İstanbul Haliç Tekne Turu 2

 

8 Ağustos 2016 Pazartesi Haliç İstanbul,

Haliç tekne gezimizin ikinci bölümü ile Haliç kıyılarını tanımaya çalışıyoruz. Eyüp İskelesinden kalkan vapurumuz, açılmış olan Eski Galata Köprüsü arasından geçtikten sonra Sütlüce İskelesine uğrayarak yeni yolcularını almış, Haliç Köprüsü altından geçerek, Ayvansaray İskelesi’ne gelmişti. Ayvansaray İskelesindeki yolcuları da alan vapurumuz, Hasköy İskelesi’ne doğru dümen kırdı.

Tam karşımıza Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi görülüyor. Hemen fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Yaklaştıkça karşımıza Hasköy Tersanesi, tersane önünde bir denizaltı ve şehir hatları vapuru, arka planda ise raylı sistemler ve vagonlar, daha arkada da hava üssü öğeleri göze çarpıyordu. Hasköy Tersanesini çok yakından görebilecek biçimde ilerleyen vapurumuz, yavaşça Hasköy İskelesi’ne yanaşarak yolcularının bir bölümünü indirdi ve yeni yolcular aldı.

Hasköy Çevresi

Hasköy’ü ilk kez Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi’ni gezmek için gittiğim 2009 yılında tanıma fırsatı bulmuştum. Beyoğlu İlçesinin 5 ana semtinden biri olan Hasköy, Rahmi M. Koç Sanayi Müzesinin kurulmasıyla birlikte tekrar hatırlanan ve yükselişe geçen bir semt haline gelmiş. Kâğıthane ile Kasımpaşa arasında yer alan Haliç kıyısındaki bu semtte, Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Yahudi ve Rumlar oturmaktaymış. Günümüzde Yahudi ve Rumlar, yok denecek kadar azalmış ve azınlık durumuna gelmişler. 

Tarihçesine baktığımızda; Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethinde, çadırını buraya kurmuş. ‘’Padişaha Özgü Köy’’ anlamına geldiği için, semtin adına ‘’Hasköy’’ denmiş. Padişahın ünlü hocası Akşemsettin’in de bir süre burada oturduğu söylenceler arasında. Osmanlı döneminde bahçeleriyle ünlü olan Hasköy bahçelerinde portakal, limon, turunç ve nar yetiştirilmekteymiş. Daha sonra bu bahçelerin yerini tersaneler ve çeşitli büyüklükteki atölyeler almış. Taşkızak Tersanesi ve çevresinde yer alan torna ve tezgâh atölyeleri Hasköy semtinde yaşayanların büyük bir bölümüne iş olanakları sağlamıştı. Fatih Sultan Mehmed tarafından 1455 yılında kurulan Taşkızak Tersanesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişletilmiş. Hasköy’den Azapkapı’ya kadar olan sahada, yaklaşık 300 geminin yapımının gerçekleştirildiği bir tersane haline gelerek, Görkemli ve Akdeniz sularına hâkimiyet kuran bir donanmanın oluşmasını sağlamıştı. Mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığına ait olan Taşkızak Tersanesinin arazileri ve binaları, takas yoluyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına devredilmiş. 

Hasköy’ün Yükselişe geçmesinde önemli bir katkısı olan Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye’de Ulaşım, Endüstri ve İletişim tarihine adanmış ilk önemli müzedir. Haliç’in kıyısında, endüstriyel arkeolojinin önde gelen örneklerinden olan muhteşem binalar içinde yer alan koleksiyonu gramofon iğnesinden gerçek boyutlarda gemilere ve uçaklara kadar uzanan binlerce objeyi içermektedir. Özellikle, otomobillerin bulunduğu galeri muhteşemdir.

Sultan III. Ahmed (1703-1730) zamanında, 12. yüzyıldan kalma bir Bizans binasının temelleri üzerine kurulmuş olan bu eski Osmanlı Lengerhanesi, şu anda ikinci sınıf tarihi eser kapsamındadır. Bina, Sultan III. Selim (1789-1807) zamanında Maliye Bakanlığının kontrolüne verilmeden önce restore edilmiş ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra ise binaya Cibali Tütün Fabrikası sahip olmuştur. Lengerhane binasının çatısı 1984 yılında çıkan bir yangında ciddi hasar görmüş. Bina 1991 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafından satın alınarak yenilenmiş. 

Hasköy İskelesi’nden aldığı yolcularla tekrar Haliç ortalarına doğru yol almakta olan vapurumuzdan, Balat ve Balat’taki tarihi binalar görüş alanımıza giriyor ve fotoğraf makinemiz tekrar çalışmaya başlıyor. Kıyıda Balat Musevi Hastanesi, Balat Parkı, Balat İskelesi, Şair Nedim Parkı ve Fener İskelesi yer alıyor.

 Balat Semti

Balat, öncelikle İstanbul Musevileri açısından tarihi önem taşımaktadır. İstanbul’un fethinden sonra kente getirilen Makedonya Musevileri ile 1492 yılında İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudileri bu semte yerleştirilmişler. Bu semtte yaşamış küçük bir Ermeni varlığı ile birlikte Balat, Bizans döneminden beri hep bir Musevi semti olmuş ve halen de öyle bilinmektedir. Balat, Haliç kıyısında, Tarihi Yarımadada, Ayvansaray ile Fener arasında yer alıyor. Balat’ın tarihi, özellikle Musevi mahallesi olarak Bizanslılara kadar dayanmaktadır.

