Sultanahmet Camisi- İstanbul

 

Türk ve İslam dünyasının en ünlü anıtlarından birisi olan Sultanahmet Camii; İstanbul’a gelen yerli ve yabancı turistlerin ziyaret programlarına aldıkları en önemli anıtlardan biridir. Sultanahmet merkezli bütün tur programlarında; Sultanahmet Camii, Ayasofya ve Topkapı Müzeleri ile meydandaki örme dikili taş, Obelisk ve Yılanlı sütunun yanı sıra Yerebatan sarayı ve Binbirdirek sarnıcı da ziyaret edilen önemli yerlerdendir.

Sultanahmet Camii ve meydanı (34)

İstanbul Sultanahmet Camii

Gerek Hristiyan dünyasında, gerekse Müslümanların dünyasında yer alan ve bu dinlerin hamiliğini üstlenen imparatorlar, padişahlar ve sultanlar; Tanrıya ulaşmanın ve inancının en iyi biçimde ifade edebilmenin yolu olarak, bir benzeri daha olmayan kiliseler, mabetler ve camiler yapma ve yaptırma yarışına girmişlerdir. 17.Yüzyılın iki önemli eserinden biri olan Sultanahmet Camii, Sinan’dan sonra Türk mimarlığının meşalesini ele alan Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’nın ellerinde yükselirken; Sinan’ın Şehzade Camii, göz önünde tutulmuştur.

Ancak onun şeması çok ileriye götürülmüştür. Şehzade Camii İstanbul’un Şehzadebaşı semtinde Mimar Sinan tarafından yapılmış olan cami. Kanuni Sultan Süleyman tarafından Saruhan valisi iken 1543′de 22 yaşında ölen oğlu Şehzade Mehmet adına yaptırılmıştır. Camiyi 1543–1548 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırttı. Mimar Sinan’ın çıraklık eserimdir dediği camidir. 18,42 metrelik kubbesi 4 büyük yarım kubbeye yaslanır.

Şadırvan avlusu 12 sütunda 16 kubbelidir. İkişer şerefeli çift minaresi vardır. İmaret ve medrese, tabhane, türbeler cami bahçesinde ve arka sokaktadır. Bilindiği gibi; Sultanahmet Camii’nin banisi Sultan I.Ahmet genç yaşta, henüz 14 yaşında iken Osmanlı tahtına 14. Hükümdar olarak oturmuş ve 14 yıl saltanat sürmüştür. Döneminde Avusturya-Osmanlı savaşı sona ermiştir. Zitvatorok barış anlaşması bölgeye ve Osmanlıya bir rahatlama dönemi açıp devletinin saygınlığını tekrar perçinlemiştir.

I. Ahmet, Allah’a bir şükran belgesi olmak üzere, Taht Şehri İstanbul’da, o zamana kadar görülmemiş güzellikte bir mabet yükseltmeyi aklına koyar. Baş motifi ve tutkusu, Allah’a kulluğunu kanıtlayabilmek üzere, o zamana kadar yapılmış olan camilerin en büyüğünü ve en güzelini yaptırmak ister. Özellikle de Ayasofya’yı geçmek, buna bir de nam-u şanını kıyamete kadar yaşatacak bir eser bırakma ihtirası hiç çekinmeden eklenebilir.

Ayasofya yapılıncaya kadar, dünyanın en ünlü ve en ulaşılmaz mabedi, Hz. Süleyman’ın Kudüs’te yaptırmış olduğu ”Mescidi Aksa” idi. Mescidi Aksa’yı aşmak isteyen Bizans İmparatoru Justinianus, bu hayalini, Ayasofya’yı yaptırarak gerçekleştirmiş. Kanuni Sultan Süleyman da, Ayasofya’yı aşacak bir cami yaptırmak ister.1551-1558 yılları arasında yapılan bu cami ile Ayasofya da aşılır. Sultan I. Ahmet, Ayasofya ile Süleymaniye arasında; atalarına saygısızlık olmasın diye, Süleymaniye’yi aşmayacak ama Ayasofya’dan daha görkemli bir cami için, At Meydanını seçer.

