Silifke Azize Thecla Kilisesi

20 Nisan 2015 Pazartesi…

Mersin’den saat 09,00’da hareketle saat 11,00 civarında ulaştığım Silifke’de Göksu nehri boyunca Roma Köprüsüne doğru yürümüş, sonra da Silifke Kalesi’ne çıkmıştım. Kaleyi gezip, fotoğraflarını çektikten sonra Göksu Nehri ve deltasını en iyi görebileceğim bir yer aradım. Kartal yuvasını andıran Kale surları üzerinden Göksu Nehri çevresinde gelişmiş olan Silifke’nin, panoramik ve doyumsuz manzarasını seyrettikten sonra kaleden inmiştim.

Başta Meryemlik olarak da bilinen Ayatekla Kilisesi olmak üzere, Atatürk Evi-Etnografya Müzesi ve Roma tapınağını görmek istiyorum. İnönü Bulvarı’na giriyorum. Bir süre sonra sol tarafta Atatürk Evi-Etnografya Müzesi, sağ tarafta da Roma Tapınağı Müzesi’ni görüyorum…

SilifkeÖnce Atatürk Evi-Etnografya Müzesi’ne yöneliyorum. Saray Mahallesinde, İnönü Bulvarı’na çıkan 137. Sokak içinde bulunan Atatürk Evi bahçe içinde iki katlı kâgir bir yapı… Atatürk’ün 25 Ocak 1925 Salı günü Silifke’ye geldiğinde misafir edildiği ev müzeye dönüştürülmüş. O tarihlerde Silifke Belediye Reisi Hacı Hulusi Efendi’ye ait bir evmiş. Varislerine intikal etmiş olan bu tarihi ev, 1982 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırılmış. 1983 yılında başlayan onarım ve yenileme çalışmaları 1986 yılında tamamlanmış ve müze olarak hizmete girmiş.

Müzeye giriyorum. Alt katında İlçe Halk Kütüphanesi ve idare bölümleri yer almış. Duvarlarındaki panolarda, Atatürk’ün Silifke’yi ziyaretleriyle ilgili fotoğrafları var. Üst kata çıkıyorum. Bu bölüm Atatürk Evi ya da müze-ev olarak düzenlenmiş. Klasik Osmanlı evlerinde görüldüğü gibi, merkezde herkesin toplanabileceği bir sofa bulunmakta… Bu sofaya açılan misafir odası, oturma odası ile ona bağlantılı namaz odası, mutfak ve mutfağa bağlantılı iş odası bulunuyor. Odalar, o dönemin ve yörenin özelliklerini yansıtacak eşyalarla bezenmiş. Bir başka deyişle, küçük ve sınırlı bir etnografya müzesi görünümü kazandırılmış.

Müzeden çıkarak, tekrar İnönü Bulvarı’na giriyorum. Bir süre sonra da Roma Tapınağı Müzesi’ne ulaşıyorum. Ulaşıyorum ulaşmasına da müze kapalı. Restorasyona girmiş. Bir de girmeseymiş hali niceymiş!..Tellerle çevrilmiş müze alanı bir harabe ve adeta bir çöplük…Utandım ve üzüldüm.Tapınakla ilgili internetten derlediğim bilgilere bakıyorum. M.S. 5.yüzyılda yaşamış olan Tarihçi Zosimos’a göre Tapınak, Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’a bir şükran ifadesi olarak yapılmış. Silifke ovasındaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Apollon’dan yardım isteyen dönemin ova halkı, Apollon’un gönderdiği kuş sürülerince çekirgelerin yok edilmesi üzerine tapınağı yapmışlar.Tapınağın işlevi ve işleyişi konusunda değişik görüşler vardır. Bazı tarihçilere göre burası, St. Paulus’un kiliseye dönüştürdüğü Roma Zeus tapınağı ya da 5. Yüzyılda kiliseye dönüştürülen Afrodit tapınağıdır. Kazılardaki bazı bulgulara göre de,  kente batı yönünden girilen kapının sütunlu caddesidir. Tapınakla ilgili yorumlar ne olursa olsun, önemli ve turist çekecek bir ören yeri olduğu anlaşılıyor. Anlaşılıyor da bu haliyle yüzüne bakılmaz..Gerekli restorasyonun özenle ve ivedilikle yapılarak, bir an öce müze olarak ziyarete açılmasını bekliyoruz.Tel çitler arasından zorlukla birkaç fotoğrafını çektiğim tapınaktan ayrılarak, tekrar geri dönerek, 475. Sokak üzerinden Alpaslan Türkeş Bulvarı’na çıkıyorum.

