Ankara Kalesi’ne panoramik bir bakış

 

Daha önceki yıllarda gezip, gördüğüm Ankara Kalesini, bu kez, bilinçli olarak gezmek istedim. Önce Hacı Bayram Camii ve çevresini dolaştıktan sonra, Anafartalar Caddesi’nin devamı olan Hisar Parkı Caddesini izleyerek kale eteklerine ulaşıyorum. Teraslama yapılarak, Ankara’nın Ulus tarafını rahatlıkla izleyebileceğiniz bir park, Hisar Parkı yapılmış. Parkın içinden geçerek İçkale Surlarına ve Kale Kapısına ulaşıyorum.

Ankara Kalesi

Tarih boyunca çeşitli medeniyetlerin başkenti olan Ankara’da kalenin savunma ve yerleşim amaçlı kullanılması, kalenin her dönemde onarımının ve bakımının yapılmasını sağlamış. Böylelikle de kalenin günümüze dek ayakta durmasını sağlamıştır. İçkale surlarının fotoğraflarını çekiyor ve İçkale ’ye giriyorum.

Yedinci yüzyıldan kaldığı sanılan bugünkü iki sıra surdan, iç surların dıştakilerden daha önce yapıldıkları bilinmektedir. 16. yüzyıldan itibaren Avrupalı ve Türk gezginlerin duraklarından biri olan kalenin fiziksel yapısı hakkındaki bilgiler, yapıda üst üste dört kat beyaz taş kullanıldığı, her taşın 4,5 metre uzunluğunda olduğu, İç Kale’de büyük evler bulunduğunu belirtir. Hanlar Bölgesinde yer alan yapıların çoğu Osmanlının güçlü olduğu dönemde, 16. yüzyıl ile 17. yüzyıl arasında inşa edilmiştir.

Bu dönemde Ankara Kalesi çevresinde yer alan eski İpek Yolu işler durumdadır. Çin ve Avrupa arasında seyahat eden tüccar kervanlarının çoğalması, Hanlar Bölgesinin oluşmasına yol açmıştır. Ankara Kalesinin güneyinde giriş kapısının önündeki alan ile bugünkü Çengelhan arasında kalan düzlük, At Pazarı olarak anılıyor.13. ve 14. yüzyıllardaki endüstri devrimi, Osmanlı ekonomisiyle birlikte At Pazarını da olumsuz etkiledi. Ankara dokumaları, İngiliz dokumaları ve diğer Avrupa ülkelerinin ihraç malları karşısında rekabet gücünü yitirdi. Ankara ve Ankara Kalesi eski parlak günlerini kaybetti. Hanlar bölgesinin bakımsız ve önemsiz kalmasına neden oldu.

Ankara Kalesi

Yapılış tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kentte askeri bir garnizon bulunduran Hititler tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Hititlerden bu yana hep aynı yerde bulunan, Romalılar, Bizanslılar ve Selçuklular dönemlerinde birçok kez onarılan Ankara kalesi, tepenin yüksek bölümünü kaplayan iç kale ve çevresini kuşatan dış kaleden oluşur. Dış kalenin 20′ye yakın kulesi vardır. Dış kale eski Ankara şehrini çevirir. İç kale yaklaşık 43.000 km2′lik bir yer kaplar. 14-16 m yüksekliğindeki duvarların üstünde çoğu 5 köşeli 42 kule vardır.

Ankara Kalesi

Dış surları kuzey-güney doğrultusunda yaklaşık 350 m, batı-doğu doğrultusunda ise 180 m. boyunca uzanır. İç Kalenin güney ve batı duvarları bir dik açı oluşturur. Doğu duvarı tepenin girinti çıkıntılarını izler. Kuzey yamaç ise farklı tekniklerle yapılmış duvarlarla korunur. Koruma düzeninin en ilgi çekici yanı; doğu, batı ve güney duvarları boyunca 15-20 m’de bir yer alan 42 tane beşgen burçtur. Dışkale ile İçkale, doğuda Doğu Kalesi’nde batıda hatip çayına bakan yamaçta birleşir. İç Kale’nin güneydoğu köşesinde ise kalenin en yüksek yeri olan Akkale yer alır. Dört katlı olan iç kale Ankara taşından ve toplama taşlarla yapılmıştır. İç kalenin iki büyük kapısı vardır. Biri dış kapı, diğeri ise hisar kapısı adını taşır. Kapı üzerinde bir de İlhanlılara ait kitabe bulunur. Kuzeybatı kısmında Selçukluların yaptırdığını gösteren bir yazı bulunmaktadır. Duvarların alt bölümü mermer ve bazalttan yapılmıştır, üst kesimlerine doğru bloklar arasında tuğla bölümlerin büyük ölçüde zarar görmesine karşın, iç kale bozulmadan günümüze kadar gelmiştir.

Ankara Kalesi

VIII ve IX. yy. kent istilalara uğrayınca, kaleyi hızla onarmak için, o sıralarda yıkıntı halinde olan Roma anıtlarının mermer blokları, sütun başlıkları, suyollarının mermer olukları kullanılmıştır. Bugün kale içindeki değişik dönemlerden kalmış birçok eski Ankara Evi bulunmaktadır. Kaleiçi Mahallesi’nde bulunan eski Ankara evleri, sur duvarları ile çevrili dar ve dik bir alanda konumlandıkları için, planları dar alanlardan en çok faydalanmayı gözeterek yapılmış. İki ya da üç katlı olarak ahşap, kerpiç ve tuğladan inşa edilmişler. Arazi yapısının düz olmaması, alt kat planlarının da düzgün olmamasına yol açmıştır. Üst katlar cumba tipindeki çıkıntılarla düzgün bir plana kavuşturulmuş. Alt katlar kışlık olarak, kalın duvarlı ve küçük pencereli, üst katlar ise yazlık olarak ince duvarlı ve havadar yapılmış. Geniş saçaklar ve “Cihannüma” denilen yazlık odalar Ankara evlerinin belirleyici özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ahşap tavan süslemelerinde geometrik kompozisyonlar kullanılmıştır.

Birçoğu yenilenmiş olan bu konaklar turistik amaçlı kullanılmaktadır. Fasıl müziğinin eşliğinde, lezzetli Ankara yemekleri sunulmaktadır. Bunlardan biri de Zenger Paşa Konağı’dır. Tarihi 18.yüzyılın ortalarına kadar uzanan Zenger Paşa Konağı 1989 yılında Erkal Zenger tarafından yenilenerek, restoran ve sanat galerisi olarak günümüzde hizmet vermektedir. Hem tarihi hem de turistik bir yapılanması vardır. Ankara Kalesi surları üstünde kurulu asırlara meydan okuyan Zenger Paşa Konağında, dostlarımla bir akşam yemeği yeme fırsatını bulmuş, Ankara tarihin esintilerini üzerimizde hissetmiştik. Giriş katta 60 kişilik açık hava terası birinci katında 50 kişilik muhteşem Ankara manzaralı balkonu ve en üst katımızda bulunan 120 kişilik nostaljik Cihannüma salonu bulunmaktadır. Her yanı görmeye elverişli, camlı çatı katı veya taraça biçiminde olan bu salonda, tarihi oturma mekânları ve sanat galerisiyle Ankara’nın turistik bir değeri haline gelmiştir.

17.yüzyılın ortasına doğru, 1640 yılında Ankara’ ya gelen Evliya Çelebi, kenti ve kentteki yaşamı ayrıntılı biçimde anlatmaktadır. Evliya Çelebi önce ünlü Ankara Kalesinden söz eder. ‘’Ankara’nın yüksek bir dağın tepesine dört kat beyaz taştan yapılmış sağlam bir kalesi vardır. Kale iç içe üç kat surlarla çevrilidir. İç kalenin çevresi kayalıktır. Bu yalçın kayalardan kaleye tırmanmak çok zordur. İç kalede topları çeşitli silahlar, cephane ve 600 ev bulunur. İç Kale aşağılarda ikinci sıra surlarla çevrilidir. Dağın eteklerinde ise üçüncü sıra dış surlar yer alır. Bu dış surlarla tüm kent güvenlik altına alınmıştır. ’Labirente dönüşmüş yollardan Kaleiçi surlarına doğru yürüyorum.

Ankara Kalesi

Oldukça dar ve kalabalık bir yoldan Kaleiçi surlarına ulaşıyorum. Surların üstü oldukça geniş. Ancak, sur üzerinde gezinti güvenliği sağlanmamış. Ankara’yı üç yüz altmış derecelik bir perspektifte fotoğraflama olanağı bulduğum burçlar üzerinde dolaşırken korktum. Kaleiçi surlarının düşmanlara karşı yapılmış duvarlarında mazgal delikleri de ilgimi çekti. Bu deliklerden bakıldığında Ankara ilginç bir görünüme bürünüyordu. Ankara Kenti’nin her yerinden gözlenebilen ve büyük bir Türk Bayrağının dalgalandığı burçlu kale ziyarete kapalı tutuluyor. Ankara Kalesi’nin en heybetli ve en yüksek bölümünü oluşturan burçlu kale, Ak Kale olarak biliniyor. İç kale surlarını kazasız belasız gezdikten sonra Samanpazarı Semtine çıkmamı sağlayan kale kapısına yöneliyorum.

