Topkapı Sarayı Müzesi Harem-İstanbul

Girilmesi yasak olan yer anlamına gelen Harem’e, tarihi boyunca hekim dışında giren olmadığı, kadınları tam olarak kimsenin göremediği anlatılıyor. 16. yüzyılda kurularak genişleyen Harem Dairesinin pencereleri, büyülü ve görkemli bir manzarası olan Haliç’e bakıyor.

Harem dört büyük avlu çevresinde yapılanan yaklaşık 400 odadan meydana gelen bir hapishane görünümündedir. 1578 ile 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar devamlı eklemelerle genişletilmiş. Gereksinmelere göre her defasında yeni odalar yapılmış. Haremin en önemli yeri Hünkâr Sofrasıdır.  16. Yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.

Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eskilerin yenilenmeleriyle saray, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış. Kazandığı görkem ve işlevselliği ile de Osmanlı devlet Kurumsallaşmasının bir yansıması olmuş. Osmanlı Saray Protokol ve Hiyerarşisinin zamanla kazandığı görkem ve çoklu işlevsellik Topkapı sarayının mimarisine de yansımış. Bu uygulamayı, iç içe geçmiş kapı ve meydanlara ulaştıkça daha iyi hissediyoruz.

The Harem (37)


Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eski yapıların yenilenmeleriyle Harem, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış. Topkapı Sarayı’nda, Bab-üs Saade Kapısının bulunduğu duvar, özel ve idari bölümleri birbirinden ayırmıştır.  Enderun Avlusu, Sofa-i Hümayun ve Lale Bahçesi, Mecidiye Köşkü, Revan Köşkü, Bağdat Köşkü, Sünnet Odası özel alanları oluşturur. Divan Meydanı ve Alay Meydanı da idari alanları oluşturur. İdari ve Özel bölümler ayrışması Harem Dairesi için de geçerlidir Darüssade Ağaları/Kızlar Ağaları ve Harem Ağalarının görevli oldukları ve ikamet ettikleri ‘’Dış Harem Bölümü’’ ile Cariyelerin, Kadınefendi’lerin, Valide Sultan’ın ve Padişahın bulunduğu ‘’İç Harem Bölümü’’ olacak şekilde yapılandırılmıştır. İç Harem’de de; Kadınlar Bölümü ve Padişah Bölümü olmak üzere iki bölüme ayrılmış.

 

Dış Harem bölümü

Bu bölüm; Kubbealtı ile Zülüflü baltacılar Koğuşu arasındaki Araba Kapısından içeri girişle başlar ve ‘’Cümle Kapısı’’ ya da ‘’Hümayun Kapısı’’na kadar devam eder. Dış Harem de bölümlere ayrılmıştır. Arabacılar Kapısı’ndan girildiğinde karşımıza çıkan ilk bölüm, Dolaplı Kubbe olarak anılan yerdir ki Harem hazinesidir. Dolaplı Kubbe ya da Harem hazinesi kare biçimli bir mekân olup, üzeri kubbe ile örtülüdür. Sultan III. Murat tarafından 1587 yılında, Harem Dairesine giriş olarak yaptırılmıştır.

Dolaplarında, Haremeyn evkafına ait vakıf Kayıtları saklanırdı. Vakıf kayıtlarını saklama görevini Darüssaade Ağası olarak adlandırılan Kızlar Ağası üstlenirdi. Haremeyn evkafı ve diğer vakıflardan gelen para, Padişah gelirleri, Valide Sultan ve diğer sultanların gelirleri bu hazinede muhafaza edilirdi. Dolaplı Kubbeden bir kapı ile Harem Ağaları Taşlığına geçilir. Harem’de Darüssaade Ağasına bağlı olarak Harem’e hizmet eden ve koruyan Harem Ağalarının yaşadığı koğuşlar bu taşlık çevresinde yapılandırılmış. Bu nedenle, Harem Ağaları Koğuşu olarak adlandırılmış. 

Oldukça büyük bir daire olan Harem Ağaları Koğuşu 1666 yılındaki Harem yangında büyük hasar görmüş. Harem yangınından sonra yenilenmiş. Harem Ağaları Koğuşu, bir koridorun ya da taşlığın iki tarafında, üç kat boyunca sıralanan odalardan oluşur. Taşlığa bakan alt kattaki odalar yönetici ağalara, üst kattaki odalar ise acemilere ayrılmıştır. Harem Ağaları Koğuşunun yanındaki Kızlar Ağası Dairesi; oturma ve yatak odalarının yanı sıra bir de hamamdan oluşur. Bu dairenin üst katında da, Kızlar Ağasının denetimindeki Şehzadeler Mektebi bulunur. Çini kaplamalı olan bütün duvarların bazı yerlerinde,  üretimi Barok süslemeli olan Avrupa Çinileri de kullanılmıştır.

İstanbul

Harem’de çok önemli bir yeri olan Kızlar Ağası ve Harem Ağalarının kökenine baktığımızda, hadım edilmiş köleler olduğun görüyoruz. Orta Çağ’da, Türk ve Müslüman Devletlerinde kullanılmakta olan hadım görevliler, Çelebi Sultan Mehmet zamanından itibaren Osmanlı Sarayında da kullanılmıştır. Sarayın kadınlara ait kısmına nezaret ettikleri için Kızlar Ağası denilen Harem Ağaları, saray eğitimi görür ve Osmanlı’nın gelenek ve göreneklerine göre yetiştirilirdi. Harem dairesini korumakla görevli olan bu ağalar, işlerini iyi yaptıklarında ve bağlılıklarını kanıtladıkları takdirde yükselirler ve etkin devlet görevlerine getirilirlerdi. Harem Ağalarının başı olan Kızlar ağası, protokolde, Sadrazam ve Şeyhülislam’dan sonra gelirdi.

İç Harem bölümü

Saray kadınlarının bulunduğu asıl Harem bölümünü, Harem Ağaları bölümünden Hümayun Kapısı ayırır. Hümayun Kapısı, Cümle Kapısı ya da Saltanat Kapısı olarak bilinir. Saltanat Kapısı, Harem’in üç ana bölümünün bağlandığı nöbet yerine açılır. Nöbet yerinin yan duvarları, Harem’deki ünlü servili çini panoyla kaplıdır. Kubbeli ve kemerli açık bir sahanlık olan nöbet yerinin solundaki kapı Cariye Koridoru ile Cariye ve Kadınefendiler Taşlığına, ortadaki kapı Valide Taşlığına, sağdaki kapı ise Altın Yol ile Padişah Dairesine bağlanır.  

İstanbul

Haremin en küçük avlusu olan bu taşlık,16. yüzyıl ortalarında, harem Ağaları taşlığı ile birlikte yapılmıştır. Revaklar arkasında; hamam, çamaşır yıkama çeşmesi, çamaşırhane, mutfak ve cariyelerin kullandıkları hizmet mekânları ile Kadınefendi daireleri vardır.Cariyeler; savaşlarda esir alınan ya da satın alınarak saraya getirilen güzel ve zeki kızlardı. Saray disiplini ile eğitilen cariyeler, Hanedanın devamı ve hizmetleri için son derece önemliydiler.

Kadınefendi, Valide Sultan ve Padişah Dairelerinin altındaki büyük koğuşlarda yaşarlardı. Yeteneklerine ve güzelliklerine göre, sarayda yükselerek, cariyeleri yöneten kalfa ve usta olurlardı. Padişahla halvet olup, hanedana katılan cariyeler ise Gözde, Kadınefendi ve Valide Sultan unvanları adı altında yükselerek, sarayda gerçek bir otoriteye kavuşurlardı. 

Padişah Haremi’nde 8 ile 10 arasında değişen Kadınefendi bulunur, Padişaha çocuk veren kadın olarak tanımlanan Kadınefendiler, Valide Sultan’dan sonraki hiyerarşik grubu oluştururlardı.  Kadınefendiler kendilerine ait dairelerinde, çocukları ve hizmetine bakan cariyeleriyle birlikte yaşarlardı. Kadınefendiler arasında, Veliaht Şehzadenin annesine Başhaseki denirdi. Başhaseki ve sonraki üç Kadınefendi, Harem hiyerarşisinde önemli bir yere sahipti. Oğlu Padişah olduğunda, büyük bir törenle Harem’e gelen ve Valide Sultan unvanını alan Padişah anneleri, Harem’in ve Osmanlı Hanedanının yöneticisiydi. Çeşitli dönemlerde Osmanlı siyasi hayatını da yönlendirmişlerdir. 

Valide Sultanlar, Padişahın, kadınları ve çocuklarıyla olan ilişkilerini de düzenlerdi. Osmanlı hanedanının sembolü olarak, büyük bir otorite ve ihtişama sahiptiler. Valide Sultan Dairesi, Padişah dairesi ile birlikte harem’in en geniş ve en önemli bölümüdür. Dairenin alt katında cariye koğuşları, üst katında ise Valide Sultan ve kalfalarına ait birçok oda vardır. Valide Sultan dairesi, Valide Hamamının da bulunduğu bir koridorla Padişah dairelerine bağlanır. 

17. yüzyıl Osmanlı çini üretiminin en kaliteli örnekleriyle kaplı olan duvarlar, 19. yüzyıl başında, Batı etkili panoramik manzara resimleriyle süslenmiştir.Osmanlı hanedanı fertlerinin karşı karşıya gelebildikleri tek yer olan merkez avlusuna ‘’Valide Taşlığı’’ denmiştir. Harem yapılaşmasının başladığı 15. yüzyılda yaptırılan Valide Taşlığı, büyülü bir görünümü olan Haliç manzarasına açık olarak yapılmıştır. Ancak, 16. yüzyıl sonlarında, Haliç yönünde Valide Sultan Dairesi ve Hünkâr Hamamlarının yapılmasıyla, taşlık avlu haline getirilmiştir. 

İstanbul

Saltanat Kapısından girip, ilerlediğinizde Çeşmeli Sofa karşınıza çıkar. Şehzade ve Kadınefendilerin, Padişah Dairesi’ne ve Hünkâr Sofası’na girmek için bekledikleri mekândır. Duvarlarında, çeşitli dönemlere ait Osmanlı çini kaplamalarının bulunduğu Sofa’daki çeşme Sultan IV. Mehmet döneminde yapılmıştır. 1579 yılında, Sultan III. Murat’ın emriyle, Mimar Sinan tarafından inşa edilen yapı ‘’ III. Murat Has Odası’’ olmakla birlikte, tarih boyunca Harem’de, padişahların resmi ve özel dairesi olarak kullanılmıştır. Bu nedenle, ‘’Has Oda’’ olarak tanımlanmaktadır. Harem’in olduğu kadar, Osmanlı Mimarisinin de en ihtişamlı mekânlarındandır. 

İstanbul

Has Oda’nın iç mekânı, Osmanlı çini sanatının en yüksek dönemi olan 16. yüzyıl İznik üretimi çinilerle kaplanmıştır. Mavi zemin üzerine beyaz olarak yazılmış çini ‘’Ayet el Kürsi’’ kuşağı duvarları dolanır. Has Oda’nın altında geniş bir kapalı havuz vardır. Pencerelerinden, büyülü ve görkemli Haliç’i gören, Sultanların yemek yedikleri ve duvarlarında ahşap kaplama üzerine lake tekniği ile çiçek ve meyve kompozisyonlarının işlendiği odaya ‘’Yemiş Odası’’ denmiş. 1705 yılında Sultan III. Ahmet tarafından Has Oda olarak yaptırılmış. 

Osmanlı Hareminde; Veliaht ve diğer şehzadeler, erişkin çağa gelinceye kadar, saray disiplini ve kurallarına göre yetiştirilirdi. Valide Sultan’ın, Osmanlı saray yönetiminde rol almaya başlamasıyla birlikte , ‘’Veliaht Dairesi’’ olarak bilinen Çifte Kasırlarda, Lala olarak adlandırılan hocaların gözetiminde yetiştirildiler. Veliaht Dairesi, 17. yüzyılda, ayrı dönemlerde inşa edilen iki Has Oda’dan oluşmaktadır. 17. yüzyıl İznik çiniciliğinin kaliteli örneklerine sahip olan süslemesi, aslına uygun olarak yeniden düzenlenmiştir. Odalar, Osmanlı saray mekânlarının klasik detaylarını tüm zenginliği ile gösterir. Ahşap kubbedeki kumaş üzerine uygulanmış yaldızlı kalem işi işlemesi orijinaldir. Harem’in son bölümü olan taşlık, ‘’Gözdeler Taşlığı’’ ya da ‘’Mabeyn Taşlığı’’olarak bilinmektedir. Osmanlı Hanedanının devamını sağlamak amacıyla uygulanan Harem düzeninde ‘’İkballer’’  Padişahın gözdesi olan cariyelerdir. Çocuk sahibi olduklarında Kadınefendi unvan ve yetkilerini alan gözdelerin kaldıkları daire ‘’Gözdeler Dairesi’’ olarak bilinmektedir. Altın Yol üzerinde yan yana sıralanmış Gözde odaları ile Başhaseki dairesi ve zemin kattaki aynalı odayı da içeren Mabeyn bölümünden oluşur. Ahşap daire, rokoko üslubunda süslemelere sahiptir. Bu bölüm, Sultan I. Abdülhamit’in, haremi ile yaşadığı mekândı.

