Sirkeci Garı ve Orient Ekspresi-İstanbul

 

İstanbul’un Avrupa’ya açılan kapısı Sirkeci Gar’ını gezerken bir kapıda ‘’Orient Express’’ yazısını görünce aklıma S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi’nin 25.04.2013-11.08.2013 tarihleri arasındaki sergisi Oryantalizmin 1001 Yüzü geldi.  Orient Express yazısının bulunduğu kapının sağ tarafında da ‘’Restaurant 1890’’ göze çarpıyordu. Sirkeci Garı ve Orient Ekspresini anlamanın yolunun biraz da ‘’Oryantalizm’’ kavramını tanımaktan geçtiğinin ayırdına vardım. Bu nedenle, müzedeki sergiden söz etmenin yararlı olacağını düşündüm.

Oryantalizm ya da diğer adıyla Şarkiyatçılık

Sakıp Sabancı Müzesi’nde sanatseverlerin ziyaretine açılan sergi, 19. yüzyıl Oryantalizmine odaklanıyor. “Oryantalizm” teriminin kaynağına iniyor.Bilim dünyasından arkeolojiye, mimariden dünya sergilerine, fotoğraftan modaya uzanan pek çok konudaki etkilerine ışık tutuyor. Sergide, 19. yüzyıl başında gerçekleşen arkeolojik kazıların görüntüleri yer alıyor.

Şarkiyat;  Yakın  ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad olarak tanımlanıyor. Kelimenin Latince tabanlı diğer dillerde karşılığı “Orientalism” dir. Kökeni ise güneşin doğuşunu ifade eden Latince  oriens  sözcüğüne dayanmaktadır. Coğrafi anlamda doğuyu göstermekte kullanılmıştır.

Sergide, 19. yüzyıl başında gerçekleşen arkeolojik kazıların görüntüleri yer alıyor. Dünya sergileri görüntüleri, değerli kitaplar, Avrupa’daki Oryantalist Mimarinin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki uygulamaları dikkat çekiyor. Oryantalist tarzda iç mekân tasarımları, sahne dekoru ve moda, stüdyo fotoğrafları ve 19. yüzyıl ile başlayan Doğu’ya seyahatin değişik aşamaları, obje ve örneklerle sunuluyor. Oryantalizm, Napolyon Bonapart’ın 1798’deki Mısır seferi sonrasında Avrupa’da Doğu’ya ilgi ve merakın arttığı bir dönem çerçevesinde çok yönlü bir bakış açısıyla sunulmuş.

“Oryantalizmin 1001 Yüzü” sergisi, aynı zamanda Batı ile Doğu arasındaki etkileşimleri ve Edward Said’in 1978’de yayınladığı Orientalism kitabı ile başlayan yoğun tartışmaları da dikkate alıyor. Sergi Akademik bir kadro ile konularının önde gelen uzmanlarının oluşturduğu bilimsel danışma komitesinin desteğiyle hazırlanmış. Bu sayede Oryantalizm kavramını, sadece Batılı merkez tarafından kontrol edilen tek taraflı bir söylem olmaktan çıkarıp, farklı alanlara yansımaları ve etkileri ile geniş bir yelpazede ele alınmış. Edward Said’in 1978 yılında yayınlanan Oryantalizm adlı eseri Sosyal Bilimlerde etkisi bugün de devam eden tartışmalara yol açmış. Said, Batı’da yapılan şarkiyat çalışmalarının masum bir bilgiden ziyade Batı’nın Doğu üzerindeki hegemonya arzularına hizmet ettiği düşüncesindedir. Bu amacın gerçekleştirilmesi için tarih boyunca olumsuz bir Doğu imajı ortaya konmuş olduğu inancındadır. İlahiyattan filolojiye, resimden güzel sanatlara kadar bu olumsuz imaj tutarlı ve birbirini tamamlayacak şekilde işlenmiştir.

Sirkeci Garı

Oryantalizm ile ilgili tarihi bilgileri anımsadıktan sonra, tekrar Sirkeci Garı’na odaklanalım. İstanbul’un Avrupa’ya açılan kapısı olan Sirkeci Gar’ının temeli 11 Şubat 1888 günü büyük bir törenle atılmış. 03 Kasım 1890’da da hizmete açılmış. Görkemli gar binasının mimarı Alman mimar ve mühendis A.Jasmund’dur. Berlin Üniversitesi mezunu olan Jasmund şark mimarisi konusunda incelemeler yapmak üzere İstanbul’a gelmiş, Sultan II. Abdülhamit’in güvenini kazanarak sarayın danışman mimarı olmuştu. 

Jasmund, gar binasının projesi hazırlanırken özellikle bir nokta üzerinde durmuştu. İstanbul, batının bitip Doğu’nun başladığı yerdi. Bir başka deyişle Doğu ile Batı’nın birleştiği noktaydı. Bu nedenle bina oryantalist bir üslupla hayata geçirilmeli, bölgesel ve ulusal biçim kalıplarına yer verilmeliydi. Bu üslubu yansıtmak için cephelerde tuğla bantlar kullanıldı. Bileşeninde bulunan akril yapışkan sayesinde kullanıldığı yerlerde senelerce gücünü muhafaza eder. Kurumaz, pütürleşmez, elastikiyet kabiliyeti ve yapışkanlığı ömür boyu kalır.

Yapıya sivri kemerli pencereler, ortasına ise Selçuklu dönemi taş kapılarını anımsatan geniş bir giriş kapısı yapıldı. Kapı ve pencerelerin üzerindeki gül pencerelerin vitraylar da bu üslubu tamamlıyordu.

Binanın kaidesi granit, cephesi mermer ve Marsilya Arden’den getirilmiş taşlarla yapıldı. Bekleme salonlarına, Avusturya’dan getirilmiş büyük çini sobalar konuldu. Binanın aydınlatılması ise çeşitli yerlere konulan 300 havagazı feneriyle sağlandı. Orta girişin iki yanında saat kulesi, üç büyük lokanta, ayrıca binanın arkasında geniş bir bira bahçesi ve açık hava lokantası bulunmaktaydı. Gar’daki büyük lokanta ise binanın saat kulesi cephesindeydi. Lokantaya uzun mermer merdivenlerle çıkılıyordu.

Yedikule’de yapımına başlanan demiryolu Yenikapı’ya geldiği zaman hattın, Sarayburnu’na kadar uzanan Topkapı Sarayı bahçesinden geçirilmesi konusu uzun tartışmalara yol açmış, Abdülaziz’in izniyle hat Sirkeci’ye ulaşmıştır. Ancak, Sirkeci’ye ulaşan demiryollarının yapımında istimlâk amacıyla tarihi değerine paha biçilemeyen Bizans ve Osmanlı saray ve köşkleri yıkılmış, sahil özeliğini yitirmiştir. 1869 yılında yapım imtiyazı verilen 2000 km.lik Şark demiryollarının milli sınırlar içinde kalan 337 km.lik İstanbul-Edirne ve Kırklareli-Alpulu kesiminin 1888 de bitirilerek işletmeye açılmasıyla İstanbul, Avrupa demiryollarına bağlanmıştır. Tarihi Haydarpaşa Garı’nın ardından 123 yıllık tarihi olan Sirkeci Gar’ı da Marmaray projesi kapsamında seferlere kapatılıyor. Trenler 19 Mart’tan itibaren Sirkeci’den kalkmayacak.