Ankara Kalesi

Kale surlarına bitişik Samanpazarı çıkrıkçılar yokuşunda dokuma, bakır, çömlek, hasır, deri gibi elsanatları ürünleri satılıyor. Kale kapısından çıkınca, civardaki Tarihi Çengel Han’da kendine yer bulmuş olan Rahmi M. Koç Müzesi ile karşılaşıyoruz. Rahmi M. Koç; Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’nı, İstanbul Müzesi ve sonrasında ortaya çıkabilecek diğer oluşumları karşılayabilmek için 1990 yılında kurmuştur. Çengelhan, Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Mihrimah Sultan’ın eşi Damat Rüstem Paşa tarafından 1522–1523 yıllarında yaptırılmıştır. Beş yüz yıla yakın bir süre önce inşa edilmesine rağmen günümüze kadar ayakta kalabilen Çengelhan, Ankara’nın Hanlar Bölgesi’nde özgünlüğünü bugüne kadar koruyabilen ender yapılardandır.

Çengelhan, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Ankara Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden kiralanmış. Restorasyon çalışmalarına, Çengelhan Otelcilik Turizm, İnşaat ve Restorasyon A.Ş. tarafından 2003 yılında başlanmıştır. 2005 yılına kadar süren restorasyon çalışmasında han, aslına sadık kalınarak sağlamlaştırılmış, avlunun üzeri cam ile kapatılarak koruma altına alınmıştır. Çengelhan, Nisan 2005’te Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na bağlı bir müze olarak ziyarete açılmıştır.

 

Kaynaklar:

 

1) T.C Turizm ve Kültür Bakanlığı internet sitesi

 

2) Ankara Altındağ İlçesi internet sitesi

1,676 total views, no views today

Share

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir, Türk Kurtuluş Savaşı’nın ve devrimlerinin önderi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün, Ankara Anıttepe’de bulunan anıt mezarıdır. Ülkemizin giderek çağdaş dünyadan ve özellikle Avrupa Birliği normlarından uzaklaştırıldığı bu dönemde Gazi Mustafa Kemal ve ülkemiz için öngördüklerini bir kez daha yazmak şart oldu. ”Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” özdeyişine en çok ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşamaktayız.

‘’Anıtkabir’’e ilk kez 1963 yılında gitmiştim. İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu’ndan Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne seçilmiş ve Ankara’ya gelmiştim. 10 Kasım Atatürk’ü anma günü etkinlikleri çerçevesinde Anıtkabir de ziyaret edilmişti. Hazırlık Lisesindeki bütün arkadaşlar heyecanlıydık. Öğretmenlerimiz bizi Kurtuluş Savaşı konusunda aydınlatmışlar ve savaşın kazanılmasına önderlik eden Atatürk’ün manevi huzurunda bulunmanın bir vefa borcu olduğunu söylemişlerdi. Ankara’da yaşadığım yıllarda, hiç olmazsa yılda bir kez Anıtkabir’e gitme olanağım oldu.

Her gidişimde, Atatürk’ü anmadan çok anlamaya çalıştım. Kurtuluş Savaşı’na nasıl geldik, nasıl ve hangi koşullarda savaştık, kimler tarafından desteklendik, kimler tarafından ihanete uğradık? Gibi sorulara yanıt aramanın yanı sıra Cumhuriyeti ve Yeni bir Devleti nasıl kurduk? Sorularına da yanıt aradım.

Payitahttan Başkente, İmparatorluktan Cumhuriyete giden ve 19 Mayıs 1919’da başlayan süreçte Ankara, hem işgalden kurtarılmanın karar merkezi hem de yeni kurulan devletin çağdaşlaşma atılımlarının merkezi olmuştur. 

13 Ekim 1923 tarihinde ‘’Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.’’ Kanun maddesi kabul edilmişti. Bu tarihten sadece 16 gün sonra, 29 Ekim 1923 Pazartesi günü ‘’hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’’ dendikten sonra doğan devletin adının ‘’cumhuriyet’’ olduğu kabul edilmiş ve ülkeye duyurulmuştu. Ankara’nın ‘’Başkent’’ ve Yeni Türkiye Devleti’nin yönetim şeklinin ‘’Cumhuriyet’’ olduğu Nutuk’ta Mustafa Kemal tarafından bu şekilde belirtilmişti.

Belirtilmişti ama hiç kimse yoksulluklar içinde, sosyal yaşamı olmayan, evsiz, yolsuz, elektriksiz, susuz ve kıraç bu Anadolu kasabasını benimsememişti. Yabancı devletlerin büyük bir bölümü elçiliklerini İstanbul’da tutmaya devam ediyorlardı. Bu olumsuzluklara rağmen Ankara hızlanma yapılanmaya başlamıştı. Başta Meclis binaları olmak üzere fakülteler, sergi, konser ve tiyatro salonları, konservatuvar, spor tesisleri, hipodrom ve yeşil alanların yapı gerçekleştiriliyordu.

Anıtkabir’e giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahat yeri olarak Rasattepe’de (Anıttepe) seçilmiş ve 1 Mart 1941 tarihinde Anıtkabir’in yapımı için Serbest Proje Yarışması düzenlenmiş, yarışma için hükümet tarafından uluslararası alanda tanınmış yerli ve yabancı sanatçılarca ve Bayındırlık Bakanlığı’nca belirlenen yüksek mimarlardan oluşan tarafsız bir jüri oluşturulmuştur. Yarışmaya Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 47 adet proje katılmıştır. 18 Kasım 1943 tarihinde Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arden’in projelerinin uygulanmasına karar verilmiştir. 9 Ekim 1944 tarihinde törenle temeli atılan Anıtkabir’in inşası 9 yıllık bir süre içinde dört aşamalı olarak yapılmıştır. Anıtkabir, Türk mimarlığında 1940-1950 yılları arasında II. Ulusal Mimarlık dönemi olarak adlandırılan dönemin özelliklerini taşımaktadır. Yaklaşık 750.000 m2’lik bir alanı kaplamakta olup Barış Parkı ve Anıt Bloku olarak iki kısma ayrılır.

Barış parkı

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir’e Akdeniz Caddesi ve Tandoğan’dan olmak üzere, iki kapıdan girilir. Anıtkabir alanına girer girmez ilk gözümüze çarpan, sınırları içindeki botanik zenginliktir. ABD’den Çin’e, Yunanistan’dan Afganistan’a kadar 24 ülkeden ve ülkemizin farklı bölgelerinden gelen 104 ayrı türden 50 000 âdete yakın ağaç ve çalı türü bitki örtüsü bulunmaktadır. Atatürk’ün ”Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” özdeyişinden ilham alınarak, ”Barış Parkı” adını almıştır.

Anıt Bloku

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı Yol, Tören Meydanı ve Mozole olmak üzere Anıt bloku üç bölümden oluşmaktadır. Törensel girişler Tandoğan kapısından gerçekleşir. Ben de törensel girişin yapıldığı Tandoğan Kapısını tercih ettim. Anıtkabir’e Tandoğan kapısından girildiğinde, Barış Parkı içerisinde uzanan yoldan, anıtsal özellik taşıyan Aslanlı Yola ulaşılır. Aslanlı yolun başındaki simetrik kulelere ulaşabilmek için de 26 basamaklı geniş merdivenleri tırmanmak gerekir. Merdivenin hemen bitiminde karşılıklı olarak “İstiklâl” ve “Hürriyet” kuleleri yer alır. Anıtkabir yapı topluluğu içinde, simetri gözetilerek yerleştirilmiş olan on adet kule vardır. Bu kulelere Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda büyük etkileri olan yüce kavramları temsil eden isimler verilmiştir. Kuleler, plan ve yapı bakımından birbirinin benzeridir.

İstiklal Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Kulenin önünde, ulusal kıyafetler giymiş üç kadından oluşan ‘Kadın Heykel Grubu’ bulunmaktadır. Bu kadınlardan kenarlardaki ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinin meydana getirdiği çelenk Türkiye’nin bereketini temsil etmektedir. Soldaki kadın, ileri uzattığı elindeki kapla Atatürk’e Tanrı’dan rahmet dilemekte, ortadaki kadın eliyle yüzünü kapamış ağlamaktadır. Bu üçlü grup, Türk kadınının Atatürk’ün ölümünün derin acısı içinde bile gururlu, ağır başlı ve azimli oluşunu dile getirmektedir. Heykel grubu Hüseyin Anka Özkan’ın eseridir.

Hürriyet Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Kulenin önünde üç erkekten oluşan ‘Erkek Heykel Grubu’ bulunmaktadır. Sağdaki erkek başında miğferi ve kalın kaputu ile Türk askerin, onun yanındaki elinde kitabı ile Türk gençliğini ve aydın insanını, biraz gerisindeki ise yerel kıyafeti ile Türk köylüsünü temsil etmektedir. Heykellerin yüzünde derin acı ile Türk Milleti’nin kendine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek irade gücü dile getirilmiştir. Heykel grubu Hüseyin Özkan’ın eseridir.

Aslanlı Yol

Ankara Anıt Kabir

Ziyaretçileri Atatürk’ün huzuruna hazırlamak için yapılmış olan 262 metre uzunluğundaki yolun iki yanında oturmuş pozisyonda 24 oğuz boyunu temsil eden 24 tane aslan heykeli bulunmaktadır. Heykeller çift çift sıralanmıştır ki bu da Türk milletinin birlik ve beraberliğini temsil eder. Atatürk’ün Türk ve Anadolu tarihine verdiği önem nedeniyle, Anadolu’da uygarlık kuran Hititlerin sanat üslubu ile yapılan aslan heykelleri kuvvet ve sükûneti temsil etmektedir. Yol traverten taşları ile döşelidir. Yolun sonunda Türk bayrağı ve Çankaya görünmektedir. Heykeller Hüseyin Anka Özkan’ın eseridir.