Silifke-001Google haritalardan edindiğim bilgilere göre, bulvarın güneyinde Ayatekla Sokak bulunuyor. Bu sokak beni, yöre halkının deyimi ile Hristiyanlığın en eski ve en önemli merkezlerinden biri olan Meryemlik’e götürecek. Aslında Meryemlik, Silifke Ayatekla Kilisesi Müzesidir. Kent merkezinden yaklaşık 4 km uzakta olduğu yazılır tanıtım broşürleri ya da Vikipedi’de.

Ben, olmayan yol levhalarından ötürü, yolları şaşırarak 5 km’den fazla yürüdüğümü sanıyorum. Alpaslan Türkeş Bulvarı’na ulaştığımda Ayatekla Kilisesi ile ilgili herhangi bir levha ya da sokak adı göremediğimden, gözüme ilişen bir kahvehanedeki insanlardan yardım istiyorum. Yolu tarif ederken, yayan gideceğimi öğrendiklerinde, çok uzak olduğunu ve yolların da çok eğimli olduğunu vurguladılar. Anladığım kadarıyla tekrar Silifke Kalesi yüksekliğine tırmanmam gerekiyordu. Daha önce de söylediğim gibi yolları şaşırarak, oldukça dik ve kıvrımlı yollarda zorlanarak bir saatte Ayatekla Kilisesi’ne ulaştım.

Efsaneye göre, İsa Peygamber’in havarilerinden biri olan St. Paulus’ün vaazlarından etkilenen 17 yaşındaki Thekla kendini Hristiyanlık dinine adar. St. Paulus’ün bu değerli öğrencisi Konya ve Yalvaç’ta Hristiyanlığı yaymak için propaganda yaparken paganların baskılarına maruz kalır.

Öldürüleceğini öğrenen Thekla kaçıp Seleukia ya da Silifke’ye gelir ve bir mağarada saklanır. Sığındığı mağaradan yöredeki insanlara çok tanrılı dine karşı Hristiyanlık inancını yayar. Efsanelere göre mucizeler yaratarak hastaları da iyileştirir. Yine öldürüleceği bir sırada bu mağarada kaybolduğuna inanılır. Aya Thekla’nın içinde yaşadığı mağara onun kayboluşundan sonra Hristiyanlarca kutsal sayılmıştır. Mağara, Hristiyanlık M.S. 313 yılında serbest bırakılıncaya kadar gizli bir ibadet yeri olarak kullanılmıştır. Bu mağara daha sonra 4. yüzyılda kiliseye dönüştürülmüş.

Hristiyanlığın resmen kabulünden sonraki dönemlerde birçok yapı ile bezenen Meryemlikte, Mağara Kilisesinden başka, bu mağaranın üzerinde bugün sadece apsisinin bir bölümü ayakta kalan Azize Thekla Kilisesi; imparator Zenon tarafından Aya Thekla’ya ithaf-en yaptırılan kilise ile Kuzey Kilise; hamam, birçok sarnıç, mezarlıklar ve şehir suru kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.