Kaynaklar:

1) Vikipedi(Özgür Ansiklepodi)
2) Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü
3) Müzedeki açıklama levhaları

7,994 total views, no views today

Share

Topkapı Sarayı Müzesi Sofa-i Hümayun-İstanbul

 

Saraydaki sultanların varlığını temsil eden Enderun, Sarayın padişah için oluşturulan iç işleyişinin selamlık bölümünü oluşturmaktadır. Selamlık olarak da adlandırılan bu bölümden hem Hare’me, hem de Dördüncü Avluya geçmek mümkünmüş. Avludaki Ağalar Cami ile Küçük Oda Koğuşu arasında 19. yüzyıl sonuna kadar küçük bir iç avlu olduğu bilinmektedir. Bu avludan Kuşhane kapısıyla Harem’e geçilirmiş. Günümüzde Harem Dairesi çıkışı olarak kullanılan kapının yanındaki mevcut Kuşhane, üst üste iki odadan meydana gelmektedir. Harem bölümüne geçemeyeceğimize göre Dördüncü Avlu olarak bilinen Sofa-i Hümayun bölümüne geçebiliriz artık. Fatih Köşkü ile Hasoda arasında yer alan binalar arasından geçerek bu bölgeye ulaşıyoruz. Artık yalnız Sultana ait özel alandayız.

Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451–1481)şekillenen koğuşlar ve padişaha ait yapıları içeren avlu ile padişaha ait köşklerin bulunduğu mekandır. Padişah Avlusu ya da Sofa-i Hümayun olarak bilinir. Sol tarafımızda, Haliç’e bakan tarafta, Revan Köşkü, Kameriye Köşkü ve Bağdat Köşkü ile alt tarafta lale bahçesi bulunmaktadır. Lale Bahçesi bünyesinde de Hekimbaşı Odası ve Sofa Köşkleri bulunur. Sağ tarafta ise Sofa Camisi ile Marmara Denizi’ne bakan Mecidiye Köşkü bulunur. Mecidiye Köşkü’nün alt katı ise Marmara Denizi’ne hâkim konumda bir restoran yer alır. Önce Mecidiye Köşkü’ne gidelim ve Marmara Denizi ile Boğaziçi’ne hakim konumdaki restoranın bahçesinde bir şeyler içelim.

Mecidiye Köşkü, Marmara Denizi ve karşı kıyıdaki Salacak Mahallesinin yanı sıra, İstanbul Boğazı, Kız Kulesi ve Haydarpaşa’ya hâkim bir konumda yapılandırılmış. Köşkün bodrum katında, turist gruplarının ayrılmak istemedikleri bir güzelliğe sahip bu bölümde bir de restoran var.  Doyumsuz manzaraya karşı oturma imkânı bulunan kapalı ve açık bölümlerinde, Türk yemeklerinin nefasetiyle sarayın atmosferi birleşince kendinizi bir ölçüde saraylı gibi hissetmenizi sağlıyor. Ayrıca; telefon, tuvalet ve döviz bürosunun bulunduğu bir mekân haline getirilmiş. 

Mecidiye Köşkü

Mecidiye Köşkü

Mecidiye Köşkü; padişahların, törenlerden sonraki kabul ve dinlenme mekânı olarak tasarlanmış. 15. yüzyıldan kalma bir başka köşkün üzerine kurulmuş. Buradaki arazide, seviye farkı olduğundan köşk üst bahçe seviyesine ulaşabilmek için iki katlı yapılmıştır. Köşkün yapımı sırasında eski köşkün zemini korunmuş, yalnızca üst kısmı yıkılmıştır. Topkapı Sarayı’nda yapılan en son padişah köşkü olan yapı, Nigoğos Balyan tarafından Abdülmecit zamanında, 1858 yılında inşa edilmiş. Fransız Bahçe Köşklerini anımsatan Mecidiye Köşkü, Ihlamur Köşkü ile büyük benzerlikler gösteriyor. Köşkün kuzey batısında yer alan küçük yapı ‘’Esvap Köşkü’’dür.

 

Mecidiye Köşkünden ayrılarak Lale Bahçesi üzerinden Avlunun Haliç tarafına  yöneliyoruz. Önce Hekimbaşı Kulesine rastlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet döneminde,  sur duvarı üzerinde bir burç halinde yapıldığı anlaşılan bu köşe kulesi ya da Hekimbaşı Kulesinin alt yapısı Bizans’a aitti. Kapalı olan kuleyi geçerek Sofa Köşküne ulaşıyoruz. 17. yüzyıl sonlarında, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yaptırıldığı sanıldığından, yapıya, Mustafa Paşa Köşkü de denilmektedir.

Topkapı Sarayı Sofa Köşkü

Surlar üzerine oturtulan ahşap ve iki bölümlü Sofa Köşkü 18.yüzyıl ortasında, abartılı Rokoko süslemesiyle bahçeye açılan bir divanhanedir. Sofa Köşkü; serbestçe yerleştirilmiş Divanhane ile Namaz Odası ya da Şerbet Odası mekânlarından oluşurSultanlar köşkten, alt bahçelerdeki spor oyunlarını seyreder ve eğlenceler düzenlenirdi. Özellikle sarayda “Halvet” ilan edilerek yapılan büyülü gece ve gündüz eğlencelerinde harem halkına da açılırdı. Köşk, altyapısı bir köşe burcu olan Bağdat Köşkü’ne surlar ve kule ile bağlanır

Sofa Köşkü’nü geride bırakıp, yürümeye devam edersek gül bahçesi ve ortasındaki fıskiyeli havuz öne çıkar.  Mermer merdivenlerle Mermer Teras’a ulaşmadan önce de, terasın sağında Bağdat Köşkü, solunda Revan Köşkü fotoğraf karelerine girecek hale gelir. Ulaştığımız mermer terasta ilk dikkatinizi çeken ise revakların önündeki fıskiyeli büyük bir havuzdur.

Havuzun arka tarafında, Has Oda’nın Divanyeri denilen bölümünde, çift sıra sütunlu geniş revakları bütün görkemiyle kendisini gösterir. Çift sıra sütunlu revakların bir ucunda Revan Köşkü, diğer ucunda sünnet odası bulunmaktadır. L şeklindeki geniş revakların bir ucu padişahın haremdeki Has Oda ve köşklerinin bulunduğu Mabeyn taşlığına geçit verir. Revan köşkünün bulunduğu diğer tarafında ise Hümayun alt bahçelerine merdivenlerle inilir. 

Haliç tarafındaki manzaraya bakan Sünnet Odası adı verilen köşk 1640 yılında, Sultan İbrahim tarafından yaptırılmış. Şehzadelerin sünnet düğünleri için de kullanılmış olduğundan, Sünnet Odası adıyla da anılmaktadır. Mermer teras, yabancıların Altın Boynuz olarak tanımladıkları Haliç’in büyülü ve görkemli manzarasını görecek şekilde konumlanmış. IV. Murat’ın yaptırdığı Bağdat Köşkü ile Sünnet Odası arasında, Haliç’e hâkim konumda,  İftariye kameriyesi bulunmaktadır.  Sultan İbrahim döneminde yaptırılan İftariye ya da“Mehtaplık” denilen kameriye en çok fotoğraf çektirilen yerlerden biridir.

Topkapı Sarayı Bağdat Köşkü

Kameriyenin kuzeyinde yer alan Bağdat Köşkü, Topkapı Sarayı köşklerinden en güzeli olanıdır… Bağdat köşkünün yapımına, IV. Murat Bağdat seferine giderken başlanmış. 1639 yılında da yapımı bitirilmiştir. Köşk, günlük saray yaşamında padişahın sabah namazından sonra kahvesini içtiği dinlenme mekânı olduğu gibi önemli tarihi olaylara da sahne olmuştur. Bağdat Köşkü sekiz cephelidir. Dört girinti dört çıkıntı ve kubbe saçağı ile orijinal bir mimariye sahiptir. Köşkün üç kapısı ve yirmi iki penceresi vardır. Kapılar, pencereler ve dolaplar fildişi ve sedeflerle, duvarlar ve kemerler çinilerle süslenmiştir. Köşkün bakır ocağı, bu ocağın yanlarındaki gömme gözler, gözlerin çevresindeki çiniler essiz bir sanat eseridir.

Bağdat Köşkü’nün güzelliğini arttıran en önemli özelliklerinden biri de, balkonunun, İstanbul’un en geniş ve en güzel manzarasını kucaklamasıdır. Altın Boynuz olarak da anılan Haliç, Karşı Yaka ya da Pera olarak adlandırılan Galata, Galata Köprüsü ve İstanbul Boğazının seyir terası gibidir Bağdat Köşkü… 

Hümayun alt bahçelerine inildiği yerde bulunan Revan Köşkü, Sultan IV. Murat’ın Revan Seferi ve zaferi anısına, 1635 yılında yaptırılmıştır. Mermer kaplama dış cephesi ve 17. yüzyıl çinileriyle dikkat çeken Revan Köşkü, Klasik Osmanlı Mimarisinin son örneklerindendir. Padişahların sarıklarının bu odada korunması nedeniyle, Sarık Odası olarak da anılmaktadır. 1733 yılında, Sultan I. Mahmut’un bağışladığı kitaplarla, Has Oda Kitaplığı olarak kullanılmaya başlanmıştır. 

Topkapı Sarayı Revan Köşkü

Revan Köşkü de Bağdat Köşkü gibi sekiz cepheli veya sekiz çıkıntılıdır. Kubbesi altın ve boya ile bezenmiştir. Uç çıkıntılarının tavanı ise deri üzerine işlenmiştir. Dördüncü çıkıntıda güzel bir ocak bulunmaktadır. Odalardaki aydınlığın artması için üst üste konuşlandırılmış pencerelerden başka kubbede de dört pencere daha vardır. Çıkıntılardan ikisi kütüphanedir. Köşkün içinde çilehaneyi andıran basık ve küçük bir oda daha görülür. Tavanında bazı beyitler bulunmaktadır. Çift kanatlı pencereleri sedef ve kaplumbağa sırtı seklinde süslenmiştir. Köşkün ortasında duran mangal, Fransa Kralı XV. Louis’in I. Mahmut’a hediyesidir.

Kaynaklar:

1)   http://www.topkapisarayi.gov.tr/tr

2) http://www.mehmetakinci.com.tr

9,214 total views, no views today

Share

Topkapı Sarayı Müzesi Enderun Avlusu-İstanbul

Sarayın genel yapılanması

Topkapı Sarayı’nda, kale saray yapılanması her adımda kendini hissettirmektedir. Saltanat Kapısından (Bab-ı Hümayun) sonra yer alan Alay Meydanı dış hizmet binaları için ayrılmış. Selamlık (Babüsselam) Kapısından sonra ulaşılan Divan Meydanı, Adalet Meydanı olarak da biliniyor. Yapılarıyla birlikte, sarayda devlet yönetiminin gerçekleştirildiği, temsil edildiği, savaş ve barışa karar verildiği, kanunların alt yapısının oluşturulduğu, tahta çıkma ve ulufe dağıtım törenlerinin gerçekleştirildiği bir idare alanıdır.

 

Saraydaki üçüncü kapı olan (Babüs saade) Saadet Kapısı Divan Meydanını, iç saray teşkilatının bulunduğu ve barışa karar verildiği, kanunların alt yapısının oluşturulduğu, mekânları içeren Enderun Avlusuna bağlar. Enderun avlusu, Osmanlı Sultanlarının saraydaki varlığını temsil eder. Bir adım daha atıldığında; Fatih Sultan Mehmet döneminde şekillenen koğuşlar ve padişaha ait yapıları içeren avlu ile padişaha ait köşklerin bulunduğu sofa-i Hümâyûn adı verilen mermer teras ve çiçek bahçesine ulaşılır. Ayrı bir yapılanma gösteren Harem, Osmanlı sarayında hanedanın yaşadığı özel ve yasaklanmış yerdir. Harem, sultanların ailesi ile birlikte yaşadığı çok özel bir mekândır. Saray mimarisinin 16. yüzyıldan 19. yüzyıl başlarına kadar, çeşitli dönemlerin üslubunda örnekler içeren, mimarlık tarihi açısından son derece önemli bir komplekstir. Karmaşık bir yapıdır.

Babüssaade (Üçüncü Avlu’nun giriş kapısı)

‘’Harem-i Hümayun’’ olarak da adlandırılan Enderun Avlusu ya da Üçüncü Avlu, Padişah ve çok yakınlarının; günün geçirildiği Selamlık ile gecenin geçirildiği Harem bölümlerinden oluşmaktadır. Osmanlı Sultanlarının şahsi alanı olarak kabul edilen bu avluya girer girmez diğer avlulardan farklı olarak bir manzarayla, deyim yerindeyse, avluyu perdeleyen bir yapıyla karşılaşırız. Bu yapı padişahın kabul odası veya taht odası olarak nitelendirebileceğimiz Arz Odası’dır. 

Arz Odasının saray protokolündeki önemi, kabul törenlerinden ileri gelir. 15. yüzyılda padişahların resmikabul salonu olarak yapılan Arz Odası, günümüzdeki görünümünü 16. yüzyılda kazanmıştır. Padişahlar bu mekânda tahta otururlar; vezirleri, yabancı devlet elçilerini kabul ederler ve Divan-ı Hümayun’da alınan kararların arz edilmesine izin verirlerdi. Elçilerin getirdikleri hediyeler, kapının solundaki büyük pencere önüne yerleştirilirdi. 