Mehmetçik Kulesi

Aslanlı yolun bitiminde, sağda Mehmetçik Kulesi yer alır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada, cepheye gitmekte olan Mehmetçik’in evinden ayrılışı betimlenmektedir. Bu kompozisyonda, elini asker oğlunun omzuna atmış ve onu vatan için savaşa gönderen hüzünlü fakat gururlu anne betimlenmiştir. Kuledeki kabartma Zühtü Müridoğlu’nun eseridir. Kulenin içinde 60 kişi kapasiteli Sinevizyon Salonu bulunmakta olup, Atatürk ve Anıt Kabir ile ilgili belgesel filmler gösterilmektedir.

Müdafaa-i Hukuk Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı yolun bitiminde, sol tarafta Müdafaa-i Hukuk Kulesi yer alır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada, Kurtuluş Savaşı’nda ulusal birliğin temeli olan Müdafaa-i Hukuk dile getirilmektedir. Dış yüzeydeki kabartmada, ellerinden birinde kılıç tutarken diğerini ileri uzatarak, sınırımızı geçmeye çalışan düşmana ‘’Dur’’ diyen bir erkek betimlenmiştir. İleri uzatılan elin altındaki Ulu Ağaç Türkiye’yi, O’nu koruyan erkek figürü ise kurtuluş amacıyla birleşmiş olan milleti temsil etmektedir. Kabartma Nusret Suman’a aittir. Kulenin içinde Anıtkabir ve Atatürk ile ilgili kitaplar ve hediyelik eşyalar satılmaktadır.

Tören Meydanı ve Bayrak Direği

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı yolun sonunda yer alan Tören Meydanı 129X84,25 metre boyutlarında olup, 15 000 kişi alabilecek kapasiteye sahiptir. Tören alanının zemini; kırmızı, sarı, beyaz ve siyah renkte traverten taşlardan oluşan 373 adet halı ve kilim deseniyle bezenmiştir. Anıtkabir’in Çankaya yönündeki 28 basamaklı tören meydanından iniş merdiveninin ortasında, tek parçalı yüksek bir direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Amerika’da özel olarak yaptırılmış olan direğin yüksekliği 33,53 metredir. Amerika’da yaşayan Türk asıllı, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olan Nazmi Cemal tarafından, kendi bayrak direği fabrikasında üretilerek, 1946 yılında Anıtkabir’e hediye edilmiştir. 33,53 metre yüksekliğindeki bu direk, Avrupa’daki tek parça bayrak direklerinin en yüksek olanıdır. Direğin 4 metresi kaidenin altında kalmıştır. Bayrak direğinin kabartmasında yer alan kabartmada; Meşale Türk Medeniyetini, Kılıç taarruz gücünü, Miğfer savunma gücünü, Meşe dalı Zaferi, Zeytin dalı ise Barışı simgelemektedir. Kabartma Kenan Yontuç’un eseridir.

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir Tören Alanı’nın çevresinde Zafer Kulesi, Barış Kulesi, 23 Nisan Kulesi, Misak-ı Milli Kulesi, İnkılâp Kulesi, Cumhuriyet Kulesi ve İsmet İnönü’nün lahdi yer almaktadır.

Mozole-Anıt Mezar

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir’deki tören alanından, en önemli bölümü olan Mozole ’ye 42 basamakla çıkılır. 42 basamaklı merdivenlerin tam ortasında da ‘’Hitabet Kürsüsü’’ yer almaktadır. Kenan Yontuç’un eseri olan mermerden yapılmış Hitabet Kürsüsü ’nün tören alanına bakan cephesi, dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında Atatürk’ün ‘’Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.’’ Sözü yazılıdır. Merdivenlerden sonra karşımıza çıkan Mozole 72 metre, 52 metre, 17 metre boyutlarında olup, uzunca dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuştur. Ön ve arka 8 metre, yan cepheler ise 14,40 metre yüksekliğindeki kolonlarla çevrelenmiştir. Mozole cephesinde; solda Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi yer alırken, sağda ise Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yılında söylediği Onuncu Yıl Nutku yer almaktadır. Hitabe ve nutuktaki harfler, taş kabartma üzerine altın yaldızla yazılmıştır.

Şeref Holü ve Mezar Odası

Ankara Anıt Kabir

Mozolenin Şeref Holü ’ne bronz kapılardan girilir. Girişte sağda Atatürk’ün Türk Ordusu’na 29 Ekim 1938 tarihli son mesajı, sol girişte ise II. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, Atatürk’ün ölümü üzerine Türk Milleti’ne yayınladığı 21 Kasım 1938 tarihli mesajı yer almaktadır. Her iki yazıt, Atatürk’ün doğumunun 100. yıl kutlamaları çerçevesinde 1981 yılında yazılmıştır. Mozolenin girişinin tam karşısında, büyük pencerenin yer aldığı nişin içerisinde, Atatürk’ün sembolik lahdi bulunmaktadır. Osmaniye İl’inden getirilen lahit taşı, tek parça kırmızı mermer olup 40 ton ağırlığındadır. Lahit taşının yer aldığı bölüm beyaz Afyon Mermeri, Şeref Holü ’nün zemini Adana ve Hatay’dan, yan duvarları ise Afyon ve Bilecik’ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerle kaplanmıştır.

Anıtkabir Atatürk Müzesi

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılap kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. 21 Haziran 1960’ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk’ün kullandığı eşyalar, kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir. Müzede ayrıca Atatürk’ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin ve Sabiha Gökçen’in müzeye armağan ettikleri Atatürk’e ait eşyalar da sergilenmektedir.

Anıtkabir’e 2002 yılında Kurtuluş Savaşı Müzesi eklenmiştir. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan ve ses ve ışık efektleri ile desteklenmiş müze Türkiye’de kullanılan teknik açısından da bir ilktir. Kurtuluş Savaşı cephelerinin canlandırıldığı bölümleri gözleriniz dolmadan tamamlamak neredeyse olanaksızdır.

Ata’mızın bu ebedi istirathgâhını mutlaka ziyaret etmenizi öneriyoruz.

Kaynaklar:

1)    T.C Turizm ve Kültür Bakanlığı İnternet sitesi

3)    www.anitkabir.org

1,296 total views, no views today

Share

Cumhuriyet döneminde Ankara

 

Payitahttan Başkente, İmparatorluktan Cumhuriyete giden ve 19 Mayıs 1919’da başlayan süreçte Ankara, hem işgalden kurtarılmanın karar merkezi hem de yeni kurulan devletin çağdaşlaşma atılımlarının merkezi olmuştur.

13 Ekim 1923 tarihinde ‘’Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.’’ Kanun maddesi kabul edilmişti. Bu tarihten sadece 16 gün sonra, 29 Ekim 1923 Pazartesi günü ‘’hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’’ dendikten sonra doğan devletin adının ‘’cumhuriyet’’ olduğu kabul edilmiş ve ülkeye duyurulmuştu. Ankara’nın ‘’Başkent’’ ve Yeni Türkiye Devleti’nin yönetim şeklinin ‘’Cumhuriyet’’ olduğu Nutuk’ta Mustafa Kemal tarafından bu şekilde belirtilmişti.

Güvenpark Kızılay Ankara

Belirtilmişti ama hiç kimse yoksulluklar içinde, sosyal yaşamı olmayan, evsiz, yolsuz, elektriksiz, susuz ve kıraç bu Anadolu kasabasını benimsememişti. Yabancı devletlerin büyük bir bölümü elçiliklerini İstanbul’da tutmaya devam ediyorlardı. Bu olumsuzluklara rağmen Ankara hızla yapılanmaya başlamıştı. Başta Meclis binaları olmak üzere fakülteler, sergi, konser ve tiyatro salonları, konservatuvar, spor tesisleri, hipodrom ve yeşil alanların yapı gerçekleştiriliyordu.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun ilk yıllarındaki toplumsal ve mekânsal yapıdaki dönüşüm noktalarından ilki ve en önemlisi, Ankara’nın Başkent olması kararıdır. Cumhuriyet ile birlikte yaratılacak yeni kültürün bütün ülkeye yaygınlaştırılacağı ve örnek alınacağı yer Ankara ‘dır. Yeniyi, çağdaşı ve geleceği,  Ankara’daki toplumsal ve mekânsal dönüşümler belirleyecektir.

Ankara Atatürk Bulvarı

Tarih sonrası yıpranmış, nüfusu azalmış, fakirleşmiş Ankara, yepyeni bir kimliğe bürünmeliydi. Öncelikle konut ve ulaşım sorunları çözülmeliydi.  Bunun için, Ankara’nın yeniden yapılanması ve modern bir kente dönüşmesi gerekiyordu. Bu nedenle, kentin ivedilikle yapılanması için yeni imar yasaları çıkarıldı.

İstasyondan Ankara Kalesine giden ana yol genişletilmiş ve çevresinde bir dizi kamu binaları yapılmıştı. Dönemin ünlü mimarlarından Vedat Tek, İstanbul’dan Ankara’ya getirilmiştir. Mimar Vedat Tek, Ulus’taki Eski Meclis binası ile karşısındaki Ankara Palas Otelinin tasarımlarını yapmıştır. Vedat Beyin İstanbul’a dönmesi üzerine, yerini Mimar Kemalettin Bey almış ve projelerin yürütülmesini sağlamıştır. Daha ilk yıllardan itibaren, Ankara’nın genişlemesinin, güneyde Yenişehir ve Çankaya Köşküne doğru; doğuda ise Cebeci ve Dikimevi tarafına doğru olması düşünülmüştür.