Oldukça zorlu bir yürüyüşle bir saatte ulaştığım Meryemlik ya da Ayatekla Kilisesi buluntu ve kalıntıları zahmetime değdi…Görmesem olmazdı…

1,496 total views, no views today

Share

Silifke Kalesi Mersin

20 Nisan 2015 Pazartesi Mersin…

Yıllar önce Alanya’dan, sahil karayolu ile Mersin’e giderken bir kartal yuvasına benzeyen Silifke Kalesi’ni görmüştüm. Oldukça heybetli ve Silifke’ye hâkim konumdaki bu kaleyi görme isteği doğmuştu içimde. 2015 yılını beklemem gerekiyormuş. 20 Nisan 2015 Pazartesi günü, Mersin’den bindiğim bir dolmuşla 90 km uzaklıktaki Silifke’ye bir buçuk saat sonra ulaştım. Feyyaz Bilgen Köprüsünde inerek, Göksu Nehri boyunca, Silifke Kalesine doğru yürüdüm. Roma Köprüsü ve civarında fotoğraflarımı çektikten sonra, köprünün güneyinde kalan Alaaddin Camisine girdim.

Silifke

Alaaddin Camisini gezdikten sonra, rotamı 505. Sokak üzerinden Silifke Kalesi’ne çevirdim. Arnavut kaldırımlı ve eğimli olan bu sokakta yaklaşık 350-400 metre gittikten sonra, Şehit Yarbay İlhan Akgün ilk ve ortaokuluna rastlıyorum. Hata yapmamak için, okul kapısında bulunan bir öğrenci velisinden de rota konusunda yardım istiyorum. Doğru yolda olduğumu söyleyince okulun kuzeyinden bir yay çizerek, 474. Sokak başlangıcına ulaşmak için,  bir 400 metre daha gittiğimi sanıyorum. Oldukça yüksek bir tepe üzerinde olan kaleye ulaşabilmek için fizikteki vida uygulaması yapılmıştı izlediğim yol için. Eğimi azaltarak, fakat yolu uzatarak yükseklere çıkma kolaylığı sağlanmıştı. 474. Sokak üzerinde, dönerek, yaklaşık 1200 metre daha gittikten sonra, 185 metre yükseklikteki Kale Restoran’ın bulunduğu yere ulaşmıştım.

Silifke Kalesi surları ve burçları altında bulunan bu yeme içme mekânı Kale Restoranın muhteşem manzaralı bir terası bulunmakta… Bu terastan bakınca bütün Silifke adeta ayaklarınızın altında… Kıvrılarak Akdeniz’e doğru akmakta olan Göksu Nehri de çok güzel görüntü oluşturuyor. Biraz daha ileri bakıldığında bütün ovaya yayılmış olan Göksu Deltası kendini gösteriyor. Göksu Nehri üzerinde göz gezdirerek kaleye doğru gelirseniz Roma Köprüsünü de panoramik olarak görme şansına erişirsiniz. Manzara muhteşem gerçekten…Eski Yunan kentlerinde en önemli yapıların ve tapınakların bulunduğu iç kale, genellikle yörenin en yüksek tepesi üzerinde bulunurdu.  Korunaklı ve dayanıklı surlarla çevrili bu yerde kentin koruyucusu durumunda olan tanrıların tapınakları ve onların gölgesi olan kralların konutları olurdu.

Yüksek şehir anlamına gelen akropollerin yerini yüksek tepelerdeki kaleler alıyordu Anadolu’da… Akropoller, düşmanlarına karşı savunma işlevinin dışında, yöneticilere özel bir ayrıcalık sağlıyordu. Tanrılara yakın olma ve tanrılaşma duygusu yaratıyordu dönemin kral ve sultanlarında. Sanıyorum Kale Restoran gibi yerlerde yemek yemekte olanlar da aynı duyguyu tatmakta, kısa süreli de olsa kendini tanrı gibi hissetmektedirler. Yemek yemesem de, 185 metre yüksekteki terastan Silifke’yi seyretmek tanrıya yakın olma duygusu yarattı bende de… Kale Restoran’ın terasından yeterince Silifke’ye bakıp, fotoğraflarını çektikten sonra, herhangi bir hizmetin olmadığı restaurantın görevlilerinden birinden yardım istedim, kalenin açık olduğunu öğrendim.

