bu tarafı bütünüyle açıktı. Yağan yağmurlardan ötürü heyelan belirtileri vardı. Höyüğün Müftü Deresine bakan bölümü hem çamurlu, hem de oldukça dikti. Giriş yaparak, çamur olmayan çimenli ve bol ağaçlıklı bir bölgeye yöneldim. Daha önce yapılmış bazı kazı bölgelerine rastladım ve fotoğraflarını çekerek tepe düzlüğüne ulaştım. Ortalıklarda kimse yoktu. Çevreyi kolaçan ettiğimde, benim gibi bazı konukların ziyaretçi olduklarını, ancak mangal yapmak için bulunduklarını anladım yanmış odun küllerinden. Kazı alanına alıcı gözle bakıp, resim çektiğimde hayal kırıklığına uğradım. Yağmurlar ve özensizlik nedeniyle, kazı alanında pek bir şey kalmamıştı. Asıl kazı alanı olan dere kenarına ulaştığımda ise hayal kırıklığı şaşkınlık ve üzüntüye dönüştü.

Kazı sonrası ortaya çıkan yapılar ve benzeri bulgular zarar görmesin diye ince naylonlarla örtülmüştü. Ancak, koruma görevlerini yerine getirememişlerdi. Yağmur sonrası ortaya çıkan kısmi heyelan buluntuların büyük bir bölümünü yok etmişti.Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyüğü, Mersin Kenti merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Toroslar İlçesi’nin Demirtaş mahallesinde yer almaktadır. Denizden 2,5 kilometre içeridedir. Muhtemelen birkaç bin yıl önce deniz kenarında idi. Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün komşusu olan deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve içeride kalmıştır. Bir söylenceye göre de Yumuktepe, Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Roma İmparatoru Hadrian zamanında Hadrianapolis olarak değiştirildi. Ne var ki deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıdaki Pompeiopolis’in deniz ticaretini ele geçirmesi Yumuktepe’ye darbe vurdu. Liman olarak bütün önemini kaybetti.Ülkemizdeki bütün arkeolojik kazılarda olduğu gibi, Yumuktepe’deki kazılar da yabancılar tarafından gerçekleştirilmiştir.

Höyük 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır. John Garstang ve ekibinin burada yaptıkları ilk incelemeler sırasında, höyüğün batı bölümünde, Müftü Deresi’nin tahrip ettiği kesitlerde Neolitik aletler bulduktan sonra kazı yapmaya karar verilmiştir. Ankara’da Arkeoloji Enstitüsü’nü de kurmuş olan John Garstang höyükte 23 tabakalı yerleşim saptamıştır. ‘’Prehistorik Mersin’’ adlı yapıtında, taş ve seramikten yapılmış ev aletlerinin listesini vermiştir. Garstang’ın bulgularına göre Yumuktepe’de tarım yapılmış; koyun, keçi, sığır ve domuz beslenmiştir. İ.Ö 4500de, Neolitik dönem ya da Cilalı Taş devrine denk gelen yerleşim tabakasında ise Dünya arkeoloji tarihindeki kaleye benzeyen ilk yapı saptanmıştır. Maden devri ile birlikte madenler de işlenmiştir. Bir görüşe göre de Dünya’da ilk bakır izabe tesisleri Yumuktepe’de kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1939 yılında ara verilen kazı çalışmaları 1946-1947 yıllarında tamamlanmıştır. Sonraki yıllarda, höyük üzerinde teraslar açılarak ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır.

Ağaçlandırma çalışmaları nedeniyle, bütün kazı alanlarını ve ortaya çıkarılmış olan tabakalar yok edilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, yörenin sit alanı olduğu ya da olabileceği düşünülmeden, soğuk ve temiz su bulmak amacı ile höyüğe komşu olan dere kenarına derin su sondaj kuyuları açılmıştır. Sondaj kuyuları ile bağlantılı olarak höyüğün tepesine su depoları yapılırken, kalan kalıntı ve tabakalar bir kez daha yok edilmiştir. 1968 yılındaki sel felaketinde de Müftü deresindeki taşkın, sondaj kuyularıyla birlikte höyüğün de batı bölümünü götürmüştür. Bunlar da yetmemiş, höyüğün büyük bir bölümü mesire yeri olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme sırasında da höyük üzeri düzeltilirken, İslami Dönemi içeren 1,5-2,0 metrelik tabaka da yok edilerek, buraya gazino, tuvaletler, depo ve park yapılmıştır. 1946-47 yıllarındaki kazılardan 45 yıl sonra, 1993 yılında, Kültür Bakanlığı himayesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yeniden başlanmıştır. Kazı çalışmalarına Roma Üniversitesi’nden Dr. Isabella Caneva’da katılmıştır. 16 yıl devam eden çalışmalardan sonra, 2009 yılında, ilk kez savaş izlerine rastlanmış ve mezar kalıntılarına ulaşılmıştır.