Caminin tasarımını ve gerçekleştirilmesi işini; mimarlığının yanı sıra musikişinaslığı ve sedefkârlığı ile de ün yapmış olan Mimarbaşı Mehmet Ağa’ya verir. Sedef, günümüzde çok değerli olan bir malzeme olarak bilinir. Sedefin sahip olduğu sağlam yapı, birçok bilim adamının ilgisini çektiği gibi, Mehmet Ağanın da ilgisini çekmiş ve sedef konusunda uzmanlaşmıştı. Genellikle, yanardöner renkli ve parlak yapılı olan sedef, kendi kendini tamir edebilen bir madde olarak bilinir. 

Sedefkâr Mehmet Ağa; karşısında Süleymaniye, yanı başında Ayasofya gibi eşsiz iki anıtın arasında, onlarla yarışacak bir eser tasarlar ve Sultan I. Ahmet’in onayını alarak, 1609 yılının güneşli bir gününde, başta padişah olmak üzere, bütün devlet erkânının katılımıyla caminin temeli atılır Aynı yüzyılda yaşayan Evliya Çelebi, temel atma törenini şöyle anlatıyor. ”Cümle üstad, mimar ve mühendisler toplanıp; Üsküdarlı Mahmut Efendinin ve üstadımız Evliya Efendinin duaları ile temelin kazılmasına başlandı.

Evvela; Sultan Ahmed Han, eteğine toprak doldurup ‘’Ya Rab, Ahmed kulunun hizmetidir, kabul eyle’’ deyup, amelelerle birlikte temelden toprak taşıdı.” İnşaat 7 yılda tamamlandı. Cami;  Medrese, Daru-l Kurra, Muvakkithane, Sıbyan Mektebi, Arasta, Hamam, İmaret, Darü’ş-şifa ve Türbe’den oluşan külliyenin merkez yapısı olup bir dış avluyla çevrelenmiştir. Cami; kapladığı alan bakımından, Ayasofya ve Süleymaniye’yi geçmişti.

Ana yapının kapladığı alanın eni 64 metre, boyu 74 metre olup, yüksekliği de 43 metre olmuştu. Üstelik Mekke’deki 6 minareli mabedden sonra, 6 minaresi olan tek cami, I. Ahmet camisiydi. o dönem, İslam aleminden gelen bir takım itirazlar üzerine, Mekke’deki mabede yedinci bir minare yaptırılarak, itirazların önünü aldığı söylenir. Sultanahmet Camisi’nin içi dört yapraklı yonca planına sahiptir. Dört fil ayağı çok etkilidir. Ana kubbe 43 metre yüksekliğinde ve 23,5 m çapındadır.

Sultanahmet Camii İstanbul

Bu ölçüler Mimar Mehmet ağanın bir mühendis olarak kabiliyetini gösterir.  Caminin içi çok dahiyane bir ustalıkla yerleştirilen 260 pencere sayesinde ferah bir  havaya bürünmüştür. Pencerelerin yerleştiriliş şeklinden dolayı büyük kubbe sanki havada asılı gibi durmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda yaptırılan Adana’daki Sabancı Merkez camisiyle Mersin’deki Mugdat camisinin de 6 minaresi olup, 6 minareli cami sayısı 3 e çıkmıştır.  Sultanahmet camiinin tasarımı, Osmanlı cami mimarisi ile Bizans kilise mimarisinin 200 yıllık sentezinin zirvesini oluşturur.Komşusu olan Ayasofya’dan bazı Bizans esintileri içermesinin yanı sıra geleneksel İslami mimari de ağır basar ve klasik dönemin son büyük camisi olarak görülür. Köşe kubbelerin üstündeki küçük kulelerin eklenmesi dışında, geniş ön avlunun cephesi Süleymaniye Camii’nin cephesiyle aynı tarzda yapılmıştır. Ağır bir demir zincir batı tarafındaki avlu girişinin üst kısmını asılı tutar.