Silifke

Tekrar tırmanarak girdiğim Kale ve kaledeki arkeolojik eserlerin korunması konusunda bir önlem alınmadığı gibi, herhangi bir görevli de yoktu. Sadece sur duvarları önüne oldukça büyük bir levha dikilerek Silifke Kalesi ve kazılarla kazı başkanı hakkında Türkçe ve İngilizce bilgi verilmişti. Levhadaki bilgilendirme yazılarını okudum. Anladığım kadarıyla kale, bu günkü durumu ve konumu ile bir Orta Çağ yapısı…

Bilgilendirme levhalarına göre Silifke Kalesi’nin bulunduğu yer Tunç Çağı’ndan beri kullanılan bir yerleşkedir. Kazılarda bulunan Hitit yazıtlarından anlaşıldığına göre Kale, Ugarit Krallığı ile deniz ticareti yapan,  M.Ö. 13. Yüzyıla ait Ura Kenti’nin halkı tarafından yapılmış. M.Ö. 712 yılında Asur Kralı II. Sargon tarafından yeniden düzenlenmiş ve bu yerleşkeye Harrura adı verilmiş. Klasik Dönem’de Kokysion Oros olarak bilinen kalenin tepesinde, eskilerin Atena Kanetis’e sundukları bir tapınak bulunuyormuş.

Silifke Kalesi; M.Ö. 321 ile M.S. 95 yılları arasında hüküm süren Selefkoslar zamanında ve M.S. 95 yılından 395 yılına kadar Romalılar tarafından kullanılmış olmalıdır. 7. Yüzyıla kadar Bizans yönetiminde kalan kale, Arap saldırılarına karşı Kilikya kıyılarını korumak amacıyla yeniden düzenlenmiş ve güçlendirilmiş. 1104 yılında Amiral Euthathius’un Silifke Kalesi’ni almasından sonra Bizans İmparatoru I. Alexius’un emri ile eski kale, yeni bir plana göre genişletilerek, bu günkü kalenin ana bölümünü oluşturulmuştur.

Haçlılar döneminde kale Rodos Şövalyelerine devredilmiş ve 1210 yılından itibaren şövalyelerin denetiminde kalmıştır. Daha sonraları, Karamanoğulları ile Osmanlılar arasında uzun süre anlaşmazlık konusu olan kale, 1471 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından fethedilerek Osmanlı yönetimine geçmiş.

Bilgilendirme levhasındaki yazıları okuyup kale surları çevresinde eğimli, bozuk ve taşlı bir yolda bir hayli yürüdükten sonra, doğudaki kemerli giriş kapısından kale içine ulaşabildim. Dediğim gibi, arkeolojik buluntuların korunması için bir görevli yoktu. Kalenin içinde kemerli galeriler, su sarnıçları, depo ve ev kalıntıları bulunmakta… Kazı yapılan bölgelerde bazı buluntuların ve duvarların üzeri kapatılarak, asgari ölçüde korunmaya çalışılmış.

Oval biçimindeki bir arazi üzerine yerleştirilmiş olan kalenin, yarım daire üzerine oturmuş 23 burcu bulunmaktadır. Oval olarak tanımlanan elipsin büyük eksen uzunluğu 350 metre, küçük eksen uzunluğu 100 metredir. Silifke’nin kuzeyinde, göğe doğru yükselen bir tepenin üzerindeki kalenin, eskiden kuru bir hendekle çevrili surlarının yüksekliği de 148 metreyi bulmaktadır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde, Yıldırım Beyazıt dönemine ait bir cami ile 60 kadar evden söz edilmektedir.

Kale duvarları üzerinden de Silifke’nin panoramik ve muhteşem bir manzarası vardı. Bu manzarayı taçlandıran Göksu Nehri ‘de bir yılan gibi kıvrılarak Akdeniz’e uzanıyordu…Silifke ve Göksu Nehri’nin panoramik fotoğraflarını çektikten sonra, kaleden ayrılarak Göksu Deltasına doğru yola koyuldum.