2009 yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü desteği ile höyüğün üst kısmında çalışmalar yapılmıştır. İ.S 10. yüzyılın sonlarına ait olduğu tahmin edilen,  90 cm uzunluğunda ve 6 cm genişliğinde demir kılıç bulunmuştur. Ayrıca, Neolitik Dönemi kapsayan İ.Ö 5800 lü yıllara ait yetişkin insan iskeleti gün ışığına çıkarılmıştır. İnsan iskeletinin kendileri açısından oldukça önemli olduğunu ifade eden Kazı Başkanı Prof. Dr. İsabella Caneva, daha önceki kazılarda da yine aynı dönemi kapsayan ve içinde iskelet bulunan bir mezar bulduklarını hatırlatmıştır. Caneva, mezarda bulunan kemiklerin büyük oranda hasar görmüş komple bir iskeletin bulunduğu belirterek, “Doğum öncesi dediğimiz ve tarih öncesi tipik olan anne karnındaki pozisyonda sol tarafa yatık şekilde bulunan iskeletin yanında ayrıca 3 kâse elde ettik. Kâseler kırmızı boyalı. Bu kâseler bize mezarın Geç Neolitik Dönem’e ait olduğunu gösteriyor. Söz konusu dönemde başlayan bu mezarlara içinde yiyecek olan vazo ve kâseler konuluyor.

Bulgular da bize o dönemdeki insanların ölümden sonraki hayata inandığını gösteriyor. Bu inancın da Geç Neolitik Dönem’de başladığını söyleyebiliriz” demiştir. Caneva, son bulunan mezarın içinde ayrıca birer tane zeytin ve buğday tanesine de ulaşıldığı bilgisini de vererek, söz konusu bulguların da Geç Neolitik Döneme ait olduğunu vurgulamıştır. İki ay daha devam eden kazılarda, Garstang tarafından bulunan 23 tabakanın eksik olduğu, gerçekte iki katı olabileceği kanaatine ulaşılmıştır.

Daha çok Prehistorik yerleşimleri ile tanınan Yumuktepe’de tabakalar yeniden düzenlendiğinde, Ortaçağ’da en az üç yapı katı halinde ve surlarla güçlendirilmiş önemli bir merkez olduğu ortaya çıkmıştır. Arkeobotanik analizler ise zeytinin ana vatanının bu bölge olduğu, üzümün ise daha sonraları bölgeye geldiği bulgularına ulaşılmıştır. Kazı buluntuları Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Mersin Müzesi’nde sergilenmektedir.

1,485 total views, no views today

Share

Mersin Arkeoloji ve Etnografya Müzesi

Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Mersin, arkeolojik açıdan zengin eserleri bünyesinde barındırıyor. Kızkalesi, Korikos Kalesi, Cennet-Cehennem, Kanlı Divane, Adam Kayalar, Uzuncaburç, Üç Güzeller Mozaiği bunlardan bazıları. Bilinen bu tarihi eserlerin yanı sıra, var olan ancak tanınmayan sayısız tarihi eser de kentte yer alıyor. Ben bir kısmını görme şansını yakaladım. 360 günün 300 günü güneşli geçen Dünya Kenti Mersin aynı zamanda bir güneş kenti olarak da bilinmektedir.

Mersin Arkeoloji Müzesi-001Diğer taraftan, Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Anabilim Dalı Profesörü Serra Durugönül’e göre Mersin, tarihsel yani kronolojik açıdan çok zengin bir kent olarak karşımıza çıkıyor. Kentin tarihi İ.Ö. 7 bin yılına kadar dayanıyor. Koyun türünün ilk defa Yumuktepe’de evcilleştirildiğini biliyoruz. Yani kentin tarihi Prehistorik dönemlerden başlıyor, Neolitik döneme kadar gidiyor. Tarih öncesi dönemi temsil eden Prehistorik dönem, 2 milyon yıl öncesine dayanır. Arkeoloji tarafından araştırılan bu dönem, insanlığın yaşamında en uzun dönemdir.

Mersin Tarihine gelince; Hititler, Persler, Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar ve İslami döneme kadar kesintisiz devam ediyor. Kent tarihi hem kronolojik olarak, hem de tür olarak geriye gidiyor. Kentte; mimari, heykel, seramik, sikke gibi türler zengin bir şekilde bulunuyor. Coğrafi olarak sınırlarını çizdiğimiz zaman ise, bölgenin çok geniş olduğunu görüyoruz. Sınırlar doğuda İskenderun Körfezi’nden başlıyor ve Alanya’ya kadar devam ediyor.  Kuzeydeki sınırlarını Toros Dağları oluşturuyor. Bölgeye Antik Kilikia Bölgesi deniliyor.