Güvenpark Ankara

1920’li yıllarda, Ankara’nın yeniden yapılanması çabalarına katkıda bulunan başka mimarlar da olmuştur. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde öğretim görevlisi olan İtalyan Mimar Giulio Mongeri ve Mimar Kemalettin’in öğrencilerinden biri olan Arif Hikmet Koyunoğlu da Ankara’ya gelip, yeni oluşuma katkıda bulunanlardır. Ulus Meydanı ile Yenişehir arasındaki ana yol çevresinde; birçok bakanlık binasının yanı sıra banka binaları da yapılmıştır. İtalyan Mimar Mongeri ’nin tasarımı olan binalardan; Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü, Osmanlı Bankası, Tekel Başmüdürlük ve Ulus’taki İş Bankası binaları yapılmıştır.

Atatürk Bulvarı Zafer Anıtı

Ayrıca; Arif Hikmet Koyunluoğlu’nun tasarımı olan binalar; Türk Ocağı, Etnografya Müzesi ve eski Dışişleri Bakanlığı binaları da Çankaya’ya uzanan ana yol üzerinde, bu günkü Atatürk Bulvarı çevresinde yerini almıştır. Bina tasarımları 20. yüzyıl başlarında İstanbul’da gelişen Mimari üslup ya da yapım biçimidir.

Bunlar; geniş saçaklı çatıları, kuleleri ve çıkmalarıyla, geleneksel Osmanlı Mimari tarzını taşırlar. Cephelerinde; Çini ve taş kabartma motiflerini kullanan birbirine benzer yapılardır. Bütün bu yapılar, Birinci Ulusal Mimarlık Üslubu olarak tanımlanmış. 1920-25 yılları arasında Ankara, plansız ve programsız olarak büyümüştür. Ankara‘daki imar denetimini sağlamak amacıyla yapılan birçok plan denemesinden sonra; geniş ve kapsamlı bir Ankara planı için, 1927 de, Uluslararası bir yarışma düzenlenmişti.

Ankara Ulus Atatürk Heykeli

Uluslararası yarışmayı kazanan ünlü Alman Şehir Mimarı Hermann Jansen, 1928-32 yılları arasında, kendi adıyla anılan planı hazırlar. Çağdaşı ve geleceği simgeleyecek Ankara’da, bu dönüşümün en iyi algılanabileceği yer ise Atatürk Bulvarı dır. Ankara Kalesi ve civarındaki dokuyu koruyarak, ancak bu doku ile bağlantılı olan ve çok daha geniş alanlara yayılan yeni yerleşim ve yapılaşma planını uygulamaya sokar.  

Ankara Etnografya Müzesi

Jansen, bu adı var kendi yok Anadolu Kasabasından, çağdaş bir Başkent yaratmak için kolları sıvar. Hiç durmadan tekrarladığı  ”biliyorsunuz, Avrupa Kentlerinin hemen hepsi, motor ve motorlu taşıtlardan önce yapılmıştır.” sözüdür.  Jansen’e göre, ”motorlu taşıtlar, eski anlayış ve kuraları alt üst etmiştir. Kentlerin, insanlarla birlikte taşıtların da hareket edebilecekleri ve konaklayabilecekleri kent yapılaşmaları gerekmektedir.”

Ankara Resim Heykel Müzesi

Otomobiller için ayrılmış çok geniş bir bulvar, bu bulvara açılacak caddeler, her caddeyi de bir bloğa bağlayacak yan yolların yapılması gerekir. Kapıları caddelere değil de yan yollara açılacak bahçeli evler, apartmanlar yapılmalıdır. Ankara’nın tamamında; dokuyu bozmayacak şekilde düzenlenecek alt ve üst geçitler yardımıyla, trafik memurlarının bulunmayacağı ve trafiğin düzen içinde akacağı işlek yollar oluşturulacaktır. Yollar boyunca ağaçlar dikilecek, modern kentleşmenin gereği, dört katlı evler yapılacak ve çok katlı yapılara izin verilmeyecektir.

Ankara Atatürk Bulvarı

Belkemiğini Yenişehir Semtinin oluşturduğu Atatürk Bulvarı, Ulus’tan Çankaya’ya doğru, 6 kilometre boyunca, ağaçlarla ve çevresinde en çok dört katlı binalarla uzar gider. Jansen Planında, Ulus semtinin ticaret merkezi olarak kalması, ancak, yönetim merkezinin Yenişehir semtine kayması düşünülmüştür. Bakanlıklar bu plana göre düzenlenmiştir.

Bentderesi yöresinin plandaki yeri, sanayi kuruluşları ve işçi mahalleleridir. Memurların ve üst düzey yöneticilerin Bakanlıklar yöresinde yapılanması düşünülmüştür. Genelkurmay Başkanlığı ile Kumrular Caddesi arasındaki Devlet Mahallesi bu düşüncenin ürünüdür.1932 yıllarında, Jansen Planında öngörülen bütün yapılaşmalar gerçekleştirilmiştir.

Ankara Anıt Kabir

1963 yılında öğrenci olarak geldiğim Ankara’da, Jansen Planında belirtilen özelliklerden bazılarını bulabilmiştim. Atatürk Bulvarı ile Gazi Mustafa Kemal Bulvarının kesiştiği noktada, Maltepe yönüne dönerken, planda sözü geçen koşullara uygun, şirin bir Kızılay Binası vardı. Şimdi onun yerinde, devasa bir alış veriş binası bulunmaktadır. Zafer Meydanında, herkesin nefes alabileceği şirin parkımız da yok artık. Şimdilerde Yenişehir, Ankara’da Kızılay’ın içinde kaybolmuş bir semt haline geldi. Kızılay’daki Menekşe, Nergis ve Büyük sinema gibi birçok tarihi yapı ve mekân da sessiz sedasız yok oldu. Kurtulabilenlerden Devlet Mahallesi’nin de geleceğinin ne olacağı belirsiz…

Kaynaklar:

1)   http://www.mehmetakinci.com.tr

2)   http://tr.wikipedia.org/wiki/Ankara_tarihi

 

1,970 total views, 2 views today

Share

Osmanlı döneminde Ankara

 

Sultan Alp Arslan 1071 yılında, Malazgirt’te, Bizans’ı bozguna uğratarak Selçuklu Türklerine Anadolu’nun kapısını açtı. Malazgirt zaferi ile birlikte Türkler Anadolu’ya yerleştiler. Malazgirt Muharebesi Türk ve dünya tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Bu zafer sonunda, Bizans’ın bütün maddî imkânlarını kullanarak hazırladıkları büyük ordu dağıldığından daha sonraki yıllarda Türkler önemli bir direnişle karşılaşmadan kısa zamanda Ege ve Marmara kıyılarına kadar ilerledi.

Hacı Bayram Tepesi

Oğuzların Kayı boyundan olan Süleyman Şah Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi olarak kurulmasına giden süreçte önemli bir yere sahiptir. İlber Ortaylı’nın karşı çıkmasına rağmen Osmanlı tarihçileri, asırlar sonra Selçuklu kumandanı Süleyman Şah’ı birdenbire Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin dedesi yaptılar. Âşıkpaşazâde, Neşrî ve Oruç Bey gibi ilk Osmanlı tarihçileri Osmanlı hanedanının atası Süleyman Şah’ın Fırat Nehri’ni geçerken Caber Kalesi civarında boğulduğu ve cesedinin nehirden çıkarılarak kalenin eteğine gömüldüğü iddiasını ortaya attılar. Selçuklu kumandanı Süleyman Şah, artık “Osmanlı hanedanının atası” olmuştu. Mezarı da Süleyman Şah Türbesi olarak ünlendi.

Hacı Bayram Tepesi

Son Halife Abdülmecid Efendi, 18 Ekim 1921’de Ankara’ya, Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, yani Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği mektupta, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışındaki tek toprak parçası olan Suriye’deki Caber Kalesi’nin Türk toprağı olarak kalmasını Fransa’ya kabul ettiren Ankara yönetimini tebrik etmişti. Büyük Millet Meclisi ile Fransa arasındaki görüşmelerin tamamlanıp anlaşmanın törenle imzalanmasının beklendiği günlerde, el yazısı ile kaleme aldığı mektubunda Osmanoğulları’nın atası olan Süleyman Şah’ın mezarına karşı Meclis’in gösterdiği alâkaya teşekkür ediyordu. “Osmanlı sülâlesinin kurucusu Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın Caber Kalesi’nde bulunan ve ‘’Türk Mezarı’’ diye bilinen kabrinin müştemilâtı ile beraber Türkiye’nin malı olarak kalması, Türkiye tarafından korunması ve buraya Türk Bayrağı çekilmesi hükmü, Türkler ’in hâkimiyet tarihinin tek vücut ve tek bir emel şeklinde olduğunu dosta ve düşmana göstermiştir.” Deyip şükranlarını sunuyordu.

Ne var ki, Süleyman Şah Türbesi İşid’in tehdidi bahanesiyle, TSK’nın bir gece yarısı operasyonu sonrasında Türkiye sınırında ama bir başka Suriye toprağına nakletti.

Ankara Kalesi’nden Hacıbayram Tepesine bakış

Sungur Tekin, Gündoğdu, Dündar ve Ertuğrul olmak üzere Süleyman Şah’ın dört oğlu vardı. Bunlardan ilk ikisi Horasan’a döndü, diğer ikisi ise yanlarında yaklaşık 400 aile ile Erzurum civarına gitti ve Sürmeli Çukur Ovası’na yerleşti. Bunlardan bir bölük ise Pasin Ovası’na yerleşti. Dündar ve Ertuğrul, emrindeki ailelerle batıya ilerlerken iki ordunun savaşına rastladı. Bu iki ordudan güçsüz olarak gördüklerine yardım etmeye karar verdiler. Bu karar onların ileriki yaşamlarını oldukça etkiledi; çünkü güçsüz olup onların yardımıyla savaşı kazanan taraf Anadolu Selçuklu ordusu, düşman ise bir Moğol ordusuydu.