Caminin avlusuna yalnızca sultan at sırtında girebilirdi. Sultan avluya at sırtında girdiği zaman başını zincire çarpmamak için eğerdi. Bu, padişahın bile camiye girerken kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini göstermek amaçlı sembolik bir eylemdi. Avlu neredeyse caminin kendisi kadar geniştir ve kesintisiz bir kemer altıyla çevrilmiştir. Her iki tarafında abdesthaneler vardır. Ortadaki büyük altıgen fıskiye avlunun boyutları göz önüne alındığında küçük kalır. Avluya doğru açılan dar anıtsal geçit kemer altından mimari olarak farklı durur. Yarı kubbesi kendinden daha küçük çıkıntılı bir kubbe ile taçlandırılmış ve ince sarkıt bir yapıya sahiptir.

Sultanahmet Camii İstanbul

Her katında alçak düzeyde olmak üzere, caminin içi İznik’te, 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20 binden fazla çiniyle bezenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler geleneksel, galerideki çinilerin desenleri çiçekler, meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır. 20 binden fazla çini İznik’te çini ustası Kasap Hacı ve Kapadokyalı Barış Efendi’nin yönetiminde üretilmiştir. Cami; mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği, yarım kubbeleriyle büyük kubbesinin içi de mavi ağırlıklı kalem işleriyle süslendiğinden, Avrupalılarca Mavi Cami (Blue Mosque) olarak bilinir.

Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle, ana cami konumuna gelmiştir.  Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkâr kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır.

Sultanahmet Camii İstanbul

Kaynaklar:

1) Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2) Sultanahmet Camii koruma ve İhya Derneği

11,653 total views, no views today

Share

Yerebatan Sarnıcı İstanbul

 

İtalyan romancı, öykü yazarı ve şair Edmondo De Amicis İstanbul ve Türkiye gezilerini, 1874 yılında Türkçeye çevrilen 2 ciltlik Costantinopoli adlı eserinde anlatmıştır. Bu eserlerinden birinde;

“Bir Müslüman evinin avlusuna giriyor, karanlık ve rutubetli bir merdivenin son basamağına kadar iniyor ve kendimi İstanbul halkına göre nasıl bittiği bilinmeyen Bizans’ın büyük Basilika Sarnıcı’nın kubbeleri altında buluyorum.
Karanlığın verdiği dehşeti daha da arttıran çivit renkli bir ışıkla yer yer aydınlanmış, yeşilimsi sular, kara kubbelerin altında kayboluyor, üzerinden sular sızan duvarları parlıyor ve her tarafta, budanmış bir ormandaki ağaç gövdeleri gibi gözün önüne dikilen bitmez tükenmez sütun sıralarını belli belirsiz ortaya çıkarıyor.”

Diyerek Yerebatan Sarnıcı ile karşılaşmasını anlatmaktadır.

Kentin su ihtiyacını karşılamak üzere planlanan Yerebatan Sarnıcı, Doğu Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemi olan 6. yüzyılda, İmparator Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Uzunluğu 140 metre, genişliği de 70 metre olan sarnıcın toplam alanı 9 800 m2 dir. Sarnıçta 12 sıra halinde ve her sırada 28 sütun olmak üzere 336 mermer sütun bulunmaktadır. Birbirinden 4,90 metre aralıklarla yerleştirilmiş olan sütunların her birinin yüksekliği 9 metredir. Sütun başlıkları çoğunlukla korint ya da iyon karışımıdır. Sayısı az olmakla birlikte, işlenmemiş dorik üslupta sütunlar da bulunmaktadır. Duvarlarının kalınlığı 4 metre olup, pişmiş tuğla ile örülmüştür. Tuğlaların üzeri de su geçirmez özelliği olan ve Horasan adıyla bilinen bir harçla sıvanmıştır.  