Wikipedi bilgilerine başvurduğumuzda ise; Yumuktepe, arkeolojik açıdan büyük önemi olan bir höyük olup, Mersin kenti içinde kalmış. İlk kazı çalışmaları sırasında kent dışında olan Yumuktepe Höyüğü, 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır. Höyükteki çalışmalar ile 23 tabakalı yerleşim yeri saptanmıştır. Yumuktepe’de tarım yapılmış; koyun, keçi, domuz ve sığır beslenmiştir. İ.Ö. 4500 de Neolitik ya da Cilalı Taş Devrine denk gelen tabakada ise Dünya tarihindeki ilk kaleye benzeyen yapı saptanmıştır.

Mersin Müzesi bizi, geriye doğru, 7 000 yıllık bir yolculuğa çıkarmaktadır. Müze, Mersin Kültür Merkezi’nin doğu cephesinde bulunmaktadır. Eski Halkevi binasının küçük bir bölümünde 1978 yılında kurulan müze, aynı binanın yenilenerek Kültür Merkezine dönüştürülmesinden sonra, 1991 yılında ziyarete açılmıştır. Müzede, arkeolojik ve etnografik (kavimsel) üç ayrı salonda teşhir edilmektedir. Müzenin giriş katındaki birinci salonda, Roma Dönemine ait mermer insan başları, heykeller, steller ya da dikili taşlar ve amforalar yer almaktadır. Ayrıca, pişmiş kilden yapılmış terliksi biçimindeki mezarlar sergilenmekte olup, Pompeipolis Antik Kenti’nde bulunmuştur. 

Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden Yumuktepe ve Tarsus’taki Gözlükule kazılarından çıkarılan buluntulardan bazıları müzenin ikinci salonunda sergilenmektedir. Bu salonda Taş Devrine ait; Yeni Taş, Bakır Taş ve Eski Tunç dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Sergilenen eserler arasında iki kulplu kaplar; ikili, üçlü, dörtlü sepetkulplu, fincan şekilli kaplar, gaga ağızlı testiler, değişik renklerde boyanmış kaplar bulunmaktadır. Ayrıca Eski Tunç çağı ile Urartu, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli çanak, çömlek, cam ve bronz eserlerin yanı sıra altın, gümüş ve bronz sikkeler de sergilenmektedir.  M.Ö. İkinci bine ait kurşun figürler, Hitit İmparatorluk dönemine ait mühürler görülmesi gereken eserlerdir.

Mersin Arkeoloji Müzesi-002Etnografik ya da kavimsel eserlerin bulunduğu üst kattaki üçüncü salonda; gümüş süs eşyaları, tespihler, işlemeli kadın elbiseleri, peşkirler, ağaç ve bakır kaplar, kilimler, nazarlıklar, kama ve benzeri aletler bulunmaktadır. Müze bahçesi de gezilmesi ve görülmesi gereken bir mekândır. Bahçede çeşitli dönemlere ait taş eserler, sütun başlıkları ve oldukça büyük küpler bulunmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre, Mersin Müzesi envanterine kayıtlı yaklaşık 14 000 adet tarihi eser bulunmaktadır. Yer darlığından ötürü bunların ancak % 7 si sergilenebilmektedir. Acil olarak Mersin Arkeoloji Müzesi’ne ihtiyaç vardır. Mersin Valisi, 2013 Akdeniz Olimpiyatlarına ev sahipliği yapacak olan Mersin’e bu müzeyi kazandıracakları müjdesini verdiğini öğreniyoruz.

1,730 total views, no views today

Share

Kültür Park Mersin

Mersin; uzun kumsalları, gizemli koyları ve ardında yükselen Toros dağları ile Dünya Turizminin parlayan yıldızlarından biridir. Ovalarında portakal çiçeği kokan Mersin, Türkiye’nin yedinci büyük kentidir. Türkiye’nin en iyi limon ve portakal bahçelerinin bulunduğu, Toros Dağlarının alçak eteklerini üzüm bağlarının sardığı bu dört bin yıllık güneş kenti Mersin’i seviyorum. Mersinlilerin hava koridorlarından biri olan Kültür Parkı tanıtmak istiyorum.

19. yüzyılda bir balıkçı köyü olan Mersin’in modern bir kente nasıl dönüştüğünü de anlamaya çalışıyordum. Bu nedenle 1951’li yıllara, aylarca kaldığımız pamuk tarlalarına gitme gereğini hissettim. Hasadını yaptığımız pamuk ham maddesi ile mamul maddesi olan iplik ve tekstil ürünlerinin dünyaya pazarlanması gerekiyordu. Bu da dönüşümü gerektiriyordu. Dönüşümde en büyük rolü pamuk üretimi, çırçır ve iplik fabrikalarıyla Mersin limanı oynamıştı.