Ertuğrul, bu yardımı sayesinde Selçuklu sultanı III. Alaeddin Keykubat ile tanıştı ve onu koruyucu olarak tanıyıp elini öptü. Sultan da ona hediye olarak Domaniç ve Ermeni dağları ile Ankara yakınlarındaki Haymana Ovasının Karacadağ bölgesini yaylak, Söğüt yakınlarındaki ovayı da kışlak olarak verdi. Böylelikle, Anadolu Selçuklu Devleti’nin bir uç kenti ve “Melik Şehri” olan Ankara, Osmanoğulları’nın ataları ile ilk defa 1230 yıllarında tanıştı.

Ankara Kalesi

Ankara’da sosyal, kültürel ve bilimsel ortamın gelişmesi Melik Şehri döneminde olmuştur. 1186 ve 1203 yılları arasında Ankara Melik’i, II. Kılıçaslan’ın oğullarından Melik Muhiddin Mesut Şah idi. Bilime ve ulemaya değer veren bir melik olarak Ankara’yı her yönden geliştirdi ve Selçuklunun önemli bir Uç Vilayeti olmasını sağladı. 1243 yılındaki Kösedağ Savaşı’nda Selçukluların Moğollara yenilmesi üzerine, Türkmenler ve Türkmen Beyleri Moğol yönetiminin ağır koşullarından kurtulmak için Ankara civarı ve batıya doğru çekildiler. Ankara ve çekildikleri diğer kentlerde düzeni sağlamak için, Ahi Evran tarafından,

Ankara Kalesi Kaleiçi

Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle Ahilik teşkilatı kurulmuştur. 12. yüzyıl sonlarında, Ankara’da Ahilerin yönetimi sırasında Ankara üzerinde iki beyliğin rekabetine rastlanmaktadır. Ankara Ahileri, bu iki güçlü beylikten Karamanoğullarına karşı koymuş ve Osmanoğulları’nı tercih etmişlerdi. Osmanlı Beyliği 14. yüzyılın ikinci yarısında çok güçlenmişti. Eski Anadolu Selçuk Sultanlığı topraklarını birleştirerek Anadolu’da siyasi birliği sağlamak için büyük çaba gösterdi. Bu süreç içinde Ankara bir sınır kenti olarak, Osmanlıların, Anadolu’yu hâkimiyetleri altına alma süresinde önemli rol oynadı.  Birkaç defa el değiştirdikten sonra kesin olarak Osmanlıların yönetimine girdi.

İlk olarak Orhan Gazi, 1356 yılında Ankara’yı hâkimiyetine almıştır. Ankara kentinin Osmanlı mülküne katılması çok önemliydi. Çünkü Ankara, Anadolu Beyliklerine karşı sağlam bir kaleydi. Ankara, Doğu Anadolu’nun fetih yolları üzerinde bulunduğu gibi, İran’dan Bizans’a giden ticaret yollarının da üzerinde bulunmaktaydı. Aynı zamanda Ankara iktisadi servetlerle de dolu bir kentti. Buğdayı, bağ ve bahçeleri ve bilhassa tiftik keçileri pek değerliydi. Bir ara Karamanoğullarının yönetimine geçen Ankara, Osmanlı sultanı I. Murat ordusuyla 1363 baharında Ankara’ya geldiğinde,  Ahilerle anlaşarak Ahi yönetimindeki kenti savaşmadan teslim almıştır.

Hamamönü Altındağ Ankara

Hacı Bayram’ın doğduğu yıllarda Ankara, Osmanlılara geçmiş bulunuyordu. Bu önemli iktisadi ve siyasi merkezin Osmanlı idaresine geçmesi Ankara için de büyük sonuçlara yol açacaktır. Ankara, Osmanlıların, Anadolu’daki Beylerbeyliğine de merkezlik edecektir. Bilindiği gibi Osmanlı ülke yönetiminde, esas birim sancaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun idari yapılanmasıyla ilgili bir terim olan sancak, Osmanlı Devleti’nde bir bölge ya da gelir getiren has anlamına gelmektedir.

Murat zamanında eyalet sistemine geçilmiştir. Birkaç sancağın birleştirilmesiyle “eyaletler” oluşturulurdu. Sancaklardan birisi eyalet merkezi olarak seçilmekte ve buraya “paşa sancağı” denilmekteydi. 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar eyalet yöneticisine “beylerbeyi” sancağınkine ise “sancak beyi” denilmekteydi.  I. Bayezid ya da Yıldırım Bayezid, 1393 yılında Rumeli’ye geçerken Timurtaş Paşa’yı Anadolu Beylerbeyi olarak Ankara’da bırakması ile Batı Anadolu’da kurulmuştur Anadolu Eyaleti kurulmuştur.

Hamamönü Altındağ Ankara

Anadolu Eyaleti’nin merkezi önceleri Ankara, 1451 yılında da Kütahya olmuştur. Daha sonraları Anadolu’daki eyalet sayısı artarak; Adana, Erzurum, Karaman, Kütahya ve Çıldır eyaletleri kurulmuştur. Eyalet merkezi Kütahya’ya taşınınca, Ankara sancak olur. Ancak bir müddet sonra, Osmanlıdaki idari yapının yeniden düzenlenmesiyle, Anadolu’daki eyaletlerden birinin merkezi olur. Ankara’ya Kırşehir, Yozgat, Çorum ve Kayseri gibi sancaklar bağlanır. Ankara Osmanlı yönetimine geçtikten sonra da bir müddet daha sınır kenti özelliğini sürdürmüştür. Timur’un Anadolu’ya gelişine kadar kent Osmanlılarda kalmıştır.

Timur’un 1402’de Orta Anadolu’ya girerek Osmanlı yönetimine tehdit oluşturması, Osmanlı ordusuyla Timur ordusunun karşılaşması sonucunu doğurmuştur. Sonuçta Osmanlılar yenilmiş, Bayezid Timur’a esir düşmüştü ve Ankara kısa bir süre Timur’un kontrolüne girmiştir. 1402’de yapılan Ankara savaşı ve 1403’te Timur’un Ankara’yı terk edişinden sonra, Bayezid’in beş oğlundan dördü arasında uzun bir süre taht kavgaları sebebiyle, Ankara şehzadeler arasında el değiştirmiştir. 11 yıl süren ve Fetret Devri olarak bilinen siyasi karışıklıklar nedeniyle Ankara ekonomisinin gelişmesi durmuş, üretim azalmış, bölgeler arası ticaret zayıflamış ve nüfus artışı durmuştur.

Kuğulu Park Kavaklıdere Ankara

14. yüzyıl sonu ile 15. yüzyıl sonu arasında geçen yüzyıllık dönemde, kalenin dışındaki yamaçta ve onu izleyen düzlük alanda çok sayıda cami ve mescit yapılmıştır. Osmanlı kentlerinde çoğu kez bir mescit bir mahalleyi belirlerdi. Büyük camiler, kentin kalabalık semtleri olan ticaret kesiminde külliye olarak yer almışlardır. Ankara’da mahalleler, bir dini yapının etrafında oluştukları gibi, meslek gruplarından bazılarının ya da aynı dini inanç ve gelenek etrafında toplananların bir arada oturma istekleri sonucunda ortaya çıkmışlardır. Bu durumda camii ve medreselerin her birinin bir mahallenin çekirdeğini oluşturduğunu düşünülürse, kalenin içindeki mahallerle birlikte 15. yüzyılda Ankara’da yaklaşık 30 kadar mahalle bulunmaktadır. Bu sayı 16. yüzyılın ilk çeyreğinde ise 81’e çıkmıştır.

Ankara Çankaya Botanik Parkı

18. yüzyıl sonlarına doğru nüfusu 100 000 civarında olan Ankara, 19. yüzyıl üçüncü çeyreğinde 18 000 kişinin açlıktan öldüğü bir kıtlık dönemi geçirmiştir. Hızla nüfusu azalmış ve bakımsız kalmıştır. Ankara kenti, 16. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar, önceleri sancak sonraları ise eyalet merkezi olarak bölgenin yönetiminde önemli bir yer tutmuştur. Devletin geçirdiği evrelere uygun biçimde zaman zaman ekonomik ve siyasi üstünlüğünü kaybetmekle beraber, her dönemde geniş bir bölgeye merkezlik yapmıştır. Tanzimat öncesi ve sonrası ilk uygulamalar burada yapılmış genelde başarılı sonuçlar alınmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da Türkiye’nin Başkenti olarak, olağanüstü bir gelişme göstererek, çağdaş bir kent haline gelmiştir.

3,868 total views, 6 views today

Share

Ankara-Roma ve Bizans Dönemi

 

Anadolu’da Tarih, bir yeryüzü tanrıçası olan Ana Tanrıça ile başlamıştı. Binlerce yıl varlığını koruyan ve etkisini nesillerden nesillere aktaran Ana Tanrıça halkların mayasıydı. O, göklerde değil, yerde insanların yanı başındaydı. Dokundukları, gördükleri, kokladıkları hayranlık duydukları her şeydi. O, sadece insanların değil; toprağın, suyun, çiçeklerin, kuşların ve böceklerin de tanrıçasıydı. Doğanın ta kendisiydi Ana Tanrıça. Bir ilkçağ çiftçisi evinin bir köşesine koyduğu Tanrıça heykelini izlerken onu görüyordu. Tıpkı bir ortaçağ ermişinin aynada kendine bakarken tanrıyı görmesi gibi.