Osmanlılar döneminde de Yahudi yerleşmesi olan Balat; mimari yapısı, içinde bulunan kilise ve sinagogları, esnafı, hamamı ve çarşısıyla sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan İstanbul’un yaşayan semtlerinin başında gelmişti. Haliç’teki sahil surlarının arkasından iç kısımlara doğru Eğrikapı yönünde yükselen bölgede kurulmuş. Semt adını, Rumca “saray” anlamına gelen ‘’’palatiyon’’dan almıştır. Musevi cemaatinden olan komşumuz Yakup beyin önerisi ile birçok kez ziyaret ettiğim Balat’ın, Yahudiler arasında da önemli bir yeri vardı. Daha sonraları varlıklı olanları, ‘’’Öteki Yaka’’’ olarak bilinen ve günümüzün Beyoğlu İlçesi olan Pera’ya, yani Galata ve çevresine yerleşmişler. Balat’ta  kalanlar varlıksız olanlardır. Konutların ve sokakların görünümü de bu durumu doğruluyor.

 Fener Semti

Balat’a komşu olan Fener Semti, Fener Rum Patrikhanesi ile ünlüdür. Fener Semtinin dik yokuşları arasından bakılınca, Fener’in küçük evleri arasına sıkışmış devasa ve görkemli kırmızı bina göze çarpar. 1881 yılında, Mimar Dimaolis tarafından yapılan Fener Rum Lisesi, diğer adıyla Kırmızı Mektep, çok az sayıda öğrenci ile de olsa halen eğitim veren özel bir erkek lisesidir. Fener Rum Patrikhanesi’nin varlığından ötürü  Fener, Bizans döneminden beri Rumların yoğun olduğu bir bölgeydi.

Fener Kesme taştan evleri ve zengin süslemeli bina cepheleriyle, 17. yüzyılda seçkinlerin tercih ettiği bir yerleşim mekânıydı. 18. yüzyılda, aristokrat Rum aileleri Fener Patrikhanesi civarında ahşap ya da kâgir villalar yapmışlar. Ancak yerleşim yapısı 19. yüzyılda önemli ölçüde değişmiş. Fener’in ileri gelen aileleri semtten ayrılarak Tarabya, Kuruçeşme ya da Arnavutköy gibi bölgelere yerleşmiş. Geride kalan memur, zanaatkar ve küçük tüccarlar, bölgedeki yangından sonra boşalan parsellerde inşa edilen sıra evlere yerleştirilmiş.

19.yüzyılın sonlarında Adalar, Kadıköy, Şişli gibi semtlere doğru yaşanan ilk göç dalgasıyla nüfus yapısında köklü bir değişim başlamasına rağmen, Fener 1960’lı yıllara kadar bir Rum semti olarak kalmış. 1960’lı yıllarda Rumların ülkeden ayrılmasıyla yaşanan ikinci göç dalgasından sonra semte, özellikle Karadeniz bölgesinden gelen, düşük gelirli bir nüfus yerleşmiş. Sonraki yıllarda gerçekleşen sanayileşme nedeniyle semtin karakteristik kıyı özelliği de bozulmuş durumda. 

 Sveti Stefan Kilisesi (Demir Kilise)

Sveti Stefan Kilisesi (Demir Kilise) de, Haliç boyunca Balat’tan Fener’e giderken sol kolda, Mürsel Paşa Caddesi ile Balat Vapur İskelesi Caddesi arasında yer almaktadır. Cephesi bezemelerle dolu olan kilisenin adı, Bulgarca “sveti” sözcüğü, Türkçe’de “aziz” anlamına gelmektedir.

Ayvansaray, Balat ve fener üçlemesinde her türden inanışı temsil eden yapılar ve cemaatlerin yan yana ve barış içinde bir arada yaşamış olmaları önemli bir bulgu olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı İmparatorluğunun  yönetim anlayışı ve hoşgörüsü örnek alınması gereken bir yöntem gibi göründü bana.  Görülmesi gerekir diye düşünüyorum. Anlatmak yetmiyor. Boş bir zamanda gidin, görün derim.

Kasımpaşa Çevresi

İstanbul Beyoğlu İlçesinin tarihi semtlerinden biridir Kasımpaşa. Haliç’in kuzeydoğusunda bulunan Kasımpaşa, Haliç Tersanesi havuzlarından başlayarak Hasköy’e kadar uzanır. İstanbul’un 1453 yılında fethi ile birlikte, Galata Surları dışında boş bir arazi olan semt, Haliç Tersanesinin kurulmasıyla birlikte çevresinde yerleşim başlamıştır. O dönemde aktif olan Kozluca deresi, Fatih Sultan Mehmed’in gemilerini Haliç’e indirmesinde önemli bir rol oynamıştır. Böylelikle İstanbul’un fethi kolaylaşmıştır. Daha sonra Haliç Tersanesi olarak anılacak olan İstanbul Tersanesi Kasımpaşa’nın Haliç kıyılarında kurulmuştur.

Tarihte İtalyanların kıskandığı tersane olarak bilinen, 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan ve günümüzde de dünyanın çalışan en büyük tersanesi olan Haliç Tersanesi;  Osmanlı Devleti’nde, Batı tekniği ve modern bilimin ilk kez uygulandığı bir endüstri merkezi olarak kuruluşundan itibaren her dönemde büyük önem taşımıştı. 1516 yılında Gelibolu tersanesi de Kasımpaşa’ya taşınmıştı.