Kültür Park Mersin

Kültür Park Mersin

Mersinlilerin dinlen-eğlen mekânlarından biri olan Kültür Park sahilinde 7 kilometre uzunluğunda bisiklet ve yürüyüş yolu bulunmaktadır. ‘’Dünyanın en güzel sahili’’ sloganı ile düzenlemesi yapılan ve yürüyüş yolu Kültür Park, geçen yıl bakımsızlıktan harap durumdaydı.  Zorlu geçen kış mevsiminde, açık deniz dalgalarının aşındırması sonucu ortaya çıkan zemin kayması parkta spor ve yürüyüş yapan vatandaşlar için hayati tehlike oluşturuyordu. Dolgu alanı üzerinde oluşturulan bisiklet ve yürüyüş yollarının zemininde kaymalar olmuş. Belediye, hayati tehlikeye neden olabilecek bu duruma karşı önlem almaya çalışmış ve kıyıya devasa kütleli taşlar dökmüş.

Yürüyüş yolu boyunca yerleştirilen bilgilendirme levhalarında, yürüyüş temposunun hızı ve yürüyüşe katılanlarının nabız atışları konusunda da uyarılar bulunmaktadır. Yürüyüş ve bisiklet yollarının yanı sıra, kıyıdaki dinlence ve eğlence yerlerinin çevresi de yeniden düzenleniyor. Hepsinden önemlisi de, uzun ve tempolu yürüyüşlerden önce bir doktor kontrolünden geçirilme önerisi. Binlerce yıl meyve toplayıcı ve avcı toplumlar olarak yaşamışız.

Mersin Kültür Park yaya ve bisiklet yolu

Çok geniş bir alana yayılmış olan meyveleri toplayabilmek için, günde 15-20 kilometre yürümek ve koşmak zorunda kalmışız. Soğutucular ve buzdolapları olmadığından, avlanma sonrası elde edilen etlerin aynı gün tüketilme zorunluluğu doğmuş. Bu nedenle, her gün meyve toplamak ya da avlanmak gereği doğmuş. Bu olgu genlerimize işlemiş olup, fiziksel beynimiz hala meyve toplayıcı ve avcı toplumu olduğumuz algısı içerisindedir.

Fiziksel Beynimiz hareketsizliği kara kış, kıtlık ve kuraklık olarak algılamaktadır. Böyle olunca da enerjinin her kırıntısını tasarruflu kullanma ve depolama gereğini duymaktadır. Bunun sonucu da obezite ve kilo sorunu olarak karşımıza çıktığı gibi, bağışıklık sistemi de devre dışı kalmaktadır. Kültür Parktaki 7 kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yolu bana bunları anımsattı.

Mersin Kültür Parka yerleştirilmiş olan egzersiz aletleri de meyve toplayıcı ve avcı bir toplum olduğumuzu anımsatıyor. Ağırlık çalışmalarını meyve ağacına tırmanma, koşuları da av peşinde olduğumuz biçiminde algılar. Fiziksel beynimiz, bütün bu olguları bahar geldi, yağmurlar yağdı, meyveler ve avlar bollaştı biçiminde yorumlar. Etkinlikler sırasında yaralanabiliriz kuşkusuyla bağışıklık sistemini güçlendirir.

Fazla kiloların avcılık ve ağaca çıkmakta başımıza bela olacağı kaygısıyla yağ depolamaktan vazgeçer ve sırım gibi olmamızı sağlar. Parkın içerisinde onlarca dinlence yeri, büfe ve cafeler bulunmaktadır. Sabah kahvaltılarının yapılabileceği harika yerlerin yanı sıra, öğle ve akşam yemeklerinde kendinizi ve konuklarınızı ağırlayabileceğiniz restoranlar ve lokantalar da bulunmaktadır. Diğer taraftan âşıklar ve genç sevgililerin yanı sıra orta yaştaki sevgililerin de rahat edebilecekleri kameriyeler da parkta yerini almış. Çocuklar da düşünülmüş. Her yaştaki çocukların vakit geçirebileceği oyuncak parkları da Kültür Parkında yerini almış.

Kültür Parkın manevi giriş kapısı olan ‘’Aslanlı Kapı’’ artık yok. 2011 yılının Ekim ayında Mersin Büyükşehir Belediyesi tarafından Mersin İdman Yurdu Meydanı’na çevrildi. Meydanın açılış törenine Devlet Bakanı Zafer Çağlayan da katıldı ve açılışını yapmıştı.

Mersin

Kültür Park’ın karşısında bütün heybetiyle Mugdat Camii yer almaktadır. Türkiye’de bulunan 6 minareli 3 camiden biridir Mugdat Camii. Bunlardan birincisi İstanbul’daki Sultanahmet Camii, ikincisi de Adana’daki Sakıp Sabancı Camii’dir. Diğer taraftan, Cumhuriyet döneminde yapılan ve en büyük cami olma özelliğini gösteren Ankara’daki Kocatepe Camii’nden sonra ikinci büyük camidir Mugdat Camii.

