İstanbul Ayvansaray semti izlenimleri

 

İstanbul Suriçi ‘nin en uç noktasındaki, Eyüp’e komşu olan Ayvansaray’ı ilk kez 2009 yılında keşfetmiştim. Sonraki yıllarda başta Ayvansaray olmak üzere Balat ve Fener semtlerini de defalarca gezdim, fotoğrafladım. Bazen de yakın çevremdeki arkadaşlarla, gruplar halinde ‘’Tarihi geziler’’ adı altında üç antik semti gezdik.

Ayvansaray semtindeki Atik Mustafa Paşa Mahallesi, UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan İstanbul surlarının bir bölümünü de barındırmaktadır. Antik çağdan beri sürekli bir yerleşim alanıdır Ayvansaray. Sahip olduğu anıtlar, sivil mimarlık örnekleri ve arkeolojik mirasa rağmen 2006 yılında, Bakanlar Kurulu kararıyla, “yenileme alanı” ilan edildi. Hemen aklıma Sulukule ile Tarlabaşı geldi. Sulukule’deki kentsel dönüşüm sonrasını görmüş ve tanıyamamıştım. Tanıyamamıştım çünkü Sulukule’deki yapılar yenilenmiş ama semtin ruhu kaybolmuştu. Benim kaygılarım Ayvansaraylılar tarafından da paylaşılmıştı. Ayvansaray’ın tarihi dokusu ve ruhu yok edilecek endişesiyle Ayvansaray sakinleri ve sosyal toplum kuruluşları itiraz ettiler. Ne var ki itirazlar dikkate alınmadı.

2009 yılındaki Ayvansaray yapıları

Kentsel dönüşüm ve yenileme adı altında; İstanbul’un merkezinde ve rantı çok büyük olan tarihi mahalleleri, kullanıcılarını tahliye ettikten sonra, yeterli konforu taşımadıkları gerekçesiyle yıkılmaktadırlar.  Ayvansaray’ın “yenileme alanı” ilan edilmesinin ardından başlayan hızlı dönüşüm, konuya duyarlı çevrelerin itirazlarına rağmen devam etti ve son aşamaya gelindi. 

Ortaya çıkan nedir? Sorusunun yanıtı pek iç açıcı değil. Ayvansaray Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında iki türlü uygulama yapıldığı görülüyor. Kâgir yapıların bulundukları parseller birleştirilerek tek kütleli yapılar inşa edilmiş. Tek kütleli yapılarla birlikte de semtin tarihi ruhu yok olmuş. Diğer taraftan yenilenmesi gereken on beş ahşap yapı ise tamamen yıkılarak yeniden kurgulanmış.

solda yenilemeden önce-sağda yenilemeden sonra

Yıkım ve yeniden yapım ancak ayakta olmayan veya tamamen kaybedilmiş yapılar için belli şartlarda kabul edilebilir. Oysa yeniden tasarım ve yapım ayakta olan, kısmen veya tamamen kurtarılabilecek, en azından kapı, pencere, silme ve benzeri özgün elemanları tekrar kullanılabilecek yapılara da uygulanmış.  Yapıların sahip oldukları özgün malzeme, yapım teknikleri, dönem özelliği gösteren mimari ögeler dikkate alınmadan yürütülen proje sonucu yapılar tüm özelliklerini yitirerek kötü birer kopyası durumuna getirilmiş.

BALAT PANAYİA AYAZMASI

Kentsel dönüşümün devam ettiği bölgede gezmemize ve fotoğraf çekilmesine izin verilmediği için Ayvansaray Kuyusu sokağından bölgenin arka tarafına geçiyoruz.  Panalyo Bihoherno Ayazmasına ulaşmak istiyoruz. Ayazmanın açık olup, olmadığını da bilmiyoruz ama denemeye değer diyerek yürüyoruz. Damlataşı Sokak’ta karşımıza çıkan ayazma ziyaretçilerine açıktı. M.S. 450 – 457 yılları arasında İmparator Marcianos tarafından yaptırılan Ayvansaray Panalyo Bihoherno Ayazması geniş ve bakımlı bir bahçeye sahipti. Günümüze kadar kendini koruyabilmiş olan Ayazma yalnız Hristiyanların değil birçok Türk’ün de şifa bulmak için ziyaret ettiği bir yer olarak biliniyor. Yüksek duvarlarla çevrili bu ayazmaya girdiğimizde, öncelikle, gezimizi ölümsüzleştirmek için fotoğraf makinelerimizi çalıştırdık.

Kutsal Su pınarları olarak tanımlanan Ayazmalar, aynı zamanda şifalı su kaynakları olup, Anadolu’nun birçok yöresinde bulunmaktadır. Panalyo Ayazması, Bizans döneminde, Tekfur Sarayı’nın ayazmasıydı. Efsaneye göre Kudüs’ten gelen iki Bizanslının Meryem Ana’ya ait elbiseler olduğu iddiasıyla yanlarında getirdikleri giysileri kilisede saklamışlar ve bu kutsal giysileri etrafa yaymışlar. Bundan sonra da çevredekiler tarafından kutsal olduğuna inanılmış ve ziyaretçi akınına uğramış. Günümüzde, ayazmanın da içinde bulunduğu küçük bir kilise var. Panagia Vlaherna Meryem Ana Kilisesi…

Adını içinde bulunan ve Ortodoks Hristiyanlarca kutsal sayılan kaynak suyu anlamına gelen ayazmadan alan Panagia Vlaherna Meryem Ana Kilisesi Fatih’in Ayvansaray semtinde bulunuyor. İlk olarak İmparator Markianus tarafından 450 yılında yapımına başlanan kilisenin inşası 474 yılında tamamlanmış. İçinde Hz. Meryem’in elbisesi olduğu düşünülen bir ‘Moforion’ ile Hristiyanlığa ait değerli eşyalar bulunan kilise, Pazar ayinini Cuma günü yapan tek Hristiyan Kilisesi. 1860 yılında en baştan yapılıp, ibadete açılan kilise günümüzde hala hizmet veriyor.

Ayazma ve kiliseyi gezdikten sonra balat ve Fener semtlerini görmek için yeni bir rota belirliyoruz.

 

1,290 total views, no views today

Share

Eyüp Sultan İstanbul

 

Altın Boynuz Haliç’i yazarken Haliç’te bir vapur turu yapma gereğini duymuş ve sonraları defalarca gerçekleştirmiştim. Bazen sadece Eminönü’e kadar giderken bazen de Üsküdar İskelesine kadar sürdürmüştüm turumu. Eyüp Sultan iskelesinden bindiğim Haliç vapuru Haliç’in iki yakasındaki yerleşim birimlerinin iskelelerine uğrayarak yolcuların alıyor ve boşaltıyordu. İlk hareket noktasından, Eyüp Sultan’dan başlayarak Haliç kıyısındaki yerleşim birimlerini yazmanın yararlı olacağını düşündüm.

Eyüp Sultan İskelesi

Eyüp Sultan, İstanbul’un Müslümanlarca kutsal kabul edilen ilçelerinden biridir. İstanbul’un Avrupa yakasında, İstanbul surlarının hemen dışındadır. Doğusunda Kâğıthane, Haliç ve Beyoğlu, güneyinde Fatih ve Zeytinburnu, batısında Bayrampaşa ve Gaziosmanpaşa ilçeleri vardır. İlçe sınırları mücavir alanı kuzeyde Karadeniz’e kadar uzanmaktadır.  İlçenin Haliç’e 2,6 kilometre kıyısı vardır.