Canlı ve aranan bir semt haline gelen Kasımpaşa, büyük yangından sonra yaşanamaz hale gelmiş ve eski önemini yitirmiştir. Haliç’in temizlenmesinden sonra semte yapılan yatırımlar artmış ve Kasımpaşa tekrar eski görkemli günlerine dönmüştür. Yatırımlar sonrasında 15 000 kişilik bir stadyuma, bir spor kompleksine, bir kütüphane ve havuza kavuşan semt gelişmesini sürdürmektedir. Haliç kıyısında Kasımpaşa Sosyal Tesisi açılmıştır. Kasımpaşa Semti, Kasımpaşa Futbol takımıyla özdeşleşmiştir. Kasımpaşa denilince ilk akla gelen Kasımpaşa Spor Kulübü olmaktadır.

Kasımpaşa İskelesi’nden uzaklaşırken, fotoğraf karelerime girecek objelere belirlemeye çalışıyorum. Sol tarafımda, öteki yakada Galata Kulesi bütün haşmetiyle kendini gösteriyor. Sağ tarafa, Tarihi Yarımada’ya baktığımda ise ilk gözüme çarpan Eminönü’ndeki Yeni Camii ya da Valide Sultan Camii oluyor. Kıyıya yaklaştıkça, Eminönü İskelesi’nin sağ tarafında İstanbul Ticaret Binası fotoğraf karelerime giriyor.

Eminönü Çevresi

Valide Turhan Sultan Camisi

Eminönü; İstanbul’un Tarihi yarımadası üzerinde yer almaktadır. Kuzeyde Haliç, güneyde Marmara Denizi, doğuda İstanbul Boğazı, batıda ise Fatih ve Zeytinburnu ilçeleriyle çevrilidir. 7 Mart 2008 tarihine kadar ilçe olan Eminönü, bu tarihteki bir yasal düzenlemeyle, Fatih İlçesi’nin bir mahallesi konumuna gelmiştir. 

Yaklaştığımız iskelede inebilseydim, Marmara Denizi’ne doğru yürüyecek ve Galata Köprüsü ile Valide Sultan Camisinin fotoğraflarını çekecektim. Deniz kıyılarındaki Sultan Camilerinin en görkemlisi olan Valide Turhan Sultan Sultan Camisi, 1597’de Sultan III. Mehmed’in  annesi Valide Safiye Sultan’ın emriyle yapımına başlanmış. Ölümüyle yarım kalan camiyi Turhan Sultan, kendi parasıyla, 1663’te tamamlattı. 1683’te öldü ve cenazesi kendi tamamlattığı Yeni Camii’nin avlusundaki Turhan Sultan Türbesine gömülmüş.Çok büyük bir alana yayılmış olan Valide Turhan Sultan Camii ve külliyesinin yapımı 66 yıl sürmüştü. Mısır çarşısı da bu külliye içinde yer almaktaydı.

Valide Turhan Sultan Camisi

Eminönü Semtini Karaköy’e bağlayan köprü, Haliç’teki 4. köprü olup, Eski Galata Köprüsü’nün yerine yapılmıştır. 1992 yılındaki yangından sonra onarılarak Hasköy Balat arasına yerleştirilen Eski Galata Köprüsü yerine STFA Şirketi tarafından yapılan 42 metre genişliğindeki köprü yerleştirilmiştir.Yeni Galata Köprüsü’nden Eminönü Semtine bakıldığında Tarihi Yarımada bütün görkemi ile ufkunuzda beliriverir. Neyse ki ben Eminönü iskelesinde vapurdan inmedim. İskeleden yeni yolcular alındıktan sonra, Yeni Galata Köprüsü altından geçilerek Üsküdar’a doğru yolculuğumuzu sürdürdüm.

1,146 total views, no views today

Share

İstanbul Haliç Tekne Turu 1

Antik Çağ tarihçi ve yazarları, İstanbul Kenti’nin varlığını ve zenginliğini anlatırken, bu zenginliğin başlıca kaynağını ticaret olarak gösterirler. İstanbul’un önemli bir ticaret merkezi olmasını ve zenginliğini sağlayan ise Golden Horn olarak adlandırılan Haliç’teki korunaklı ve donanımlı limanlara bağlarlar. Bolca bulundurduğu palamutların boynuza benzemesi ve Pera üzerinden doğan güneşin suyun üzerindeki altın sarısı rengi nedeniyle de bu körfeze Altın Boynuz ya da Golden Horn adı verildiği düşünülmektedir. 

Günümüzden 7000 yıl kadar önce, Alibeyköy Deresi ve Kâğıthane Deresi’nin birleştiği bölgelerin İstanbul Boğazı’ndan gelen deniz sularıyla birleşmesi sonucunda bugünkü Haliç yani Altın Boynuz oluştu. Boğaziçi’nin tabii bir uzantısı olan bu sakin deniz parçası, çevresinde yaşayan insanlara güvenilir bir liman sağlamakta ve  etrafındaki verimli topraklardan gelen ürünler kadar, balıkçılık imkânlarından ve bu emniyetli limanın desteklediği deniz ticaretinden de çevresinde yaşayan insanlara çok geniş olanaklar sunmaktaydı.

Piyer Loti Tepesi’nden Haliç’e bakıldığında sağ tarafta, Tarihi Yarımada içinde kalan bölümde; Eyüp İlçesi, Ayvansaray, Balat Parkı ve Balat, Şair Nedim Parkı ve Fener, Haliç Sosyal Tesisleri, Kadir Has Üniversitesi Kampüsü, İstanbul Ticaret Üniversitesi Eminönü Kampüsü ve Eminönü ile mistik bir hava yaratan İstanbul Silueti karşımıza çıkar. Sol tarafta, Pera olarak bilinen öteki yakada ise; Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi, Sütlüce Vapur İskelesi, Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Hasköy Vapur İskelesi, Haliç Tersanesi, Kasımpaşa İskelesi ve Sosyal Tesisleri ile Galata Kulesi görüş alanımıza girmektedir.