Geçmiş yıllarda Kültür Park içerisinde açık bir ‘’Deniz Müzesi’’ vardı. Denizle ilgili objeleri azdı ama yine de halka açık, ücretsiz bir açık hava müzesiydi. Geçen yıl ortadan kayboldu birden derken, Kültür Parkın karşısında, Mugdat Camii’nin önünde ‘’Mersin Deniz Müzesi’’ olarak karşıma çıktı. Müzeyi gezmek ve fotoğraflamak istedim. Önce giriş ücreti, sonra da fotoğraf çekme ücreti istediler. Foça Deniz Müzesi ile İstanbul’da, Beşiktaş’taki Deniz Müzesini gezmiştim. Mersin Deniz Müzesi’ni fotoğraf çekmek ve yazı konusu yapmak için gezmek istemiştim. Fotoğraf çekmek için para vermek istemediğimden, müzeyi gezmeden ayrıldım. Deniz Müzelerinde bu tür bir uygulama ziyaretçi sayısını düşürecek, müzenin amacına uygun olmayan bir sonuç yaratacaktır diye düşünüyorum. İlgililere duyurulur.

1,884 total views, no views today

Share

Atatürk Parkı Mersin

Mersin; uzun kumsalları, gizemli koyları ve ardında yükselen Toros dağları ile Dünya Turizminin parlayan yıldızlarından biridir. Ovalarında portakal çiçeği kokan Mersin, Türkiye’nin yedinci büyük kentidir. Türkiye’nin en iyi limon ve portakal bahçelerinin bulunduğu, Toros Dağlarının alçak eteklerini üzüm bağlarının sardığı bu dört bin yıllık güneş kenti Mersin’i seviyorum. Mersinlilerin hava koridorları olan Atatürk Parkını tanıtmak istiyorum

2000 yılından itibaren; İsmet İnönü Bulvarı ile Akdeniz kıyısı arasında kalan bölüm, Mersin Büyükşehir belediyesince, yeniden yapılandırıldı. Avrupa Birliği fonlarından da yararlanılarak, Liman ile Amatör Balıkçılar derneği arasındaki alan, özel bir çevre düzenlemesiyle Atatürk Parkı adı altında Mersinlilerin hizmetine sunuldu. Gıpta edilecek, muhteşem bir çevre düzenlemesi yapılan Atatürk Parkı içinde; 2000 kişilik açık hava tiyatrosu ile Refah Şehitleri Anıtı düzenlendi. 2008 yılında da Kongre ve Sergi Sarayının kongre hizmete girdiğini görüyoruz.

Parkta, muhteşem bir çevre düzenlemesiyle birlikte; kafeler, çay bahçeleri, açık ve kapalı oturma alanlarıyla, restoranlar da yerini aldı. Atatürk Parkında, 2002 den sonra, Taş heykellerin yer almaya başladığı görülür. Atatürk parkı, adeta, bir açık hava müzesine dönüştü. Ancak; parka gezintiye gelenler, çocuklar, satıcılar ve âşıklar tarafından; ay çekirdeği, kabak çekirdeği, fındık, fıstık ve diğer yiyeceklerin kabuklarının çöp kutularına atılmadığı ve göz zevkimizi bozan bir çevre kirlenmesine neden olduğunu görüyoruz. Sanıyorum, parktaki görevliler, bu sonuçla başa çıkamayacakları duygusuna kapılarak, sonucu oluruna bırakmışlar. Oysa oluruna bırakmak yerine, bozulanı tekrar tekrar onarmak gerekir. Üzüntü verici bir durum. Zamanla çevre bilincinin gelişmesini dilemekten başka çözüm yok.

Mersin Amatör Balıkçılar Derneği ve Marinası

Atatürk Parkının güney batısında konuşlanan Mersin Amatör Balıkçılar Derneği 1984 yılında kurulmuş. Mersin’de; amatör balıkçılığın sevdirilmesi, geliştirilmesi, tekne ve yatvari araçlarını bağlayacak bir marinanın sağlanması, dernek üyesi ve yakınlarının hoşça vakit geçirecek bir lokale kavuşmaları amacıyla, 1984 yılından beri Çamlıbel Marinada varlığını sürdürmektedir. Derneğe ait marinadaki bağlama yerlerinde 350 tekne barınmaktadır. Ayrıca, yemekli ve eğlenceli geziler düzenleyen küçük tur vapurlarının yanında, balık ekmek satan ve yemekli hizmet veren gemiler de yer almaktadır. Bağlama yerlerinde.650 üyesi bulunan Amatör Balıkçılar Derneğinin lokali, 140 m2 lik alan üzerine kurulmuş. Üyelerinin ve yakınlarının oturup; sohbet edebileceği, çay içebileceği, bazen sabah kahvaltılarını yapabileceği, teknelerini görebileceği kapalı ve açık alanları vardır.