Divan Meydanı’nı Enderun Avlusu’na bağlayan ‘’Anıtsal Kapı’’ Babüssaade’dir. Yani Saadet, Mutlulık Kapısı…15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan bu kapı, Sultanların saraydaki varlığını temsil eder. Kapının önünde tahta çıkış (cülus), biat(itaat), bayramlaşma, padişah kızlarının evlenme, sefere çıkma, ayak divanı ve cenaze törenleri yapılırdı. Padişah Evi’nin cümle kapısı olan Babüssaade’yi izinsiz geçmek ‘’Mutlak İktidar’’a yapılan en büyük hukuk ihlali sayılır ve idamla cezalandırılırdı. Padişahlar, törenlerin dışında kalan zamanlarda bu kapıyı kullanmazlardı.

Babüssaade, kubbeli ve revaklı yapısı ile önüne gelenlere Osmanlı Mimarisinin ihtişamını anlatır. Kubbe ve kubbeli yapılar Dünya mimarlık tarihinin vazgeçilmez simgesel ve işlevsel biçim düzenlerinden birisidir . Kubbeler, Orta Çağ ile Çağdaş yapı sistemlerinin ortaya çıkışı arasındaki yüzyıllar içinde, büyük mekân yapılarının örtü sistemlerini oluşturmuştur. Yapı içinde büyük kullanım alanları oluşturmak için kubbe ve yarım kubbelerden yararlanılmıştır. Bu tür yapılanmalar, ‘’Baldaken Formlu Yapı’’ olarak tanımlanır.

Babüssaade Kapısı da Baldaken formlu bir kapı olup, Bab-üs Sade Ağası denilen sorumlusunun denetiminde bulunurdu. Dünya mimarlık tarihinin vazgeçilmez simgesel ve işlevsel biçim düzenlerinden birisi olan kubbe ve kubbeli yapılar, Ortaçağ ile çağdaş yapı sistemlerinin ortaya çıkışı arasındaki yüzyıllar içinde büyük mekân yapılarının örtü sistemlerini oluşturmuştur. Bu tür yapılanmalar, ‘’Baldaken Formlu Yapı’’ olarak tanımlanmaktadır. Babüssaade Kapısı da Baldaken formlu bir kapı olup, Bab-üs Sade Ağası denilen sorumlusunun denetiminde bulunurdu.

Harem-i Hümayun (Enderun avlusu)

Babüssaade Kapısı’nı geçer geçmez karşımıza çıkan Arz Odasının; revaklara açılan ön cephede iki, arka cephede bir kapısı vardır. Revaklardaki süslemeler göz kamaştırıcı ve görkemlidir. Ön cephedeki ilk kapı ziyaretçiler içindir. Girişin sağındaki çeşme göz kamaştırıcı olup, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Kapının iki yanında yer alan çini panoların üzerindeki tuğra biçimli kabartma yazılar 1856 yılında konulmuştur. 

Yapının iç dekorasyonunu yenileyen Abdülmecid’i övmektedir. Kapının üzerindeki 1723 tarihli kabartmada ‘’Besmele’’vardır. Solda, demir parmaklıklı pencerenenin yanındaki Pişkeş Kapısı üzerinde de Sultan II. Mahmut hattı ile 1810 tarihli ‘’Hasbin Allah Venim-el vekil’’ yazılıdır. Arka taraftaki Padişah Kapısı üzerinde ise Sultan IV. Mustafa tuğrası ile sır kâtibinin bir kıt’ası vardır. 

Arz Odasının iç mekânındaki baldakin formundaki taht, Sultan III. Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Mücevher bezemeli tahtın lake süslemeli tavanında, bitkisel bezeme arasında, kudret sembolü olarak, ejder ve simurg/Zümrüdüanka kuşu mücadelesi tasvir edilmiştir. Törenlerde zengin bir şekilde döşenen tahtın, seraser/temeli ipek olan altın ve gümüş karışımı kumaş üzerine zümrüt ve yakutlu altın plakalar ve incilerle işlenmiş birkaç parçadan oluşan bir örtüsü vardır.  

Sarayın 9 000 m2 büyüklüğündeki bu avlusunun etrafındaki binaların inşaatı, Fatih devrinden itibaren, padişahların yaşamı için gerekli yapılar ile Enderun teşkilatının gerektirdiği koğuşlar, Camii, hamam gibi yapılardan oluşmuştur. Marmara cephesinde; Seferli Koğuşları, Enderun hayatında önemli bir yeri olan meşkhane, Enderun Mektebi ve büyük oda mescidi bulunmaktaydı. Bunları, hazine olarak kullanılan Fatih Köşkü izlerdi.

Enderun Hazinesi olarak bilinen Fatih Köşkü, Fatih Sultan Mehmet tarafından; çeşitli sanat eserlerini ve hazinesini barındıran, hamamlı bir seyir köşkü olarak yaptırılmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminden sonra da tümüyle hanedan hazinesi olarak kullanılmıştır. Üç oda ve Marmara manzarasına açık bir teras ve bodrum katından oluşan köşkün bütün odaları, Enderun Avlusuna anıtsal revaklarla bağlanır. Hanedanın sanat koleksiyonlarını, mücevherlerini, hatıra eşyalarını ve para hazinesini muhafaza etmek için kullanılan Fatih Köşkü, Topkapı Sarayı’nın müze olmasından itibaren de hazine eserlerinin sergi mekânı olarak kullanılmıştır.

Padişah hazinesinin ana kaynakları; hediyeler, saray sanatçılarının ürettiği eserler ve ganimetlerden oluşurdu. Günümüzde de Osmanlı hazinesinin teşhiri için kullanılan bu mekânlarda; değerli taşlarla süslenmiş sayısız eserler arasında Bayramlaşma-Cülus tahtı, İftariye tahtı, Sefer tahtı ve Nadir Şah Tahtı’nın yanı sıra Osmanlı Hükümdarlık sembolü olan askı ve sorguçlar, Topkapı Hançeri ve Kaşıkçı Elması en ünlü olanlarıdır.Enderun Avlusundaki en önemli yapılardan biri de Enderun Mektebi idi.  

Enderun Mektebi II. Murat tarafından kurulmuştur. Saray hizmetinde çalışacak görevlileri yetiştirmek maksadıyla kurulan bu okul, eğitim sistemi yönüyle kendinden önce kurulmuş bütün okullardan farklı bir yapıdadır. Bir saray mektebi olan Enderun, Fatih Sultan Mehmet döneminde hakiki kimliğine kavuşarak, devşirme mektebi hüviyetinden, mülki ve idari kadronun eğitimine de yönelmiştir. Enderun’un gelişmesi II. Beyazit, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi padişahlar zamanında da sürmüştür. Enderun Mektebi’ne “Devşirme Kanunu” ile öğrenci alınır, usulsüz çocuk kabul edilmezdi. Devşirme işinde her türlü yolsuzluğu önlemek üzere yine aynı kanunla alınan bir hayli tedbirler zinciri de bulunmaktaydı. 

Arz Odası’nın hemen arkasına düşen yerde, III. Ahmed Kütüphanesi ve müzenin idari bölümü bulunmaktadır. Eskiden, kilerler ve hazine koğuşları bulunurdu. Sultanların her türlü yemek ve ikram hizmetleri sağlanırdı. Enderun Avlusunun solunda, Haliç tarafında ise Mukaddes Emanetlerin saklandığı dört kubbeli Has Oda (Hırka-i Saadet Dairesi), Has Oda Koğuşu, Ağalar Camii, bulunmaktadır. Has Oda, Fatih Sultan Mehmet döneminde, padişahların Enderun Avlusundaki özel odaları/daireleri olarak yapılmıştır. İki katlı ve dörtlü mekân düzeni veren bir yapıdır. Girişteki ilk iki mekân, Şadırvanlı Sofa olarak adlandırılmaktadır. Sağdaki ilk oda, padişahlarla görüşmeye gelenlerin kabul edildikleri Arzhane’dir. Köşedeki ikinci oda ise Saltanat Tahtı’nın ve Hırka-i Saadet’in bulunduğu Has Oda’dır. Bu odada; Hz. Peygamber, ilk dört halife ve sahabelerine ait eserlerin bulunması nedeniyle, yapı, Mukaddes Emanetler Dairesi olarak anılmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi ile birlikte ‘’Hilafet’’ Abbasilerden Osmanlı Padişahlarına geçmiştir. Böylelikle; Hz. Peygamber ve sahabeleri, halifelerin eserlerinin büyük bir bölümü Osmanlıların eline geçmiş, Has Odada sergilenmiştir.

Kaynaklar:

1) Vikipedi(Özgür Ansiklepodi)

2) Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü

3) Müzedeki açıklama levhaları

8,296 total views, 2 views today

Share

Topkapı Sarayı Müzesi Divan Meydanı-İstanbul

 

Babüsselam (Selamlık kapısı)

Topkapı Sarayı Müzesinin giriş kapısıdır. 15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan Selamlık Kapısı, kuleleriyle, 15. yüzyıl kale kapılarına benzemektedir. Kapı üzerinde ‘’ Kelime-i Tevhid ‘’ yani ‘’ Allah’tan başka ilah yoktur. Hüküm, saltanat ve tüm yetkiler O’nundur.’’ Yazısı bulunmaktadır.

Topkapı Sarayı Alay Meydanı İstanbul

Altında Sultan II. Mahmut tuğrası, yanlarda da 1758 yılı onarımını belgeleyen yazıtlar ve Sultan III. Mustafa’nın tuğraları vardır. Bir hayli fotoğrafını çektiğim bu iki kuleli kapı, Topkapı Sarayının ve Osmanlı İmparatorluğunun görkeminin simgesi olmuştur. Kapının üzerindeki iki kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır. Bu kulelerin içinde, yabancı elçilerin saraya girmelerine izin verilinceye kadar misafir edildikleri Kapıcı başı Ağasının odaları bulunmaktaydı.

Kapı, ‘’ Bevvaban-ı Dergâh-ı âli ‘’ denilen görevlilerce korunurdu. Amirlerine de Kapıcı başı Ağası’’ denirdi. Yalnız padişahların atla geçebildiği bu kapının Divan Meydanına bakan cephesinde, rokoko tarzı süslemeleriyle dekore ettirilen geniş bir revak (sundurma ) bulunur. Rokoko tarzı; pastel renklerle, zarif kıvrımlı formlarla, hayal ürünü figürlerle, hem görsel hem de fiziksel olarak, tasasız bir havayla kendini belli eder. Rokoko sanatının özü ışıktır. Konu üzerine aşırı derecede ışıklı bölümler yerleştirilir ve bütün bir yapıt renk, etki ve duygu içerisinde ışıktır. Sanatçılar ince ayrıntılara özel bir dikkat göstermişlerdir. Renk hassasiyeti, dinamik kompozisyonlar ve ortamla ilgili süslemeler formun ayırıcı özellikleridir. 

Divan Meydanı

Selamlık Kapısından (Babüsselam) sonra ulaşılan Divan Meydanı, Adalet Meydanı olarak da biliniyor. Girişten itibaren meydanın bölümlerine ulaşan yollar hemen herkesin dikkat ve ilgisini çeker. En sağdaki yol saray mutfaklarına gidiyor. Osmanlının saray mutfakları günümüzde dünyanın en zengin çini koleksiyonlarından birisine ev sahipliği yapan sergi alanı işlevini görüyor. Ortadaki yol Babüssade’ye, onun solundaki üçüncü yol divanın toplandığı Kubbealtı’na, dördüncüsü Harem’in girişine ve en soldaki beşinci yol da sarayın ahırlarına gitmektedir.

Sultandan başka kimsenin at üzerinde giremediği Divan Meydanı olarak anılan ön avlu, yapılarıyla birlikte devlet yönetiminin zirvesi olan bir mekândır. O tarihlerde, bu avluda, hayvanların da gezebileceği bir bahçe düzenlemesi vardı. Avludaki eksenlerden ya da ana yollardan en önemlisi, Babüsselam’ı, karşıda sultanı temsil eden Babüssaade’ye birleştiren Babüssaade eksenidir. Padişah yolu olarak bilinmektedir. Babüsselam’ı Kubbealtı’na birleştiren eksen ise vezir yolu olarak anılmaktadır. 

Adalet Meydanı olarak bilinen sarayın bu ikinci avlusu, devlet yönetiminin gerçekleştiği, devletin temsil edildiği bir tören alanıdır aynı zamanda. Osmanlı Devletinde; şehzadelerin sünnet düğünleri, padişah kızlarının evlenmeleri,Padişah çocuklarının doğumları, yabancı elçilerin karşılanması, Yeniçerilerin maaşlarının dağıtımı ya da ulufe bu meydanda yapılırdı. Padişahların sefere çıkışları, padişahların ölümü, yeni padişahın tahta çıkışı ya da cülus, padişahların kılış kuşanmaları, sarayda bayramlaşmalar gibi çeşitli vesilelerle törenler düzenlenirdi. Cülus olarak bilinen Tahta çıkış, bayramlaşma, elçi kabulü, ulufe olarak bilinen yeniçeri maaşlarının dağıtıldığı görkemli bir tören alanıdır. Büyük bir ihtişam ve düzenle gerçekleşen bu törenlerle, devletin gücü ve zenginliği yabancı devlet elçilerine gösterilirdi. Bu törenlerden en önemli ve en görkemlisi ‘’Cülus’’ olarak bilinen tahta çıkma törenleridir.