1,368 total views, no views today

Share

Silifke’ye Panoramik Bir Bakış

20 Nisan 2015  Mersin…

Yıllar önce Alanya’dan, sahil karayolu ile Mersin’e giderken bir kartal yuvasına benzeyen Silifke Kalesi’ni görmüştüm. Oldukça heybetli ve Silifke’ye hâkim konumdaki bu kaleyi görme isteği doğmuştu içimde. 2015 yılını beklemem gerekiyormuş. 20 Nisan 2015 Pazartesi günü, Mersin’den bindiğim bir dolmuşla 90 km uzaklıktaki Silifke’ye bir buçuk saat sonra ulaştım. Gözlerimi dört açmış, Göksu Nehri ile üzerinden geçeceğimiz köprülerden birini görmeye çalışıyordum. Göksu Nehri’ne yaklaşık 20 metre varken, adının Feyyaz Bilgen olduğunu öğrendiğim köprüyü gördüm. Dolmuşun kaptanı da onaylayınca araçtan indim.

Silifke Mersin

Silifke Mersin

Öncelikle, köprü girişinin sağında kalan ve ilgimi çeken Parka giriş yaparak, gözden geçiriyorum. Güzel bir çevre düzenlemesi vardı. Her yaştaki konuklarının ihtiyaçlarını giderecek şekilde donatılmıştı. Parkı dolaştıktan sonra Göksu kıyısına yaklaşarak, nehrin ve çok uzaklarda bir kartal yuvası gibi görünen Silifke Kalesi’ni de içine alacak şekilde fotoğraflar çekiyorum. Köprü üzerinden Göksu’ya bakarken, bir taraftan da internetten edindiğim elimdeki notlara bakıyorum. Silifke’ye güzellik katıp, hayat veren Göksu Nehri’ni de tanımak gerekiyor bu arada.  

İçel İlinin en önemli akarsuyu olan Göksu,  iki kol halinde Orta Toroslar’dan doğar. Güney kolu Geyik dağlarından, diğer kol ise Haydar dağlarından kaynaklanır. Bu iki kol Mut ilçesinin güneyinde birleştikten sonra Göksu adını alır. Uzunluğu yaklaşık 260 km. olan Göksu Nehri, Taşucu ve Silifke arasında bir delta yaparak Akdeniz’e dökülür.

Yaban hayatı açısından çok zengin olan Göksu deltası “Uluslararası Kuşları Koruma Derneği Konseyi”  tarafından Avrupa ve Ortadoğu’nun önemli kuş cennetlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Göksu deltasında 300’den fazla kuş türü yaşamaktadır. Delta, özellikle saz horozu, yaz ördeği, flamingo, balıkçıl, pelikan, pas-baş, dalagan, angıt, turaç, mahmuzlu kız kuşu, uzun bacak batak kırlangıcı, İzmir yalıçapkını, arıkuşu, bıyıklı saz bülbülü, dikkuyruk ve ötleğen kuşlarının Türkiye’deki başlıca üreme alanıdır.

İnternet Vikipedi bilgilerini gözden geçirdikten sonra, köprü üzerinden batıya bakıyorum. Yaklaşık bir km uzaklıkta bir taş köprü ile yaklaşık 3 km uzakta ve denizden 300 metre yüksekteki Silifke Kalesi görünüyor. Bu muhteşem görüntüyü seyredip fotoğrafladıktan sonra, nehrin diğer kıyısını geçtim. Nehrin her iki yakasına bisiklet ve yaya yolları yapılmış. Bana göre, Göksu’nun güney kıyısından yürüyerek Taş Köprüye gitmek istiyorum. Yaya yolu girişinin solunda Saklı Bahçe Cafe Restoran bulunuyordu. Hemen arkasına rengârenk koltuk, sandalye ve masaların yanına salıncaklı bir divan da yerleştirmişlerdi. Oturup bir şeyler içmek zaman kaybı olacaktı, yürümeye devam ettim. Çevre düzenlemesi mükemmeldi. Yaklaşık 400 m sonra Göksu Parkı ile karşılaştım. Adım başı ağaç görünümlü masalar ve banklar konulmuştu. Çiçekli büyük ağaçların yanı sıra çalı türü bitkiler de vardı.