Bakmaya devam edelim… İki yakayı birleştiren 4 köprüden üçü görüş alanımızda yerini almaktadır. En önde Haliç Köprüsü olmak üzere Atatürk Köprüsü, Marmaray Haliç Köprüsü ve daha ileride Galata Köprüsü fotoğraf karelerimize girebilecek durumdadır.Turumuzu gerçekleştirmek için Piyer Loti Tepesinden Haliç kıyısına, İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) Eyüp İskelesine gitmemiz gerekiyor. Eyüp İskelesinden kalkan İstanbul Deniz Otobüslerinden birine binerek, 45 dakika sürecek bir Haliç Turuna katılmamız gerekiyor.

Dünyanın en güvenli tabii limanlarından biri olan Haliç, tarih boyunca bolluğun ve bereketin simgesi oldu. Mitolojiler ve söylenceler bir yana Haliç, Antik çağlardan beri hep Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılmıştır. Haliç’in doğal bir liman olmasının yanı sıra, balıkçılık da zenginlik kaynaklarından biridir.

Bizantion, İstanbul şehrinin kent olarak ilk atası ve Konstantinopolis’ten önceki adıdır. Bir söylenceye göre; Antik Yunanistan’dan gelenler, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölgede, Haliç ve Marmara Denizi’nin arasındaki Tarihi Yarımadanın doğu ucunda kurulmuş bir kenttir. Efsaneye göre; Megara, Argos ve Korint’den gelen kolonici Dor Yunanlılar tarafından İ.Ö. 667’de kurulmuş ve adını kral Byzas ya da Byzantas ‘tan almıştır.

Eyüp İskelesinden başladığımız Haliç turumuzda, görsel şenliğimizin yanı sıra bu şenliği oluşturan Haliç kıyısındaki yerleşimleri de özet olarak tanı(t)makta yarar var.

Eyüp Çevresi 

Eyüp İlçesi, İstanbul’un Müslümanlarca kutsal kabul edilen ilçelerinden biridir. Müslümanların Peygamberi Hazreti Muhammed’i tanımış ve O’nun la birlikte savaşmış oldukları için ‘’Sahabe’’ adını alanların mezarları bu bölgede bulunmaktadır. Müslümanlarca İstanbul’un ilk fetih denemesi M.S. 669 yılında olmuştur. Bu savaşta ölenler Müslümanlar açısından Sahabeler ve İslam Şehitleridir. Bölgede yedi sahabenin bulunduğu söylenmektedir. 

Eyüp Müftülüğü’nün verdiği bilgilere göre, Hz. Muhammet 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, evi yapılıncaya kadar, Ebu Eyyup el-Ensari’nin evinde 7 ay misafir olmuştur. Ebu Eyyup el-Ensari,  Peygamber’in vahiy kâtipliğini yapmıştır. Peygamber ile birlikte çeşitli savaşlara katılmış, 669 yılında da İslam ordusu ile birlikte İstanbul seferine katılmış ve İstanbul Surları dibinde şehit olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethinden sonra, hocası Akşemsettin tarafından Ebu Eyyup el-Ensari’nin kabri bulunmuş ve üzerine türbe yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmet türbeyi yaptırdıktan sonra Eyüp Sultan Camisi’ni yaptırmış ve 5 yıl sonra da 1458 yılında ibadete açmıştır. Bu nedenle, Eyüp Sultan Camisi ve çevresi yerli ve yabancı turistlerin önemli ziyaret yerlerinden biridir.

Müslümanların kutsal aylarında ve Ramazanda, Eyüp Sultan Camisi ve türbesi çevresinde mahşeri bir ziyaretçi kalabalığı olur. İğne atsan yere düşmez deyimi tam da burada geçerlidir. Kutsal aylar dışında da hemen her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmekte ve dua edilerek, dileklerde bulunulmaktadır. Eyüp İlçesi de; ismini, sınırları içinde türbesi bulunan ‘’Ebu Eyyub el-Ensari’’ den almaktadır.

İstanbul’un Fethinden sonra  Türklerin sur dışında kurduğu ilk yerleşim merkezi olan Eyüp’te; başta Eyüp Sultan Camii olmak üzere Osmanlı döneminden kalma çok sayıda tarihi eser mevcuttur. III. Selim’in  annesi  Mihrişah Valide Sultan’ın inşa ettirdiği imaret 200 yıldan beri faaliyetini sürdürmektedir. Tarihi Eyüp mezarlığında  Osmanlı Döneminin önemli asker, devlet adamı ve âlimlerinin mezarları bulunmaktadır.

Eyüp İlçesi’nin Haliç kıyısında bulunan eski fabrikaların tamamı kapatılmış olup; yeşil alanlara, parklara, sportif etkinliklerin yapılabileceği mekânlara ve kültür merkezlerine dönüştürülmüş. Temizlenmiş olan Haliç artık kokmuyor. Yediden yetmişe herkes, haliç kıyısındaki parklar ve kültür merkezlerinde dinlen eğlen etkinliklerine katılmaktadırlar.

Eyüp İskelesi’nden bindiğim vapur yavaşça iskeleden uzaklaşıyor. Bu esnada Eyüp Sultan Camisi ve çevresinin fotoğraflarını çekiyorum. Vapurumuz Eski Galata Köprüsüne doğru yaklaşırken, Piyer Loti Tepesine ve eteklerindeki Eyüp Sultan mezarlığına bakıyorum. Derken sol tarafımda, öteki yakada bulunan Sütlüce Kongre ve Kültür Sarayı fotoğraf karelerime giriyor.