Orient Ekspresi

Yataklı ve yemekli vagonları bulunan Fransız demiryolu işletmesi Vagon-Li (Wagons-Lits)  Şirketi’ne ait olan Şark Ekspresi, Orient-Express orijinal ismi ile 1883 yılında Paris’ten ilk seferine başladı. Şark Ekspresinin bu ilk seferine Fransız, Alman,  Avusturyalı  ve  Osmanlı asıllı memur ve diplomatlar da katıldı. Ayrıca katılanlar arasında The Times gazetesi muhabiri ile romancı ve seyyah Edmond About da bulunuyordu. Edmond About bu gezi ile ilgili hatıralarını 1884 yılında De Ponteise à Stamboul isimli kitabında yayınladı. The Times muhabiri de II. Abdülhamit ile görüşmek amacıyla bir süre İstanbul’da kaldı.

Şark Ekspresinin seferlerinin başlamasından sonra İstanbul’a gelenler şehirdeki çeşitli otellerde kalıyordu. 1895 yılından itibaren ise İstanbul’a gelen yolcular treni işleten Vagon-Li Şirketi’nin satın aldığı Pera Palas’ta kalmaya başladılar. 4 yıl süren (1914-1918) I. Dünya Savaşı sırasında Şark Ekspresi seferleri yapılamadı. Tren savaş sırasında istasyonda kaldı. I. Dünya Savaşını sona erdiren  mütareke İtilaf Devletleri  ile Almanya arasında Paris yakınlarında Şark Ekspresinin 2419 numaralı vagonunda imzalandı. Daha sonra bu vagon tarihi öneminden dolayı Fransızlar tarafından müzeye kondu. 

1919’da yeniden seferlerine başlayan Şark Ekspresi 1905 yılında açılan Simplon tünelinin ismiyle ‘Simplon Orient Express’ olarak anılmaya başlandı. Şark Ekspresinin yeni sefer güzergâhından I. Dünya Savaşının mağlupları olan Almanya ve Avusturya’nın istasyonları çıkarıldı. Böylece Şark Ekspresi,  Paris,  Lozan,  Milano  ve  Venedik  üzerinden 58 saatte İstanbul’a ulaşmaya başladı. 1929’daki büyük ekonomik bunalım trenin yolcularının azalmasına yol açtı. Şark Ekspresi çeşitli roman ve filmlere konu oldu. Ünlü İngiliz polisiye roman yazarı Agatha Christie ‘Şark Ekspresinde Cinayet’ isimli romanını 1934 yılında yayınladı. 

II. Dünya Savaşı sırasında Şark Ekspresinin seferleri tekrar kesintiye uğradı. II. Dünya Savaşından sonra Trenin güzergâhı üzerindeki ülkelerin bir kısmında sosyalist rejimler kuruldu. Soğuk savaş sebebiyle çeşitli kısıtlamalarla karşı karşıya kalan ve gittikçe önemini kaybeden Şark Ekspresi son seferini 27 Mayıs 1977 tarihinde gerçekleştirdi. Trenin vagonları Montecarlo’da satıldı. Agatha Christie’nin ‘Şark Ekspresinde Cinayet’ isimli romanına konu olan trenin iki vagonu bir İngiliz tarafından satın alındı. Vagonlardan bazıları Fas Kraliyet Sarayı Müzesi tarafından satın alındı. Society Expeditions isminde bir kuruluş tarafından düzenlenen ve sembolik bir anlam taşıyan, Şark Ekspresinin 100. yıl seferine, 1983 yılında, dünyanın değişik ülkelerinden gelen 100 kadar ünlü katıldı. 1983 yılından itibaren senede bir kez eylül ayında olmak üzere seferlerine devam etmektedir.

Kaynaklar:
1)    tr.wikipedia.org/wiki/Sirkeci_Garı‎
2)    www.kulturvarliklari.gov.tr/…/istanbul-tcdd-istanbul-sirkeci-gari
3)    tr.wikipedia.org/wiki/Şark_Ekspres

6,467 total views, 2 views today

Share

Osman Hamdi Bey Salonu-İstanbul Arkeoloji Müzesi

 

Tarihin farklı dönemlerine izler bırakmış uygarlıklardan kalan çeşitli eserlere ev sahipliği yapan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, dünyada müze binası olarak tasarlanan ve kullanılan ilk on müze arasında yer alır. Ayrıca Türkiye’nin de müze olarak düzenlenmiş ilk kurumudur. Sahip olduğu çarpıcı koleksiyonların yanı sıra müze binalarının mimarisi ve bahçesi ile de tarihsel ve doğal öneme sahiptir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, tarihin koridorlarında bir yolculuk yapmak ve uygarlıkların izini sürmek isteyen tüm ziyaretçileri ağırlamaktadır.

?stanbul Arkeoloji Müzeleri

Osman Hamdi Bey’in müdür olduğu dönemde İstanbul Arkeoloji Müzesi, küçük bir taşra müzesi yapısındaydı. Bu nedenle, 1883 ve 1885 yılları arasında müze adına kazılar yaptı ve yaptırttı. İlk arkeolojik araştırmalarını Ayvalık ve Bergama civarında yaptı. Osman Hamdi Bey tarafından yürütülen; 1883′te Nemrut Dağı, 1887-1888 yıllarında Sidon/Sayda ve 1891-1892 yıllarındaki Lagina Hekata tapınağı kazıları ile müzeye çok değerli eserler kazandırdı. Özellikle ”Sidon Kral Nekropolü”nde bulunan İskender, Ağlayan Kadınlar, Satrap, Tabnit ve Likya lahitleri ile batı dünyasında ilk kez bir Türk Arkeoloğunun adı duyulmaya başladı.

İskender Lahdi

İskender Lahdi

Osman Hamdi Bey’in, Lübnan’daki Sidon Kral Nekropolü’nde 1887 yılında yaptığı kazıda ele geçen İskender Lahdi, işçiliği ve yüksek kabartma sahnelerinde anlatılan tarihi olaylarıyla arkeoloji dünyasının baş yapıtlarındandır. Osman Hamdi Bey salonunda, tekne kısmı bezemesiz üç lahitle birlikte sergilenen İskender Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 3 nolu mezar odasında bulunmuştur.Sayda lahitlerinin en önemlisidir. 25 ton ağırlığındaki lahit Sidon Kralı Abdalonymos’a aittir. Uzun cephesinde Makedonya Kralı Büyük İskender’in Perslerle yaptığı savaşlara ilişkin rölyefler bulunduğu için “İskender Lahdi” adıyla tanımlanmıştır.

Lahdin uzun yüzlerinin birinde Makedonlar ile Persler arasında bir savaş sahnesi, diğerinde ise dostluk içinde yapılan bir av sahnesi canlandırılmıştır. Savaş sahnesinin Pers Kralı Darius ile Makedonya Kralı Büyük İskender arasındaki Issos Savaşı olduğu düşünülmektedir. Bu savaş ile Suriye ve Fenike kapıları İskender’in önünde açılmıştır. Diğer yüzde ise Persler ve Makedonlar dostça bır av partisi yapmaktadır.Lahdin kısa yüzlerinin alınlıklarında ise şaşırtıcı şekilde Makedonların kendi aralarında savaştıkları görülür. Bu sahnelerin İskender’in ölümünden sonra komutanları arasındaki çatışmaları anlattığı düşünülmektedir. İskender Lahdi’nin bütün bezemelerinde çok renklilik görülür. Kırmızı, mavi, sarı, mor, kızıl-kahve, fildişi, aşı boyası, kahverengi, toprak boyası, siyah ve beyaz renkler, aradan geçen yüzyıllara rağmen hala canlılığını korumaktadır. İskender Lahdi’nin bir diğer özelliği de, bezemelerde kullanılan silahların ve atların koşumlarının gümüşten yapılmış olmasıdır.Bunlardan gümüş bir balta elimize ulaşabilmiştir. Diğerleri çeşitli dönemlerde mezar soyguncuları tarafından sökülerek alınmıştır. İskender Lahdi, bir tekne ve bir kapaktan oluşur. Ölçüleri 2,12 x 3,18 x 1,67 metredir. Yunanistan’ın ünlü pentelikon mermerlerinden yapılmış olup, boyaları kısmen uçmuştur. Üçgen alınlıklı, çatı kapaklıdır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunan en önemli eser kabul edilmektedir.