Ankara Kale çevresi

Ankara denilince ilk akla gelenler Ana Tanrıça Kybele ile Friglerin ilk kralı Gordios’un oğlu Midas’tır. Ankyra’nın kurucusu olarak tanrılaştırılmışlardır. Tanrı Kral uygulamasının başlamasına neden olmuştur. Frigler ve Frigli rahipler, Midas ve Kybele’ye olan saygılarının kanıtı olarak, Kybele’nin daha önce konakladığı tepeye, bir tapınak yaptılar. Helenistik ya da sonrasında yapıldığı düşünülen tapınağın bulunduğu tepe, günümüzde Agustus/Ogüst Tapınağı’nın bulunduğu tepe olup, Hacıbayram Tepesi’dir.

Hacı Bayram Tepesi

Ankara Hacıbayram Camii ve bitişiğindeki Agustus Tapınağı bizi M.Ö. 7. yüzyıla kadar götürmektedir. Romalı Konsül Manilius M.Ö. 189 yılında, Ankara yakınlarında Galatları yenerek, Galatya’yı Roma topraklarına kattı ve Bergama Krallığı’na bağladı. M.Ö. 25 yılında da Roma’nın ilk imparatoru Agustus tarafından Roma Eyaleti haline getirilen Galatya’nın başkenti olmuştur. Ankara’nın en parlak dönemi Roma’nın Galatya eyaletinin başkenti olmasıyla başlar.

Metropolis, yani Anakent unvanı alır. Doğu Roma’nın merkezi İstanbul, Ankara ise dinlenme kenti olmuştur. Kent askeri açıdan stra­tejik bir öneme sahipti. 600 yıl bölgeye hâkim olurlar, ilk yıllarda kentin yönetimini Galat prenslerine bıraktılar. Kent Roma döneminde birçok yapılarla donatıldı ve diğer Roma kentlerinde olduğu gibi 12 semte bölündü. İçişlerinde bağımsız ve demokratik olarak, Romalı bir vali ve halk tarafından seçilen meclislerle yönetildi.

Ankara Kalesi

Bu dönemde kentin alt yapısı tamamlanmış ve Elmadağ’dan taş borularla su getirilmiştir. Tahıl üretimi, dokumacılık ve hayvancılık alanında büyük gelişmeler sağlanmıştır. M.S. 3. yüzyılın başında imparator Caracalla kale duvarlarını onartmıştır. 4. yüzyılın ortalarına doğru Hristiyanlığın yayılmasıyla kent, dini bir merkez olup M.S. 314 ve 358 yılları arasında Saint Synode adıyla kurulan Hristiyanlık Meclisinin önemli dini kararları almasında rol oynamıştır.

Diğer taraftan, M.S. 3. yüzyıldan itibaren Perslerin ve Gotların Anadolu’ya akınları sonucunda Roma İmparatorluğu eski gücünü yitirdi. Kentteki yapıların çoğu tahrip oldu ve kıtlık ortaya çıktı, imparatorlukta oluşan sosyal ve ekonomik çöküntü kentin çevresinin surlarla çevrilmesine neden olmuştur. Günümüzdeki Ankara Kalesi şekillenmiştir. Roma İmparatorluğu M.S. 395 yılında ikiye ayrılınca Ankara, Doğu Roma İmparatorluğu/Bizans sınırları içinde kaldı. 

Hacı Bayram Tepesi

Bizans döneminde Ankara askeri ve ekonomik açıdan yine önemini korudu. Dokumacılık ve ticaret gelişti. Kent, Bizans İmparatorluğunun ileri yıllarında büyük bir dini merkez durumuna girerek Galatia Başpiskoposluğunun merkezi durumuna gelmiştir. Mezhep kavgaları yüzünden kentin evlerinin kısmen yakıldığı bilinmektedir. M.S. 452’de Ankara’da kıtlık olmuş ve kentten büyük göçler olmuştur.

M.S. 542’de ise Ankara ve çevresinde büyük bir veba salgını görülmüştür. M.S. 615’te Anadolu’yu geçerek Kadıköy’e kadar giden Sasanilerin ya da II. Pers İmparatorluğu askerlerinin M.S 622 de Ankara’yı işgal edip, talan ettiği bilinmektedir. Bundan sonra Ankara tamamen Kale içine çekilmiş, iki kat surlarla çevrili tepenin içinde yaşadığından, kaleyi güçlendirmek için daha önceki dönemlere ait bütün binaları yıkarak, bunların malzemelerini kullanmışlardır. Bu nedenle, Roma ve Bizans dönemine ait yapıların sadece kalıntılarına ulaşılabilmektedir.

2,089 total views, no views today

Share

Ankara- Paleolitik ve Arkaik Dönemler

 

Ankara, Türk gezginlerle birlikte, başta ben olmak üzere Ankaralı olanların da biraz ihmal ettiği bir başkent. Buna karşılık yabancı gezginlerin daha iyi tanıdığı bir kent olgusu karşımıza çıkıyor. Çıkıyor çünkü ben de Ankara’dan ayrıldıktan sonra, bir bakıma yabancı bir gezgin gibi tanıdım bu kadim kenti. Başkent olmasından kaynaklanan resmi görüntüsü ilk bakışta gezginleri yanıltıyor. Binlerce yıllık bir tarihin izlerinde olduğu gibi zengin kültürel, sanatsal ve sosyal hayatı da gözden kaçıyor. Belki de bu yüzden Ankara hiç de hak etmediği “gezilecek, görülecek neresi var ki” şeklindeki yanlış bir şöhrete sahip bulunuyor. Benim için de öyleydi.

Ankara’da antik dönemden kalan eserlerin en eskisi ise dik yamaçlar üzerinde bir kartal yuvasını andıran Ankara Kalesi’dir ve hiç kuşkusuz başkentin görmeye değer yerleri arasında ilk sırada yer alır. Bir zamanlar Ankara’nın iki önemli akarsuyu olan Hatip ve İncesu derelerinin birleştiği noktaya hâkim bir tepede bulunan Ankara Kalesi’nin kuruluş tarihi kesin olmamakla birlikte M.Ö. 3. yüzyıla kadar uzanır.

45 yıl süreyle yaşadığım Ankara’yı yabancı bir gezgin gibi yeniden tanımaya ve keşfetmeye çalışıyorum. Sanırım geçim derdinin yanı sıra nasılsa buradayız, tanımak için vaktimiz var diye zaman ayıramamıştım. Oysa pek de vakit yokmuş aslında. Frig Kralı Midas’ın kurduğu Ankara’yı içinde yaşadığım dönemde yeterince tanıyamamışım. İstanbul’a taşındıktan sonra farkına vardım. Yine de geç kalmış sayılmam.

Anadolu’da Tarih, bir yeryüzü tanrıçası olan Ana Tanrıça ile başlamıştı. Binlerce yıl varlığını koruyan ve etkisini nesillerden nesillere aktaran Ana Tanrıça halkların mayasıydı. O, göklerde değil, yerde insanların yanı başındaydı. Dokundukları, gördükleri, kokladıkları hayranlık duydukları her şeydi. O, sadece insanların değil; toprağın, suyun, çiçeklerin, kuşların ve böceklerin de tanrıçasıydı. Doğanın ta kendisiydi Ana Tanrıça. Bir ilkçağ çiftçisi evinin bir köşesine koyduğu Tanrıça heykelini izlerken onu görüyordu. Tıpkı bir ortaçağ ermişinin aynada kendine bakarken tanrıyı görmesi gibi. Ankara denilince ilk akla gelenler Ana Tanrıça Kybele ile Friglerin ilk kralı Gordios’un oğlu Midas’tır. 

Ankara Kalesi

Krallığı gibi yaşamı ve ölümü üzerine mitler üretilmiş olan Midas, yaşamı boyunca acılar çekmiş ve sürprizlerle karşılaşmış biridir. Mitolojik açıdan, “Eşekkulaklarıyla” ve “dokunduğu her şeyi altına çevirmesiyle” ünlenmiştir. Mitolojiye göre Kral Midas’ın acı dolu hayat öyküsü şöyle başlar.

Frig Kralı Gordios ölmüştür. Halk çok üzgündür. Kral Gordios, yerine geçecek kimse bırakmamıştır. Ülkenin ileri gelenleri toplanır ve kâhinlerden yardım ister. Kâhinler kehanette bulunurlar ve şu andan itibaren Gordion’a arabasıyla ilk giren kral olacaktır derler. Kehanete uygun olan ise Kral Midas’tır.

Bu günkü Fethiye olan antik kent Telmessos’tan, demir çemberli tekerlekleri olan bir araba ile ayrılan Midas, Kral Yolunda haftalarca zorlu bir yolculuk yaparak, Bey dağlarıyla Toros dağlarını aşar. Yanındaki yaşlı annesi ve babası ile Kuzey Frig ülkesine ulaşmaya çalışır. Frigli kahinlerin kehanetinin gerçekleşmesi  için zamanda geri sayım başlamıştır. Zorlu bir yolculuktan sonra arabasıyla Gordion’a ilk giren olur. Gordion’lu kâhinlerin kehaneti uyarınca da Frig Kralı seçilir.

Ankara Kalesi’ne bakış

Ankara ile ilgili bu mitolojidan sonra, atalarımızın meyve toplayıcı ve avcı, bazen de av olduğu dönemlere uzanalım biraz da… Paleolitik ya da Eski Taş Çağı, M.Ö. 60 000 ile 10 000 yılları arasındaki dönemi kapsar. İnsanlığın ilk ortaya çıkışından, günümüzün 12 000 yıl öncesine kadar süren dönem Arkaik Çağ dönemidir.

Yerleşik bir yaşamları olmayan Eski Taş Çağı insanları, genellikle meyve ağaçları ve  av hayvanlarının bulunduğu sulak yerlerde bulunuyorlardı. Avcı ve meyve toplayıcı durumundaki atalarımız için Ankara’nın topoğrafya koşulları da buna uygundu. Ankara yöresindeki çeşitli kazılarda ortaya çıkan buluntular bu durumu kanıtlamaktadır.