Cülus ya da Tahta Çıkış Törenleri

Bu törenler, Padişah yolunun bitiminde, Adalet Meydanı’nı Enderun’a bağlayan ve Babüssaade olarak bilinen iç kapının önündeki revaklı alanda gerçekleştirilirdi. İlk kez 1481 yılında II. Beyazıt için düzenlenmişti. Son kez de 1918 yılında Sultan Vahdettin için gerçekleştirilmiştir. 350 yıllık bu süreçte ‘Cülus Protokolü’’ pek az değişikliğe uğramıştır. Törenler sosyal tarihin olduğu kadar, sanat ve kültür tarihinin de önemli olayları arasındadır. Biçimleri, nitelikleri ve uygulamaları açısından kendi tarihlerine ışık tutarlar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun saray teşkilatı, törenleri ve protokolü diğer Türk Devletleri geleneğinin bir devamıdır. Bu törenler, içinde bulunulan çağın dünya görünüşünü yansıttığı gibi, devletlerin özel karakterine de ışık tutmaktadır.Eski padişahın ölümü ile birlikte, buyruk ve atamaları geçersiz kalır.Cülus törenlerinin eksiksiz biçimde gerçekleştirilmesi devletin devamlılığının güvencesi olarak görülüyordu.  Cülus törenleri protokolünün bölümleri arasında; önceki padişahın ölümünün duyurulması, ülke çapında dualar edilmesi, biat, bahşiş dağıtımı, kılıç ve valide alayları bulunurdu.Yeni padişahın görkemli bir törenle tahta çıkmasının ardından ölen padişahın cenaze alayı yapılır, bir gün sonra ise yeni padişahın annesi, valide alayı ile saraya getirilirdi. 

Padişahların tahta çıkışlarını takip eden birkaç gün içinde kılıç kuşanma merasimi yapılırdı. Osmanlı padişahları, İstanbul’un fethinden sonra, Eyüp semtindeki Halit İbn-i Zeyd Ebu Eyüp-i Ensari’nin türbesinde kılıç kuşanmaları bir kanun haline getirilmişti. Kuşanılan kılıçlar arasında Halit İbn-i Velit, Hazreti Ömer, Osman Gazi ve Yavuz Sultan Selim kılıçları bulunurdu. Geleneğe ve kanunla düzenlenmiş protokole göre, tahta çıkmış olan padişah kayıkla Eyüp semtine gelir, vezirler ve devlet adamları Cülus yolu olarak bilinen yolun başında kendisini selamlar, kendisi ise binek taşından atına binerek Eyüp Sultan Hazretleri’ni ziyaret ederdi. Padişahın bir işareti üzerine de Şeyhülislam gelip, beline dört halifeye ait kılıçlardan birini kuşatırdı.

Adalet Kulesi ve Kubbealtı

İkinci avlunun kuzey-batı köşesinde Adalet Kulesi bulunur. Bu kuleye vezir yolu ile ulaşılır. Meydana adını veren ve gövdesi Fatih döneminden kalan Adalet Kulesi altındaki üç kubbeli ve revaklı Divan-ı Hümayun imparatorluğun yönetim merkezi olarak da bilinir. Kalem ve defterhane bölümlerinden oluşan Divan-ı Hümayun, haftada dört gün sadrazam ve vezirlerle, devlet işlerin karara bağlandığı resmi mekândır.  Sultan Süleyman’ın emri ile Mimarbaşı Alaeddin tarafından yapılmıştır.

Yapının, kubbeli üç odasından ikisi, önündeki revaklara ve avluya açılır. İlk oda ya da mekân, divan toplantılarının yapıldığı Kubbealtı, müzakere salonudur. Toplantıların bazılarına Divan Üyeleri, Sadrazam ve Kubbealtı Vezirleri, Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri katılırlar, devlet işlerini görüşüp sultana arz etmek üzere, karara bağlarlardı. Önemli toplantılara Şeyhül İslam da katılırdı. Ayrıca yabancı elçiler kabul edilir, padişah kızlarının nikâhları kıyılırdı. Bütün bu toplantılar, düzenli ve zengin bir protokol düzeni içinde gerçekleştirilir, devletin gücü ve itibarı göz önüne alınırdı.

Divan-ı Hümayun’un sağında da Dış Hazine bulunmaktadır. Osmanlı Devleti maliyesindeki iki büyük hazineden biri olan Dış Hazine, bütün devlet gelirlerini toplayıp, yasalar çerçevesinde harcaması yapılan Divan_ı Hümayun Hazinesidir. İdaresi ve sorumluluğu Sadrazama aitti. Sadrazam tarafından kullanılabilen ve Devletin resmi hazinesini depolamak için yapılan Dış Hazine’den ayrıca yeniçerilere üç ayda bir ulufe ya da maaş dağıtılır ve bunun için de yabancı elçilerin bulunduğu görkemli törenler yapılırdı. 

Hazine-i Hassa olarak bilinen Enderun Hazinesi, özel kanunlarla toplanan gelirlerden oluşuyordu. Bir bakıma ihtiyat ya da destek hazinesi olarak da bilinir. Hazinedar başı emrinde bulunan bu hazine, ihtiyaç halinde dış hazineye yardım ederdi. Her iki hazine de padişaha bağlıydı. Günümüzde, Dış hazine bölümünde silah koleksiyonu bulunmaktadır. Çok kubbeli ve masif duvarlı Dış Hazine, Saray müzeye dönüştürüldükten sonra; erken İslam döneminden 20. yüzyıl başlarına kadar olan döneme ait silahların sergilenmesine ayrılmış.Koleksiyonda İslam, Türk ve Orta Doğu’ya özgün silahlar da bulunmaktadır. 

Kubbealtı, Harem dairesine; Haliç yönündeki küçük ve önemsenmeyen ‘’Arabalar Kapısı’’ ile bağlanmaktadır. Arabalar Kapısı’ndan, meydanın Haliç tarafındaki revakların arkasında, önemli işlevsel bir yapı grubu da Baltacılar Koğuşu’dur. Baltacılar Ocağı’nın bireylerinin kaldığı koğuşlarda; yatakhaneler, çocuk odaları, hamam ve içindeki mescit ile bir bütün oluştururdu. Baltacılar Ocağı, 15. yüzyılda, seferlerde ordunun yolunu açmak için kurulmuş. Barış zamanlarında da teşrifatçılık yapmak, eşya taşımak, Harem ve Selamlık bölümlerinde temizlik yapmakla görevli kılınmışlardır.

Mutfaklar ve sergi salonları

Kubbealtı’nın tam karşısında, avlunun Marmara Denizi’ne cepheli kanadında, onlarca metre uzanan revakların arkasında anıtsal mutfak yapıları yer alırdı. Günümüzde saray arşivi ve kumaş deposu olarak kullanılan bu anıtsal yapılar; Yağhane, kiler, Aşçılar Mescidi ve bacaların oluşturduğu görkemli cephesiyle, saraya ayrı bir ihtişam kazandıran mutfaklardır. Harem, sadrazam ve Enderun halkıyla birlikte, günde ortalama beş bin kişiye sürekli yemek verilirdi. 

Bu cephede; Çin ve Japon Porselenleri bölümü sergi salonu, Bakır ve Mutfak eşyaları sergi salonu, İstanbul Cam ve Porselenleri sergi salonu, Sami Özgiritli  Koleksiyonu sergi salonu, Osmanlı Gümüşleri ve Avrupa Porselenleri sergi salonu, Saray Arşivi, Osmanlı Saray Kumaşları deposu, Aşçılar Mescidi ve Atelyeler yer almaktadır. Osmanlı Sarayında itibar görmüş, sürekli ithal edilmiş ya da hediye olarak gelmiş, Çin ve Japon seramik sanatının bu nadide ürünleri bu yapılarda sergilenmektedir. Mutfakların helvahane ve şerbethane bölümlerinde ise Türk mutfak eşyalarıyla Osmanlı Yıldız porselenleri ve cam eserleri sergilenmektedir. Mutfakların bulunduğu bölüme, avlu revaklarında bulunan üç kapıdan girilir. Bu kapılar; Kiler-i Amire(aşağı mutfak), Has mutfak ve Helvahane kapılarıdır. Saray mutfakları; Has Mutfak, Enderun, Harem, Kubbealtı ve Birun(dış) mutfakları, Şerbethane, Helvahane, Yağhane, Kiler ve koğuş yapılarından oluşurdu.

Osmanlı Saraylarının iç teşkilatı olan Enderun ve Enderun Avlusunu bir sonraki yazı dizimizde tanımaya çalışalım.

Kaynaklar:

1) Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2) TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı

3) www.kultur.gov.tr

9,874 total views, 2 views today

Share

Topkapı Sarayı Müzesi Alay Meydanı-İstanbul

Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıllık tarihinin 400 yılı boyunca devletin idare merkezi ve padişahların aileleriyle yaşadığı bir mekân olan Topkapı sarayını tanımak, biraz da imparatorluğu tanımak anlamına geliyor. Gezi ve yazılarımı düzenlerken buna da önem veriyorum.

Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eskilerin yenilenmeleriyle saray, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış. Kazandığı görkem ve işlevselliği ile de Osmanlı devlet Kurumsallaşmasının bir yansıması olmuş.Osmanlı Saray Protokol ve Hiyerarşisinin zamanla kazandığı görkem ve çoklu işlevsellik Topkapı sarayının mimarisine de yansımış. Bu uygulamayı, iç içe geçmiş kapı ve meydanlara ulaştıkça daha iyi hissediyoruz.

Topkapı Sarayının ana giriş kapısına, Saltanat Kapısına (Bab-ı Hümayun) ulaşıyorum. Saltanat Kapısı önünde bile oldukça kalabalık bir turist gurubu var. Saraya girmeden  önce çevreyi gözden geçiriyor ve tanımaya çalışıyorum. İlk gözüme çarpan ise Sultan 3. Ahmet Çeşmesi oluyor. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle III. Ahmet tarafından Perayton isimli bir Bizans çeşmesinin yerine inşa ettirilen çeşmedir. Barok stilinde kullanılan doğru çizgilerden meydana getirilen süslemeye karşı tepki olarak doğmuş olan Türk rokoko tarzının en güzel örneklerinden biri olan çeşmenin yapım tarihi 1729’dur. Mimar Ahmet Ağa tarafından yapılmıştır.

Bab-ı Hümayun (Saltanat Kapısı)

Topkapı Sarayı; kara tarafında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Sur-u Sultani, deniz tarafında ise Bizans surlarıyla şehirden ayrılmıştır. Çok sayıda kara ve deniz kapıları ile sarayın içinde, değişik işlevleri olan kapıların dışında, anıtsal giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun yani Saltanat Kapısı kenti Alay Meydanına bağlar. Yüzyıllar boyunca, her türlü görkem ve protokolün yaşandığı sağlam bir devlet anlayışı ve işlevsel sadeliğinin mekâna yansıması, daha kapıda başlamış bulunuyor.

Saltanat Kapısı, 15. yüzyıldaki yapısıyla, bir kale-saray olan Topkapı Sarayının görünümüne uygundur. Şehirden, Alay Meydanına girerken, kafamızı kaldırıp yukarı baktığımızda, kapının üzerine yazılmış bir yazıt /kitabe bütün ziyaretçilerin dikkatini çeker.1478 yılında Ali bin Yahya tarafından yazıldığı söylenen bu yazıtta ‘’ Bu mübarek kale, Allah’ın desteği ve rızası ile, güvenliği sağlamak maksadıyla; karaların padişahı ve denizlerin hakanı, insanların ve cinlerin üzerinde Allah’ın gölgesi, Doğuda ve Batıda Allah’ın yardımcısı, su ve toprağın kahramanı, Kostantiniyye’nin fatihi ve fethin babası olan Sultan Mehmed Han’ın emriyle imar ve inşa edildi.’’ Denmektedir.

Ayrıca, Bab-ı Hümayun’un üzerinde, simetrik yazı ile Hicr Suresinin 45. ve 48. ayetleri yazılıdır. Bu yazılar, hat sanatı ve saltanat kavramı bakımından son derece önemlidir. Kapının diğer yüzünde ise Sultan Aziz’in tuğrasının üzerinde Saff Suresinin 13. ayetinden ‘’Ya Muhammed, Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek bir zafer! Müminlere bunları müjdele.’’ İfadesi yer almaktadır. Bu ayet, aynı zamanda, savaşlarda mehter takımının hücumdan önce okuduğu ayettir.

Alay meydanı/Birinci Avlu

Saltanat kapısından girilen Alay Meydanı, sarayın halka açık olan tek bölümüydü. Çeşitli alay ve törenlerin gerçekleştiği bu avlu çok büyük olup; Saltanat kapısını Bab-üs selam olarak bilinen Selamlık kapısına bağlayan 300 metrelik ağaçlıklı bir yola sahiptir. Saltanat kapısından Alay Meydanına girer girmez, doğuya yönelip biraz ilerleyince, Marmara Denizi ve Anadolu yakasındaki Çamlıca ve Harem, güneyinde Haydarpaşa ve kuzeyinde İstanbul Boğazı bütün görkemiyle karşınıza çıkar.

Fotoğraflarınızı çektikten sonra biraz daha yaklaşırsanız, sahil yolunu ve Bizans surlarını görürsünüz. İlerlemeye devam edince, bilet kuyruklarına girmiş mahşeri bir kalabalıkla karşılaşır ve bilet kuyruklarına girersiniz. Ayasofya ve Topkapı Sarayındaki bilet kuyrukları İstanbul’un da bir Dünya Kenti olduğunun bir göstergesidir. Bilet gişelerini geçip, Selamlık Kapısına ulaşmadan, sağ köşeye odaklanırsanız Cellât Çeşmesi ile karşılaşırsınız.