Eyüp Sultan Mezarlığı

Eyüp Sultan İlçesi sınırları içinde Eyüpsultan merkezde, Nişanca, Defterdar, Düğmeciler, İslambey, Rami Cuma, Topçular, Rami Yeni, Silahtarağa, Sakarya, Alibeyköy Merkez, Esentepe, Karadolap, Yeşilpınar, Akşemseddin, Çırçır, Güzeltepe ve Emniyettepe mahalleleri bulunmaktadır. Şimdiki adı Alibeyköy olan Köpekyaylası önemli yerleşim alanlarından biridir. Eyüp Sultan ilçesi kırsal alanında ise Kemerburgaz Belediyesi ve bağlı olarak Mimar Sinan ve Mithatpaşa mahalleleri, Göktürk Beldesi ile Akpınar, Ağaçlı, Çiftalan, Ihsaniye, Işıklar, Odayeri, Pirinççi ve Yayla köyleri yer almaktadır.

İlçe ismini, sınırları içinde türbesi bulunan Ebu Eyyubi el-Ensari’den almaktadır. İstanbul’un Fethinden sonra Türklerin sur dışında kurduğu ilk yerleşim merkezi olan Eyüp’te başta Eyüp Sultan Camii olmak üzere Osmanlı döneminden kalma çok sayıda tarihi eser mevcuttur. III. Selimin annesi Mihrişah Valide Sultan’ın inşa ettirdiği imaret 200 yıldan beri faaliyetini sürdürmektedir.

Müslümanlarca İstanbul’un ilk fetih denemesi M.S. 669 yılında olmuştur. Bu savaşta ölenler Müslümanlar açısından Sahabeler ve İslam Şehitleri olarak kabul edilmektedir. Hz. Muhammet’i tanımış ve Onunla birlikte savaşmış oldukları için ‘’Sahabe’’ adını alanların mezarları bu bölgede bulunmaktadır. Bölgede yedi sahabenin bulunduğu söylenmektedir. Tarihi Eyüp mezarlığında Osmanlı döneminin önemli asker, devlet adamı ve âlimlerinin mezarları bulunmaktadır.

Eyüp Sultan Müftülüğü ’nün internet sitesindeki bilgilere göre, Hz. Muhammet 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, evi yapılıncaya kadar, Ebu Eyyup el-Ensari’nin evinde 7 ay misafir olmuştur. Ebu Eyyup el-Ensari,  Peygamber’in vahiy kâtipliğini yapmıştır. Peygamber ile birlikte çeşitli savaşlara katılmış, 669 yılında da İslam ordusu ile birlikte İstanbul seferine katılmış ve İstanbul Surları dibinde şehit olmuştur.

İstanbul’un fethinden önce II. Mehmed’in hocası Akşemsettin tarafından, Ebu Eyyup el-Ensari’nin kabri bulunmuş ve üzerine türbe yaptırılmıştır. Eyüp semti, Fetih’ten sonra Fatih Sultan Mehmed’in, Eyüp Sultan Türbesi’ni yaptırmasıyla gelişmeye başlamıştır. Aynı yıllarda bu yapılara eklenen medrese, aşhane, kütüphane, imaret, hamam ve diğer yapılar çevresinde, Eyüp’teki doku oluşmaya, ilçe şekillenmeye başlamıştır. Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed olarak anılmaya başlayan II. Mehmed, türbenin yanına Eyüp Sultan Camisi’ni yaptırmıştır.

Eyüp Sultan Camii

Bu nedenle, Eyüp Sultan Camii ve çevresi yerli ve yabancı turistlerin önemli ziyaret yerlerinden biridir. Müslümanların kutsal aylarında ve Ramazanda, Eyüp Sultan Camii ve türbesi çevresinde mahşeri bir ziyaretçi kalabalığı olur. İğne atsan yere düşmez deyimi tam da burada geçerlidir. Kutsal aylar dışında da hemen her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmekte ve dua edilerek, dileklerde bulunulmaktadır.

Eyüp Sultan İlçesi ismini türbeden almıştır. Sınırları içindeki türbesi ve camisinin bir başka tarihi önemi de Osmanlı Padişahlarının Kılıç Kuşanma yeri olmasından kaynaklanmaktadır. Avrupa’da kral ve kraliçelerin taç giyme törenleri neyse, Osmanlı’da da kılıç kuşanma töreni o” idi. Osmanlılarda ‘’Kılıç Kuşanma’’ töreni, tahta çıkış seremonileri arasında en önemli safhalardan biri olarak kabul edilmekteydi. Sünni İslâm hükümdarlarının dünyevi hükümranlıklarını onaylamak anlamında yapılan törenlerdi.

İslam dünyasında ilk Kılıç Kuşanma olayı Abbasilere kadar tarihlenmektedir. Osmanlı tarihinde usulüne uygun olarak kılıç kuşanan ilk padişahın Yıldırım Beyazıt olduğu kabul edilir. Osmanlı hükümdarları tahta çıktıktan kısa bir süre sonra Eyüp Sultan Türbesi’ne gelerek devlet erkânı ve halkın önünde görkemli bir törenle kılıç kuşanırlardı. Taklid-i Seyf adı da verilen bu kılıç kuşanma törenlerinde padişahlar; Peygamberimize, Hazret-i Ömer’e, Halid İbn-i Velide, Osman Gazi’ye ya da Yavuz Sultan Selim’e ait kılıçlardan birini kuşanırlardı. Böylelikle hem hükümdarlığını ilan etmiş hem de İslam dünyasının koruyuculuğunu sembolik anlamda üstlenmiş olurlardı.

Osmanlılarda hemen pek çok alanda olduğu gibi kılıç kuşanma töreninin de temel protokol kurallarını belirleyen kişi Fatih Sultan Mehmed olmuştur. İstanbul fatihi olan 2. Mehmed, fetihten önce keşfedilen Ebu Eyyup el-Ensari’nin türbesi önünde, hocası Akşemsettin’in elinden kılıç kuşanmıştır. Osmanlı padişahları Kılıç Kuşanma törenlerinin mekânı olarak, son padişah Mehmed Vahdettin’e kadar, hep Eyüp Sultanı tercih etmişlerdir.

Yavuz Sultan Selim’den itibaren, halifeliğin ve buna bağlı olarak kutsal emanetlerin İstanbul’a taşınması sonucunda, gelenek daha sistematik bir hal almıştır. 17. yüzyıl başında, I. Ahmed’in saltanatı zamanında ise “saltanat hukukunun bir nişanı” olarak resmi protokole dâhil edilmiştir. Kılıç Kuşanma törenlerinde; padişahların deniz yoluyla Eyüp Sultan’a giderek karadan Topkapı sarayına dönmeleri ve dönüş yolunda sırasıyla Yavuz, Fatih, Kanuni ve II. Beyazıt türbelerinin ziyareti de gelenek halini almıştı.