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Müzedeki Ağlayan Kadınlar Lahdi, İskender Lahdi ile aynı nekropolde, 3 nolu mezar odasında bulunmuştur. İ.Ö. 360 yılında ölen Sayda Kralı Straton’a ait olduğu ya da Sayda’lı bir zengin için yapıldığı tahmin edilmektedir.Yüksekliği 2,97 metre, uzunluğu 2,54 metre, en 1,37 metre olup, dünyanın en iyi korunmuş lahidlerinden biridir. Lahdin üzerinde kralın ölümüne ağlayan kadınların ve cenaze kortejlerinin rölyefleri bulunmaktadır. Kapağın iki yaninda cenaze alayi, kaidenin etrafinda ise av sahneleri yer alir. Yapımında birden çok heykeltıraşın çalıştığı anlaşılmaktadır. Lahit, bir Ion tapınağı biçimindedir. Yunan yontu sanatının, doğulu etkiler taşıyan bir örneğidir.

Likya Lahdi

Likya Lahdi

Likya Lahdi

Müzedeki Likya Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 4 nolu mezar odasında bulunmuştur. Yunan heykeltıraşçılığının güzel örnekleri içinde yer alır, paros mermerinden yapılmıştır. Lahdin kimin için yapıldığı bilinmemekle birlikte, İ.Ö. 5. yüzyılın sonlarına ait olduğu tahmin edilmektedir. Likya Lahdi, Sayda’da, bugünkü Lübnan sınırlarında bulunmasına karşın, mimarisi tipik Likya mimarisidir. Bu yüzden heykeltraşının Likyalı olması muhtemeldir. Lahitin yüksekliği 2.96 metre uzunluğu 2.54 metre eni 1.37 metredir. Orijinal olarak Lahidin yüzeyi çeşitli tonlarda kırmızı, kahverengi ve mavi renklerde boyanmıştır. Kapaktaki boya daha koyu tonlardadır. Ne boyası nede metal süslemesi bu güne gelebilmiştir. Lahdin kapağı Lıkya lahidlerinde olduğu gibi ters tekne biçiminde olduğu için “Likya lahdi” adı verilmiştir. Lahdin üzerindeki frizler Atina akropolündeki Partenon tapınağının frizlerine benzer.

Tabnit Lahdi

Tabnit Lahdi

Tabnit Lahdi

Müzedeki Tabnit Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 2 nolu mezar odasında bulunmuştur. Sayda kralı Tabnit’e aittir. İ.Ö. 6. ya da 7. yüzyıla ait olup Sayda lahitlerinin en eskisidir. Mısır Firavunlarının kullan­ dığı andropoit/insan bicimli bir lahit olup diorit’den yapılmıştır.Lahitin ilk sahibi Mısırlı bir komutandır. Daha sonra lahide Kral Tabnit yerleştirilmiştir. Hem Mısırlı komutana ait olan ve hiyeroglifle yazılmış lanet yazısı hem de Kral Tabnit için yazılmış Fenike dilindeki lanet yazısı lahitin üstünde okunabilmektedir. Üzerinde mumya bezi olmayan, saçları ve kurumuş da olsa iç organları vücuduna yapışmış şekilde durduğu için korkutucu bir görüntüsü olan Kral Tabnit’in mumyası ise cam bir fanus içinde sergileniyor.

Satrap Lahdi

Satrap Lahdi

Satrap Lahdi

Müzedeki Satrap Lahdi İ.Ö 5. yüzyıla ait adı bilinmeyen bir Pers Satrabına aittir. Lahdin kabartmalarında satrabın hayatından çeşitli sahneler betimlenmiştir. Kıyafetlerin Pers üslubu taşımasından dolayı lahde Satrap/Eyalet valisi lahdi adı verilmiştir.İ.Ö. 5. yüzyıla ait adı bilinmeyen bir Pers Satrabına/Eyalet valisine ait lahittir. Lahit Sayda kral mezarlarından Osman Hamdi Bey tarafından 1887 yılında Sayda Kral Nekropolü 6 Nolu mezar odasından çıkarılmış ve İstanbul’a getirilmiştir.Satrap ve Likya lahitleriİstanbul Arkeoloji Müzelerinde sergilenmektedir. Sayda lahitlerinin önemli bir parçası olan bu lahdin üzerinde Pers dünyasına ait olduğunu gösteren motifler vardır. Pers dünyasında günlük hayatın en önemli olayları av, savaş ve cenaze ziyafetleridir. Persler geleneklerine o kadar bağlıdırlar ki, ölümlerinden sonra da günlük hayatlarındaki bu alışkanlıklarını anlatabilmek ve devam ettirmek için eserlerin üzerlerine bu konuları işletirlerdi. Pers kralı tarafından atanan Satraplardan biri tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Lahdin dört yüzünde sakallı betimlenen satrap ava, harbe çıkarken ve cenaze ziyafetinde göstermektedir. Kapak ve alınlıkta motifler yoktur, sadece işlemeler bulunmaktadır.

Kaynaklar:

1) Vikipedi

2) Müzedeki bigilendirme levhaları

3)www.istanbularkeoloji.gov.tr/

2,130 total views, 2 views today

Share

Çinili Köşk Müzesi-İstanbul

 

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksinde yer alan Çinili Köşk Müzesi, Türk çini ve keramik sanatının en nadide örneklerini başarıyla sergilemektedir. Çinili Köşk, 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldı. İçini ve dışını süsleyen çinilerden ötürü ”Sırça Saray” ya da ”Kasr-ı Kaşi” olarak tanımlanan bu müze görülmesi gereken yerler listenizde mutlaka yer almalıdır.

Türk çini ve keramik sanatının başarılı örneklerinin sergilendiği bir müze olarak işlevini sürdüren Çinili Köşk, 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldı. İçini ve dışını süsleyen çinilerden ötürü ”Sırça Saray” ya da ”Kasr-ı Kaşi” olarak tanımlanmaktadır. Topkapı Sarayı eklentileri içinde yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde bulunmaktadır.

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

Çinili Köşk, tarihi boyunca geçirdiği değişikliklere rağmen revaklı girişi, eyvanları ve çinileriyle Selçuklu tarzını aksettiren Osmanlı sivil mimarisinin İstanbul’daki tek örneğidir. Firuze, beyaz, mor ve lacivert renkli mozaik tekniğinde yapılmış çinilerdeki ahenk ileri bir süsleme anlayışını ürünüdür.

Müze girişinde, mozaik çinilerle süslü eyvanın altındaki kapının üzerini boydan boya dolanan kitabede, köşkün bitiş tarihi ile birlikte güzelliğinden de söz edilmektedir. Kitabede; ” Senin kapının içi, nimetlerle dolu olan Cennet’in önüdür. senin harimin Kabe gibi muhterem olmuştur. Senin kurulduğun yerin letafeti, ve havası, çürümüş kemiklere adeta can verir. Bu Kasr-ın önü, kerametinden dolayı mülk erbabının/Hükümdarlarının kıblesi, eşiğinin kutlu oluşundan dolayı din ehlinin kıblegahı, yücelik güneşinin doğduğu ve murad sabahının parladığı yer, göğün göz nuru, yeryüzünün ziynetidir.” Yazılmaktadır.  