Sarayda verilen ölüm cezaları, Alay Meydanında bulunan bu çeşmenin önünde infaz edilir, cellâtlar infazdan sonra kanlı baltalarını ve ellerini burada yıkarlarmış. Bu çeşmenin sağında ve solunda kesilmiş kafaların teşhir edildiği kelle taşları varmış, bu taşlara ibret taşları denirmiş. Cellât Çeşmesinin yanında, o dönemden kalma onlarca çeşme örnekleri sıralanmış, anında fotoğraf karelerinize almalısınız.

Cellât Çeşmesini geçerek, Selamlık Kapısına ulaşılır. Alay Meydanındaki turumuzu sürdürelim. Marmara Denizi’nin tam karşısındaki surlara yöneldiğimizde; Darphane ve Damga Matbaası, Koz Bekçileri kapısı, Arkeoloji Müzeleri, Çinili ve Alay Köşkü yolları ve nihayet Aya İrini Müzesine ulaşılır. Sarayın yapımına başlandığında, sarayın dış duvarları, Ayasofya ve Aya İrini`nin arasından geçmiş.

Aya İrini camiye dönüştürülmemiş ama yıkılmamış da. Bir süre sonra silâhların bakım ve onarımının yapıldığı iç cephane olarak kullanılmış. Aya İrini, Osmanlının ilk müzesidir. Depodaki silâhlar antika olunca 1846`da ilk müze Aya İrini`de açılır. Müze; eski eserler koleksiyonu ve eski silahlar koleksiyonu adı altında, iki bölüm halinde açılmıştır. Eserler buraya sığmayınca,1875 yılında Çinili Köşke taşınmıştır.

Depo haline getirilen Kilise ise, 1908 yılından sonra, bir dönem askeri müze olarak kullanılmıştır. Bir süre boş kalan yapı, genel bir onarımdan sonra, Ayasofya Müzesine Müdürlüğüne bağlı bir birim haline getirilmiştir. Aya İrini Kilisesi ile Saltanat kapısı arasında karakol binası varmış. Kafeterya haline getirilmiş. Topkapı Sarayını gezen konukların, özellikle yabancıların nefeslendikleri ve karınlarını doyurdukları bir mekân olmuş. Alay Meydanındaki turumuzu tamamlayıp, Saltanat Kapısının iç cephesine geliyoruz ve fotoğraflarını çekiyoruz.

Alay Meydanını tanıdığımıza göre, Divan Meydanı giriş kapısına doğru gidebiliriz. Adalet Meydanı olarak da bilinen Divan Meydanını bir sonraki yazı dizimizde tanımaya çalışalım.

Kaynaklar:

1) Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2) TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı

3) www.kultur.gov.tr

10,922 total views, 2 views today

Share

Topkapı Sarayı’na Genel Bakış

 

Topkapı Saray-Müzesi Dünyanın en ilginç ve etkileyici mekânlarından biridir. Günümüzde ziyaret ettiğimiz saray bir yapılar topluluğu olup, saraydan çok, kendi içyapısıyla küçük bir şehirdir adeta… Fatih Sultan Mehmet ilk sarayını Beyazıt semtinde yaptırmış. Eski Saray anlamında Saray-ı Atik denmiş. Yeni saray, Saray Burnu’nun her iki cephesinden görülecek şekilde yapılandırılmış. Haliç, Karaköy, Üsküdar ve Marmara Denizi’nden bakınca son derece ihtişamlı görünen bu Yeni Saray’a Saray-ı Amire denmiş. Biz Yeni Saray’ı tanımak ve tanıtmak istiyoruz.      

Topkapı Sarayı Panoramik

Topkapı Sarayı Panoramik

Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıllık tarihinin 400 yılı boyunca devletin idare merkezi ve padişahların aileleriyle yaşadığı bir mekân olan Topkapı sarayını tanımak, biraz da imparatorluğu tanımak anlamına geliyor. Neredeyse 2 000 yıllık anıtsal yapıların çevresinde yer aldığı Sultanahmet Meydanı’ndan Ayasofya’yı geçip, Topkapı Sarayı’na yaklaşıldığında,  ziyaretçileri ilk karşılayan yapılar saray surları ve surlar önündeki III. Ahmet Çeşmesi’dir.

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle III. Ahmed tarafından, Perayton isimli bir Bizans çeşmesinin yerine inşa ettirilen en güzel meydan çeşmelerinden biridir. Çeşmenin yapım tarihi 1729’dur. Mimar Ahmet Ağa tarafından yapılmıştır. Türk rokoko tarzının en güzel örneklerinden biridir. Çeşme köşeleri yumuşatılmış dikdörtgen bir plandadır. Köşelerde sebiller bulunan çeşme üzeri ahşap saçaklı bir çatı ile kapatılmıştır. Üst örtüde dıştan görülebilen kubbeler sadece görünüm amacı ile yapılmıştır.

III. Ahmed Çeşmesi-Topkapı Sarayı-İstanbul

III. Ahmed Çeşmesi-Topkapı Sarayı-İstanbul

On dört kıtalık Kayseri ve Halep kadısı şair Seyyit Hüseyin Vehbi bin Ahmet’e ait kaside, sebillerin ve her kenarda bulunan çeşmelerin üzerine talik hatla yazılmıştır. Hattat padişahlardan biri olan III. Ahmed, Topkapı Sarayı giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun önündeki çeşme ile Üsküdar Meydanı’nda yaptırdığı çeşmeler üzerindeki hatları kendi yazmıştır. Üstte mukarnaslı bir kuşak, onun üzerinde de çini bir kuşak yer alır. Bu çiniler hem klasik motifleri hem de lale ve akantüs yaprakları gibi Avrupai motifleri ihtiva eder.

Çeşmeyi geride bırakarak sarayın ana giriş kapısı olan ve Bab-ı Hümayun olarak bilinen Saltanat Kapısı’na doğru yürüyelim. Topkapı Sarayı, kara tarafında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Sur-u Sultani, deniz tarafında ise Bizans surlarıyla kentten ayrılmıştır. Çok sayıda kara ve deniz kapıları ile sarayın içinde, değişik işlevleri olan kapıları bulunuyor. Birçoğu kapanmış olan bu kapıların dışında, anıtsal giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun için ilk izlenim, Topkapı’daki yapılanmanın, Kale-Saray yapılanması olduğu biçimindedir.

Yüzyıllar boyunca, her türlü görkem ve protokolün yaşandığı Osmanlının sağlam bir devlet anlayışı ve işlevsel sadeliğinin mekâna yansıması, daha kapıda başlamış bulunuyor. Sarayı kentten ayıran sarayın yapımı ile birlikte, Sultan Mehmed tarafından yaptırılan ve şehri Alay Meydanına/Birinci Avluya bağlayan görkemli bir kapıdır. Bab-ı Hümayun ya da Saltanat Kapısı Osmanlı Döneminde sabah ezanıyla açılır, yatsı ezanıyla kapatılırmış. Kapının üzerinde II. Mehmed’in tuğrası ile Sultan Abdülaziz tarafından 1867’de yeniden inşa edildiğine dair bir kitabe bulunmaktadır.

Şehirden, Alay Meydanına girerken, kafamızı kaldırıp yukarı baktığımızda, kapının üzerine yazılmış bir yazıt /kitabe bütün ziyaretçilerin dikkatini çeker. 1478 yılında Ali bin Yahya tarafından yazıldığı söylenen bu yazıtta şöyle yazmaktadır.  ‘’ Bu mübarek kale, Allah’ın desteği ve rızası ile güvenliği sağlamak maksadıyla; karaların padişahı ve denizlerin hakanı, insanların ve cinlerin üzerinde Allah’ın gölgesi, Doğuda ve Batıda Allah’ın yardımcısı, su ve toprağın kahramanı, Kostantiniyye’nin fatihi ve fethin babası olan Sultan Mehmed Han’ın emriyle imar ve inşa edildi.’’  Denmektedir.

Ayrıca, Bab-ı Hümayun ‘un üzerinde, simetrik yazı ile Hicr Suresinin 45. ve 48. ayetleri yazılıdır. Bu yazılar, hat sanatı ve saltanat kavramı bakımından son derece önemlidir. Kapının diğer yüzünde ise Sultan Aziz’in tuğrasının üzerinde Saff Suresinin 13. ayetinden ‘’Ya Muhammed, Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek bir zafer! Müminlere bunları müjdele.’’ İfadesi yer almaktadır. Bu ayet, aynı zamanda, savaşlarda mehter takımının hücumdan önce okuduğu ayettir.

Şimdi Saltanat kapısından Birinci Avlu ’ya girelim. Bu avluya Alay Meydanı da deniliyor. Sarayın halka açık olan tek bölümüydü. Çeşitli alay ve törenlerin gerçekleştiği bu avlu çok büyük olup, Saltanat kapısını Bab-üs Selam olarak bilinen Selamlık kapısına bağlayan 300 metrelik ağaçlıklı bir yola sahiptir. Halka açık törenler burada düzenlenirdi. Elçi Alayları, Beşik Alayları, Valide Sultan Alayları ve törenler burada yapılırmış.

İstanbul Aya İrini Kilisesi

İstanbul Alay Meydanı

Avluya girdiğimizde sol tarafımızdaki ilk bina eski karakol binası, sonra Aya İrini Kilisesi ve Darphane-i Amire binası kendini gösterir. Ağaçlıklı yolda saraya doğru yüründüğünde, ileride sağda, önce bilet gişelerine sonra da Cellat Çeşmesi’ne ulaşılıyor. İdam cezasının olmadığı ülkemizde, Osmanlı Döneminde idamlar adam asmak, kelle kesmek ve adam boğmak biçiminde infaz edilirmiş. Kutsal kabul edilen hanedana ait olanların kanlarının yere akmaması için boğma yöntemi kullanılırken, sadrazam ve vezirlerle önemli kişilerin infazı Cellat Çeşmesi’nde kılıçla boynu vurularak, halktan olanlarla adi suçluların infazı ise Sultanahmet Meydanı’nda asılarak yapılırmış.

Cellat Çeşmesinden ayrılarak ağaçlı yola dönelim ve kale kapısına benzeyen Orta Kapıya bakalım. Alay Meydanı olarak bilinen birinci avluyu, ikinci avlu olarak bilinen Adalet Meydanı’na bağlayan kapı Bab-üs selam olup, Selamlık Kapısı ve Orta Kapı olarak da bilinmektedir. Bu kapıdan girenlerin yerlere kadar eğilerek selam verme zorunluluğu varmış. Bu nedenle Bab-üs selam kapısı deniyormuş. Divan Meydanı’na girişi sağlayan bu kapının, biri dış avluya diğeri iç avluya açılan iki büyük kapı arasındaki alana ‘’Kapı Arası’’ deniyormuş. Bab-üs selam günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’ne giriş kapısı olarak kullanılıyor. Bu kapıdan girebilmek için müze kartınızın olması ya da bilet almış olmanız gerekiyor.

15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan Selamlık Kapısı, kuleleriyle, 15. yüzyıl kale kapılarına benzemektedir. Kapı üzerinde ‘’ Kelime-i Tevhid ‘’ yani ‘’ Allah’tan başka ilah yoktur. Hüküm, saltanat ve tüm yetkiler O’nundur.’’ Yazısı bulunmaktadır. Altında Sultan II. Mahmut tuğrası, yanlarda da 1758 yılı onarımını belgeleyen yazıtlar ve Sultan III. Mustafa’nın tuğraları vardır. Bu iki kuleli kapı, Topkapı Sarayının ve Osmanlı İmparatorluğunun görkeminin simgesi olmuştur. Kapının üzerindeki iki kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır.

Selamlık Kapısından (Bab-üs selam) sonra ulaşılan Divan Meydanı, Adalet Meydanı olarak da biliniyor. Girişten itibaren meydanın bölümlerine ulaşan yollar hemen herkesin dikkat ve ilgisini çeker. En sağdaki yol saray mutfaklarına gidiyor. Osmanlının saray mutfakları günümüzde dünyanın en zengin çini koleksiyonlarından birisine ev sahipliği yapan sergi alanı işlevini görüyor. Ortadaki yol Bab-üs Sade’ye, onun solundaki üçüncü yol divanın toplandığı Kubbealtı’na, dördüncüsü Harem’in girişine ve en soldaki beşinci yol da sarayın ahırlarına gitmektedir.

Sultandan başka kimsenin at üzerinde giremediği, Divan Meydanı ya da ön avlu, yapılarıyla birlikte devlet yönetiminin zirvesi olan bir mekândır. Devlet yönetiminin gerçekleştiği, devletin temsil edildiği bir tören alanıdır aynı zamanda. Başta Cülus olmak üzere büyük ve ihtişamlı törenlerin yapıldığı avludur Divan Meydanı. Padişahın gözünün herkesin üzerinde olduğunu simgeleyen Adalet Kulesi ile Kubbealtı ve yanındaki Dış Hazine binası da buradadır. Divan, devletin Yargı ve Yasama ile ilgili üst kurumudur.