1,181 total views, no views today

Share

Ankara Ulucanlar Cezaevi Müzesi

 

Kentlerin toplumsal hafızaları vardır. Ankara Saraçoğlu Mahallesi, Atatürk Bulvarı, Kızılay-Sıhhiye-Ulus meydanları, Çankaya Köşkü ve daha niceleri… Ankara’daki en önemli toplumsal hafıza mekânlarından biri de Ulucanlar Cezaevi Müzesi olmaktadır. Müzenin hangi köşesine giderseniz gidin, Ulucanlar Cezaevinde ziyaretçileri farklı bir anı, farklı bir hikâye, 81 yıllık bir siyasi ve sosyal tarih karşılıyor. Bütün yaşanmışlıkları ile birlikte şimdi bambaşka bir yüzle ziyaretçilerini ağırlayan Ulucanlar Cezaevi, bizleri Türkiye’nin yakın tarihi ile birlikte kendi içsel yolculuğumuza da çıkarıyor. Geçmişimizle yüzleşmemizi sağlıyor.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Ulucanlar Cezaevi’nin yapılış tarihi, cumhuriyetin ilk yıllarına dayanıyor. 1925 yılında inşa edilen cezaevinin geçmişi, Türk siyasi hayatından kesitler sunuyor adeta. Ulucanlar Cezaevi sadece infazların değil, tanınmış mahkûmları ile de tarihe ismini yazdırdı. Çok sayıda yazar, gazeteci ve şair girdi kapısından. Darbeler ve sıkıyönetim dönemlerinde birçok yazarın, politikacının, öğretmenin ve sinemacının yolu geçti Ulucanlardan. Açık kaldığı 81 yıl boyunca adı acılarla, işkencelerle ve idamlarla anıldı. ”Üç Fidan” olarak bildiğimiz Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın arkasından 12 Eylül darbesinde de Necdet Adalı ile Mustafa Pehlivanlıoğlu yok yere idam edilmişlerdi. Bu günküne benzer bir inatlaşmanın sonuçları olarak gencecik beş fidan yok edilmişti.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Müze tarihi ve müzede bizlere sunulanlar, demokrasinin yalnız sandık olmadığını gösteriyor. Sandık ve millet iradesi diyenlerin yanıldığını gösteriyor. Farklı suçlardan pek çok mahkûmun kaldığı Ulucanlar Cezaevi 1 Temmuz 2006 yılında kapatıldı. Ne olacağı konusunda uzun tartışma ve yorumlar yapıldı ve en iyi sonuca gidildi. Altındağ Belediyesi tarafından restore edildikten sonra müze olarak kapılarını Temmuz 2011 tarihinden itibaren ziyaretçilerine açtı.

Adı infazlarla, işkenceyle, acıyla anılan Ulucanlar Cezaevi, tüm bu gerçekleri ile bugün bambaşka bir görev üstleniyor.  Yok saymak için değil, ders çıkarmak için, unutturmak için değil tekrar umut edebilmek için ziyaretçilerini ağırlıyor. Birkaç yıl öncesine kadar sadece mahkûmların girdiği Ulucanlar Cezaevi, tüm geçmişi ile artık yeni ziyaretçilerini misafir ediyor. Müzenin açılışı olan 2011 yılında, Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdiklerini ifade eden Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, “Ulucanlar Cezaevi Ankara için önemli bir simge. Burasının yıkılmasına izin veremezdik. Ankara’nın kültür ve turizm hayatına önemli bir eser kazandırdığımızı düşünüyorum” diyerek projeye verdiği önemi gözler önüne seriyordu.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Açıldığı ilk günden bu yana 250 binden fazla kişi tarafından ziyaret edilen Ulucanlar Cezaevi Müzesi, Türkiye’nin ilk Cezaevi Müzesi olmasının yanı sıra, bir birinciliğe daha imza atmış durumda. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre, Ulucanlar Cezaevi Müzesi 2012 yılında Ankara’daki tüm özel müzeler içinde en çok ziyaret edilen müze olurken, Türkiye genelinde ise ilk 10’a girmeyi başarmış. Altındağ Belediye Başkanı Tiryaki; Müze olarak ziyarete açılan cezaevinin kapalı bölümünün ardından, cezaevinin yarı açık bölümünün de kültür, sanat ve kongre merkezi olarak kapılarını açtığını belirtiyor. Tiryaki “Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nin Ankara için önemli bir simge olduğuna inanıyorum. Buranın yıkılmaması ve müze olarak hizmete açılması için uzun süre mücadele ettik. Bugün müzenin bu kadar çok ziyaret edilmesi, emeklerimizin boşa çıkmadığını gösteriyor” diyor.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Ulucanlar Cezaevi Müzesi beni çok etkiledi. Bu nedenle çok zaman harcıyor, çok fotoğraf çekiyor ve her fırsatta tekrar ziyaret ediyorum. 1925 yılından 2013 yılına kadar olan siyasi tarihimizi bölümlere ayırarak müzeyi yazmak istiyorum. Çok zor olacağı endişesi içerisindeyim. Çok çalışmam, araştırmam ve müzeyi birkaç kez daha ziyaret etmem gerekecek diye düşünüyorum. Düşünmek, başlamanın itici gücü olduğuna göre bölümler halinde yazmak gerekir diye düşünüyorum.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

1,894 total views, no views today

Share

Ankara Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi

 

Altındağ’ın en yüksek yerinde konuşlanmış olan Ankara Kalesi Ankara’nın en önemli sembollerinden biridir. Hititlerden bu yana hep aynı yerde bulunan kale Romalılar, Bizanslılar ve Selçuklular dönemlerinde birçok kez onarılmış. İç kale ve çevresini kuşatan dış kaleden oluşmaktadır. Kaleiçi Mahallesinde yaşam devam ediyor. Büyük bir bölümünde evler harabe halinde, Hisar kapısı civarındaki evler ve konaklar aslına uygun olarak yenilenmiş. Bu şirin evler turistik dükkânlara, sanat evlerine, kafelere, restoranlara ve oteller dönüşmüş. Kendinizi zamanda yolculuk yapmış gibi hissediyorsunuz.

Ankara Kalesi’nin Hisar kapısından çıkar çıkmaz, eskiden At Pazarı olarak bilinen hanlar bölgesi karşımıza çıkar. Bunlardan biri de Çengel Han’dır. Çengelhan, Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1522-1523 yıllarında yaptırılmış. Çengelhan’ın, Kanuninin kızı Mihrimah Sultan’ın eşi Damat Rüstem Paşa’nın Vakfı’na bağlı olduğu bilinmektedir. 500 yıllık bir geçmişine rağmen Çengelhan, Ankara’nın hanlar bölgesinde özgün yapısını koruyabilen ender yapılardan biridir.

Döneminin en büyük dört hanından biri olan Çengelhan, çok sayıda oda ve ”develik” kısmı ile hizmet vermiş. Çengelhan, kareye yakın dikdörtgen planlı mimari yapısıyla Klasik Osmanlı kent içi hanlarının güzel bir örneğini oluşturur. Çengelhan’ın ortasında üstü açık bir avlu bulunmaktadır. Hanın üst katlarında konuk odaları, alt katlarında ise develik olarak adlandırılan büyük ve geniş odalar bulunmaktadır. Develerin bağlandığı bu odalarda bazen kalabalık gruplar da kalabiliyormuş.

20. yüzyılın sonlarına doğru, terk edilmeden önce; tiftik, yapağı, ham deri toptan satışlarının yapıldığı bir tabakhane ve yün deposu olarak kullanılmış. Etrafı tonoz örtülü revakla çevrili avlunun bir kenarında bulunan yapı, Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un iş yaşantısına başladığı dükkâna da ev sahipliği yapmış. Çengelhan, Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğünden kiralanarak restore edilmiş ve 2005 yılından itibaren sanayi müzesi olarak hizmet vermeye başlamıştır. Müzede,  İnsanoğlunun yaratıcılığı ve çalışkanlığı ile bezenmiş, yetenekli mühendisler ve zanaatçılar tarafından yapılmış objeler ile muhteşem güzellikler sunulmaktadır.

Toplam 32 odada; denizcilikten karayolu taşımacılığına, havacılıktan tıbba kadar pek çok sanayi kolunun geçmişini gözler önüne seren 3 000 den fazla obje ile ziyaretçilerini karşılamaktadır. Müzenin birinci katında Raylı Ulaşım, Oyuncaklar, İletişim, Denizcilik, Günlük Yaşam, Rahmi M. Koç Galerisi, Havacılık bölümleri yer almaktadır. Müze; ulaşım, sanayi ve iletişim tarihine adanmış olmakla birlikte, koleksiyonda Ankara ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili objelere de yer verilmiş.