Yerebatan Sarnıcı

Sarnıcı’nın suyu, İmparator Justinianus tarafından, kentin 19 km uzağında bulunan Belgrat Ormanlarından getirtilmiştir. Yerebatan Sarnıcı 1985 yılında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek, 1987 yılında da müze olarak ziyarete açılmıştır. Yerebatan Sarnıcı’nın gerçekten mükemmel bir atmosferinin olmasının yanı sıra, tarihi dokusu ziyaretçilerini hemen etkisi altına almaktadır. Sarnıçtaki su seviyesi 25 cm ve 1 m arasında değişmekteyken, içlerinde tombul balıklar bulunmaktadır.

Günümüzde birçok görsel şölenle ışık gösterileri ve özel efektlerin yapıldığı sarnıçta konserler ve etkinliklere ev sahipliği yapıyor. sarnıca gelen birçok ziyaretçi suya para atarak dilek tutmaktadır. Bu arada uyarmakta fayda var, nem oranı astım hastalarının sağlığı açısından sakıncalıdır. Yerebatan Sarnıcı aslında uluslararası bir popülariteye de sahiptir. Ünlü roman yazarı Dan Brown, geçen yıllarda yayımlanan İnferno (cehennem) adlı romanında, sorularının yanıtlarını Yerebatan Sarnıcı’nda buluyor.

Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya ve Kapalı Çarşı kitapta geçen yerler arasındadır. Yazar gerçekten buraları mükemmel anlatmış. Söylenceler çeşitli olsa da, turistlerin bakmadan geçemedikleri mekânların başında gelen Yerebatan Sarnıcı, uzun bir süre daha bu gizemini koruyacak gibi görünüyor.İstanbul’un en romantik tarihi mekânlarından biri olan Yerebatan Sarnıcı, kendi özellikleri kadar, içindeki iki Medusa başı ile de sırrını korumaya devam ediyor.

Medusa ve Gorgonlar

İstanbul Yerebatan Sarnıcı

Sarnıcın inşaatında 7.000 köle çalışmış ve 38 yılda bitmiş. Bir söylentiye göre, sütunlar üzerindeki gözyaşları sarnıç inşasında ölen yüzlerce köleyi anlatır. 1453 İstanbul fethinden sonra, padişahlar Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su vermiştir.

Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı, Roma Çağı heykeltıraşlık sanatının şaheser örneklerindendir. Bir yandan da, bu sütunları ekleyenler Hristiyan olduğu için putperestliğe gönderme olmasın diye Meduse başlarını ters ve yan koydukları tahmin ediliyor.

Yaklaşık 1 470 yıllık tarihi ile birçok mitolojik efsaneyi de barındıran Yerebatan Sarnıcı’ndaki Medusa başlarının sarnıca nasıl ve ne amaçla getirildiği konusu da hala sırrını korumaktadır. Genç Roma Çağı’na ait antik bir yapıdan sökülerek getirildiği sanılmaktadır. Bu romantik ortamın sırrının yıllardır çözülememiş olması Yerebatan Sarnıcı’na olan ilgi ve merakı artırmaktadır. 

2012 yılında tam 2 milyon kişi tarafından gezilen sarnıçta iki ayrı Medusa başı bulunuyor. Kim tarafından, ne zaman ve hangi amaçla sarnıca konuldukları yolunda net bilgi bulunmayan başlar hakkında farklı söylenceler var. İstanbul, dünya tarihinin en önemli merkezlerinden biridir. Hal böyle olunca şehrin tarihi yapıları kadar bu yapılarla ilgili mitolojik efsaneler de kuşaklar boyunca aktarılarak bu günlere kadar gelmiş.