Enderun Avlusuna girişi sağlayan anıtsal kapı Bab-üs Sade’nin önü Tahta çıkış (cülus), bayramlaşma, elçi kabulü, yeniçeri maaşlarının (ulufenin) dağıtıldığı görkemli bir tören alanıdır. Büyük bir ihtişam ve düzenle gerçekleşen bu törenlerle, devletin gücü ve zenginliği yabancı devlet elçilerine gösterilirdi. 15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan bu kapı, Sultanların saraydaki varlığını temsil ederdi. Padişah Evi’nin cümle kapısı olan Bab-üs Sade’yi izinsiz geçmek ‘’Mutlak İktidar’’a yapılan en büyük hukuk ihlali sayılır ve idamla cezalandırılırdı. Padişahlar, törenlerin dışında kalan zamanlarda bu kapıyı kullanmazlardı.

Enderun avlusu, sultanların saraydaki varlığını temsil eder. Kapıdan girildiğinde karşımıza önce Arz Odası çıkar. Enderun Avlusu herkesin giremeyeceği bir alan olduğundan, avlunun iç tarafının görünmesi istenmemiştir. Divan Üyeleri, Divan toplantılarında alınan kararları uygulayabilmek için padişaha Arz Odasında arz ederlermiş. Üçüncü Avlu olarak da bilinen Enderun’da padişahın özel mekânları dışında III. Ahmed Kütüphanesi, çeşme, Enderun teşkilatının koğuşları, cami ve hamam gibi yapılar bulunmaktadır.

Topkapı Sarayının kuruluşundan önce de var olan Enderun sarayın ‘’Özel Eğitim Okulu’’ olarak kabul ediliyor. Buradaki eğitim 19. Yüzyıla kadar sürmüş. Ortalama 5 yıl süren eğitimden sonra burada yetiştirilen devşirmeler, Haremde eğitilmiş kızlardan biriyle evlendirilirmiş. Böylelikle, vezir ve sadrazamlığa kadar gidecek bir yolculuk başlarmış.

Arz Odasının karşısında Kiler Koğuşu, sağ tarafında Hazine Koğuşu ve sol tarafında da Hırka-i Saadet gibi kutsal emanetlerin saklandığı Hasoda yer almaktadır. Hasoda’nın tam karşısına düşen sağ tarafta, Marmara Denizi’ne hâkim konumda Fatih Köşkü bulunmaktadır.

Saraydaki sultanların varlığını temsil eden Enderun, Sarayın padişah için oluşturulan iç işleyişinin selamlık bölümünü oluşturmaktadır. Selamlık olarak da adlandırılan bu bölümden hem Hare’me, hem de Dördüncü Avluya geçmek mümkünmüş. Avludaki Ağalar Cami ile Küçük Oda Koğuşu arasında 19. yüzyıl sonuna kadar küçük bir iç avlu olduğu bilinmektedir. Bu avludan Kuşhane kapısıyla Harem’e geçilirmiş. Günümüzde Harem Dairesi çıkışı olarak kullanılan kapının yanındaki mevcut Kuşhane, üst üste iki odadan meydana gelmektedir. Harem bölümüne geçemeyeceğimize göre Dördüncü Avlu olarak bilinen Sofa-i Hümayun bölümüne geçebiliriz artık. Fatih Köşkü ile Hasoda arasında yer alan binalar arasından geçerek bu bölgeye ulaşıyoruz. Artık yalnız Sultana ait özel alandayız.

Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451–1481)şekillenen koğuşlar ve padişaha ait yapıları içeren avlu ile padişaha ait köşklerin bulunduğu bu mekân; Padişah Avlusu ya da Sofa-i Hümayun olarak bilinir. Sol tarafımızda, Haliç’e bakan tarafta, Revan Köşkü, Kameriye Köşkü ve Bağdat Köşkü ile alt tarafta lale bahçesi bulunmaktadır. Lale Bahçesi bünyesinde de Hekimbaşı Odası ve Sofa Köşkleri bulunur. Sağ tarafta ise Sofa Camisi ile Marmara Denizi’ne bakan Mecidiye Köşkü bulunur. Mecidiye Köşkü’nün alt katı ise Marmara Denizi’ne hâkim konumda bir restoran yer alır.

Dördüncü Avlu olan Sofa-i Hümayundan Harem’e giriş yok. Divan Meydanı’na geri dönerek bilet almalıyız. Harem için ayrı bilet uygulaması olup, Müze kartınız burada geçerli değildir. Girilmesi yasak olan yer anlamına gelen Harem’e, tarihi boyunca hekim dışında giren olmadığı, kadınları tam olarak kimsenin göremediği anlatılıyor. 16. yüzyılda kurularak genişleyen Harem Dairesinin pencereleri, büyülü ve görkemli bir manzarası olan Haliç’e bakıyor. Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eski yapıların yenilenmeleriyle Harem, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış.

Dış harem ve İç harem olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Gazeteci ve sinema yazarı Burçak Evren kitaplarında Harem’i şöyle anlatmaktadır. ‘’ Harem dört büyük avlu çevresinde yapılanan yaklaşık 400 odadan meydana gelen bir hapishane görünümündedir. 1578 ile 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar devamlı eklemelerle genişletilmiş. Gereksinmelere göre her defasında yeni odalar yapılmış. Haremin en önemli yeri Hünkâr Sofrasıdır.  16. Yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.’’

Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eskilerin yenilenmeleriyle saray, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış. Kazandığı görkem ve işlevselliği ile de Osmanlı devlet Kurumsallaşmasının bir yansıması olmuş. Osmanlı Saray Protokol ve Hiyerarşisinin zamanla kazandığı görkem ve çoklu işlevsellik Topkapı sarayının mimarisine de yansımış. Bu uygulamayı, iç içe geçmiş kapı ve meydanlara ulaştıkça daha iyi hissediyoruz.

Haremden ayrıldıktan sonra, vaktiniz ve dermanınız kalmış ise, Alay Meydanına döndükten sonra ağaçlı yolun sağındaki Osman Hamdi Bey Yokuşu’na girmelisiniz. Aşağı doğru yürürken sol tarafta Osmanlıdaki para basımı, altın ve gümüş eşya, sikke ve mücevherat imalathanesi olan Darphane-i Amire bulunmaktadır. Sağ tarafımızda ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde; İstanbul Eski Eserler Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Çini Müzesi yer almaktadır. Yokuştan inmeyi sürdürürsek Topkapı Sarayı’nın Gül Bahçesi olan Gülhane ile çıkışında, sağda Alay Köşkü kendini gösterir.

En iyisi Osman Hamdi Bey Yokuşu çevresinde yer alan tarihi eserleri ve müzeleri bir başka gün gezmelisiniz diyorum. Ben öyle yaptım. Sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesindekileri gezmek için haftalarımı harcadım…

Kaynaklar:

1)      Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2)      Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü

3)      Müzedeki açıklama levhaları

1,371 total views, no views today

Share

Ayasofya (Hagia Sophia) 1-İstanbul

Yeryüzünde Tanrıya ibadet etmek amacıyla yapılmış ihtişamlı binalar arasında pek azı İstanbul’daki Ayasofya’nın gücüne ve gizemine sahiptir. Yüzyıllara meydan okuyan Ayasofya, inşa edildiği tarihten itibaren her dönem için bir simge olmuştur. 

Ayasofya İstanbul

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden bir eşi ve benzeri olmayan Ayasofya mimarisi; ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden yegane uygulama olarak görülür. Ayasofya; Osmanlı camilerine fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünü olarak değerlendirilir.

Bizans döneminde hipodrom olan günümüzdeki Sultanahmet meydanına bakan anıtsal bir yapıdır. Meydanın kuzey-doğu ucunda bulunmaktadır. 532 yılında yapımına başlanıp, 537 yılında ibadete açılan Ayasofya; 916 yıl kilise, 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1935 yılında müzeye dönüştürülmüş. 82 yıldır müze olarak işlev görüyor. 

Ayasofya İstanbul

Sanat ve Mimarlık tarihi açısından dünyanın en önde gelen anıtlarından biri olup, dünyanın sekizinci harikası olarak gösterilmektedir. ”Yeryüzünde Tanrı’ya ibadet etmek amacıyla yapılmış ihtişamlı yapılar arasında pek azı İstanbul’daki Ayasofya’nın gücüne ve gizemine sahiptir.” demekte bu konuda uzmanlaşmış olanlar.

Günümüze ulaşan Ayasofya, III. Ayasofya Katedralidir. I. Ayasofya Katedrali, Hristiyanlığı imparatorluğun resmi dini ilan eden Büyük Konstantin tarafından başlatılmıştır. M.S 360 yılında ibadete açılmış, 404 yılında çıkan isyanlar sırasında tahrip edilmiştir. İsyanların sona erdirilmesinden sonra, imparator II. Theodosius tarafından İkinci Ayasofya’nın yapımı başlatılmış ve 415 yılında yapımı tamamlanmıştır. Fakat bu yapı da Nika İsyanı  olarak bilinen isyan sırasında, 532 yılında yakılıp yıkılmıştır. Nike isyanı devam eder ve şehir alevler halinde yanarken, Ayasofya da yakılıp, yıkılmış.

Ayasofya İstanbul

Umutsuzluğa kapılan Jüstinyen tam pes edeceği sırada İmparatoriçe Theodora ”Bu şekilde pes edemezsin” dediği için harekete geçmiş. Ayaklanmayı kanlı bir biçimde bastırmış. Bazı tarihçilere göre 30 000, bazılarına göre de 50 000 isyancı Hipodromda öldürülmüş. İsyan bastırılıp, ortalık durulduktan sonra İmparator gücünü göstermek için öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen  imparatorların  yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar vermiş.

Jüstinyen bu işi yapacak  mimarlar  olarak fizikçi Milet’li İsidoros ile matematikçi Tralles’li Anthemius’u görevlendirmiş. Ayasofya`da kullanılmak üzere, Anadolu’nun antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar İstanbul`a getirilmiş. Böylelikle, Ayasofya’nın yapım süresi kısalmış. Bir söylence ye göre, kilisenin yapım aşamasında 10 000 kişi çalışmıştır. Ayasofya`nın yapımına 23 Aralık 532`de başlanmış, 27 Aralık 537`de tamamlanmıştır. 557 yılında depremden zarar gören yapının onarımı 562 yılında tamamlanmış. 532 yılından bu yana tam on beş asır ayakta olan kutsal bir yapı…Yapı önce ”Megalo Ekklesia” yani Büyük Kilise adıyla anılmış. Sonra da ”Hagia Sofia”, Kutsal Bilgelik olarak tanınmış.

Osmanlının fethi sonrasında Eski Büyük Cami adıyla ün saldıysa da Ayasofya olarak bilindi. Bu nedenle, müze avlusuna girince ilk dikkatimizi çeken obje, avlunun sağ tarafındaki şadırvan olmaktadır. 24. Osmanlı Sultanı ve 103. İslam Halifesi olan I. Mahmut tarafından yaptırılmış. Şadırvanlar, camilere gelenlerin abdest alma gereksinmelerini karşılamaktadır. Avludaki şadırvanın arka tarafında, müzenin güneydoğu bölümünde türbeler de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, Sultan Mustafa, Sultan İbrahim ve Şehzadelerin türbeleridir,

Ayasofya İstanbul

Bizans döneminde atrium olarak adlandırılan avlu içindeki katedral girişi batı yönündeki orijinal kapıdır. Giriş kapısının sol tarafında, dikdörtgen şeklindeki çukurda 537 yılından önceki II. Ayasofya kalıntıları bulunmaktadır. Kalıntıları gözden geçirip, fotoğraflarını çektikten sonra iki katlı ve 7500 m2 lik bir alana sahip katedralin dış narteksine giriyorum. Ana kapıdan girilen ilk galeri dış narteks olarak adlandırılıyor. Dış narteks tonoz örtülü bir galeridir.

Ayasofya Katedrali mimari yönden incelendiğinde, yapının merkezinde orta nef denilen büyük bir orta mekân bulunmaktadır. Orta nefin kuzey ve güneyinde iki yan nef yer alır. Doğu-batı ekseni boyunca uzanan orta nefin doğu ucundaki yarım kubbenin altında koro için ayrılan yarım çember şeklindeki absit, batı ucunda da iç ve dış narteksler yer almaktadır.

Dış ve iç narteksler

Dış Narteksler Ayasofya İstanbul

Ana kapıdan girişte karşımıza çıkan galeri ya da tonozlu koridorlar, katedralin dış ve iç nartekslerini oluşturmaktadır. Narteksler, kiliselerin vazgeçilmezi olup, ayinlere hazırlık bölümü de diyebileceğimiz galerilerdir. Dış nartekste, ayine gelen kimselerin ya da grupların kıyafetleri düzenlenir ve ayin için hazırlıklar bir kez daha gözden geçirilir. Katedrallerde genellikle girişlerde yer alan dış narteksler, katedrallerin ön yüzünün tamamını kaplar. Ayasofya’nın bu bölümündeki duvarlarda nadiren kutsal aile, havariler ve daha çok kiliseyi yaptıranlar ve bağışta bulunanlarla ilgili açıklamalar, resimler ve katedral planlarının çizimleri bulunmaktadır. Böylece katedral, kendisine hizmetlerinden dolayı kişi ya da kişileri şereflendirmektedir.