Müzenin zemin katında Makineler, Vehbi Koç Dükkânı, Karayolu Ulaşımı ve Esnaf Sokağı yer alırken bodrum katında da Tarım bölümü yer almaktadır. Minyatür modellerden başka sandal ve arabalar gibi birebir ölçülerde objeleri de kapsamaktadır. Yalnız Müze binası bile evrensel cazibesi, romantik ortamı, tarihi ve keyifli atmosferiyle görülmeye değer.

Çengelhan’ın ortasında üstü açık avluda konumlanmış olan Çengelhan Brasseria,  80 kişilik masa ve 250 kişilik kokteyl kapasitesine sahip. Ankara’nın seçkin davetlerine ev sahipliği yaptığını öğrendiğim Çengelhan Brasseria tarihi ve sanatı içinde barındıran ender mekânlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Menüye baktığımda fiyatlar bakımından da ender olduğunu gördüm. Bütçemin bu mekânda yemek yememe uygun olmadığını görmek beni üzdü ise de mekânı görmekten keyif aldım. Bir görevliye fotoğrafımı çektirerek, yemek yemesem de tarihin içinde yerimi almış oldum.

1,294 total views, no views today

Share

Ankara Hamamönü Sanat Sokağı

 

Ankara Altındağ’dır demiştik… Demiştik çünkü Altındağ’daki tarihi yapılar ve anıtlar Ankara’nın kent kimliğinin en önemli unsurlarıdır. Ankara’yı Ankara yapan tüm değerler Altındağ’dadır.  İlk yerleşim merkezi olmaya başladığı yıllardan itibaren Ankara, Altındağ bölgesinde yapılanır ve gelişir. Hacıbayram Tepesi, Agustus Tapınağı, Kalesi, camileri, hanları, hamamları ve evleriyle kale ve civarında yerleşilmiş bir Anadolu kasabasıdır Ankara.

Ankara çok zengin bir kültürel yapıya sahip olmasına, coğrafi konumu ve ulaşım aksları bakımından Türkiye’nin merkezinde bulunmasına rağmen turizm acentelerinin günübirlik ziyaret ettiği bir kent olmuştur. Günübirlik ziyaret olmuştur çünkü tarihi zenginlikler gün yüzüne çıkarılamamıştır. 1963 yılından beri Ankara’da yaşamış biri olarak ben de bu kültürel zenginliğin farkına varamamış olanlardan birisiyim. Varamadım, çünkü bu zenginlikler ortaya çıkarılamamıştı.

Ankara’ya gelen konuklarımızı gezdirebileceğimiz yerler oldukça sınırlıydı. Başta Anıt Kabir olmak üzere, meraklısına eski Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Etnografya Müzesi gezdirilir ve sonra da Gençlik Parkı’na gidilirdi. Bunların dışında kalan yerler de Kızılay Meydanı, Güvenpark ve Karanfil Sokak gibi yerler olurdu.

Altındağ Belediyesi 2007 yılında Ankara’nın kent kimliğini tekrar ortaya çıkaracak çok önemli bir projeyi başlattı. Kaynaklarını en etkili kullanan kamu kuruluşu olarak, yerel yönetim alanında bir ilki gerçekleştirdi. Yaptığı yatırımlar ve yenileme çalışmalarıyla sayısız ödülünde sahibi oldu.  Türkiye’nin en büyük ve en önemli yenileme çalışmalarından biri olan Ulucanlar Cezaevi’nin müze ve kültür merkezine dönüşümünü gerçekleştirdi. Ankara Kale Festivali ev sahipliğini üstlendi. Bölge sakinlerinin sağlıklı ve sanatsal bir kentsel çevrede yaşam kalitesini yükseltme bilinci ile hareket eden Altındağ belediyesi kültür ve inanç turizmini de geliştirmeyi amaçlamıştır. Hamamönü’ndeki eski Ankara Evleri yeniden tasarımlanmış, kurgulanmış ve yenilenmiştir. Bu çalışmalardan en önemlilerden biri de 2010 yılında programa alınan ve 5 ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirilen ‘’Sanat Sokağı Projesi’’ olmuştur.

Bu proje ile hem Ankara’nın turizm çehresi değişmiş, hem de üniversite belediye işbirliğinin güzel bir uygulaması olmuştur. Hamamönü’nde tamamlanan Ankara Evleri ve sanat Sokağı 2011 yılının Avrupalı Seçkin Turist Destinasyonu seçilerek, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Avrupa Komisyonu tarafından ödüle layık görülmüştür. ‘Hamamönü Kentsel Tasarım ve Sağlıklaştırma Destinasyonu’’ projesi ile Hamamönü, eski tarihi önemine tekrar kavuşmuştur. Bu kapsamda, Hamamönü’nde bulunan Mehmet Akif Ersoy Anıtı ve Müzesi, Taceddin Dergâhı, Tarihi Konaklar ve Ankara Evleri yenilenmiştir. Altındağ Belediyesi ve Hacettepe Üniversitesi arasında imzalanan protokol uyarınca Hamamönü’nde inşa edilen Sanat Sokağı, ‘’Sanat Merkezi’’ olarak kullanılmak üzere restore edilen geleneksel Ankara Evlerinden oluşmaktadır.

Sanat Sokağında bulunan 22 tarihi Ankara evi aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiştir. Proje 5 ay gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır. Dört ayrı cephesi bulunan sanat sokağını 4 ayrı sokak çevrelemektedir. Kaybolmaya yüz tutmuş geleneksel el sanatları ile uğraşan sanatçılara tahsis edilen konaklar Ankara’ya yepyeni bir soluk getirmektedir. Günümüzde tarihi ve kültürel yapıların korunması insanlık tarihi için önemli konulardan birisidir. Bunların korunması ve restore edilebilmeleri için çalışmaların yapılması ve sayısal bir kültürel miras arşivinin oluşturulması gerekmektedir. Hamamönü’nde daha önce böyle bir çalışma gerçekleştirilmemiştir.

Son yıllarda yapılan hedef(destinasyon) çalışmaları ile eski önemine kavuşan Hamamönü, birçok yerli ve yabancı turisti ağırlamaktadır. Ankara’nın birçok semtinden gelen sanatçıların buluştuğu ve yeteneklerini sergiledikleri bir ‘Sanat Sokağı’’ ortaya çıkmış. Yenilenen ve sanatçıların hizmetine verilen 22 Ankara Evi’nin alt katları sergi ve satış salonu olarak düzenlenirken, üst katları da atölye olarak kullanıma sunulmuş. Atölyelerde dokumadan işleme sanatlarına, bakırcılıktan ağaç işlerine, suluboyadan yağlıboya resme, taş süslemeden hat, tezhip, minyatür, çini, kâğıt kesme ve ebru gibi sanatlarda ustalaşmış sanatçılara ağırlanmaktadır. 

Birçoğu Orta Asya ve Uzak Doğu kökenli olup Osmanlı Sarayı tarafından çok önemsendiği için yok olmaktan kurtulan geleneksel sanatlar bugün de önemini koruyor. Özellikle “ebru sanatı” ilgi çekmenin ötesinde binlerce kişi tarafından öğreniliyor. Sanat Sokağı’nda da ebru sanatını yaşatmaya çalışan çok sayıda sanatçı bulunuyor. Tarihi kaynaklara göre Türkmenistan’da ortaya çıktığı bilinen “ebru “nün, Türklerin en eski süsleme sanatı olduğu ve birçok çeşidi bulunduğunu biliniyor. “Ebru yapımında yapay hiçbir madde kullanılmıyor. Boyalar bile topraktan elde ediliyor. Bu kurallara uyulduğunda gerçek anlamda ebru yapılmış oluyor.