Sütlüce Kültür ve Kongre merkezi, 1923 tarihli ‘’Sütlüce Mezbahası’’ binasının yenilenmiş ve genişletilmiş halidir. Sütlüce Kültür ve Kongre Merkezi 5 bina ve 73 000 m2 lik alandan oluşmuş. Yenilenme ve genişleme için 60 milyon dolarlık yatırım yapılmış. Haliç’in her iki yakasını da görüntülemeye çalışırken, ortasından deniz trafiğine açılmış olan Eski Galata Köprüsünü geçiyor ve sol taraftaki, öteki yakadaki Sütlüce İskelesi’ne doğru süzülüyoruz. 1912 yılında bir Alman firması tarafından yapılan Eski Galata Köprüsü, 466 metre uzunluğunda ve 25 metre genişliğinde idi. 1992 yılındaki yangından sonra onarılarak, Balat Hasköy arasına yerleştirildi.

Sütlüce Çevresi

Eski Galata Köprüsünü geçip, Sütlüce İskelesine yaklaşırken fotoğraf makinemle çok sayıda fotoğraf çekmeye çalıştım. Haliç gezisine çıkmadan önce de arşivimdeki bilgileri yanıma almıştım. Fotoğraf çekmekten fırsat buldukça bilgilerimi gözden geçirdim. Arşiv notlarıma göre; Sütlüce, İstanbul’un Beyoğlu İlçesi’ne bağlı mahallelerden biridir. Kuzeyinde ve batısında Haliç, doğusunda Örnektepe, güneyinde ise Halıcıoğlu bulunmaktadır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul’un en büyük hayvan kesimhanesi Sütlüce’de kurulmuş. Kesimhane 61 yıl hizmet verdikten sonra Haliç’te yarattıkları yüksek hava ve su kirliliğinden ötürü kapatılmış. Kesimhanenin kapatılması ile birlikte önemini yitirmiş olan Sütlüce; Haliç’teki kapsamlı temizleme çalışmasıyla birlikte MiniaTurk, Santral İstanbul ve Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi gibi yapıların yenilenmesiyle yeniden önem kazandı. Kâğıthane ile birlikte yükselen semtler arasına girdi.

Rahmi M. Koç Müzesi tarafından kurulan ve Hasköy-Sütlüce arasında seferler yapan trenler ile MiniaTurk, bu bölgeye olan ilginin artmasında başlıca etken oldular. Hasköy-Sütlüce arasındaki seferlerini sürdüren nostaljik tren seferlerinde; lokomotifin makas değiştirmesinden, Haliç’in manzarasına, hatta 50 yıl öncesinin traş köpüğü reklamlarına kadar her detay yer alıyor. İki istasyon arasındaki keyifli ve nostaljik tren seferleri 15 dakika sürmektedir.

Sütlüce İskelesinden uzaklaşıyor ve Haliç Köprüsü’nün altından geçiyoruz. Sonraki günlerde Ayvansaray tarafındaki köprü ayağında bulunan merdivenlerden köprü üzerine çıkarak fotoğraflar çektim ve Hasköy tarafına geçtim. Ayvansaray ile Halıcıoğlu arasında uzanan Haliç Köprüsü, Boğaziçi Köprüsü çevre yolları üzerinde bulunur. Boğaziçi Köprüsü’nün çevre yolu olan Otoyol 1 Haliç Köprüsü üzerinden geçmektedir.

Ayvansaray Çevresi

Sütlüce İskelesi’nden yolcu alan İDO ya ait yolcu vapuru iskeleden yavaşça uzaklaşıyor ve Ayvansaray İskelesi’ne doğru dümen kırıyor. Ayvansaray semtinin en iyi fotoğraflarını çekebilmek için, manevra yapan vapurda, sürekli yer değiştiriyorum. Arşiv notlarıma göre; Ayvansaray Semti Fatih ilçe sınırları içinde yer almaktadır. Kara ve Haliç Surlarının Haliç kıyılarında buluştuğu yerde konumlanmıştır.

Bu semt Tekfur sarayı civarlarından başlayıp, İvaz Efendi Camisi’ni, Herakleios Surları’nı Anemas Zindanları’nı, Blekherna Kilisesi ‘ni, Cabir Camisi’ni ve Lonca, Karabaş gibi mahalleri içine alarak Balat’a kadar uzanır. Blakhernai Kilisesi ve Ayazmanın varlığı nedeniyle semt, Ortodoks Hıristiyanlar için her zaman önde gelen uğrak yerlerinden biri olmuştur. Ayazma, kentteki üç önemli ayazmadan biridir. Diğer yandan, Arap Kuşatmaları sırasında surlar önünde şehit düşen sahabelerin mezarlarının buralarda bulunması sebebiyle, Müslümanlarca da önemli bir semt halini alır.  

Mahallenin adının kökenine ilişkin söylencelerden biri şöyledir. Osmanlı döneminde, saraya ait bazı egzotik hayvanların, özellikle de fillerin buradaki tekfur Sarayında barındırılmasından ötürü bu semte ‘’Hayvan Sarayı’’ dendiği, bunun da zamanla ‘’Ayvansaray’’a dönüştüğü yönündedirTamamı SİT alanı olan İlçenin yüzde 20`sini oluşturan 5 bölge, 5366 sayılı Yenileme Yasasına dayanarak kentsel bölge  yenileme alanı ilan edilmiş. Avyansaray Türk Mahallesine turizm ve kültür fonksiyonunun kazandırılması amaçlanıyor. Projeyle, günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilen, ancak risk taşıyan tescilli ahşap binalar aslına uygun olarak yenilenip, kullanılabilir hale getirilme çalışmaları sürmektedir.