Ayasofya’nın, Osmanlı dönemindeki en ünlü yenilenme çalışmalarından biri 1847-1849 yılları arasında, Sultan Abdülmecit’in emriyle gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün emriyle, 1930-1935 yılları arasında gerçekleştirilen bir dizi yenilenme çalışmasından sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla, 24 Kasım 1934 yılında müzeye dönüştürülmüş.1 Şubat 1935 yılında da açılışı yapılmıştır.  Osmanlı Sultanı Abdülmecit ile Mustafa Kemal Atatürk’ün resimleri de dış narteks duvarlarında bulunmaktadır.   

Duvarlarındaki bilgileri gözden geçirmek bir hayli zamanımı aldı ama Ayasofya hakkındaki bilgilerimin de yenilenmesine neden oldu. Dış narteksin güney ucuna yürüdüğünüzde İmparatoriçe lahdi ile müzenin turistik eşya satan standı karşınıza çıkar. Geri dönüp, kuzeye yöneldiğinizde ise antik bir çan, mermerden yapılmış antik bir su hazinesi ve porfir bir sunak ile karşılaşırsınız. Tam kuzeyinde de üst kata çıkış rampası bulunmaktadır.

Dış nartekse bir bütün olarak baktığınızda, tonoz örtülü 9 birimden oluştuğunun farkına varırsınız. Dış narteksten, kendisinden daha yüksek olan iç nartekse 5 kapı ile geçilebiliyor. Biz iç nartekse geçebilmek için İmparator Kapısı’na gidelim.

İç narteks çapraz tonozlarla örtülmüş. Tonozlar geometrik motifli mozaiklerle kaplanmış. Mozaiklerden sarı renkte parlayanlarda altın kullanılmış. İç narteksin duvarları Anadolu’nun değişik kentleri ile değişik ülkelerden getirilen dalgalı mermerlerle kaplı. Dalgalı mermer levhalar duvarlara yapıştırılıp, sabitlenmeden önce ikiye bölünmüş. Böylelikle, mürekkeplendikten sonra katlanıp açılan kâğıtlarda olduğu gibi ilginç bir simetri özelliği ortaya çıkmış. Mozaikli çapraz tonozlar ve duvarlardaki dalgalı mermerler iç nartekse masalımsı bir hava katmış.

İmparator Kapısı Ayasofya İstanbul

İç narteksin çapraz tonozlarını kaplayan mozaiklerden daha ilginç olanı İmparator Kapısı üzerindeki VI. Leon Mozaiği’dir. VI. Leon mozaiği Dış narteksi iç nartekse bağlayan İmparator Kapısının üstünde VI. Leon Mozaiği bulunmaktadır. Evrenin efendisi İsa betimlemeli bu mozaikte, ortada bulunan İsa arkalıklı bir sandalyede oturmaktadır. İsa, sağ eliyle evreni takdis eder durumda iken sol elinde sayfaları açık bir İncil tutmaktadır. İncil üzerinde Grekçe ‘’Barış sizinle olsun. Ben Dünyanın Nuruyum’’ Cümlesi yer almaktadır. Mozaiğin sağ tarafındaki madalyonun içinde Baş Melek Gabriel, soldaki madalyonun içinde ise Meryem bulunmaktadır. İsa’nın ayakları dibinde, sol tarafta, secde eder durumda Doğu Roma İmparatoru VI. Leon bulunmaktadır.

Ortodoksluk geleneğinde en çok üç kez evlenilebilmesine karşın VI. Leon erkek çocuğunun olabilmesi için dört kez evlenmiştir. Bu nedenle, İsa’dan özür dilercesine secde eder biçimde betimlenmiştir. Orta Nef ve merkezi kubbe İç narteksten ana galeri ya da Orta Nefe 9 kapı ile geçiliyor. Bunlardan ortada yer alan 3 kapı İmparator Kapıları olarak biliniyor.

Ayasofya İstanbul

İç narteksten katedralin merkezi bölümü olan Orta Nefe geçtiğimde, hayallerimin de ötesinde bir mekânla karşılaşıyorum. Gerçekten de ana mekâna giren her ziyaretçiyi  görkemli ve hayal gücünü zorlayan bir yapı karşılar. İlk adımdan itibaren katedralin ana kubbesi etkisini hemen gösterir ve sizi göklere taşır. Kubbeden kendinizi alamazsınız. Orta nef ya da iç mekân karmaşık bir yapıya sahiptir. 100 metre x 70 metre ölçüsündeki yapının 74.67 metre x 69.80 metre ölçüsündeki orta nefinin ortasında, ağırlığı dört payanda üzerine oturtulmuş ana kubbe yer alır.

Ağırlığını taşıyacak olan payandalara geçişin pandantiflerle sağlandığı Ayasofya’nın devrim niteliği taşıyan kubbesi birçok sanat tarihçisinin, mimarın mühendisin özel ilgisini çekmiştir. Daireden dikdörtgene geçiş içbükey üçgen pandantiflerle sağlanır. Bu tür yapılarda daha önce kullanılmamış olan bu pandantifler oldukça estetik ve şık bir şekilde, daireden, yani kubbeden payandalarla oluşturulan kare biçimine, hatta yarım kubbeler de sisteme dâhil sayılırsa, dikdörtgen biçimine geçişi sağlarlar.  Böylece, kubbe pandantifler vasıtasıyla dört büyük kemer üzerine oturur. Bu kemerler de Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın talimatlarıyla istinat duvarlarıyla desteklenmiştir.

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden ilk ve son benzersiz uygulama olarak görülen Ayasofya, Osmanlı camilerine, fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünüdür. Bu eser dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer almaktadır. Hayallerimizi zorlayabilen büyüklükteki ana kubbe, sanki havada asılı gibi durmakta ve yer çekimine meydan okumaktadır. Orta nefin yarısını örten ana kubbe, doğu ve batısına eklenen yarım kubbelerle çok geniş bir dikdörtgen biçimli iç mekân yaratılmıştır.

Ayasofya İstanbul

Ana kubbe ve yarım kubbelerle iç mekân ya da orta nef öylesine genişletilmiştir ki, zeminden bakıldığında, tüm iç mekâna hâkim ve gökyüzüne asılı bir kubbe olarak algılanır. Doğu ve batı açıklıklarını kapatan yarım kubbelerden daha küçük yarım kubbeli eksedralara geçiş yapılarak sistem tamamlanmıştır. Küçük kubbelerden başlayarak ana kubbe ile taçlandırılan bu kubbeler sıralaması antik çağlarda örneği görülmemiş bir mimari sistemdir. Böylelikle yapının bazilika planı dâhice ve bütünüyle gizlenmiş durumdadır. Ayasofya, bazilikal planla merkezi planı birleştiren ‘’Kubbeli Bazilika’’ tipinde bir yapıdır. Bu nedenle, Dünya Mimarlık tarihinde dönüm noktası oluşturan bir yapı olarak karşımıza çıkar. Boyutları ve bezemelerindeki görkemle Ayasofya, İmparator Justinianos’un iktidarının simgesidir.

Absit ve mihrap Orta nef ya da iç mekâna İmparator kapısından girildiğinde tam karşıda,  Ayasofya’nın doğu ucunda, katedralin absiti görülmektedir. Kilise ve katedrallerde, koronun arkasında kalan ve kutsal mekân olarak kabul edilen yer absit olarak tanımlanmaktadır. Ayasofya Katedrali camiye dönüştürülünce absit ‘’Mihrap’’ işlevini üstlenmiştir. Diğer en eski bütün kiliselerde olduğu gibi, Ayasofya’nın da absiti Kudüs’e yönelik olarak yapılmış.

Aynı şekilde, diğer en eski camilerde olduğu gibi günümüzdeki camiler de mihrap kıbleye yönelmektedir. Başka bir deyişle,  camilerdeki mihraplar Mekke’yi gösterecek şekilde yönlendirilir.  Ayasofya’nın absitinin hafifçe kıbleye yönelik olduğu görülmüştür. Bu kaymanın yer hareketlerinden kaynaklandığı sanılmaktadır. İstanbul’un coğrafi konumundan ötürü, Kudüs yönü ile Mekke yönü arasında pek büyük olmayan birkaç derecelik bir fark bulunmaktadır. Bu yüzden İstanbul’da camiye çevrilen kiliselerde kıble yönünü göstermek üzere kilisenin absiti içine yapılan mihrap absitin biraz sağına inşa edilirdi. Fakat Ayasofya’da mihrap absitin çok sağına değil, hafifçe sağına inşa edilmiştir. Çünkü Ayasofya binası tam olarak olması gereken yönde değildir, yani hafifçe Mekke yönüne doğru bir kayma göstermektedir.

Absit ya da mihrap duvarlarında Kuran ayetlerini içeren çerçeveler ve içine Allah, Muhammed, dört halife ve Halife Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılı olan sekiz yeşil daire bulunur. Bu dairelerin tahtadan yapılma çok daha büyükleri de ana nefin ya da ana salonun iç mekânını kuşatacak şekilde asılmışlardır. İsimler her biri 7,5 m. yarıçapında olan bu 8 dev panoya hat sanatı tarzında yazılmıştır.

Bir sonraki yazımda Ayasofya Katedrali’ni tanıtmaya devam edeceğim.

Kaynaklar:

1) www.ayasofyamuzesi.gov.tr

2) www.muze.gov.tr/ayasofya MÜZE – Ayasofya Müzesi

3) www.kulturvarliklari.gov.tr

9,546 total views, no views today

Share

Ayasofya (Hagia Sophia) 2-İstanbul

 

Yeryüzünde Tanrıya ibadet etmek amacıyla yapılmış ihtişamlı binalar arasında pek azı İstanbul’daki Ayasofya’nın gücüne ve gizemine sahiptir. Yüzyıllara meydan okuyan Ayasofya, inşa edildiği tarihten itibaren her dönem için bir simge olmuştur. Ayasofya Müzesi, Hristiyanlar tarafından dünyanın sekizinci harikası olarak kabul edilmektedir.

İstanbul Ayasofya Müzesi

Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından İstanbul’un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedralidir. 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından alındıktan sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür. Günümüzde müze olarak hizmet vermektedir. Yapıldığı dönemin dünyasında hiçbir bazilika planlı yapı Ayasofya’nın kubbesinin boyutundaki bir kubbe ile örtülebilmiş ve böylesine büyük bir iç mekâna sahip değildi.

Ayasofya’nın kubbesi Roma’daki Panteon’un kubbesinden küçük olmakla birlikte Ayasofya’da uygulanan yarım kubbe, kemer ve tonozlardan oluşan karmaşık ve yanıltıcı sistem, kubbenin çok daha geniş bir mekânı örtebilmesini sağlayarak, kubbeyi daha etkileyici ve görkemli kılmaktadır. Taşıyıcı olarak beden duvarlarına oturtulmuş önceki yapıların kubbeleriyle kıyaslandığında, sadece dört taşıyıcı sütuna oturtulmuş bu denli büyük bir kubbe mimarlık tarihinde gerek teknik, gerekse estetik bakımdan bir devrim sayılmaktadır.

Orta galeri ya da merkezi mekânın yarısını örten ana merkezi kubbe, doğu ve batısına eklenen yarım kubbelerle çok geniş bir dikdörtgen biçimli iç mekân yaratacak şekilde öylesine genişletilmiştir ki, zeminden bakıldığında, gökyüzüne asılı gibi duran, tüm iç mekâna hâkim bir kubbe olarak algılanır. Yerçekimine meydan okuyup, havada asılı gibi duran görkemli kubbeden gözümüzü ayırıp, diğer ayrıntılarla ilgilenmeye başlıyorum.

Apsis Mozaiği

Ayasofya İstanbul-Apsit Mozaiği

Orta nef ya da iç mekâna İmparator kapısından girildiğinde tam karşıda,  Ayasofya’nın doğu ucunda, katedralin absiti görülmektedir. Kilise ve katedrallerde, koronun arkasında kalan ve kutsal mekân olarak kabul edilen absitin üzerinde ‘’ Apsis Mozaiği’’ bulunmaktadır. Apsisin çeyrek kubbesinin tam ortasında Tanrı anası Meryem, üzeri değerli taşlarla süslü ve minderli bir taht üzerinde oturmakta olup, kucağında çocuk İsa’yı tutmaktadır. Bu mozaik Ayasofya’da tasvir kırıcılıktan sonra yapılmış. İlk figüratif tasvirli örneği bulundurması açısından önemlidir. Mozaik 9. yüzyıla tarihlenmektedir. Apsis kemerinin sağında Cebrail ya da Gabriel’i temsil eden bir mozaik bulunur. Apsis kemerinin solunda ise Mikail mozaiğinin bulunduğu ve depremlerden birinde düştüğü sanılmaktadır.

Terleyen Sütun

Ayasofya İstanbul-Terleyen Sütun

Apsis Mozaiklerinden gözümü ayırınca da, ana galeriye girişin hemen solunda, kuzeydeki iç galeriye yakın bir kısmında, terleyen sütun ve bu sütundaki dilek deliği görülür. Ayasofya’nın kuzey batısında, dört köşeli beyaz mermerden oluşan bu sütun, bütün mevsimlerde, durmaksızın terlermiş. Bu nedenle yüz yıllar boyunca “Terleyen Sütun” adı ile anılıyor. Günümüzde de insan boyu hizasında bronz levhalarla kaplı, ortasında yüzlerce yıldan bu yana, milyonlarca ziyaretçinin parmağını değdirmesi ile genişlemiş kocaman delik büyük ilgi görüyor.