1737 tarihinde bir yangın geçiren Çinili Köşk’ün revakları ve sütunları yanmıştır.Günümüzdeki 14 sütunlu mermer revak I. Abdülhamit zamanında yeniden yaptırılmış. Yangın sonrasında Çinili Köşk bir süre Saray Ağalarına tahsis edilmiş. 1875 yılında müze olarak kullanılmasına karar verilince içinde bir takım değişikler yapılmış. Müze olarak hazırlıklar tamamlanınca 1880 yılında İmpratorluk Müzesi/Müze-i Hümayun olarak ziyarete açılmış.

Aslında ilk İmparatorluk Müzesi, Topkapı sarayı sınırları içerisinde bulunan Aya İrini’de 1869 yılında kurulmuştu. 1872 yılında da Alman kökenli Dr. Fhilip Anton Dethier müdür olrak atanır. Ancak, Aya İrini yetersiz klınca Çlnili Köşk İmparatorluk Müzesi’nin yeni mekanı olur. 1881 yılında da Sadrazam Ethem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey’in müze müdürlüğüne atanmasıyla birlikte Türk müzeciliğinde yeni bir çığır açılır.

İstanbul Çinili Köşk Müzesi1939 yılında Topkapı Sarayı Müzesi bünyesine alınan Çinili Köşk’ün içindeki eserlerin büyük bir bölümü başka müzelere devredildi. 1953 yılına kadar da müze işlevini yitirdi. İstanbul’un fethinin 500. yılı olan 1953 yılında yenilenerek ”Fatih Müzesi” olarak ziyarete açıldı. Bu dönemde Fatih’e ait olan silahlar, elbiseler, fermanlar, resimler ve benzeri eserler sergilendi. Daha sonraları Türk-İslam Osmanlı Çini ve Keramiklerinin sergilendiği bir bölüm haline getirilen Çinili Köşk, konum olarak yakınlığı nedeniyle, 1981 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlandı.

Çinili Köşk Müzesi’nin salon ve odalarında Selçuklu ve Osmanlı Dönemi çini ve keramiklerinin 12. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başlarına tarihlenen örnekleri sergilenmektedir. Bu koleksiyonlardan seçilen çini ve seramikler; girişin solundaki odada Selçuklu Dönemi, sol taraftaki dışa açılan eyvanda Slip teknikli ve Milet işi, orta salon ile birlikte beş köşeli çıkıntılı odada İznik yapımı, Gülhane Parkı’na bakan sağ köşe odada Kütahya yapımı ve dışa açılan eyvanda ise Çanakkale yapımı eserler olmak üzere girişin solundan başlayarak devam eden bir yerleşim düzeni içinde sergilenmektedir.

Anadoluda çinicilik

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

Kendinden önceki Bizans sosyal mirasını anlamaya ve özümsemeye çalışan Anadolu Selçukluları Bizans mimarisinde çokça kullanılmış olan mozaik ve freskonun yerine mimari süsleme öğesi olarak çiniyi kullanmıştır.

Türk ve İslam dünyasında izleri 9.yüzyılda görülen fakat ağırlığı olmayan çini bezeme 13.yüzyılda Anadolu’da büyük bir atılım yapmıştır. Teknik anlamda seramik malzemeyle aynı imalat sürecine sahiptir. Bu iki malzemeyi ayıran unsur ise kullanım alanlarıdır. Seramik gündelik hayatta kullanılan eşyada, çini ise mimaride kullanılmıştır.  

İlk Müslüman Türk Devletini kuran Karahanlılar dönemine ait yapılarda görülmeye başlayan çini süsleme geleneği, Türk Çini Sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları tarafından çini süslemeleri devam ettirilmiş, Selçuklular, egemenlikleri altına aldıkları yerlerde inşa ettikleri pek çok cami, medrese, kervansaray, saray, türbe ve benzeri eserleri çinilerle bezemişlerdir.

Anadolu Selçuklu Devletinin dağılmasından sonra, çini geleneğini sürdürme çabası, Anadolu’da kurulan Beyliklere düşmüş ve nihayet Osmanlı Devletinin kuruluşuyla yeni bir dönem başlamıştır. Beylikler devrine ait önemli eserler İstanbul‘da Çinili Köşk Müzesinde ve Berlin Devlet Müzesinde bulunmaktadır.İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde yer alan Çinili Köşk Müzesi koleksiyonlarında 11.- 20.yüzyıl başlarına tarihlenen Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait 2000 civarında eser bulunmaktadır. Müze’nin koleksiyonlarını 1981 yılında konum olarak yakınlığı nedeniyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlandığında mevcut olan eserler ile arkeolojik kazılarda bulunan, satın alma, bağış ve müsadere yoluyla giren eserler oluşturmaktadır.

Kaynaklar:

1) http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/

2) tr.wikipedia.org/wiki/İstanbul_Arkeoloji_Müzeleri

3) http://www.iznik.bel.tr/cini.html

2,669 total views, no views today

Share

Eski Şark Eserleri Müzesi-İstanbul

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksi derya içinde derya gibi bir mekan olarak karşıma çıktı. Daha önceleri nasıl farkına varamadığıma üzülüyorum. Oysa, Topkapı Sarayı Müzesi’ni en az 10 kere gezmiş ve yazı dizisi yapmıştım. Sarayın Alay Meydanı bir kapı ve bir yolla Arkeoloji müzelerine bağlanıyordu. Gözden kaçırmıştım. Ayrıca Gülhane Parkı’nı da en az 5 kez gezmiş ve yazı dizisi yapmıştım.

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

Görsel ve yazılı basında Ravenna Mozaikleri sergisi beni İstanbul Arkejoji Müzeleri’ne yönlendirdi. Eski Şark Müzesi, Çinili Köşk Müzesi ve Arkeoloji müzesini de içinde barındıran bu kompleksi tanıma ve tanıtma fırsatını yakaladım. Bunlardan Çinilik Köşk Müzesi’ni barındıran yapı en eski ve en muhteşemi olup, 1492 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır.

Bu yazı dizimde tanı(t)maya çalışacağım yapı ise 1883 yılında Osman Hamdi Bey tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi olarak yaptırılan Eski Şark Eserleri Müzesi’dir. Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri çatısı altındaki üç müzeden biridir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri girişi solunda yer alan ilk bina olup, hemen dikkatinizi çeker.

Eski Şark Eserleri Müzesi’nin en önemli eserleri arasında Mısır mezar buluntuları, Lugal-Dalu heykeli, Babil’in iç ve dış duvarlarını kaplayan ve büyük bir bölümü Berlin Müzesi’nde olan İştar Kapısı, tarihin bilinen ilk anlaşması olan Kadeş Anlaşması, Hammurabi Kanunları gibi eşsiz buluntular bulunuyor.

Eski Şark Eserleri Müzesi koleksiyonları, Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi, Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslam öncesi çağlarına ait eserlerinden oluşuyor. Bu eserlerin çoğunluğu 19. yüzyıl sonunda başlayıp, I. Dünya Savaşı’na kadar süren arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmış ve bu ülkelerin o zamanki hakimi olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a getirilmiş. Sergilenen eserler; İslamiyet Öncesi Arabistan Eserleri, Mısır Eserleri, Mezopotamya Eserleri, Anadolu Eserleri, Urartu Eserleri ve Çivi Yazılı Belgeler bölümlerinden oluşuyor.