Kitap süsleme sanatlarından biri olan tezhip, bugün kitap süslemenin çok ötesinde bir amaca hizmet ediyor. Kitap süsleme anlayışının kaybolmasıyla birlikte tabloların içine giren, farklı objelerin üzerinde çalışılan tezhip, tarihin sayfalarından çıkıp günümüz modern dünyasında yerini alıyor. Sanat Sokağı’nda şu an 7 sanatçı tarafından icra edilen tezhip sanatı, yeni sanatçılarını da yetiştiriyor.

Osmanlı döneminde altın çağını yaşayan çini sanatı, bugün yeniden hayat bulan geleneksel sanatlar arasındaki yerini almış. Şekil verilen çamurun boyanması tekniği olarak da adlandırılabilecek Çini’nin hassas bir çalışmanın ürünüdür. Günümüzde bu sanat çok farklı dekoratif ürünlere uygulanıyor. Yüzlerce yıl önce ortaya çıkmış kâğıt kesme sanatı katı ise pek bilinmiyor ve yapan kişi sayısı da çok az. İnsanlar bu sanatı da öğrenmeli, çok güzel eserler yapılabildiğini görmeli” diyor bu konuda çalışan sanatçılar. Kat kelimesi Arapça kesme anlamına gelir. Kat’ı, düz bir kâğıt veya deri oyularak yapılır. Oyulan kısmın başka bir yere yapıştırılması ‘erkek oyma’, oyulan kısmın boş bırakılması ‘dişi oyma ’dır. Cilt kapaklarında, kıt’alarda ve el yazması eserlerde sıkça görülür. En parlak dönemini Kanuni Sultan Süleyman devrinde yaşayan bu sanatla uğraşan kişilere ‘Katı’an’ denmektedir. Büyük sabır ve emek isteyen bir sanattır. Katı’ sanatı, hat, cilt ve tezhip sanatları içinde çok önemli bir yere sahiptir. Katı sanatında geleneksel çizgilerin korunmasına rağmen, diğer süsleme sanatlarına göre daha fazla hayal gücüyle şekillenmektedir.

Sanat Sokağı yayalar için düzenlenmiş. Taşıt trafiği yok.  Sanat Sokağı Ankara Evleri’nden bazılarını gezme fırsatım oldu. Girişinde Sergi Salonu yazmakta olan evlerden birine girdim. Civardaki İlkokullardan birindeki öğrencilerin yıl içindeki sanatsal çalışmaları sergilenmiş. Böylelikle, ilkokuldan itibaren çocukların sanatla haşır neşir olmaları ve sanatı sevmeleri, sevdirmeleri amaçlanmış. Sergi salonundan çıkıyorum. Hayranlıkla seyrettiğim Ankara Evleri’nin fotoğraflarını çekerken, bir başka Ankara Evi’ne giriyorum. Resim Öğretmeni olduğunu öğrendiğim bir hanım, suluboya resimler yapmaktaydı. Resimlerden bir İstanbul Kız Kulesi idi ve çok canlı ve renkli olmuştu. Fotoğrafını çekmeme izin verdi. Kolaylıklar ve iyi satışlar dileyerek yanından ayrıldım.

Fotoğraflar çekerek ilerlerken bir başka Ankara Evi dikkatimi çekti ve içeri girdim. Alt katta, sergi ve satış salonu durumundaki mekânda bir hanım hat sanatı üzerine çalışıyordu. Yaptığımız sohbette, Hat Sanatının geliştirilmesi gereğini özenle vurguladı. Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Hat Koleksiyonu’nu anımsadım. Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu’nda, 14. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıla kadar uzanan dönemde, ünlü hattatlar tarafından hazırlanmış Kuran-ı Kerim nüshaları ve dua kitapları, Kıta’lar, murakka, levha ve hilyeler, tuğralı ferman ve beratlar, ayrıca hattatların yazı yazarken kullandıkları araçlar yer alıyor.  Anımsadığım bu bilgileri paylaştıktan sonra üst kattaki atölye bölümüne çıktım. Atölyede de üç hanım hat sanatı üzerine çalışmalarını sürdürüyorlardı. Kendileriyle de kısa bir sohbetten sonra kolaylıklar dileyerek ayrıldım.

 

2,689 total views, no views today

Share

Ankara Hamamönü Ankara Evleri

 

Ankara Altındağ’dır… Ankara’yı Ankara yapan tüm değerler Altındağ’dadır.  İlk yerleşim merkezi olmaya başladığı yıllardan itibaren Ankara, Altındağ bölgesinde yapılanır ve gelişir. Hacıbayram Tepesi, Agustus Tapınağı, Kalesi, camileri, hanları, hamamları ve evleriyle kale ve civarında yerleşilmiş bir Anadolu kasabasıdır Ankara. 

Tarihi M.Ö 4000 yıllarına kadar uzanan Ankara, Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte ülkemizin başkenti olur. Sahip olduğu manevi coğrafyanın üzerine inşa edilerek bu günkü görünümünü kazanır.

Başta Kurtuluş Müzesi ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi olmak üzere Cumhuriyet, Etnografya, Gar gibi diğer önemli müzeler de Altındağ sınırları içinde yer alır. Cumhuriyeti kuran ilk meclis ve Cumhuriyet’in simgesi Zafer Anıtı da Altındağ’ın merkezi Ulus’tadır.

Yüzyıllardır ayakta kalan 30’a yakın Selçuklu ve Osmanlı dönemi camisi de  tüm ihtişamlarıyla bölgeyi süslemeyi sürdürmektedir. Günümüze ulaşan Hacı Bayram-ı Veli Camii ve Mimar Sinan’ın izlerini taşıyan Cenab-ı Ahmet Paşa Camii en önemli eserlerdendir. Sulu Han ticaretiyle, Çengel Han Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi ile Pirinç Han ise kültür ve sanat merkezi olarak Altındağ’a hayat veriyor.

Roma Hamamı, Agustus Tapınağı, Julianus Sütunu sizleri Roma ve Bizans İmparatorluklarına doğru mistik bir geziye çıkarmak için bekliyor.

Ankara’nın en eski yerleşim bölgesi olan, ilk yerleşim çekirdeğini oluşturan Hamamönü bölgesi, Altındağ Belediyesi’nin 2007 yılında başlattığı yenileme çalışmaları sonrasında yeniden yaşanılır mekânlar haline getirilmiş. Bölge sakinlerinin sağlıklı bir kentsel çevrede yaşam kalitesini ve koruma kullanma bilincini geliştirmeye öncelik veren Altındağ Belediyesi, aynı zamanda bölgeyi kültür turizminin çekim bölgesi haline getirmek amacıyla yenileme, yeniden kurma, yeniden tasarımlama ve sağlıklaştırma çalışmalarını tamamlamıştır.

Çok zengin bir kültürel yapıya sahip olmasına, coğrafi konumu ve ulaşım aksları bakımından Türkiye’nin merkezinde bulunmasına rağmen turizm acentelerinin günü birlik ziyaret ettiği Ankara, Hamamönü ve çevresinde gerçekleştirilen yenileme çalışmaları sonrasında, turizm açısından önemli bir nokta haline gelmiştir. Ankara turizmi, Hamamönü sayesinde günübirlik ziyaretlerden çok daha fazlasını almaya başlamıştır.