Temelinde tılsım olduğuna hem Bizans’ın, hem Osmanlının inandığı bu direğe “Uğurlu Direk”, Ağlayan Direk”, “Terleyen Direk”, “Hızır’ın parmağını soktuğu direk” gibi isimler yakıştırılmış. Bu ilginç oluşum, bilim adamlarınca incelendiğinde, gözenekli bir taştan yapılan sütunun, zemindeki rutubeti kolaylıkla emdiği görülmüş. Sonra da emilen nem dışarıya verilmektedir. Bu nedenle, ”Terleyen Sütun”daki dilek yeri, hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar tarafından kutsal olarak biliniyor.

Evliya Çelebi’nin belirttiği göre; Hz. Muhammed’in tükürüğü, Mekke toprağı ve zemzem suyu ile yapılan harç, burada kullanılmış, Harç’ın neminden ötürü de sütun sürekli terlemeye başlamış.  Kutsal sayılıp, ziyaretçilerin dilek için uzun sıralar oluşturduğu delik yanına gelenler, sağ başparmaklarını deliğe sokup merkez noktasından saat ibresi yönünde tam bir tur yapacak şekilde daireyi tamamlama sırasında dileklerini içlerinden geçiriyorlar. Bu sırada başparmakta nem hissedilirse dileğin tutacağına inanılıyor.

Terleyen Sütundaki dilek deliği günümüzde öylesine ün kazanmış ki Ayasofya’yı ziyaret eden turist grupları dilekte bulunmadan müzeden ayrılmıyorlar. Diğer taraftan, Orta nefin iç nartekse yakın kısmında Helenistik dönemden kalma, Bektaşi taşından yapılma iki büyük küp bulunmaktadır. Bunlar III. Murat döneminde Bergama’da bulunmuş, Ayasofya’ya getirilerek su içme gereksinimlerini karşılamak üzere kullanılmıştır. Küplerden büyük olanı 1200 litrelik bir kapasiteye sahiptir.

Üst Galeriler

Ayasofya İstanbul-Üst galeriler

Ayasofya’nın ana mekânının muhteşemliğinin en iyi görülebileceği yer, üst galeriler ya da nartekslerdir. Üst kata alt kattaki dış narteksin kuzeybatı ucunda yer alan bir kapıdan geçilerek, irili ufaklı taşlarla “Arnavut kaldırımı” tarzında döşenmiş bir rampadan çıkılır. Sarmal bir biçimdeki rampa 7 halka yaparak üst kata ulaşır. Bu rampa imparatoriçenin tahtıyla sarsılmadan taşınmasına merdiven basamaklarına kıyasla büyük bir kolaylık sağlanmaktaymış. Rampa duvarlarının bazı yerlerinde eski tuğla kemerler görülür. Bizans döneminde de Osmanlı döneminde de üst kat daima, başta İmparatoriçe olmak üzere, kadınlara ayrılmıştı. Eğimin oldukça küçük olduğu rampadan çıkarak, kuzey üst galeriye ulaşırız.

Kuzey Üst Galerisi

Kuzey üst galerisinde, Ayasofya’nın mozaiklerinin ve çeşitli kısımlarının büyük boy fotoğrafları sergilenmektedir. Kuzey Üst Galeri, Ayasofya resimlerinin sergilendiği bir sergi salonuna dönüştürülmüş. Galerinin doğu ucunda ve solda aşağı kata iniş rampası bulunur. Galerinin ortalarında bir yerden ana mekânın görkemli bir görüntüsü karşınıza çıkar ve fotoğraf karelerinde yerini alır. Buradan Apsit Mozaiğine tekrar bakabilirsiniz. 

Ayasofya İstanbul

Tam karşıda, apsitin üst kısmı ile yarım kubbe arasındaki kemerin sağ tarafında Cebrail’i tasvir eden mozaik görülür. Cebrail Mozaiği alt kattan görülme derecesine kıyasla daha iyi ve daha yakından görülebilmektedir. 9. yüzyıla tarihlenen bu mozaikte kanatlarıyla tasvir edilmiş baş meleklerden Cebrail, sol elinde bir küre tutar halde tasvir edilmiştir. Sol tarafında ise, depremlerden birinde düştüğü varsayılan Mikail Mozaiği bulunmaktaydı.

Kuzey galerinin güneybatı kısmında İmparator Aleksandros Mozaiği bulunmaktadır. Mozaik pano, Ayasofya’daki diğer diğer mozaikler gibi göz önünde olmayıp, kuytu bir köşeye yapılmıştır. İmparator Aleksandros’un Doğu Roma İmparatorluğu’nda silik bir kişiliğe sahip olduğu söylenmektedir. İmparator Kapısı üzerinde secde eder biçimde betimlenen İmparator VI. Leon’un saltanatına ortak ettiği kardeşidir Aleksandros. 10. yüzyıla tarihlenen Aleksandros Mozaiği,  bulunduğu konum açısından, Ayasofya Mozaikleri arasında, günümüze en sağlam gelen mozaikler arasındadır. Üst kuzey galerideki Ayasofya mozaiklerinin ve çeşitli kısımlarının büyük boy fotoğraflarını izleyip fotoğraflarını da çektikten sonra, üst kattaki batı galeriye geçiyoruz.

Batı Üst Galerisi

Üst kattaki batı galerisinin diğerlerinden oldukça farklı olduğunu görüyoruz. İmparatoriçe Locası oldukça ilgi çeken mekânlardan biri olarak karşımıza çıkar. Hristiyanlar tarafından dünyanın sekizinci harikası olarak kabul edilen Ayasofya, İmparatoriçe Locasından bakıldığında, tam da bu tanıma uymaktadır. Tüm iç mekâna hâkim ve gökyüzünde asılı gibi duran görkemli ana kubbe ile sizi Apsis Mozaiği ile apsise götürür. Birdenbire kendinizi yüzyıllar öncesinde bulursunuz.

İstanbul Ayasofya Müzesi-İmparator Locası

Apsis ya da Mihrap konumundaki bölgede konumlanmış olan koroların seslendirdiğini düşündüğümüz şarkılar ve ilahiler aracılığı ile bireysellik yerine toplumsallığı, ben ve sen yerine biz ve onları, ilkel duygular yerine evrenseli, karamsarlık yerine yaşama sevincini, kısacası insana insanca ince duyguları ve değerleri algılar ve kendimizden geçeriz. Törenleri izlemek üzere Ayasofya’ya gelen imparatoriçe de rampadan üst kata çıkarılır, törenleri maiyetindekilerle birlikte, üst katın batı galerisindeki “İmparatoriçe Locası”ndan izlerdi. İmparatoriçe locasından günümüze ulaşan kısımlar mermer başlıklı iki küçük yeşil porfirden yapılma sütun ve zemindeki, imparatoriçenin tahtının konacağı yeri göstermek üzere yerleştirilmiş dairesel yeşil porfir taşından oluşur. İmparatoriçe locasından Ayasofya’nın alt katı ve iç mekânına hâkim bir bakış açısı elde edilebilmektedir. Buradan ana mekânın ve apsit mozaiğinin fotoğraflarını çektikten sonra güney üst galeri ya da nefe geçiyoruz.

 Güney Üst Galerisi 

Galeride doğuya yöneldiğimizde, üzerilerindeki anahtar kabartmalarından dolayı “Cennet ve Cehennem Kapısı” olarak adlandırılan ve vaktiyle bir kapı içerdiği sanılan, duvarlara sabitlenmiş iki mermer blok görülür. Bu bloklar üzerinde yaşam ağacı, balık gibi semboller içeren küçük kabartmalar bulunur. Kilise temsilcileri ‘’Synod’’ adı verilen toplantıların yapılacağı odaya gitmek üzere bu kapıdan geçerlerdi.

Ayasofya İstanbul

Bu bölümde, Ayasofya’nın dünyaca ünlü mozaikleri bulunmaktadır. Üst katın neflerinde tavanı kaplayan ve insan figürü içermeyen mozaikler Osmanlı döneminde yağmur suyundan tahrip olmuşlardır. 19. yüzyılda Osmanlı sultanı Abdülmecit bunları onarılmasını emretmişti.  Fakat mozaik sanatı 19. yüzyılda unutulmuş bir sanat durumuna gelmişti. Yenileme çalışmalarını yürüten İtalyan Fossati kardeşler, Sultana bunları onaramayacaklarını belirtip, başka bir çözüm önerisinde bulundular. Çok tahrip olan mozaikler sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. İlgimizi tavan mozaiklerinden ayırarak, Cennet ve Cehennem kapısını geçiyoruz. Biraz ileride, sağ tarafta, galerinin batıya bakan duvarında, 12. yüzyıldan kalma ve 1261 yılında yapıldığı sanılan, “Deisis Mozaiği” ile karşılaşıyoruz.

Deisis Mozaiği

Ayasofya İstanbul-Deisis Mozaiği

İsa’nın, Kıyamet Gününde, İnsanlık için Tanrı’dan niyaz dileyen mozaikten kalanlar yandaki resimde görülmektedir. Güney Galeride Deisis Mozaiği: Ayasofya’nın mozaikleri arasında hiç kuşkusuz, en ünlüsü Deisis kompozisyonudur. Deisis, yani mahşer günü İsa’dan Meryem ve Loannes Prodromos’un insanlık için yardımcı olmasını dilemeleridir. Mahşer Kompozisyonunun ortasını meydana getiren üçlü kompozisyonda ortada büyük bir İsa ekseni teşkil eder. Üçlü grubun ikinci şahsı Meryem’dir. Diğer yanda ise Vaftizci Yahya bulunmaktadır.

Komnenoslar Mozaiği

Ayasofya İstanbul

Güney üst nefinin doğu ucunda, sol tarafında, yine alt kısımları tahrip edilmiş iki mozaik yer alır. 1122 yılında yapılmış olan ilk mozaikte; Meryem Ana ve kucağında çocuk İsa, sol tarafında İmparator II. Comnenus, sağında ise İmparatoriçe İrene yer alıyor. İrene’nin takdim ettiği rulo, kiliseye yapılan bağışları gösteriyor. İmparatorun sunduğu deri kese ise kiliseye yapılan altın yardımını anlatıyor. Macar asıllı İmparatoriçenin, açık ten ve saç rengi ile ırk özellikleri açık bir biçimde görülmektedir. Mozaiğin, 90 derece açı yaparak yan duvar ya da payede devam eden kısmında imparatorun veremden ölen oğlu Aleksios tasvir edilmektedir.  

Zeo Mozaiği

11. yüzyıldan kalma bu mozaikte ortada İsa yer alır. Bizans mozaik sanatında genellikle, İsa baştaki haleye bir haç iliştirilerek tasvir edilir ve ayrıca mozaiklere kimlikleri açıklayıcı yazılar eklenir. Bu bakımdan Bizans mozaiklerinde kimliklerin teşhis edilmesinde zorluk çekilmez. Bu mozaikte bize göre; ortada tahta oturmuş İsa yer alırken, sağında İmparatoriçe Zoe bulunmaktadır. İsa’nın solunda ise İmparatoriçenin üçüncü kocası Konstantin Monomakhos bulunmaktadır. Konstantin’in kafası ve üstündeki yazılar sonradan eklemedir. Orijinal mozaik İmparatoriçenin ilk kocasına ait olup, Konstantin ile evlendiğinde kazınmıştır. Bu mozaik panoda, imparatorluk ailesinin kiliseye şükranları ve bağışları sembolize edilmektedir.

Sunu Mozaiği

Ayasofya’nın olağanüstü ve paha biçilmez mozaiklerini hayranlıkla seyredip, fotoğraflarını çektikten sonra kuzey galerinin doğu ucundaki rampadan iniyoruz. Ana mekânı tekrar gözden geçirip, dış narteksin güneyinde bulunan Vestibül Kapısı’ndan avluya çıkmak istiyoruz. Kapıyı geçip, geri dönünce, Ayasofya’nın en önemli figürlü mozaiklerinden biri olan ‘’Sunu Mozaiği’’ kendini gösterir.

Ayasofya İstanbul

Bu mozaik, yenileme çalışmaları bitek üzere iken Fossati tarafından 1849 yılında ortaya çıkarılmıştır. Simetrik düzene sahip olan bu mozaik panonun zemini yine altın varaklı mozaiklerden meydana gelmiştir. Panonun orasında arkalıksız bir taht üzerinde Meryem ve başının iki yanındaki madalyonlarda ‘’Meter ve Theou’’ yani ‘’Tanrı Anası’’ olduğunu ifade eden kelimelerin kısaltılmış monogramları bulunmaktadır. Meryem’in kucağında Çocuk İsa betimlenmiştir. Meryem’in solunda kentin kurucusu olan İmparator I. Kostantinos elinde İstanbul kentini temsil eden maketi tutmaktadır. İmparator I. Kostantinos’un yanında yukarıdan aşağı doğru mavi harflerle Grekçe ‘’Azizler arasında büyük İmparator Kostantinos’’ yazılıdır. Meryem’in sağında İmparator Justinianus, elinde Meryem ve İsa’ya takdim ettiği Ayasofya maketini tutmaktadır. Yanında yukarıdan aşağı doğru mavi harflerle Grekçe ‘’ Hatırası ünlü İmparator Justinianus’’ yazmaktadır. Mozaik pano 10. yüzyıla tarihlenmektedir.Kaynaklar:

1) tr.wikipedia.org/wiki/Ayasofya

2)  http://www.ayasofyamuzesi.gov.tr/ay-mozaikleri.html                         

3) http://www.kulturvarliklari.gov.tr/

11,921 total views, no views today

Share