Amatör Balıkçılar Derneği Atatürk Parkı Mersin

Benim gibi, tekne sahibi ve üye olmadığı halde, lokalin açık alanında vakit geçiren çok sayıda insan vardır. Lokal; oldukça nazik, konuksever, işini bilen ve seven kişiler tarafından işletiliyor. Simit, pogaça, meşrubat ve çay servisi yapılan lokalde fiyatlar oldukça ucuz. Eşdeğer bir başka mekânda 3 TL ye içebileceğiniz bir çay, burada 1,25 TL ye içilebiliyor. Üstelik çay demini almadan servis edilmiyor. İsteseniz de bayat ve kaynamış çay içemezsiniz. Bütün bu olumlu katkıları sunan Amatör Balıkçılar Derneğinin öemli bazı problemleri var. Dernekler Masası dernek lokalinin bulunduğu binanın dışında çay içilmesine, yemek yenilmesine müsaade etmiyor. Bütün mesele iki kişinin oraya gelip oturup çay içmesi. İki çay içmekle ticaret hane olmaz. Bizim dışımızda bir sürü derneğin lokali var. Onların etrafları her türlü açık ama bizimkinin kapatılmasını istiyorlar. Biz buna karşıyız. Biz yıllardır oradayız” diyorlar.

Kongre ve Sergi Sarayı

Atatürk Parkı Mersin

Atatürk Parkının liman bölgesinde, Valilik binasının karşısında, 60 dönümlük arazideki yapay bir göl üzerine oturtulan Kongre ve Sergi Saryının yapımına 2007 yılında başlanmış ve 1,5 yıl sonra, 2008 yılının Haziran ayında Türk Müziği Festivali ile açılışı yapılmış.Kongre Merkezi bünyesinde 1 000 kişilik salonunun yanı sıra iki adet küçük salonu, geniş bir otoparkı ve yapay gölet çevresinde çay bahçeleri bulunmaktadır. Göletlerinde ördek ve kuğuların yüzdüğü Kongre ve serg sarayı, üç adet ahşap iskele ile deniz kenarındaki yürüme yoluna bağlanmaktadır. Mersin’deki Kongre Turizmine büyük hizmeti olacağına inanılan Kongre Merkezi Uluslararası Mersin Müzik festivallerine de ev sahipliği yapmaktadır. Mersin Büyükşehir Tiyatrosunun etkinliklerine ev sahipliği yaptığı gibi, Devlet Tiyatroları ile özel tiyatroların turnelerine de ev sahipliği yaparak, Mersinli tiyatro severlerin gönlünü fethetmektedir. Uluslararası Müzik festivallerine de ev sahipliği yapan Mersin Kongre ve Sergi sarayı, Mersinlilerin sanatsal etkinliklerine de kapılarını açtığı gibi, Büyükşehir Belediyesince düzenlenen kurslar yardımıyla, yeni sanatçıların yetişmesine de katkıda bulunmaktadır.

Açık Hava Tiyatrosu

Kongre ve Sergi sarayının yanında yer alan 4 000 kişilik Açık Hava Tiyatrosu (Anfitiyatro) Mersin Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosunun yaz etkinliklerinin uygulama yeridir. Ayrıca, Devlet Tiyatroları ve özel tiyatroların, yazın gerçekleştirdikleri turnelerin ev sahipliğini yapmaktadır. 1989 mersin Kültür ve sanat festivalinde, Devlet Opera ve Balesinin sahnelediği ”Romeo ve Juliet Balesi” ni, açık hava tiyatrosunu dolduran 4 000 Mersinli sanatseverin, dakikalarca ayakta alkışlaması, Mersin devlet Opera ve Balesinin kurulması düşüncesine önayak olmuştur.

Refah Şehitleri Anıtı

Atatürk Parkı Mersin

İkinci Dünya Savaşı öncesi yıllarda yurt savunmasını güçlendirmek için İngiltere’ye denizaltı gemileri ısmarlanmıştır. Yapımları savaş içinde biten denizaltı gemilerimizi bir an evvel yurda getirmek, ayrıca hava kuvvetlerimizin pilot eğitimlerini sağlamak üzere 150 denizci ve 21 havacı, savaşın en şiddetli günlerine tesadüf eden 1941 yılının 23 Haziran akşamı Refah Şilebiyle Mersin’den İskenderiye’ye hareket ederler. Mersin’den hareketinden beş saat sonra da, gece 22.30 sıralarında hüviyeti meçhul bir denizaltıdan atılan bir torpido Refah Şilebinin omurgasını kırar ve gemiyi ikiye böler. Ancak gemi dört saatlik bir süre sonunda batar, son parçası gece saat 02.30 sıralarında Mersin’den 40 mil kadar açıkta Akdeniz’in lacivert sularına gömülür.