Ankara Kalesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü Müzesinde sergilenmekte olan buluntulara göre, Paleolitik dönemde, Ankara ve çevresinde zengin bir yaşam olduğu ortaya çıkmaktadır. Yine bu buluntulardan, Ankara bölgesindeki kalıcı yerleşimlerin Frigler döneminde olduğu kanıtlanmaktadır. Frigya uygarlığı denildiğinde de ilk akla gelen Kral Midas olur. Kente adını veren Kral Midas, M.Ö. 719-707 yılları arasında Gordion’da hüküm sürmüştür. Eşek kulaklı Midas olarak da bilinir.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi Frig Bölümü

Friglerin Ankara’da Hacıbayram Tepesi, Roma Tapınağı, Çankırıkapı bölgesiyle Fidanlık arasında yerleştikleri anlaşılmaktadır. Hacıbayram Camii bitişiğindeki Agustus Tapınağı’nın temellerinde Frig duvarları ortaya çıkmıştır.  Ankara Anıttepe’de, Anıt Kabir ile Atatürk Orman Çiftliği arasında kalan bölgede, Frig dönemine ait 20 Tümülüs bulunmaktadır. Hacıbayram Tepesi’nin, Frig döneminde, Tanrıça Kybele’nin oturduğuna inanılan dağ olduğu bilinmektedir. Men Kybele Tapınağı’nın Hacıbayram Tepesi’nde olduğu sanılmaktadır.

Ankara Kalesi eteklerinde Roma Amfitiyatrosu

M.S. ikinci yüzyılın başlarında yaşamış olan Lidyalı gezgin Pausanias, Galatların Anadolu’ya yerleşmeleri hakkında bilgi verirken, Ankara’dan da söz eder. Ankara ya da Ankyra kentini Gordios’un oğlu Midas’ın kurduğunu ve Friglerin bir kenti olduğunu anlatır. Yunanca ve Latince ‘de ”Gemi Çapası” demek olan kentin adı Ankyra için açıklama yapma gereğini duyar gezgin Pausanias. Midas’ın bulduğu Gemi Çapası’nın, kendi dönemine kadar, Jüpiter/Zeus tapınağında saklandığını söyleyerek kentin adının arkasındaki anlamı vermeye çalışır. Gemi Çapası, ne zamandan beri kentin sembolüdür bilinmez ama ikinci yüzyıldan beri paraların üstünü süslemektedir.

Ankara Kalesi eteklerinde Roma Amfi tiyatrosu ve Hacıbayram Tepesi

Ankara’nın Tarihi, Tunç Çağı Hatti uygarlığına kadar uzanmaktadır. Hatti Uygarlığı Anadolu’da 1 500 yıl sürmüş olan bir uygarlık. Anadolu yarımadasının bilinen en eski adı Hatti Ülkesi olup, M.Ö. 2 500 ile M.Ö. 630 yılları arasında bu adla anılmaktadır. Hattiler’den sonra bilinen Anadolu’daki büyük uygarlıklardan biri olan Hititler de uzun süre Anadolu’yu Hatti Ülkesi olarak adlandırdılar. Hititlerden sonra sırasıyla Frigya, Lidya, Pers ve Makedonlar ile Galatlar hüküm sürdüler.

Hacıbayram Camii ve Roma Tapınağı

Her dönemde de Ankara önemini korumuştur. Bunda en büyük etken, Ankara’nın topografya koşullarının ve Anadolu yolları üstündeki konumunun, merkez rolü oynayabilecek bir kentin kurulmasına elverişli olmasıdır. Orta Anadolu’da aşağı yukarı bütün kentler bir ova çevresinde, daha doğrusu, bu ovaları çevreleyen dağların yakınında kurulmuştur.  Ortasından Ankara çayının geçtiği bir ova kenarında yer alıyordu. Bent Deresi, İncesu ve Çubuk Suyu bu ovada, kente yakın bir noktada birleşirler. Söz konusu ova, öbür Anadolu kentlerinin kurulduğu ovalardan küçük olmakla birlikte, korunmaya elverişli bir yerde olduğu için, çok erken tarihlerde yerleşmeye açılmıştır.

Ankara’nın yüzey şekillerinde, yükseltileri 1000 metre ile 1200 metre arasında değişen ve vadilerle derin bir biçimde yarılmış yaylalar ile üstlerindeki birkaç yüz metre yükseklikte sırtlar ve tepeler ağır basar. Bent deresinin dar vadisi, günümüzde Ankara kalesinin bulunduğu tepeyi, yaylanın ovaya egemen dik kenarından ayırarak, korunmaya elverişli bir yer hazırlamıştır.

Hacı Bayram Tepesi’nden Ankara Kalesi

Hititler, Frigyalılar ve Galatlar döneminde hep aynı yerde olan kent, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de yerini değiştirmemiştir. Geçmiş dönemlerde hep bir kale kenti rolü oynayan Ankara’nın günümüzdeki görünümünde de, ova zemininde yükselen kale hemen dikkati çeker. Kentin adı, eski dönemlerden günümüze kadar çok az değişiklik geçirmiştir. Hititler döneminde kentin hangi adla kurulduğu bilinmemektedir. Buna karşılık Frigyalılar döneminde adının Ankyra olduğu bilinmektedir. Bu adın “Gemi Çapası”  anlamına gelen “Anker” den türediği efsaneler arasındadır.  

Hacı Bayram Tepesi

Frigya Kralı Midas’ın, bir gemi çapası bulduğu yerde bu kenti kurarak Anker adını verdiği ileri sürülmektedir. Ama bazı tarihçiler de, kenti Galatların kurduğunu ileri sürmektedirler.  Mısırlılarla yaptıkları savaşta, ellerine geçirdikleri Mısır gemilerinin çapalarını, zafer ganimeti olarak yanlarına aldıklarını, bundan esinlenerek kentlerine de Ankyra adını verdiklerini ileri sürmektedirler. Romalılar döneminde gemi çapası Ankara kentinin arması olarak kullanılmıştır. Sikkelerin, madalyaların üstüne simge olarak ”çapa” işlenmiştir. Daha yakın dönemlere ilişkin bazı Türk-İslam kaynaklarındaysa, kentin adının Engürü olduğu, bunun da farsça üzüm anlamına gelen engür  sözcüğünden geldiği belirtilmektedir. Diğer taraftan, Ankara Kalesi’nin, dönemin  halkına “angarya” ile yaptırılmış olmasından,  kente Angora adının verildiğini ileri sürenler de vardır. 

1,477 total views, no views today

Share

Kraliyet Yazlık Sarayı-Madrid İspanya

 

5 Nisan 2008 Cumartesi, Madrid…

Madrid’de üçüncü günümüz. İlk iki gün, rehberli ve rehbersiz olarak Madrid’in görülmesi gereken meydanları, bulvarları, caddeleri ve sokakları gezildi. Madridliler şehirlerini tanımlarken, Madrid’den sonra görülebilecek en güzel yerin cennet olduğunu belirtmek için, “Madrid’den sonra cennete” diyorlar. Madridliler biraz abartmış olsalar da şehir kendine has tadıyla ziyaretçileri büyüsü altına alıyor.  Bizi de büyüleyen Madrid’in yılda 65-70 milyon ziyaretçisi bunun en büyük kanıtı…

Bu gün kişi başı 60 Euro ödediğimiz Segovia merkezli ekstra turumuz var. Önce, Madrid’in yaklaşık 80 km kuzeyindeki Royal Palace of La Granja of San Ildefonso olarak bilinen Kralın yazlık sarayına sonra da sarayın 15 km kuzey-batısında bulunan Segovia ’ya gidilecek. Saat 7.30 civarında yapılan güçlü bir kahvaltıdan sonra otelimiz Barcelo’dan ayrılarak tur otobüsümüzde yerimizi aldık. Yoklama yapan rehberimiz işaret verince yolculuk başladı. Yolculuk boyunca Kappa Tur ailesinden Demir Bey, önce İspanyollar ve İspanya tarihi hakkında özet bilgi verdi.

Bilindiği gibi Endülüs, bugün İspanya’nın güneyinde bir bölge olmaktan çok öte kadim bir medeniyet ve kültür mirasıdır. Tarihte ise Endülüs, İslam, Katolik ve Musevi kültürlerinin aynı potada eriyip mükemmel bir karışım oluşturduğu yerdir. Endülüs dönemi 750 yıl boyunca İber Yarımadasına hükmetmiş, birçok ilklere imza atmış, dünya kültür ve bilim mirasına önemli eserler bırakmış bir medeniyet olarak biliniyor.

711 yılında, Kuzey Afrikalı berberi komutan Tarık Bin Ziyad’ın, bugün adını verdiği, Cebel-i Tarık boğazından geçerek fethettiği İber Yarımadası, tarihte görülmemiş gelişmişlikte bir dönemin doğuşunu başlattı. İber Yarımadasında Endülüs Döneminin başladığı yıllarda, Büyük İspanya İmparatorluğu çalışmaları da başlamıştı. İspanya Yarımadasından Müslüman Emevilerin kovuluşu olan Reconquista, yani Yeniden Doğuş süreci, Kastilya’daki iç savaşı kazanarak tahta çıkan Kastilya kraliçesi Katolik I. İsabel ile Aragon kralı Katolik II. Fernando’nun evlenmesi ve iki hanedanın birleşmesiyle sonuçlandı. Bundan sonra da Endülüs’teki Ronda, Seville, Kordoba ve İspanya’nın manevi başkenti Toledo gibi şehirler iki hanedan tarafından ele geçirildi.