Ayvansaray’dan uzaklaşarak rotamızı Hasköy’e çeviriyoruz. Bir sonraki yazı dizisinde Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi ile başlayan tanıtım turumuz devam edecek.

2,496 total views, 2 views today

Share

Altın Boynuz Haliç’e Panoramik Bir Bakış

Günümüzden 7000 yıl kadar önce, Alibey Deresi ve Kâğıthane Deresinin birleştiği bölgelerin İstanbul Boğazından gelen deniz sularıyla birleşmesi sonucunda bugünkü Haliç yani Altın Boynuz oluştu. Boğaziçi’nin tabii bir uzantısı olan bu sakin deniz parçası, çevresinde yaşayan insanlara güvenilir bir liman sağlamıştı.Sağlamakla kalmamış,  etrafındaki verimli topraklardan gelen ürünler kadar, balıkçılık olanaklarından ve bu emniyetli limanın desteklediği deniz ticaretinden de çevresinde yaşayan insanlara çok geniş olanaklar sunmaktaydı. Dünyanın en güvenli tabii limanlarından biri olan Haliç, tarih boyunca bolluğun ve bereketin simgesi oldu. Mitolojiler ve söylenceler bir yana Haliç, Antik çağlardan beri hep Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılmıştır. İstanbul Kentinin kuruluşundan bu yana da bu büyük koy, kentle birlikte düşünülmüş ve kentin varlık nedenlerinden biri olmuştur. 

Antik Çağ tarihçi ve yazarları, İstanbul Kenti’nin varlığını ve zenginliğini anlatırken, bu zenginliğin başlıca kaynağını ticaret olarak gösterirler. İstanbul’un önemli bir ticaret merkezi olmasını ve zenginliğini sağlayan ise Golden Horn olarak adlandırılan Haliç’teki korunaklı ve donanımlı limanlara bağlarlar. 

Golden Horn olarak bilinen Haliç bana göre görünüm olarak, Venedik’teki Büyük Kanala benzer. İstanbul’da Haliç için en iyi seyir tepelerinden biri olan Piyer Loti Tepesi’ndeki Pere Loti Kahvesinden bakıldığında Venedik kanallarını andıran bir masalımsı görüntü ortaya çıkar. Bayılırım bu görüntüye… Fırsat buldukça Piyer Loti Tepesine çıkar ve tekrar bu masalımsı görüntü karşısında hayallere dalarım.

Altın Boynuz Haliç kıyılarında bulunan semtlerin büyük bir bölümünü Haliç kıyılarında yürüyerek tanımaya ve anlamaya çalıştım.  Ancak; Rahmi M. Koç Müzesi’ni, Balat ve Ayvansaray’ı, Piyer Loti Tepesi ve çevresini yazarken, Haliç’ten çekilecek panoramik fotoğraflara da ihtiyacım olduğunu hissetmiştim. Eksik gördüğüm fotoğrafları tamamlamak için, Eyüp İskelesi’nden bindiğim vapurlarla, Eyüp-Eminönü arasında defalarca yolculu yaparak yüzlerce fotoğraf çektim.

Öncelikle Haliç’in panoramik bir görüntüsünün en iyi olduğu Piyer Loti Tepesi’ne çıkıp, Haliç üzerinden Marmara Denizi’ne doğru bakalım defalarca… Tarihi Yarımada ile Beyoğlu İlçesi’ni tanımlayan, Öteki yaka Pera’yı birleştiren köprüler görüş alanımıza girer. İlk gözümüze çarpan Haliç Köprüsü olup, üzerinden İstanbul birinci çevre yolu geçer. Hemen arkasında, Ayvansaray ile Hasköy arasında eski Unkapanı Köprüsü kalıntıları bulunmaktadır. Daha sonra da Atatürk Köprüsü, Marmaray Haliç Köprüsü ve Galata Köprüsü bizi Marmara Denizi’ne doğru götürür.

Piyer Loti Tepesi’nden tekrar Haliç’e bakalım panoramik olarak…  Sağ tarafında ya da kuzeyindeki Tarihi Yarımada içinde kalan bölümünde; Eyüp İlçesi, Ayvansaray Mahallesi, Balat Parkı ve Balat, Şair Nedim Parkı ve Fener Mahallesi, Haliç Sosyal Tesisleri, Kadir Has Üniversitesi Kampüsü, İstanbul Ticaret Üniversitesi Eminönü Kampüsü ve Eminönü ile mistik bir hava yaratan İstanbul Silueti karşımıza çıkar.

Haliç’in sol tarafında ya da güneyinde ise; Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi, Sütlüce Vapur İskelesi, Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Hasköy Vapur İskelesi, Haliç Tersanesi, Kasımpaşa İskelesi ve Sosyal Tesisleri ile Galata Kulesi görüş alanımıza girmektedir. Bütün bu saydıklarımın büyük bir bölümü Beyoğlu İlçesi sınırları içinde kalmakta olup, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, öteki yakayı anlatan Pera adıyla anılmaktaydı.