Gemi telsizleri çalışamadığı gibi, gemide yeterli sayıda kurtarma sandalı da bulunmamaktadır. Refah’ın kendi personeli de dâhil, denize dökülen 199 kişiden maalesef 15 deniz subayı, 68 deniz astsubayı, 43 deniz eri, 25 şilep personeli ve 16 hava asteğmeninden oluşan toplam 167 kişi, denizde saatlerce süren bir mücadele sonunda hayatlarını kaybederek şehitlik mertebesine yükselirler. Bu faciadan kurtulabilenler sadece 32 kişi olur.

Ordumuzun en seçme kahraman şehitlerinin anısına faciadan 31 yıl sonra, dönemin Mersin Belediye Başkanı Muhittin Uyar ve İçel Valisi Bayram Turan Çetin’in önderliklerinde yüce milletimizin değerli katkılarıyla oluşan fonlarla “Refah Şehitleri Anıtı Projesi’nin uygulaması yapılır ve Refah’ın şehadetinin 31’inci yılında anıt tamamlanarak 23 Haziran 1972 günü de açılışı yapılır. Bu anıtın bir eşi de, Mersin’den binlerce kilometre uzakta Japonya’nın Oşima Adası Kaşinozaki kayalıkları üzerinde aynı ihtişamla durmaktadır. Oradaki anıtta da, gene vazife uğruna hayatlarını kaybetmiş ve şehitlik mertebesine erişmiş 540 deniz subayı, astsubayı ve eratı ebediyete intikal etmiştir.

1,973 total views, no views today

Share

Türkiye’nin Güneş Kenti Mersin

Mersin; uzun kumsalları, gizemli koyları ve ardında yükselen Toros dağları ile Dünya Turizminin parlayan yıldızlarından biridir. Ovalarında portakal çiçeği kokan Mersin, Türkiye’nin yedinci büyük kentidir. Türkiye’nin en iyi limon ve portakal bahçelerinin bulunduğu, Toros Dağlarının alçak eteklerini üzüm bağlarının sardığı bu dört bin yıllık güneş kenti Mersin ve hava koridorları Atatürk  Parkını tanıtmak istiyorum. 2000 yılından itibaren; İsmet İnönü Bulvarı ile Akdeniz kıyısı arasında kalan bölüm, Mersin Büyükşehir belediyesince, yeniden yapılandırılmak üzere programa alındı.

Avrupa Birliği fonlarından da yararlanılarak, Liman ile Amatör Balıkçılar derneği arasındaki alan, özel bir çevre düzenlemesiyle Atatürk Parkı adı altında Mersinlilerin hizmetine sunuldu. Gıpta edilecek, muhteşem bir çevre düzenlemesi yapılan Atatürk Parkı içinde; 2000 kişilik açık hava tiyatrosu, Türkiye’nin sayılı spor komplekslerinden biri ile Refah Şehitleri Anıtı düzenlendi. 2008 yılında da Kongre ve Sergi Sarayının kongre hizmete girdiğini görüyoruz. Parkta, muhteşem bir çevre düzenlemesiyle birlikte; kafeler, çay bahçeleri, açık ve kapalı oturma alanlarıyla, restoranlar da yerini aldı.

Atatürk Pakında, 2002 den sonra, Taş heykellerin yer almaya başladığı görülür. Atatürk parkı, adeta, bir açık hava müzesine dönüştü. Ancak; parka gezintiye gelenler, çocuklar, satıcılar ve âşıklar tarafından; ayçekirdeği, kabak çekirdeği, fındık, fıstık ve diğer yiyeceklerin kabuklarının çöp kutularına atılmadığı ve göz zevkimizi bozan bir çevre kirlenmesine neden olduğunu görüyoruz. Sanıyorum, parktaki görevliler, bu sonuçla başa çıkamayacakları duygusuna kapılarak, sonucu oluruna bırakmışlar. Üzüntü verici bir durum. Zamanla çevre bilincinin gelişmesini dilemekten başka çözüm yok.

4,760 total views, 2 views today

Share

Mersin’e Panoramik Bir Bakış

Ovalarında portakal çiçeği kokan Mersin, Uzun ve güneşli kumsalları, gizemli koyları ve ardında yükselen Toros Dağları ile Dünya Turizminin parlayan yıldızlarından biridir. Endülüs’te Costa del Sol olarak adlandırılan 26 km lik Güneş Sahili’ne karşılık, Mersin’in 108 km lik bir Güneş Sahili bulunmaktadır. Görülecek ve gezilecek yerler listenizde yer alması gereken yerlerden biridir…

Türkiye’nin en iyi limon ve portakal bahçelerinin bulunduğu, Toros Dağlarının alçak eteklerini üzüm bağlarının sardığı bu dört bin yıllık güneş kenti Mersin favori kentlerim arasında yer almaktadır. Cadde ve sokaklarındaki portakal ve turunç ağaçları, sahildeki palmiye ağaçlarıyla gölgelenen yolları, dereleri, şehir parkı, modern otelleri, yakınlarındaki tarihi kalıntıları ve sayısız kumsalları ile Mersin göz doldurmaktadır.