 

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

Eski Şark Eserleri Müzesi’nde anlatım bölgesel bir sınıflama ile yapılmış. Arabistan Yarımadası, Mısır, Mezopotamya ve Anadolu kültürleri kendi tarihi gelişimleri içinde sunulmuş. Akad Kralı Naramsi’nin Steli, Kadeş Anlaşması, İştar Kapısı, Hammurabi Kanunu gibi eşsiz eserlerin yanında 75.000 tane çivi yazılı belgenin bulunduğu Tablet Arşivi de bu bölümde yer alıyor.

Eski Şark Eserleri’nin bugün içinde bulunduğu bina, Osman Hamdi Bey tarafından 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi yani Güzel Sanatlar Akademisi olarak inşa ettirilmiştir. İleride Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin temellerini oluşturacak olan bu akademi Osmanlı İmparatorluğu’nda açılmış olan ilk güzel sanatlar okuludur. Binanın mimarı daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzeleri Klasik binasını inşa edecek olan Alexander Vallaury’dir. 1917 yılında içindeki akademinin Cağaloğlu’nda başka bir binaya taşınması üzerine bu bina müzeler müdürlüğüne tahsis edilmiştir.

Dönemin müze müdürü Halil Edhem Bey Yakındoğu ülkelerinin eski kültürlerine ait eserleri Yunan, Roma ve Bizans eserlerinden ayrı sergilenmesinin daha uygun olacağını düşünmüş ve binanın Eski Şark Eserleri Müzesi olarak düzenlenmesini sağlamıştır. Bu iş için davet edilen Alman uzman Eckhard Unger, 1917-1919 ve 1932-1935 yıllarında İstanbul’da çalışmış, müzenin teşhirini tamamlamış ve eserler üzerine bir dizi yayın yapmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında savunma amacıyla boşaltılan müze, daha sonra mimari ve planlama dalında uzman olan Osman Sümer tarafından Unger’in ilkelerine göre tekrar düzenlenmiştir. 1963 yılında müze yapısında büyük bir düzenleme yapılarak 1974 yılında tekrar ziyarete açılmıştır. En son 1999-2000 yıllarında bakım ve onarımları yapılan Eski Şark Eserleri Müzesi 8 Eylül 2000’de bugünkü haline kavuşmuştur. Eski Sanayi-i Nefise Mektebi’nin derslikleri sergi salonlarına dönüştürülmüş.

Müzeye girişte ilk karşımıza çıkan İslamiyet Öncesi Arabistan Eserleri olup, salon 1 de teşhir edilmiş.Hemen yanındaki salon 2 de Eski Mısır Eserleri teşhir ediliyor. İki salonu da gezip, fotoğraflarını çekiyorum. Salon 2 den 3’e geçerken çarpıcı Aslan Kabartmaları karşıma çıkıyor. İlk görüş çarpıcı ve hayranlık uyandırıcı oluyor. Belgesellerde yeni Babil Krallığı ve Babil’in Asma Bahçeleri konulu bir yapımda, boğa ve ejder kabartmalı İştar Kapısı ile Babil’deki Aslanlı yol görüntüleri aklımı başından almıştı. Ankara Anıt Kabir’deki Aslanlı Tören Yolu ile bağlantı kurmaya çalışmıştım.

Dicle ve Fırat nehirlerinin verimli topraklarında yer alan Mezopotamya’da kurulmuş olan krallıklardan Yeni Babil’n başkenti, başta Babil’n Asma Bahçeleri olmak üzere İştar Kapısı ve Aslanlı Tören Yolu ile unutulmazlarım arasına girmişti. Müzede en fazla teşhir salonu/3-4-5-6 nolu salonlar Eski Mezopotamya Eserlerine ayrılmış. Geriye kalan 7-8-9 nolu salonlar Eski Anadolu Eserlerine ayrılmış. Ben, Ankara’dak Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni çokça ziyaret etmiş, yüzlerce fotoğraf çekmiş ve bu müzeyi tanıtmak için 10 yazı dizisi yapmış biri olarak, daha çok Eski Mezopotamya Eserleri ile ilgilenmeyi seçtim.

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan topraklara, iki ırmak arası anlamına gelen Mezopotamya tabiri kullanılır. Nehrin akış yönüne göre bölge Yukarı Mezopotamya ve Aşağı Mezopotamya olarak bölümlendirilmiştir. Mezopotamya, İlk Çağ’ın en eski ve en önemli uygarlık merkezlerinden biridir. Topraklarının verimli, ikliminin yaşamaya uygun olması nedeniyle, dışardan birçok kavim buraya gelip yerleşmiştir. Mezopotamya’da Sümer, Akad, Elâm, Babil ve Asur devletleri kurulmuştur.

Asya kökenli bir kavim olan Sümerler, M.Ö 3500 yıllarında Mezopotamya’ya gelip yerleştiler.Kent devletleri halinde yaşadılar. Kent devletlerini birleştirerek ilk imparatorluklardan birini kurdular. Devasa veri üreten imparatorluğun hafızası için ilk kısmi yazıyı, yani matematiğin dilini icat ettiler. Mezopotamya kültür ve uygarlığının temeli Sümerler tarafından atıldı. Mezopotamya devletleri kültür ve uygarlık yönünden büyük ölçüde Sümerlerin etkisinde kaldılar. Kent devletlerinin başında “ensi” ve “patesi” adı verilen rahip krallar vardı.

M.Ö. 2350’de Akadlar, Sümerleri egemenlikleri altına aldılar. M.Ö. 4000′de Arabistan’dan göç eden ve Sami kavimlerinden olan Akadlar, Fırat Irmağı boylarına gelip yerleştiler. M.Ö. 2350’de Sümer egemenliğine son veren Sargon, Akad Krallığı’nı kurdu.Mezopotamya’ya egemen oldular ve tarihin ilk büyük imparatorluğu olan Akad İmparatorluğu’nu kurdular.

İlk Babil Devleti M.Ö ikinci bin yılında Samilerin bir kolu olan Amurrular tarafından kuruldu. En güçlü dönemlerini Hammurabi zamanında yaşadılar. Hammurabi, Sümer ve Akadların yasalarını toplayarak zamanın ihtiyaçlarına göre düzenleyen ünlü “Hammurabi Kanunları”nı meydana getirdi.Babil Devleti, M.Ö. 1800 yıllarında Hititler tarafından yıkıldı. Babil, uzun yıllar Asurların egemenliği altında kaldı.Babilliler, Medlerle birleşerek M.Ö. 612 yılında Asur egemenliğine son verdiler yeni Babil Devleti’ni kurdular. Yeni Babil Devleti’ne de M.Ö. 539 yılında Persler son verdi.

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

Toparlayacak olursak; toplam beş bölümden oluşan müze, anlatımlarını bölgesel bir sınıflama ile yapmış. Bu sayede antik kültürleri kendi tarihi gelişimleri içersinde sunmuş. Sizler de tarihin koridorlarında yolculuk yapmak ve uygarlıkların izini sürmek istiyorsanız İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni mutlaka ziyaret etmelisiniz.

 Kaynaklar:

1) http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/eski_sark_eserleri_muzesi

2) http://www.istanbul.net.tr/istanbul-Rehberi/istanbul-muzeleri/eski-sark-eserleri-muzesi/131/4

2,718 total views, 2 views today

Share

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

 

Topkapı Sarayı Müzesi’nde bütün avluları gezdiniz ve son olarak Harem bölümüne girdiniz. Haremden ayrıldıktan sonra, tekrar Alay Meydanına geliyorsunuz. Vaktiniz ve dermanınız kalmış ise, ağaçlı yolun sağındaki Osman Hamdi Bey Yokuşu’na girmelisiniz. Aşağı doğru yürürken sol tarafta Osmanlıdaki para basımı, altın ve gümüş eşya, sikke ve mücevherat imalathanesi olan Darphane-i Amire bulunmaktadır. Sağ tarafımızda ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde; İstanbul Eski Eserler Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Çini Müzesi yer almaktadır. 