Dutlu, İnci, Fırın, İnanlı, Mehmet Akif Ersoy, Hamamönü ve Sarıkadı sokaklarında yapılan yenileme çalışmaları sonrasında Ankara’nın tam orta yerinde turistik ve masal gibi bir bölge oluşturulmuş. Yine edindiğim bilgilere göre; yenileme çalışmaları kapsamında bulunan Ulucanlar Cezaevinin müze, kültür, sanat ve kongre merkezine dönüştürülmesi de var. Önümüzdeki yıllarda Ankara Kalesi’nden Ulucanlara kadar tüm alanın yenilenme çalışmaları yapılacak.

Ankara’da yerli ve yabancı turistlerin en çok ziyaret edilen yerlerden biri olmayı başaran Hamamönü, yapılan tanıtım çalışmalarıyla birlikte daha büyük kitlelere ismini duyurmaya başlamış. Geçmiş aylar ve yıllarda Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara Kalesi, Etnografya Müzesi, Resim ve Heykel Müzesi, Hacıbayram Camii, Roma Hamamı ve diğer birçok tarihi mekânı gezmiş ve yazmıştım. Bu kez yenileme çalışmaları tamamlanmış olan Hamamönü Ankara Evleri ile Bünyesinde barındırdığı Somut Olmayan Kültürel Sanat Müzesi ve Sanat sokağını gezmek istiyorum.

Altındağ Belediyesi tarafından kullanım hakkı bedelsiz olarak Gazi Üniversitesi’ne verilen Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi’ne giriyorum. Tez konusu müze olan ve lisansüstü öğrencisi olan Osman adındaki genç bir arkadaş müzeyi gezdirerek beni bilgilendiriyor. Hamamönü’ndeki geleneksel bir Ankara evi Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi’ne dönüştürülmüş. Hamamönü gibi tarihsel bir mekânda kurulmuş olan müzede Ankara’nın kültürel mirasına ilişkin uygulamalı müzecilik faaliyetlerinin yapılması ile hem Ankara’nın kültürel mirasının yerli ve yabancı turistlere tanıtılması hem de Ankara’nın turizm potansiyelinin kültürel alanının canlandırılması planlanıyor. 

Müzeyi geçerek bulvar boyunca gezimi sürdürüyorum. Çevreyi gözden geçirdikten sonra Enez, Basmalı ve Divan Sokakları izleyerek, tekrar Talatpaşa Bulvarı’na çıkıyorum. Bulvar boyunca oturma ve dinlenme mekânları oluşturulmuş. Bir süre sonra da Tarihi Karacabey Hamamı’na ulaşıyorum. 574 yıllık bir geçmişi olan hamamın Karacabey Külliyesi’nin bir parçası olduğunu öğreniyorum. İmaret, cami, türbe ve hamamdan oluşan Tarihi Karacabey Hamamı Vakıf Külliyesi Osmanlı Sultanı II. Murat’ın Kadı Askeri olan Celalettin Karacabey tarafından 1440 yılında yaptırılmış. Ankara’nın en eski eserlerinden biri olup, Hamamönü Semti de adını Karacabey Hamamı’ndan almış. Tarihi hamamın yenilenme çalışmaları 1988 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce başlatılmış ve 1990 yılında tamamlanarak, hizmete açılmıştır. İçeri girerek hamamı tanımak ve fotoğraflamak isteğimi söylüyorum. Görevliler isteğimi kabul ediyorlar, ben de birkaç fotoğraf çekme olanağına kavuşuyorum.

Tarihi Karacabey hamamını gezdikten sonra, Talatpaşa Bulvarı’nın altına, güney bölümüne geçiyorum. Bu bölümde Hacettepe Üniversitesi Kampüsü, Mehmet Akif Ersoy Parkı ve yenilenmesi tamamlanmış Ankara Evleri ile Altındağ Belediyesi Sanat Sokağı bulunuyor. Ben bölgenin doğusunda bulunan Hamamönü Sokak ile Sarıkadın Sokak yolunu tercih ederek fotoğraflamayı seçiyorum. Hamamönü Sokak bölgesinde Hamamönü Saat Kulesi ile Mehmet Akif Ersoy’un heykeli bulunuyor. Sarıkadın Sokak çölde bir vaha gibi olmuş. Kafeler, büfeler, el ürünleri pazarı, kitap ve kırtasiye dükkânları, kebap ve pizza, market, eczane ve sanat sokağı ve hediyelik eşya satan dükkânlar yer alıyor.

Yol üzerinde solda, Altındağ El Ürünleri Pazarı bulunuyor. El Ürünleri Pazarı’nı barındıran binanın otantik bir yapısı var. İlgimi çekiyor ve fotoğraf karelerimde yerini alıyor. İçeri girerek, satış yapanlardan bilgi alıyorum. Pazarda 12 tezgâh yer alıyor. Bu tezgâhlarda satış yapan hanımlar, Altındağ Hanımlar Eğitim ve Kültür Merkezi’ne üye olanlar. Çeşitli semtlerde kurulmuş olan Hanımlar Eğitim ve Kültür Merkezleri birer okul gibi, birer sanat ve zanaat okulu gibi işlev görüyor. Bu merkezlere gelen ev hanımları hobi ve beceri kurslarına katılıyor. Bu kurslarda edindikleri bilgi ve becerilerle, tamamı el emeği olan ve geniş bir yelpazeye yayılan ürünler ortaya çıkarıyorlar. Bu ürünlerin arasında takılar, iğne oyaları, deri tasarımlar, tel kırma ve örgüler, ev aksesuarları, bez bebek, yağlı ve suluboya resimler, sabundan biblo ve matruşkalar bulunmaktadır.

Ev hanımlarına önemli bir gelir kaynağı olan el ürünlerinin satıldığı pazarı geçerek, beni heyecanlandıran ve gururlandıran ‘’Sanat Sokağı’na’’ geçiyorum. Kültür ve Sanat alanında Ankara’nın önemli merkezlerinden biri olmayı amaçlayan Altındağ Belediyesi, 2010 yılında Hacettepe Üniversitesi ile imzalanan bir protokolle ‘’Sanat Sokağı’’ projesini gerçekleştirmiş. Bölgedeki 22 ayrı yapının yenileme çalışmalarında yeniden tasarımı, yeniden kurulması gerçekleştirilmiş. Bir sanat merkezi haline gelen Sanat Sokağı, Ankara’nın değişik semtlerinden gelen sanatçıların buluşma ve kucaklaşma yeri olarak tasarımlanmış.

Sanat Sokağı’nda bulunan 22 Ankara Evi; dokumadan işleme sanatlarına, bakırcılıktan ağaç işlerine, suluboya resimden yağlıboya resme, taş süslemeden hat, tezhip, minyatür ve çini gibi el sanatlarında usta sanatçıları ağırlamaktadır. Ayrı bir yazı konusu yapmayı düşündüğüm Sanat Sokağı Ankara Evleri’nin üst katları atölye, alt katları ise sergi ve satış salonu olarak kullanılmaktadır. Bölgenin ve sokaklarının en önemli özelliği ise henüz mahalle havasını yitirmemiş olmasıdır. Yenilenen evler boşaltılmamış, eski sahiplerinin oturması sağlanmış. Taşıt trafiğinin olmadığı sokaklarda kapı önlerindeki bank ve sandalyelerde oturan mahalle sakinleri ile top oynayan çocukları görebilirsiniz. Bu uygulama örnek bir uygulama olarak karşımıza çıkıyor. Darısı diğer ilçelerimizin başına diyerek yazımı sonlandırıyorum.