Medusa söylencesi 1

Yunan mitolojisinde Medusa, saçlarının yerinde kıvıl kıvıl yılanlar olan, kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahip bir dişi yaratıktır. Mitolojinin erken dönemlerinde Medusa’nın doğuştan canavar olduğuna inanılırken, geç dönem ozanları, vaktiyle genç ve güzel bir kız olan Medusa’nın tanrıça Athena’nın tapınağında deniz tanrısı Poseidon ile ilişkiye girdiği için Athena tarafından bir canavara dönüştürülmek suretiyle cezalandırıldığını söylerler. Medusa, Roma Çağı heykel sanatı eserleri olan heykel başları ile ilgili bir söylenceye göre, Yunan Mitolojisi’nde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgon’dan biridir. Yunan mitolojisinde gorgonlar, başlarında saç yerine keskin dişli canlı yılanlar olan dişi canavarlardır. Bu canavarlar Medusa,Eurvale ve Stheno olmak üzere üç kız kardeştiler. Bu üç kız kardeşten yalnızca Yılan Başlı Medusa ölümlüdür. Ancak, kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. Bu nedenle de öldürülmesi çok zor ve tehlikelidir. Gözlerine bakıp, taşa çevrilme ihtimali vardır. O dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla Gorgoların resim ve heykellerinin yerleştiriliyordu. Medusa’nın da bu düşünceyle buraya, Yerebatan Sarnıcına konulduğu sanılıyor.

Meduse söylencesi 2

Kâinatın, Tanrılar tarafından bölüşüldüğü çağlarda, Medusa adında güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine âşık eden bir kız yaşarmış. Medusa o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş. Bu yüzden derlermiş ki; yeryüzünde bütün kadınlar bu güzelliği yüzünden Medusa’yı kıskanırmış. İşte bu güzel Medusa kendisine Tanrılara adamış ve iki kız kardeşi ile birlikte baş Tanrı Zeus’un en sevdiği kızı zekâ Tanrıçası Athena’ya ait bir tapınakta yaşarmış. 

Athena’nın kocası Poseidon da ölümlü olan Medusa’ya âşık olmuş, ama tanrılar katında küçümsenmekten korktuğu için gizlemiş aşkını. Ancak, bu durumu öğrenen Athena, kıskançlıktan çılgına dönmüş. Karısından saklamasına ve inkar etmesine rağmen Poseidon Medusa’ya olan tutkusundan vazgeçememiş. Zorla da olsa Medusa’ya sahip olmuş. Dünyalar güzeli Medusa harap bir halde tapınakta kalmaya devam ediyormuş ama bu olayı Athena’nın duyması da fazla zaman almamış. 

Athena, güçlü Poseidon’un bu yaptığı karşısında kendisini aşağılanmış hissetmiş. Bu hissi önce derin bir kıskançlığa, sonra da büyük bir sinire dönüşmüş. Öyle hiddetlenmiş, öyle hiddetlenmiş ki Medusa’yı çok acı bir şekilde cezalandırmaya karar vermiş ve kendi kendine demiş ki “Öyle birden öldürmeyeceğim onu ve kardeşlerini, onlara da önce büyük acılar çektirmeliyim. Tıpkı benim çektiğim gibi.”Ve bu sinirle Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirivermiş. 

Dünyalar güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin artık yüzleri o kadar çirkinmiş ki kimse bakmaya tahammül bile edemiyormuş.  Medusa’nın gören herkesi bir mecnuna çeviren, en ufak bir yelde bile bütün telleri havalanan o güzelim saçlarının her bir teli bir yılana dönüşmüş. Bununla da yatışmayan Athena’nın siniri Medusa’ya yine de bakmaya çalışan herkesi o bakışların taşa çevirmesini sağlamış. 

Gel zaman git zaman Athena bu cezayla da yetinmemiş ve Medusa’yı öldürmek için Argos Kralı Akrisios’un kızı Danae’nin, Zeus’tan olma oğlu Perseus’la yani üvey kardeşiyle işbirliği yapmış. Perseus Medusa’ya büyü yapıldığını sanarak başını kesmiş, savaşlarda düşmana başını tutarak bir çok savaş kazanmıştır.


Yerebatan Sarnıcı haftanın yedi günü 09.00-18:30 saatleri arasında ziyarete açık olan sarnıç, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için 5 TL, turistler için 10 TL’dir.
Kaynaklar:

1)    Yerebatan Sarnıcı bilgilendirme panoları
2)    http://www.ibb.gov.tr/sites/ks/tr-TR/1-Gezi-Ulasim/muzeler/Pages/yerebatan-sarn%C4%B1c%C4%B1.aspx

9,280 total views, 6 views today

Share