Oluşturduğu kültür kurumlarıyla çığır açan Osman Hamdi Bey’in sayesinde ülkemiz büyük bir Arkeoloji Müzesi, zengin bir Arkeoloji Kütüphanesi ve Güzel Sanatlar Akademisi kazanmış. Bunlardan biri olan Güzel Sanatlar Akademisi, Sanayi-i Nefise Mektebi adı altında kurulmuş olup, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanat Üniversitesi olarak işlevini sürdürmektedir. Osman Hamdi Bey’in yarattığı bu kültür kurumları nedeniyle hem dönemin Osmanlı Padişahları hem de birçok Avrupa Devleti kendisine madalyalar, nişanlar ve doktorluk unvanları vermiş.

İştar kapısı

Tarihin farklı dönemlerine izler bırakmış uygarlıklardan kalan çeşitli eserlere ev sahipliği yapan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, dünyada müze binası olarak tasarlanan ve kullanılan ilk on müze arasında yer alır. Ayrıca Türkiye’nin de müze olarak düzenlenmiş ilk kurumudur. Sahip olduğu çarpıcı koleksiyonların yanı sıra müze binalarının mimarisi ve bahçesi ile de tarihsel ve doğal öneme sahiptir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, tarihin koridorlarında bir yolculuk yapmak ve uygarlıkların izini sürmek isteyen tüm ziyaretçileri ağırlamaktadır.

Eski Şark Eserleri Müzesi

Eski Şark Eserleri Müzesi

Yukarıda da değindiğim gibi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri ile tasarladığı Resim Heykel Müzelerini kavrayabilmek için Osman Hamdi Bey’i tanımak gerekir. Osman Hamdi Beyi ilk kez ”Kaplumbağa Terbiyecisi” adlı ünlü resmi ile tanımıştım. Daha sonra Kadıköy Kalamış’taki parkta heykelini görmüş ve Kadıköy’ün ilk Belediye Başkanı olduğunu öğrenmiştim. Tanıdıkça hayranlığım arttı ve tanıma ve tanıtma gereğini duydum.

31 Aralık 1842’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası İbrahim Ethem Bey ülkenin ilk maden mühendislerinden biri olup, 1877’de sadrazamlığa kadar yükselen bir devlet adamıydı. Osman Hamdi, ilkokul öğreniminin ardından, 1856 yılında Maarif-i Adliye okuluna başladı. Oğullarının yurt dışında öğrenim görmesini isteyen babası onu birkaç yıl sonra hukuk öğrenimi için Paris’e gönderdi.

Paris’te kaldığı 12 yıl boyunca hukuk öğrenimini sürdürürken o dönemin ünlü ressamlarına, atölyelerinde çıraklık yaparak iyi bir resim eğitimi aldı. Onun Paris’te bulunduğu dönemde Osmanlı Devleti resim öğrenimi için Şeker Ahmet Paşa ve Süleyman Seyyid’i Paris’e göndermişti. Bu üç kişi, Türk resim sanatının ilk kuşağını oluşturdu. Osman Hamdi Bey, 1867 Paris Dünya Sergisi’ne bugün nerede oldukları bilinmeyen “Çingenelerin Molası”, “Pusuda Zeybek “ve “Zeybeğin Ölümü” adlı üç yapıtını gönderdi.

Yurda döndükten sonra devletin farklı kademelerinde görev aldı. İlk görevi Bağdat İli Yabancı İşler Müdürlüğü idi. Mithat Paşa’nın Bağdat’a vali olması nedeniyle geldiği bu şehrin çeşitli görünümlerini yansıtan tablolar yaptı, Bağdat tarihi ve arkeolojisi ile ilgilendi.İlk Türk arkeoloğu kabul edilir. En önemli arkeolojik kazısı 1887-1888’de gerçekleştirildiği Sayda Kral Mezarlığı (Lübnan) kazılardır. Bu kazılar sırasında dünyaca ünlü İskender Lahidi’ni bulmuştur.

İstanbul’a döndüğünde Saray Protokol Müdür Yardımcısı olan Osman Hamdi, bu sırada Viyana’da düzenlenen Uluslararası Sergi’ye komiser olarak katıldı. 1875 yılında Kadıköy’ün ilk belediye başkanı olarak görevlendirildi ve bu görevi bir yıl sürdürdü. 93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra devlet memurluğundan ayrıldı. 1881′de Müze-i Hümayun ya da İmparatorluk Müzesi Müdürü’nün ölümü üzerine, padişahın şahsi emri ile müze müdürlüğüne atandı.

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

Müze-i Hümayun Müdürü olarak ilk işi eski eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklayan bir tüzük hazırlamaktı. Yürürlükte bulunan 1874 tarihli “Asar-ı Atika Nizamnamesi”ni 1883 yılında yeniden düzenledi ve yürürlüğe soktu. Bu yeni düzenleme ile Batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eski eser kaçırılmasını önledi.Müze müdürlüğü sırasında ilk Türk bilimsel kazılarını başlatan Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Muğla, Yatağan ve Lübnan’da arkeolojik kazılar gerçekleştirdi.

Lübnan Sayda’da yaptığı kazılarda bulduğu antik eserler arasında arkeoloji dünyasının başyapıtlarından sayılan İskender Lahiti de bulunmaktadır. Söz konusu eserler, İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir. Osman Hamdi Bey, ona uluslar arası ün getiren bu kazılarla ilgili olarak arkeolog Salomon Reinach ile birlikte “ Une necropole a Sidon (Sayda Kral Mezarlığı)” adlı bir kitap yazmış ve 1892’de Paris’te yayımlatmıştır.

1 Ocak 1882’de padişah II. Abdülhamit tarafından bir başka göreve daha atandı. Türkiye’nin ilk güzel sanatlar okulu olan Sanayi-i Nefise Mektebinin müdürlüğü ile görevlendirilmişti. Binanın yapımı ve akademik kadronun kurulmasının ardından okulu 2 Mart 1883’te öğretime açtı.Osman Hamdi Bey, müzecilik ve arkeoloji çalışmalarını sürdürürken resim yapmayı hiç bırakmadı. Resimlerini genellikle Eskihisar ve Gebze’deki evinde geçirdiği yaz aylarında yaptı.

Ressam olarak sağlığında üne kavuşan ve ”ressam-ı Şehir”/Ünlü Ressam diye anılan Osman Hamdi Bey, Türk resim sanatında önemli bir yere sahiptir. Eserlerinin büyük çoğunluğunu figürlü kompozisyonlar ve portreler oluşturur. Türk resminde insan figürlü kompozisyonları ilk kullanan ve kadın konusunu ilk işleyen kişidir. Kadını sadece portresini yaparak değil, gündelik yaşamdaki yeriyle resmetmiştir.