1,659 total views, no views today

Share

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne Panoramik bir bakış

Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesini geçmiş yıllarda gezmiş ve hayran kalmıştım. Kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Anadolu arkeolojik eserleri Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar, kronolojik bir sırayla sergilenmektedir. Bu sergilenmeyi gördükten sonra üzerinde yaşadığım Anadolu’nun zengin tarihi beni hem şaşırttı, hem de onurlandırdı. Üzerinde yaşadığım toprakların arkeolojik ve etnografya yönünden tarihini, kısmen de olsa, öğrenmeye ve yazmaya karar verdim. Öncelikle ”Neden Anadolu” sorusuna yanıt aradım. Gördüm ki, Eski Batı kaynaklarında Anadolu Yarımadasının adı Küçük Asya olarak geçmektedir.

Ankara panoramik

Küçük Asya olarak da adlandırılan Anadolu yüzyıllar boyunca birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapması nedeniyle Bin Tanrı İli ismini de almıştır. Ancak bu kullanımlar günümüzde eskimiş olup daha çok tarihi anlatımlarda yer alır. Günümüzde bu topraklarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti bulunmaktadır. Başkenti Ankara’dır. Anadolu, Asya ve Avrupa’nın birleşim noktasında bulunmakta ve iki kıta arasında köprü görevini üstlenmektedir. Stratejik konumu nedeniyle olağanüstü ilgi görmüş ve tarih öncesi çağlardan beri birçok medeniyetin beşiği olmuştur.

Ankara panoramik

Yeryüzünün en eski yerleşkelerinden bazıları Cilalı Taş Devrinde Anadolu’da kurulmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, Nevali Çori, Hacılar, Göbekli Tepe ve Mersin’deki Yumuktepe yerleşkeleri Cilalı Taş Devrinden kalmadır. Truva yerleşkesi de Cilalı Taş Devrinde kurulmuş ve Demir Çağı’na doğru uzanmıştır. Sümer, Asur, Hitit, Yunan, Lidya, Kelt, Pers, Roma, Doğu Roma, Selçuklu, Moğol İmparatorluğu ve Osmanlı gibi onlarca medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Sadece Truva yerleşkesi yüzlerce dil ve lehçeyi barındırır. Anadolu Yarımadası, Hristiyanlığın ilk doğduğu ve geliştiği topraklardan biridir. İlk kilise Hatay’da bir kayaya oyulmuştur Hz. İsa ve havarileri tarafından. 11. yüzyıldan itibaren Anadolu Türkler tarafından iskân edilmiş ve yönetilmiştir. Özellikle 1071 yılındaki Malazgirt Savaşından itibaren Müslüman Türkler Anadolu’ya akın etmiştir.  Ancak İslamiyet’ten önce de Anadolu ve Balkanlarda Türkler vardır.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Bugün kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Anadolu arkeolojik eserleri Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar, kronolojik bir sırayla sergilenmektedir. Ziyaretçilerine de geçmişe doğru keyifli bir yolculuk yaptırmaktadır. Yontma ya da Eski Taş Çağı olarak da adlandırılan Paleolitik Çağ’dan, günümüze kadar gelen bütün çağları anlatan bir müzenin koleksiyonlarını anlatabilmenin zorlukları ortadadır. Yazmaya başlamam oldukça zor oldu.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesini ikinci ve üçüncü kez gezme fırsatını bulduğumda, müze bahçesinin girişinde ve sol yamaçtaki bir tanıtım yazısı hemen dikkatimi çekti.  1997 yılında, 38 müze arasındaki değerlendirmede, ‘’Anadolu Medeniyetleri Müzesi’’ne ‘’Avrupa’da Yılın Müzesi’’ unvanı verilmişti. Müze ile ilgili izlenimlerimi ve müzedeki arkeolojik eserleri kronolojik bir sıra ile yazmalıydım. İlk fırsatta müzeyi tekrar ziyaret ettim. Ortamın elverdiği ölçüde fotoğraf çekip bilgilendirme yazılarını okudum ve fotoğraf çektim.Fotoğrafları ve bilgilendirme yazılarını düzene soktuktan sonra yazım aşamasına geldim. Nereden ve nasıl başlayacağım konusunda bir hayli düşündüm. Müzeyi birkaç kez daha ziyaret etmem gerektiğine karar verdim. Bu nedenle, uzunca bir zaman dilimini araştırma yapmaya ayırdım ve notlarımı tekrar gözden geçirmek zorunda kaldım.

Müzenin kısa tarihçesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesi; Ankara Kalesi’nin dış duvarının güney-doğusundaki Atpazarı olarak adlandırılan semtte, iki Osmanlı yapısında yer almaktadır. Bu yapılardan biri Mahmut Paşa bedesteni, diğeri Kurşunlu Han’dır. Mahmut Paşa Bedesteni ’nin, 1464-1471 yılları arasında, Fatih dönemi baş vezirlerinden Mahmut paşa tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır. Klasik tipte bir yapı planı olan bedesten, ortasında 10 kubbe ile örtülü kapalı bir mekândır.

Ankara’da ilk müze, Kültür Müdürü Mübarek Galip Bey tarafından 1921 yılında Ankara Kalesinin Akkale olarak isimlendirilen burcunda kurulmuştur. Bu müzenin yanı sıra Agustus Mabedi ile Roma Hamamı için de eser toplanmıştır. Atatürk’ün telkinleriyle merkezde bir “Eti Müzesi” kurma fikrinden hareket edilerek diğer bölgelerdeki Hitit eserleri de Ankara’ya gönderilmeye başlanınca geniş mekânlara sahip bir müze binası gerekli görülmüştür. O zamanki Kültür Müdürü Hamit Zübeyir Koşay tarafından, devrin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’a müze binası için mektup yazılmıştır. Terk edilmiş ve bakımsız halde bulunan Mahmut Paşa Bedesteni ile Kurşunlu Hanın onarılarak müze binası olarak kullanılması önerilmiştir. Bu öneri kabul edilerek, 1938 yılından 1968 yılına kadar devam eden bir yenileme çalışması başlatılmıştır. Bedestenin orta bölümünde yer alan kubbeli mekânın büyük bir kısmının onarımı 1940 yılında bitirilmiştir.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Müzedeki Eserler, Alman Arkeolog H. G. Guterbock başkanlığındaki bir heyet tarafından yerleştirilmeye başlanmış, 1943 yılında binaların onarımı devam ederken, orta bölüm ziyarete açılmıştır. 1948 yılında Müze İdaresi Akkale’yi depo olarak bırakıp, Kurşunlu Hanın onarımı tamamlanan dört odasına yerleşmiştir. Kubbeli mekânın çevresindeki arastanın yenileme ve teşhir projeleri Anıtlar Yüksek Mimarı İhsan Kıygı tarafından hazırlanmış ve uygulanmıştır. Beş dükkân orijinal halde bırakılmış, dükkân aralarındaki bölmeler kaldırılmış ve böylece, teşhir için geniş bir çevre koridoru elde edilmiştir. Müze yapısı 1968 yılında son şeklini almıştır. Bugün idari bina olarak kullanılan Kurşunlu Han’da araştırmacı odaları, kütüphane, konferans salonu, laboratuvar ve iş atölyeleri yer almakta, Mahmut Paşa Bedesteni ise teşhir salonu olarak kullanılmaktadır. Bugün kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Anadolu Arkeolojisi, Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar Osmanlı devrinin bu tarihi mekânlarında, Mahmut Paşa Bedesteni ile Kurşunlu Han’da, kronolojik bir sırayla sergilenmekte.