Atatürk ve Kültür Parkları; yaya ve bisiklet yollarının yanı sıra kafeteryaları, restoranları, eğlence parkları ile Mersinlilerin mesire yerlerinden biridir. Kıyılarının yaklaşık 108 km.lik bölümünü doğal plajlar ve kumsallar oluşturmaktadır. Özellikle doğal plaj kumsallarının ince ve temiz oluşu, yerli ve yabancı turistleri kendine çekmektedir.

Atatürk Parkı Mersin

Sualtı avcılığına uygun oluşu da ayrı bir tercih nedenidir.. Kulakköy, Taşucu, Susanoğlu, Kuruçay, Lamas, Yemişkumu, Kız Kalesi, Çeşmeli, Ören, Balıkova, İskele, Yenikaş, Ovacık, Büyük Ecelive Anamur Plajları bunlardan bazılarıdır. Tarih ve arkeoloji tutkunları açısından da önemli bir kenttir Mersin.

Sahilden yaklaşık 2 500 metre içeride ve Müftü Deresi kıyısında bulunan Yumuktepe Mersin’in Atası sayılmaktadır. Muhtemelen birkaç bin yıl önce deniz kenarında idi. Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün komşusu olan deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve içeride kalmıştır.

Atatürk Parkı Mersin

Bir söylenceye göre de Yumuktepe, Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Diğer taraftan Neolitik Dönemden itibaren günümüze kadar kesintisiz yerleşimin olduğu günümüzdeki Viranşehir, Antik Pompeipolis’tir. Roma Dönemi’nde inşa edilmiş Akdeniz’in önemli kentlerinden biridir. Pompeipolis, Hıristiyanlık Dönemi’nde papalık olmuş 525’de depremle yıkılmıştır. Antik kentte nekropol, tiyatro, hamam, suyolları, tapınak kalıntıları bulunmaktadır.

Bir inanç turizmi merkezi olan Tarsus sadece 30 km uzaktadır Mersin’e… Vaftizci Yahya olarak da bilinen Aziz Pavlos’un da doğum yeridir Tarsus. Tarsus’ta Kleopatra Kapısı, Tarsus Çağlayanı, Roma Hamamı ve Antik Yolu, Eski Tarsus Evleri de görülmesi gereken yerlerdir.

Erdemli’nin önemli turizm merkezi olan Kızkalesi, Erdemli’ye 23, Mersin’e 60 km mesafededir. Özellikle yaz aylarında büyük bir canlılığın yaşandığı kasabaya, ulaşım minibüslerle sağlanmaktadır. Kızkalesi’nde adım atılan her yer tarihi dokuya sahiptir. Bugün, Kızkalesi’ndeki ören yerlerinde kalelere,kiliselere, sarnıçlara, su kemerlerine, kaya mezarlarına, lahitlere, taş döşemeli yollara rastlanılmaktadır. Kıyıdaki kalenin 500 metre açığındaki küçük bir adacık üzerine kurulu kaleye, Kızkalesi denilmektedir. Son yıllarda restore edilen Kızkalesi, sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 metredir.

Atatürk Parkı Mersin

Silifke Kalesi, Cennet-Cehennem Obrukları, Jüpiter Tapınağı, Astım Mağarası, Uzuncaburç, Hamamlar, Ayetekla, Tokmar Kalesi, Liman Kalesi ve o masmavi Akdenizi ile önemli bir turizm merkezidir Silifke. Mersin’e de sadece 90 km uzaktadır.…

Oldukça heybetli ve Silifke’ye hâkim konumdaki Silifke kalesi görülecek yerlerdendir. Diğer önemli bir yer de Göksu deltası’dır. Yaban hayatı açısından çok zengin olan Göksu deltası “Uluslararası Kuşları Koruma Derneği Konseyi”  tarafından Avrupa ve Ortadoğu’nun önemli kuş cennetlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Göksu deltasında 300’den fazla kuş türü yaşamaktadır. Delta, özellikle saz horozu, yaz ördeği, flamingo, balıkçıl, pelikan, pas-baş, dalagan, angıt, turaç, mahmuzlu kız kuşu, uzun bacak batak kırlangıcı, İzmir yalıçapkını, arıkuşu, bıyıklı saz bülbülü, dikkuyruk ve ötleğen kuşlarının Türkiye’deki başlıca üreme alanıdır.

1,642 total views, no views today

Share