Resimlerinde asıl üzerinde durduğu nokta, mimari elemanlar ve onu tamamlayan dekorasyon dur. Bir minyatür ressamı gibi en ince detayları görmeye çalışmıştır. Dekor olarak tarihi yapıları, aksesuar olarak tarihi eşyaları kullandı. “Kaplumbağa Terbiyecisi” (1906), “Silah Taciri” (1908) Osman Hamdi’nin en ilgi çeken ve özgün eserlerindendir. Birçok resmi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Londra, Liverpool ve Boston müzelerinde sergilenmektedir.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri İskender Lahdi

İstanbul Arkeoloji Müzeleri İskender Lahdi

Tablolarında yer alan baş kişi kendisidir. Kendisini değişik kıyafet ve pozlarda tuvale aktarırken yüzünü değiştirmemiştir. Bazı tablolarında fotoğrafı yardımcı bir unsur olarak kullanmış, fotoğrafları tablolarına uygularken karelerle büyütme tarzın başvurmuştur. Bu tür bir uygulamasını Çinili Köşk Müzesi’nde gördüm. Çinili Köşk’ün Gülhane Parkı’na bakan sol köşe odasının nişlerinden biri 16. yüzyılın sonlarında, III. Murad zamanında, selsebil şeklinde bir çeşmeye dönüştürülmüştür. Ayna taşındaki bitkisel motiflerin ortasında yer alan tavus kuşu figürü dikkati çekmektedir. Süslemelerde kalem işi tekniği ile altın yaldız kullanılmıştır.

Yan duvarlarında ta’lig hatla yazılmış on iki beyitlik iki mermer kitabeden, çeşmenin Hicri 999 /Miladi 1590 tarihinde yapıldığı ve Çinili Köşk’e o yıllarda “Sırça Saray” denildiği anlaşılmaktadır.Çeşmenin karşısındaki nişe ise 2004 yılında başlayan son düzenlemelerde, Osman Hamdi Bey’in yaptığı, 1904 tarihli “Ab-ı Hayat Çeşmesi” adını taşıyan yağlıboya tablonun bir kopyası konulmuştur. Bu tabloyu Osman Hamdi Bey, çeşmenin yanında durarak çektirdiği fotoğrafından yapmıştır.

Osman Hamdi Beye özenerek, O’nun gibi ben de fotoğrafımı çektirdim. Ancak, resim yapma yeteneğim olmadığından, bir tabloya dönüştüremeyeceğim. Ancak, Osman Hamdi Bey’in Ab-ı Hayat Çeşmesi adlı tablosuna benzeyen resmimden büyük keyif aldığımı da söylemeliyim.

İstanbul Arkeoloji Müzesi

İstanbul Arkeoloji Müzesi

Ünü yurt dışına kadar uzanan Osman Hamdi Bey, katıldığı Dünya Fuarı’ndaki resim sergilerinden de çeşitli madalyalar almıştır. Arkeoloji kazılarındaki eser sayısının artması ve Sayda/Sidon’dan getirilen lahitlerin sergilenebilmesi için yeni bir müze binası yapılması gereğini anlayan Osman Hamdi Bey, bu günkü İstanbul Arkeoloji Müzesinin kurulmasını sağladı. Neo-Klasik stildeki müze üç aşamada tamamlandı. İlk olarak, Çinili Köşk’ün tam karşısındaki bina inşa edilerek 13 Haziran 1891 yılında açılışı yapıldı.Mimar Alexandre Vallaury’nin, ”Ağlayan Kadınlar Lahiti”nden esinlenerek çizdiği iki katlı bu çekirdek müze 1 800 m2 lik bir alana sahipti. Bir süre sonra, bu çekirdek müzenin de ihtiyacı karşılamayacağı anlaşıldı ve kuzey kanadının yapımına başlandı. Mimar Vallaury’nin vefatı üzerine, çizdiği planın uygulaması mimar ve ressam Philippe Bille tarafından gerçekleştirildi.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

1903 yılı kasım ayında hizmete giren 1 750 m2 lik bu ek binanın zemin katında müdürlük dairesi ve depolar bulunuyordu. Kuzey kanadındaki ek binanın da yeterli olmayacağı anlaşılınca, 10 ay sonra güney kanadındaki ek binanın yapımına başlandı. 1 976 m2 lik alana yayılan bu bina da 1907 yılının mayıs ayında hizmete girdi. Binaların ısıtılmasında kaloriferlerin kullanılması, o dönem için büyük bir yenilikti. Osman Hamdi Bey, müzelerin her şeyden önce birer araştırma merkezi olması gerektiği düşüncesiyle binanın üst katında bir Arkeoloji Kitaplığı kurdu. Gerek kendisinin ve arkadaşlarının, gerekse yabancı kurumların hediye ettiği kitaplarla müze kitaplığı kısa zamanda zenginleşti ve arkeoloğların hizmetine sunuldu. Böylece, ülkemizde modern müzecilik anlayışının temelleri Osman Hamdi Bey tarafından atılmış oldu.

Tükenmek bilmeyen bir enerji ile bütün hayatı boyunca durmaksızın çalışan Osman Hamdi Bey, açmayı tasarladığı ilk resim müzesi hazırlıklarına başladığı bir sırada, 24 Şubat 1910 tarihinde İstanbul Kuruçeşme’deki yalısında hayatını kaybetti. Muhteşem bir törenle kaldırılan cenazesi, vasiyeti üzerine, Eskihisar’a götürüldü. Hayatta iken çok sevdiği ve resimlerini yaptığı köşkünün geniş arazisindeki çam ve servilerin arasına gömüldü.Sanatçının Eskihisar’daki köşkü 1987’den bu yana müze olarak hizmet veriyor.

2,048 total views, no views today

Share

Gülhane Parkı-İstanbul

Topkapı Sarayı Müzesi’nde bütün avluları gezdiniz ve son olarak Harem bölümüne girdiniz. Haremden ayrıldıktan sonra, tekrar Alay Meydanına geliyorsunuz. Vaktiniz ve dermanınız kalmış ise, ağaçlı yolun sağındaki Osman Hamdi Bey Yokuşu’na girmelisiniz. Aşağı doğru yürürken sol tarafta Osmanlıdaki para basımı, altın ve gümüş eşya, sikke ve mücevherat imalathanesi olan Darphane-i Amire bulunmaktadır. Sağ tarafımızda ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde; İstanbul Eski Eserler Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Çini Müzesi yer almaktadır. Yokuştan inmeyi sürdürürsek Topkapı Sarayı’nın Gül Bahçesi olan Gülhane ile çıkışında, sağda Alay Köşkü kendini gösterir. Gülhane Parkına girelim ve İmparatorluğun bu Hasbahçe’sinin güzelliklerini içimizde hissedelim.

Gülhane Parkı İstanbul

3 Kasım 1839 günü Saray eklentileri içerisinde yer alan Gülhane bahçesinde okunan bir Hatt-ı Şerif “Padişah Yazısı” ile Tanzimat-ı Hayriye “hayırlı düzenlemeler” ilan edildi. Osmanlı tarihinin en önemli belgelerinden biri olan bu metin, okunduğu yerden ötürü Gülhane Fermanı ve içeriğinden ötürü Tanzimat Fermanı adıyla da anılmaktadır. Bu ferman sayesinde padişahların yetkileri meclislere ya da bürokrasideki kişilere devredilmiştir. Buradaki amaç, iktidarı saraydan alıp bürokrasiye vermek ve devlet yönetiminde merkezîleşmeyi sağlamaktı. Tanzimat Fermanı’nın okunmasından I. Meşrutiyet’in ilanına kadar geçen dönem, Osmanlı tarihinde Tanzimat Dönemi olarak anılır. Bu nedenlerden ötürü Gülhane Parkı’nın tarihi bir önemi vardır.