Günümüzden 7000 yıl kadar önce, Alibey Deresi ve Kâğıthane Deresi’nin birleştiği bölgelerin İstanbul Boğazı’ndan gelen deniz sularıyla birleşmesi sonucunda bugünkü Haliç yani Altın Boynuz oluştu. Boğaziçi’nin tabii bir uzantısı olan bu sakin deniz parçası, çevresinde yaşayan insanlara güvenilir bir liman sağlamakta ve  etrafındaki verimli topraklardan gelen ürünler kadar, balıkçılık imkânlarından ve bu emniyetli limanın desteklediği deniz ticaretinden de çevresinde yaşayan insanlara çok geniş olanaklar sağlamıştır.

Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi

Dünyanın en güvenli tabii limanlarından biri olan Haliç, tarih boyunca bolluğun ve bereketin simgesi oldu. Mitolojiler ve söylenceler bir yana Haliç, Antik çağlardan beri hep Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılmıştır. İstanbul Kenti’nin kuruluşundan bu yana da bu büyük koy, kentle birlikte düşünülmüş ve kentin varlık nedenlerinden biri olmuştur.

İstanbul’u ya da ilk adı Bizantion’u görmüş olan Antik Çağ tarihçi ve yazarları, kentin zenginliğini anlatırken, bu zenginliğin başlıca kaynağını ticaret olarak gösterirler. Zenginliği sağlayan ise Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılan Haliç’teki korunaklı ve donanımlı limanlardır. Haliç’in; doğal bir liman olmasının yanı sıra, balıkçılık da zenginlik kaynaklarından biridir.

Ayvansaray

Diğer taraftan, bolca bulundurduğu palamutların boynuza benzemesi ve Pera üzerinden doğan güneşin suyun nüzerindeki altın sarısı rengi nedeniyle de bu körfeze Altın Boynuz ya da Golden Horn adı verildiği düşünülmektedir. Bizantion, İstanbul şehrinin kent olarak ilk atası ve Konstantinopolis’ten önceki adıdır. Bir söylenceye göre; Antik Yunanistan’dan gelenler, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölgede, Haliç ve Marmara Denizi’nin arasındaki Tarihi Yarımadanın doğu ucunda kurulmuş bir kenttir.

Efsaneye göre; Megara, Argos ve Korint’den gelen kolonici Dor Yunanlılar tarafından M.Ö. 667’de kurulmuş ve adını kral Byzas ya da Byzantas ‘tan almıştır. Bir zamanlar kokusundan yanına yaklaşılmayan Haliç, nihayet hayata dönmüştür. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ’nin 1994 ten beri yürüttükleri ortak projeler ile Haliç bataklık olmaktan kurtarılmıştır.

Kirlilikten yanına yaklaşmaya çekindiğimiz Haliç’i kirlilikten arındırmak için İSKİ, Kuzey ve Güney Haliç Projeleri’ni gerçekleştirmiş. Bu projeler kapsamında inşa edilen devasa atıksu arıtma tesisi, deniz deşarjı, kara boru hattı, tüneller, kolektörler, terfi merkezleri ve atıksu şebekeleri ile atıksu şebeke yatırımları %99 oranında tamamlanmıştır. Haliç’e ve İstanbul Boğazına evsel ve endüstriyel atıksu girişi önlenmiştir. 5 Milyon m3 çamur taranarak Haliç’in etrafı rahatsız edici kötü kokudan tamamen arındırılmıştır. 

Son olarak da, Haliç’teki su dolaşımının sağlanması için gerekli yatırımlar yapılmış ve uygulamaya geçilmiştir. Oksijen kalmadığı için, 1996 yılına kadar içinde canlı yaşamın barınamadığı Haliç’te, bugün denizatından lüfere kadar 34 çeşit balık yaşıyor. Sadece balıklara değil çevresine de hayat veren Haliç’te sekiz yeni bitki türü de ortaya çıkmış. Antik çağdaki ‘’Altın Boynuz’’ günlerine  her gün biraz daha yaklaşan Haliç’te, sırada İstanbulluların yüzebileceği temizlikte koylar ve sayfiye alanlarının yaratılması düşünülmektedir.

2,464 total views, no views today

Share

Piyerloti Kahvesi ve Altın Boynuz Haliç

 

Benim için, Altın Boynuz Haliç ve çevresini yazma isteği Pierre Loti tepesini ve bu tepedeki Piyer Loti Kahvesini görmek istememle başlamıştı 2009 yılında. İstanbul’un en iyi seyir tepelerinden biri olan Piyer Loti tepesi ile kahvesini çok duymuş ve ‘’mutlaka görülmesi gereken yerler’’ listeme eklemiştim. Güzel bir yaz günü Piyer Loti kahvesini ziyaret etmeye karar verdim ve Eyüp Sultan teleferik istasyonuna giden otobüslerden birine bindim. Teleferik bakımdaydı…İyi ki bakımdaydı, yürüyerek tepeye çıktım.

Dini açıdan İstanbul’un en kutsal yerlerinden biri sayılan Eyüp Sultan Camisinin yanındaki dar, eğimli ve uzun merdivenleri tırmanmaya başladığımda; bir yandan Haliç’in fotoğraflarını çekmiş, bir yandan da ortamın yaydığı mistik huzuru hissetmiştim. Eyüp Sultan Mezarlığı içinde ilerlerken, sağımda ve solumdaki mezarlarda yatanlar ve mezar taşları yüzyıllar öncesine götürmüştü beni. Yolun sonunda karşıma Tarihi Pierre Loti Kahvesi çıkmıştı.