SilifkeFeyyaz Bilgen Köprüsü’nden ayrıldıktan 20 dakika sonra Roma Köprüsü üzerindeydim. Adana’daki Taş Köprü’ye benzetmiştim. Bir farkla, Adana’daki köprünün 14 gözü ya da kemeri bulunurken, bu köprünün sadece 5 kemeri vardı. Köprü M.S. 77-78 yıllarında Kilikya Valisi L. Octavius Memor tarafından, Roma İmparatoru Vespasianus ve oğulları Titus ile Domitianus adına yaptırılmış. Göksu Irmağındaki bu Taş Köprü 19. yüzyılın sonlarına kadar orijinal şeklini korumuş. Birçok defa onarım görmüş ve tadilat yapılmış. Bilinen en büyük onarım 1875 yılında Silifke Mutasarrıfı Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırılmış. Gerçekte 7 gözlü olan Roma Köprüsü, onarım ve tadilatlar nedeniyle, gözlerden ikisi toprak altında kalmış. 5 kemerli kalan köprü üzerinde 1972 yılında genişletme çalışmaları yapılmış ve motorlu taşıt trafiğine açılmış. Köprünün temelleri korunmuş, üzeri modern bir yapıya kavuşturulmuş.

Roma Köprüsü’nün diğer tarafına, kuzey ucuna geçiyorum. Sağında, Abdi İpekçi Caddesi bölümünde belediye ekiplerince nehir kıyısındaki ağaçların bakım ve budama çalışmaları yapılıyordu. Bir taraftan da yaya ve bisiklet yolunda onarım gerçekleştiriliyordu. Basamaklı bir merdivenden inerek, köprü ve köprü kemerleriyle Silifke Kalesi’nin en iyi görüntüsünü yakalamaya çalışıyorum. Uygun bir pozisyon yakalayıp, fotoğraflar çekildikten sonra köprünün diğer tarafında bulunan parka giriyorum. Adının Türkmen Güzeli Parkı olduğunu öğrendiğim bu parkta elinde bir buket çiçek bulunan bir kadın heykelini görmek oldukça ilginç geldi bana.  Parktan çıkarak, tekrar nehrin güney yakasına geçiyorum. Tam karşıda, adının Alâeddin olduğunu öğrendiğim bir cami görüyorum. 

Taş köprünün tam karşısında bulunan Alâeddin Camisi, Selçuklu Sultanlarından Alâeddin Keykubat döneminde yapılmış. Adı buradan geliyor. Kent merkezinde bulunduğundan, Merkez Camii olarak da biliniyor. Dikdörtgen planlı olan caminin içi, ikişer sütunun ayırdığı üç galerilidir. Orta galerinin karşısında Selçuk süslemeleri olan taş mihrap bulunmaktadır. Caminin ilk yapılışında son cemaat yeri yoktur. Mihrabın iki tarafında pencereler bulunmaktadır. Düz tavanlı cami mihrabının üzerine küçük bir kubbe oturtulmuştur. Selçuklu özelliği göstermeyen basık bir minaresi olan cami1989 yılında restore edilmiştir.

Camiden çıkarak, önce ara sokaklardan birine sonra da Fevzi Çakmak Caddesi’ne çıkıyorum. Yeni rotam Silifke Kalesi olacak. Cadde üzerindeki dükkânlardan birindeki bir genç arkadaştan yardım istiyorum Silifke Kalesi için. Bana, hemen yanı başımızda bulunan 505. Sokak üzerinden Silifke Kalesi’ne ulaşabileceğimi söylüyor. Teşekkür ederek, oldukça eğimli olan 505. Sokak’ta yürümeye başlıyorum… Yaklaşık yarım saat sonra da kalenin eteklerinde oluyorum.

Silifke Kalesi izlenimlerimi bir sonraki yazıya bırakıyorum…

1,389 total views, no views today

Share