Gülhane Parkı’nı ilk kez 1961-63 yılları arasında İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu’nda okurken gezmiştim. Sonraki yıllarda, özellikle Tarihi Yarımada’yı tanımaya çalışırken Gülhane Parkı’nı defalarca gezmiştim. 1960’lı yıllarda parkın ortasından geçen ağaçlı yolun sağında ve solunda çeşitli gazinolar bulunmaktaydı. Ayrıca dinlenme yerleri, yazın kukla-karagöz temsilleri veren bir tiyatro, çocuk bahçesi, küçük bir hayvanat bahçesi, kahvehaneler, Tanzimat Müzesi, botanik bahçesi, Âşık Veysel’in heykeli ve akvaryum olan sarnıç yer almaktaydı.

Gülhane Parkı; Topkapı Sarayı, Alay Köşkü ve Sarayburnu arasında yer almaktadır. 1999 yılında Parka Alay Köşkü’nün bulunduğu kapıdan girmiş, parkı gezdikten sonra, Sarayburnu’na çıkmıştım. Sarayburnu bakir bir bölgeydi o yıllarda. İstanbul Boğazı ile Boğaziçi Köprüsü’ne hâkim konumda bulunan çayhaneler bulunurdu. O çayhanelerden birinde gevrek bir simit eşliğinde çay içtiğimi anımsıyorum. 

Gülhane Parkı İstanbul

İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet Sarayburnu’nu surlarla çevirerek Çinili Köşk’ü yaptırmıştır.  Şu anda Türk çini ve seramik örneklerinin sergilendiği Çinili Köşk Müzesi, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da yaptırdığı sivil mimari örneklerinin en eskisidir. Yapıdaki Selçuklu etkisi göze çarpmaktadır. Kapısı üzerindeki çini kitabede inşa tarihinin Miladi 1472 olduğu yazılıdır ancak mimarı bilinmemektedir. Sadrazam Sinan Paşa da III. Murat için buraya ünlü İncili Köşk’ü yaptırmıştır. İncili Köşk II. Abdülhamit döneminde, demiryolu yapımında yıkılan en güzel köşklerden biridir. Kubbesinden sarkan bir inci demetinden ötürü ‘’İncili Köşk’’ olarak anılıyordu. 

Bahçeler Cennetin Simgesidir anlayışının geçerli olduğu Osmanlı İstanbul’unda güzel bahçe sahibi olmak, bu bahçede konukları ağırlamak, hatta büyük boyutlu bahçeleri kamusal alan olarak halka bahçe yapıp vakfetmek geleneği bulunmaktadır. Bu işin öncülüğünü, birçok konuda olduğu gibi, saray yapmıştır. Topkapı Bahçesi (Gülhane, Has Bahçe), Yıldız Bahçesi, Ihlamur Kasrı Bahçesi, Kandilli Bahçe gibi padişahların has bahçeleri, vezirler ve diğer devlet ileri gelenleri tarafından taklit edilerek şehir içerisinde birçok başka örneklerle yaygınlaştırılmıştır.

Padişahlara ait saray, kasır ve köşklerin de ‘’Hasbahçe’’ olarak anılan görkemli birer bahçesi bulunurdu. Hasbahçe içindeki binalarda, ilim ve sanat öğretilmekteydi. Topkapı Sarayı’nda Sofa-i Hümayun olarak bilinmekte olan dördüncü avlusunda, köşkler ve ana yerleşim binaları tepenin üstünde, bahçeler ise eteklerde yer alırdı. Yeşillikler arasındaki bütün köşklerle bağ kurulmuş ve kıyı saraylarıyla denize kadar bu İlişki uzatılmıştır. Bahçedeki eğim ise setlere bölünerek çözülmüştür.

Saraylar topluluğunu çevreleyen Hasbahçe bugün Gülhane Parkı olarak adlandırılmaktadır. Düzenlenmesi Fatih zamanında başlayan Hasbahçe için çiçek türlerinin en iyileri seçilmiştir. Edirne’den gül, Halep’ten zambak, Maraş’tan sümbül soğanı, Kırım’dan lâle soğanları getirtilmiştir. Gülhane Parkı Sarayın eklentilerinden biri olması nedeniyle, İstanbul’un en eski parklarından biridir. İçinde Topkapı Sarayı’nın gül bahçeleri de bulunduğundan, Gül evi anlamına gelen Gülhane adını almıştır. Gülhane Parkı 1913 yılında Sultan V. Mehmet tarafından halka açılması için İstanbul Belediye Başkanlığı’na verilmiştir. Osmanlı döneminde Topkapı Sarayı’nın dış bahçesi olan mekân Belediye Başkanı Cemil Paşa döneminde parka dönüştürülmüştür.

Gülhane Parkı İstanbul

Gülhane Parkı, 1950 yıllarında ‘Bahar ve Çiçek Şenlikleri’ ile İstanbulluların en önemli eğlenme ve dinlenme mekânı olmuştu. Şenlik günlerinde Gülhane Parkı’na, Avrupa ülkelerinden getirtilerek kurulan lunapark, kentin her semtinden gelen, her yaştan İstanbullunun ilgisini çekerdi. Her nedense,  “Bahar ve Çiçek Senlikleri”nden bir süre sonra vazgeçilmiştir. 1987’den itibaren de Büyükşehir Belediyesi çeşitli etkinliklerin yer aldığı “Gülhane Şenliği”ni düzenlemeye başlamıştır. Çağdaş toplumlarda kent parkları, kent yönetimi plan ve programlarında oldukça önemle üzerinde durulan bir konu haline gelmiştir. Kent parkları artık bir kent kültürüdür. Kentsel park alanının yer seçiminden, kurgusuna hatta tanıtım stratejisine kadar belli bir sistem belirlenmeli ve bu sistem sıkı sıkıya takip edilmelidir.

Kent parkları sadece rekreatif amaçlı değil, daha hareketli, sürprizlerle dolu kent içi etkinlik alanları olarak kullanılmaktadır. Bu düşünceden hareketle, İstanbul Büyükşehir belediyesi 2001 yılı Temmuz ayında yeniden düzenleme çalışmaları başlatmıştır. 26.02.2003 tarihinde tamamlanarak 30.05.2003 tarihinde halkın hizmetine açılmıştır. Düzenleme çalışmalarıyla; parkın iki kapısını birbirine bağlayan ana yol trafiğe kapatılarak yayalaştırılmış ve bir gezi yolu haline getirilmiştir. Yaya yolları, parkın fiziki yapısı değiştirilmeden, mevcut hatlar korunarak kaplama malzemeleri ve bordürleri yenilenerek düzenlenmiştir. Parkta bulunan; Hayvanat Bahçesi, Park ve Bahçeler Yemekhanesi, Gülhane Şefliği, Tanzimat Müzesi, mevcut yapılarda konumlanmış idari fonksiyonları içeren birimler ve bunlara bağlı uyuşmayan yapılar kaldırılmıştır. Alemdar Caddesi’nden girildiğinde solda, Alay Köşkü önünde fıskiyeli havuz yapılmıştır. Bitki döküm çalışmalarında 1796 adet ağaç, ağaççık ve çalı tespit edilmiş olup, bunların 449 adedi anıt aday ağaç olarak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nca tescil edilmiştir. Bitki dikim çalışmalarında fidan, lale soğanı ve mevsimlik çiçek dikilerek parkın çim ekimi de tamamlanmıştır. Ayrıca 25 Mayıs 2008’de Gülhane Parkı içindeki Has Ahırlar Binası’nda, İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi hizmete girmiştir.

Kaynaklar:

1)    Kentsel parklar ve kentsel tasarım ilişkisi (Zeynep Yılmaz)

2)    tr.wikipedia.org/wiki/Gülhane_Park

3)    http://www.istanbul.gov.tr/Default.aspx?pid=12920

13,449 total views, 2 views today

Share