Birkaç yüz yıllık geçmişe sahip olan bu kahve, eşsiz manzarasıyla beni alıp eski zamanlara, Cenevizlilere ve Osmanlılara götürmüştü. Marmara Denizi’ne doğru uzanan Haliç’in bir tarafında Tarihi Yarımada ve Osmanlılar, diğer tarafında ise öteki yaka olarak bilinen Pera (Galata ve çevresi) ve burada yaşamış olan Cenevizliler yer alıyordu. Görülmesi gerekenler listeme eklemekte yanılmamıştım. Piyer Loti Tepesinden Haliç’i izlemenin bir ayrıcalık olduğunun farkına varmış, biraz da Hayaller ve Âşıklar Kenti Venedik ile karşılaştırmıştım. 

19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvehanesi olarak bilinen bu kahve, Fransız yazar Pierre Loti’nin, kahveyi mekân tutmaya başlamasından sonra, Pierre Loti Kahvesi olarak anılmaya başlamış. Haliç’in en muhteşem görüntüsünün izlenebildiği Piyer Loti Tepesi, yıllardır âşıkların sevgilileriyle buluştukları, şehirden kaçarak iç huzura kavuştukları ve Piyer Loti’yi soludukları bir durak olarak biliniyor.

PİYER LOTİ KAHVESİ STANBUL

Pierre Loti, 1850-1923 yılları arasında yaşamış ünlü Fransız yazar ve gezginci olarak karşımıza çıkıyor. Deniz subayı olan Loti, Türkiye’ye ilk kez 1876 yılında gelmiş ve bir yıl kalmış. Eyüp sırtlarındaki Tarihi tepeyi ve kahvehaneyi de o yıllarda keşfetmiş. İç huzura kavuştuğu bu kahvehaneden seyrettiği Haliç’in büyüsüne kapılmış olmanın yanı sıra Aziyade adındaki evli bir Osmanlı kadınına âşık olmuş ve uzun yıllar İstanbul’da kalmış. 

Hazır Haliç’in büyüsünden söz etmişken, Haliç’in varlık nedeni olan İstanbul Boğazı’ndan, mitolojideki büyülerden ve aşklardan da söz edelim. Edelim çünkü İstanbul Boğazı ve Haliç’in tarihçesinde biraz da mitler ve mitoloji vardır. Gerçekten de her şey bir mitoloji ile başlar. Büyülü bir ortamda yaşayan Baş Tanrı ZEUS kendisine bir hayat arkadaşı aradığı zamanlarda âşık olduğu güzel Hera, henüz sütannesi ile birlikte yaşayan genç bir kızdır. Sütannesi, kem gözlerden uzak tutabilmek için, onu hiç yalnız bırakmamaktadır. Oysa Zeus çok beğendiği Hera’yı görmek ve aşkını anlatarak, evlenme isteğini dile getirmek istiyordu. 

Bir kış mevsiminin çok soğuk bir gününde, her nasılsa ıssız bir yerde, Hera yalnız başına hayallere dalmışken, birden bire soğuktan üşümüş, titreyen bir guguk kuşu gelir ve omuzlarına konar. Üşüyen kuşa acıyan Hera onu yakalayıp ısıtmak için göğsüne bastırır. Oysa bu bir kuş olmayıp, Baş Tanrı Zeus’ tur. Hera ile baş başa kalabilmek için böyle bir yola başvurmuştur. Böylelikle ilk buluşma gerçekleşir ve Baş Tanrı Zeus’a yaraşır bir düğünle evlenirler. Zeus, Hera’ya âşıktır ama ne de olsa bir erkektir. Gönlü ara sıra güzellerden yana kayar. Karısını, ölümlü güzellerle, bazen de Tanrıça ya da yarı Tanrıçalar ile aldatır.

HALİÇ İSTANBUL

Evliliğin kutsallığına inanan ve bu duygusunu çevresine de göstermek isteyen Hera, bu koşullara rağmen Zeus’la iyi geçinerek, zorluklarla baş etmeye çalışır. Çalışmasına çalışır da kendisine yapılan bir kötülüğü, hatta bir yanlışlığı hiç unutmaz. Hele bu yanlışlık kutsal saydığı evliliğine yönelik bir davranış olursa, affedilemez bir suç olur. Üstelik, kıskançlığı ile de ünlüdür Hera. Günün birinde, Zeus, Argos Kralı’nın güzelliği ile ünlü kızı İo’yu görür ve ona âşık olur.

Kıskançlığı ile ünlü Hera, bu aşkı öğrenince öyle bir öfkeye kapılır ki, Zeus İo’yu Hera’nın kıskançlığından ve gazabından korumak önlem alır. İo’yu bir beyaz inek şekline sokar. Ama Hera boş durmaz, ineğin başına bir devi nöbetçi koyarak İo’yu denetim altına alır. Nöbetçinin etkisiz hale getirilmesi üzerine de İo’nun başına  at sineklerini musallat eder. İnek şeklindeki İo, sineklerden kurtulmak için kendini sulara atar ve boğazı yüzerek geçer. Boğaza, İnek geçidi anlamında Bosphorus denir.

İo’nun Boğazı geçerken sularla doldurduğu derin vadi ile de Haliç Körfezi oluşur. İo’nun yüzerek geçtiği boğaz, bundan böyle “İnek Geçidi” anlamına gelen Bosphorus olarak bilinmeye başlayacaktır. Dünyaya getirip Keroessa yani Boynuz adını verdiği kız çocuğundan dolayı da bu körfeze Hrisokeras  (Altın Boynuz) denilecektir. Dünya coğrafya edebiyatında Hrisokeras ‘’Haliç’’ olarak adlandırılmaktadır. Arapçada ise Haliç, ‘’İç Liman’’ olarak bilinmektedir.

Bir sonraki yazımda Haliç’i tanıtmaya devam edeceğim.

 

1,948 total views, 2 views today

Share