Yol boyunca kar yağdı

İspanya, ”Yeniden Fetih” rüyasını gerçekleştirdikten sonra, 16. yüzyılda Avrupa’daki en büyük güçlü imparatorluk olmuş. Bu dönemden 18. yüzyıla kadar Avrupa’daki meselelerle oldukça yakından ilgilenmiş. İspanya kralları Avrupa’nın birçok yerine yayılmış eyaletlere hükmetmiş. İspanyol İmparatorluğunun, evrensel bir imparatorluk olduğunu ve birçok yerde, özellikle de Amerika’da koloniler kurarak yayıldığını anlattı. Öyle ki İspanyolcanın, bugün bile, İspanya sınırları dışındaki 200 milyonun ana dili olduğunu hatırlattı. Rehberimizin tarihi bilgilerini dinlerken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmamıştık. Oysa 45 dakikalık bir yolculuk yapmıştık ve dışarıda da kar yağıyordu. Madrid’den ayrılırken, hava günlük güneşlikti. Hayretler içinde kalmıştık.

Madrid

Demir bey, sormamıza meydan vermeden tekrar açıklamalara girişti. Ankara Beypazarı’nın 50 kilometre kuzeyinde, denizden 1600 metre yüksekte; sarıçam, karaçam ve köknar ormanları arasındaki ”Eğriova Yaylası” Ankaralıların yaylasıdır. Madrid ve Madridlilerin yaylası da Segovia ve 7 kilometre uzağındaki Granja kasabasıdır. Madrid günlük güneşlik iken, Granja ‘da kar olabilir. Diyen rehberimiz Demir Bey, öncelikle, Granja kasabasına uğrayacağımızı bir kez daha söyledi.

Ganja’da, Fransa’daki Versallais Saraylarının bahçelerinin örnek alındığı İspanya’nın Kraliyet yazlık sarayı ve bahçesinin mutlaka görülmesi gerektiğini anlattı. Bu arada, Granja kasabasına da gelmiştik. Yolculuğumuz, havanın yağışlı olması nedeniyle, umulandan fazla olmuş ve bir buçuk saati bulmuştu. Granja kasabası da kar altındaydı, ancak, kar yağışı durmuştu. Ben ve eşim, böyle bir hava beklememiştik. Özellikle, eşimin ayakkabıları spor ve yazlıktı. Granja’daki gezi boyunca, ayaklarından ısı kaybederek üşüdü. Bereket hastalanmadı.

Madrid

Granja’nın; çam ormanlarıyla kaplı, 2 bin metrelik Guadarrama Sıradağlarının eteklerinde, pınarların ve eriyen karların beslediği Eresma ve Clamores ırmaklarının buluşma noktasındaki dev bir kaya kütlesinin üzerine kurulmuş bir kent olduğunu öğreniyoruz. Granja adı da ”Çiftlik” ya da ”Çiftlik Evi” kökeninden gelmiş. 1450 yıllarında, Kastilya Kralı Enrique IV tarafından, San Ildefonso adındaki din adamı Ganja’ya Başpiskopos olarak atanır ve bu yörede bir şapel inşa etmesi istenir. 1477 yılında, ülke yönetimine hâkim olan Katolik Monarşi, Şapel için arazi bağışlarken, rahiplerin yaşam alanlarını oluşturmak için de oldukça geniş arazisi olan bir ”Çiftlik” yeri ayrılır. İspanyolca ‘da, ”Çiftlik” sözcüğünün karşılığı ” La Granja” ve Başpiskopos, San İldefonso’ya ayrıldığından, San İldefonso’nun çiftliği anlamında ”La Granja de San Ildefonso” adını almış yerleşim bölgesi.

Yazlık saraya en yakın olan meydanda park eden otobüsten inerek, rehberimizin peşinden yürümeye başlıyoruz. Rotamız üzerinde bir kiliseye rastlıyoruz. Eşimin, kapısında durup, içeri girdiği kilisenin kökeni, San Ildefonso tarafından kurulması istenen Şapel olsa gerek. Kilisede panoramatik bir ziyaretten sonra, kiliseyi geçiyoruz. Kraliyet sarayına ulaşmadan önce, yoğun karla kaplı, çam ağaçları arasında, oldukça geniş bir cadde yürüyor ve fotoğraflar çekiyoruz. Rehberimiz Demir Bey, Fransa’daki Versallais ve Marly le Roi bahçelerinden söz ediyor biraz.” Fransa’nın bir sömürge imparatorluğu kurduğu, Güney Amerika’dan Afrika’ya kadar uzanan bir coğrafyanın zenginliklerinden yararlandığı zamanlar.”      diyor Demir Bey. Fransa’da, Kralların adının güneşle birlikte anıldığı zamanlar. Kendilerini Tanrı mertebesinde gören, gösterişin çılgınlık haline geldiği, altının renginin sarayın duvarlarına vurduğu, yani, her şeyin altından yapıldığı bir dönem.

1668’de XIV. Louis, babasının mütevazı av konağını 20 000 kişilik bir saraya dönüştürmek için emir verir. İlk olarak 1660’larda Louis de Vau’nun inşa ettirdiği kanat yapılar, teraslar, salonlar eklenerek göz kamaştıracak bir saraya dönüşür. 1770’de XIV. Louis Opera Evi’ni yaptırır. Sarayda renkli mermer, taş ve ahşap oymalarla dolu;  kadife, gümüş ve yaldızla kaplı mobilyalarla süslü mekânlar ve devlet daireleri oluşturulur. Olympos tanrılarına adanmış özel odalar yaptırılır. Tanıtımına devam ediyor Demir Bey; Sarayda,17 dev aynanın kapladığı Aynalı Salon dillere destandır. Taç giyme törenlerine, Kraliçe’nin doğumlarına, düğünlere bu muhteşem yapısıyla, Aynalı Salon ve Versallais sarayı tanık olmalıdır. Ancak, bu sınırsız harcama, şatafat ve israfın yanı sıra sınırsız güç, 1789’da açların, yoksulların ve düzene karşı olanları ayaklandırır.  Fransa’da İhtilal, büyük bir halk hareketine dönüşür. Saray işgal ve talan edilir. Versallais sessizliğe gömülür ve hanedan kanlı bir biçimde sonlandırılır.

Madrid

Rehberimizin tanıtım eşliğinde Royal Palace of La Granja de San Ildefonso saray bölgesin de girmiştik. Kastilya Kralı Enrique IV tarafından, San Ildefonso adındaki din adamı Ganja’ya çiftlik evi ve arazisinin bağışından 200 yıl sonra, Paris’teki dedesi 14. Louis’i resmi ziyarette bulunan Philip V, boş kalan zamanlarında, Versallais sarayını ve bahçelerini gezer ve çok etkilenir. Geri dönüşte, San İldefonso’nun çiftlik evini, Versallais Sarayı ve bahçelerine dönüştürmeye karar verir. Saray ve bahçeler içinde, Başpiskoposluk yapılanması yeniden düzenlenecek ve şapelden daha büyük bir kilise de yapılacaktır.

Saray çalışmaları, 1721 yılında, İspanyol Mimar Theodore Ardemans başkanlığında başlanır. Saray bahçeleriyle sarayın uyum içerisinde yapılandırılabilmesi için Fransız mimar, heykeltıraş ve tasarımcılardan yararlanabilmek için, Paris’e elemanlar gönderilir. Fransa Kraliyet binalarının tasarımlarını yapan mimar ve tasarımcılarla görüşülür ve Fransa Kralının izniyle, İspanya’ya gelmeleri sağlanır.1.500 dönümlük arazide yapımı sürdürülen sarayın çevresinde, 18. yüzyıl Avrupa bahçe tasarımının en iyi örneklerinden biri ortaya çıkar. Bahçenin, görsel açıdan desteklenmesi için su, su kanalları, çeşmeler, nehirler ve çağlayanlar yapmak gerekir. Yeterli ve basınçlı, rezervuar etkisi yapabilecek su için, dağlarda eriyen karlar tarafından beslenecek yapay bir göl tasarlanır. Böylelikle, yeterli doğal kaynak dağlardan sağlanır.    

Orijinal su kanalları ve boru hatları hala işlevseldir. Parkın, yaklaşık 40 metre yükseğinde oluşturulan gölden gelen su, ortalama beş atmosferlik bir basınç sağladığından, çeşmelerde akış mükemmeldir. 40 metre yükseklik, tatlı ve doğal bir eğimle sonlandırılmış tasarımcıları tarafından. Fransa Kraliyet binalarının tasarımlarını yapan ve uygulayan Robert de Cotte ve René Carlier tarafından. 26 anıtsal çeşmede, mitolojik öyküler dillendirilmiş ve bahçelere fantastik bir hava verilmiştir. Çeşmeler; Tüm Yunan tanrılarıyla ilgili, alegori ve mitlerdeki sahneleri içeren klasik mitoloji temaları temsil edecek şekilde tasarımlanır ve uygulanır.

İnsan yaşamına ve davranışlarına yönelik anlatımlar da sembolik karakterler ve ifadeler kullanılmasının alegori olduğu biliniyor mitolojide. Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirmenin en iyi yöntemi olarak biliniyor o günlerin tasarımcılarında. Tasarımlar ve denetim, Fransız Kraliyet binaları projelerini denetleyen ve uygulayan Robert de Cotte tarafından gerçekleştirilmiş. Kraliyet sarayı müze haline getirilmiş. Kapalı olduğu için, bahçeleri gezmek, heykel ve çeşmeleri incelemekle yetindik. Segovia ‘ya gitmek üzere, tekrar tur otobüsümüzde yerlerimizi aldık…

1,120 total views, no views today

Share