1,637 total views, no views today

Share

Ankara Resim Heykel Müzesi’ne panoramik bir bakış

 

Ankara Etnografya Müzesi’ni gezdikten sonra, yanı başında bulunan Resim ve Heykel Müzesi’ne girmemek olmazdı. Ankara’ya her gelişimde gezmek ve sergilenen eserlerini izlemekten büyük keyif aldığım Resim Heykel Müzesi’ne giriyorum. Ülkemizde, her nedense, güzel sanatlara pek ilgi duyulmuyor. Resim Heykel Müzesini gezen kişi sayısı, benimle birlikte, 10-15 kişiydi. Oysa yalnız müzeyi oluşturan yapıyı görmek için bile gitmeye değer. Öyle ki; Ankara Resim Heykel Müzesi gündüz vakti içindekileri, gece vakti de ışıklandırılmış siluetini görmek için gitmeye değer bir binaya sahiptir. Görkemli bir girişi bulunan müzenin kısa tarihçesi ve kuruluşuna da bakalım.

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nin içinde yer aldığı yapı, Namazgâh Tepesi’nde Yüksek Mimar-Mühendis Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından inşa edilmiştir. “I. Ulusal Mimarlık Dönemi”nin en güzel örneklerinden olan yapı Türk Ocakları merkez binası olarak projelendirilmiştir. Atatürk’ün emirleri ile 1926 yılında Türk Ocağı merkez binası için bir proje yarışması açıldı. Namazgâh Tepesi’ndeki Etnografya Müzesi’ni yapan Mimar A. Hikmet Koyunoğlu’nun projesi birinci oldu. 

1930 yılında Türk Ocakları Merkez binası olarak açılışı yapılan bina, yıllar içinde çeşitli resmi kurumlara tahsis edilerek el değiştirmiştir. 1972 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nca Ankara Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulu’na dönüştürülen binada büyük değişiklikler yapılmış, odalar birleştirilip atölye haline getirilmiş, bazı pencereler örülmüş, marangoz-torna tezgâhları monte edilmiştir. Çeşitli meslek kursları açılan binada en büyük tahribat bu dönemde olmuş, iç ve dış süslemelerin bir bölümü dökülmüştür.

Türk mimarisinin bu görkemli yapısı 1975 yılında, Resim ve Heykel Müzesi olarak kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı’na tahsis edildi. Kültür Bakanlığı’nca 1976 yılında teslim alınan binanın yenileme çalışmaları, o yıllarda hayatta olan mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu’nun gözetiminde yapılmıştır. Mimar Abdurrahman Hancı tarafından aslına uygun bir biçimde restore edildi. Restorasyon sürerken bir yandan da müze koleksiyonlarının oluşturulmasına çalışıldı.

Eşref Üren, Arif Kaptan, Turan Erol, Orhan Peker, Refik Epikman, Şefik Bursalı, Mehmet Özel ve Osman Zeki Oral’dan oluşan ikişer kişilik dört ekip kamu kuruluşlarını dolaşarak müzeye konabilecek yapıtları belirlediler. Kamu kuruluşlarında 800 kadar yapıt bulunmuştu. Bunlardan 500 kadarı müzeye konabilecek değerdeydi. Başbakanlığın bir genelgesi üzerine bu yapıtlar toplandı, bakım ve onarımları yapıldı. 

Müzenin ilk koleksiyonu böylece oluşturuldu. Müze salonlarında teşhir edilecek yapıtlar Prof. Turan Erol, Prof. Devrim Erbil, Prof. Mustafa Pilevneli, Mehmet Özel ve Müze Müdürü Tunç Tanışık’tan oluşan bir seçici kurul tarafından belirlenip yerlerine asıldı. Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından 2 Nisan 1980 tarihinde törenle hizmete açıldı. Ancak, müze binasının henüz bodrum katına el atılmamış, konser salonunun eksikleri tamamlanmamış, bahçe düzenlenmesi yapılmamıştı.

1985 yılında Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla konser salonu orijinal şekline uygun olarak restore edildi. Locaları ve süslemeleri 1930 yılındaki  şeklini alarak sahnesi kullanılır duruma getirildi. Müze binası bir kültür merkezi olarak tasarlandığından içine akustiği mükemmel, Türk motifleriyle süslü, 500 koltuklu bir salona sahip olmuştur. Orkestra çukuru bulunan sahnesi operet temsillerine uygundur. Ankara Devlet Opera ve Balesi bu salonda haftanın üç günü operet temsilleri vermektedir. Diğer günlerde Kültür Bakanlığı ve özel sanat toplulukları konserler vermekte, film-halk dansları gösterileri yapılmaktadır.


Kültürel amaçlı kongre, panel ve konferanslar da gündüz etkinlikleri arasında yer almaktadır. Bodrum katının 1982 yılında başlayan restorasyonu 1983’te tamamlandı. 1984 yılında ise bodrumdaki toprak dolgu bir mekân Sedat Simavi Vakfı tarafından değerlendirilerek Sedat Simavi Sanat Galerisi’ne dönüştürüldü. Uluslararası Sedat Simavi Karikatür Yarışması Sergisi her yıl bu galeride açılmaktadır. Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Kültür Bakanlığı Güzel  Sanatlar Genel Müdürlüğü’nün merkez örgütüne bağlı bir müdürlük olarak örgütlenmiştir. 

Müze bünyesinde Sedat Simavi Sanat Galerisi’nin yanı sıra, Fahri Korutürk ve Arif Hikmet Koyunluoğlu Sanat Galerileri ile birlikte üç güzel sanatlar galerisi bulunmaktadır. Güzel Sanatlar galerilerinde, sanat sezonu boyunca 60 kadar ulusal ve uluslararası sergi açılmaktadır. İki yılda bir düzenlenen Asya-Avrupa Bienali Sergisi, Uluslararası Sedat Simavi Karikatür Yarışması Sergisi, kültür anlaşmaları çerçevesinde açılan yabancı sanatçıların sergileri en önemlileridir.

Müzede Güzel Sanatlar Uzmanlık Kitaplığı, Şark Salonu, konser-tiyatro salonu, yönetim bölümü, kafeterya, depolar ve altı teşhir salonu, bulunmaktadır. Ayrıca; resim, heykel ve seramik olmak üzere üç atölye bulunmaktadır.  Müze atölyelerinde açılan kurslar müzenin diğer bir etkinliğidir. Bu kurslara yetenekli, her yaş ve meslekten kişiler katılmaktadır. Resim, heykel, seramik dallarında mastır ve doktora yapan öğrenciler müzenin en devamlı ziyaretçileridir. Restorasyon atölyesi başta müze olmak üzere kamu kuruluşlarına, özel galerilere hizmet vermektedir.

Kamu kuruluşlarının ve yurt dışı temsilciliklerimizin sanat yapıtlarıyla donatılması görevi de müzeye verilmiştir. Müzenin ana görevi koleksiyonlarındaki yapıtları korumak, ziyaretçilerin izlemelerine olanak tanımaktır. Müze koleksiyonlarından seçilen yapıtlar, olanaklar elverdikçe,  yurt içinde ve yurt dışında sergilenerek tanıtımın etkinliği artırılmaktadır. Müzenin görkemli merdivenlerinden üst kata çıktığımızda ilk karşımıza çıkan Eşref Üren Sergi Salonu’dur. Teşhir salonlarını saat ibrelerinin tersi yönünde gezmeye başladığımızda sırasıyla Osman Hamdi Sergi Salonu, Fikret Mualla Saygı Sergi Salonu, İbrahim Çallı Sergi Salonu, Arif Kaptan Sergi Salonu ve Türk Süsleme Sanatları Sergi Salonu ile karşılaşırsınız. Sergi salonlarındaki paha biçilmez ve mutlaka görülmesi gereken eserleri bir sonraki yazı dizisinde tanıtmaya çalışacağım.

1,647 total views, no views today

Share