İstanbul’da Erguvanlar Çiçek Açtı

Şu günlerdeyse İstanbul Boğazı’nın her iki yakasını da pembemsi renkleriyle çepeçevre saran erguvanlar şenlendiriyor. İstanbul’un önemli simgelerinden olan erguvan çiçeği, eşsiz Boğaziçi’nde yeşilin üstündeki mor salkımlarıyla tarifsiz bir renk cümbüşü sunuyor.

Erguvan, İstanbul’u, özellikle de İstanbul boğazını bahar aylarında kendine has mor rengine büründürür. Öyle güzellerdir ki, İstanbul’un bir rengi var ise bu erguvandır diyor erguvan sevenler. Ben de katılıyorum bu görüşe. Gövdesinin her tarafından fışkıran eflatundan pembeye doğru süzülen çiçekleri, insana hayatı müjdeler. İstanbul’un pek çok mezarlığında boy veren erguvanlar ölüm mekânlarında da hayatı anlatır. Bizans ve Hristiyanlığın önemli imgelerindendir erguvan ağaçları ve çiçeklerinin renkleri.

İstanbul’un bir başka markasıdır erguvanlar. İstanbul Boğazı’nın en güzel zamanlarından biri de erguvanların açtığı bahar aylarıdır. Baharda pembe erguvanlar, mor salkımlar yeşilin üzerinde tarifsiz bir renk cümbüşü sunar. Erguvan İstanbul var olduğundan beri Boğaziçi kıyılarında, korularında ve parklarında yaşar.

Tekrar hatırlıyor ve hatırlatıyorum. Nisan ayları İstanbul’da erguvan vaktidir. Çıkın küçük Boğaziçi turlarına. Erguvan şenliğinin keyfini yaşayın, ruhunuz arınsın bütün olumsuzluklardan. Çıkın, parklara gidin ve bir Boğaziçi turuna katılın seyredin erguvanları. İnanın yaşama sevinciniz artacak ve hayata sımsıkı tutunacak ve kendinizi daha direngen hissedeceksiniz.

İstanbul

Erguvan ağaçları 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, dalları çalı görünümünde olan ağaçlardır. Tohumlarından bile yetiştirilme olanakları vardır. Erguvan ağaçlarının çiçeklendiği günler, bayram günleridir İstanbul için. Erguvanlardan Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi şairleri de ilham almış. Benim gibi, erguvanlardan etkilenen ”Abdullah Kartal” adındaki bir şairimizden bir dörtlüğü aşağıya alıyorum.

İstanbul baştanbaşa hayallerle dolsun…

Kız kulesi boğaza karşı selama dursun,

Ellerin ellerimde özlemler son bulsun,

Gönül Gönül’e yürüyelim seninle bu yolu,

Erguvanlar açtığında yeniden dolaşalım İstanbul’u…

İstanbul

Efsaneye göre, İsa’nın ihanet eden havarisi Yahuda kendini erguvan ağacına asmış. Önceleri beyaz olan erguvan çiçeği, utançtan rengini değiştirmiş. Baharda eflatundan pembeye doğru süzülen erguvan çiçekleri, kısa süren renk cümbüşü ve ani, hüzünlü kayboluşuyla edebiyatçılara göre de Boğaziçi’nin utangaç süsü olarak anılıyor.

Bizans İmparatorluğu’nda da önemli bir yer edinmiş erguvanlar. Bizans imparatorları Sultanahmet’teki Büyük Saray’ın “Mor Odası”nda doğar, “erguvan” kaftan giyerlerdi. Erguvan moru Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan bir renktir. Doğal yollarla üretilen en zor renk olduğu için, bir zenginlik ve güç belirtisiydi; imparator dışında hiç kimse mor kaftan giyemez ve pelerin takmasına izin verilmezdi.

Küçük Çamlıca İstanbul

Bursa’nın köklü geçmişinden bugünlere ulaşan simgelerinden biri olan erguvan ağacı; dayanışma, hoşgörü, sevgi ve kardeşliğin simgesi olarak yüzyıllar boyunca düzenlenen bir şenliğe adını vermiştir. 14. yüzyıldan günümüze kadar asırlarca bir ağaç adına bayram düzenleyen başka bir ulus yok gibidir. Geçmişte düzenlenen şenliklerden birine şahit olduğu anlaşılan Evliya Çelebi Erguvan Şenliği’ni şöyle anlatıyor. Yılda bir kez Emirsultan’da, Erguvan Töreni’ düzenlenir. Her taraftan insan denizi gibi insanlar toplanır ki, bu kalabalık töreni anlatmakta kalem yetersizdir. Böyle bir tören ancak Emir Sultan sevgisi ile olur.” Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle, “… Bizim iklimde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır. Osmanlı döneminde baharın müjdeleyicisidir.”

Baharın müjdeleyicisi olarak da bilinen erguvan ağacı etrafında, Bursa’da yaşayan velilerden Emir Sultan hazretlerinin 15. yüzyılda sevenleriyle birlikte sohbet yapması halk tarafından manevi bayram olarak kabul edilmiş ve 500 yıldır sürdürülen ve turistik açıdan da ilgi çeken bu gelenek Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin katkıları ile devam ettirilmektedir. Düzenlenen törenlerde geleneksel hale gelen Emir Sultan Meydanı’na her yıl erguvan fidanları dikilmektedir.

Küçük Çamlıca Korusu İstanbul

İstanbul’un bir başka markasıdır erguvanlar. İstanbul Boğazı’nın en güzel zamanlarından biri de erguvanların açtığı bahar aylarıdır. Baharda pembe erguvanlar, mor salkımlar yeşilin üzerinde tarifsiz bir renk cümbüşü sunar. Erguvan İstanbul var olduğundan beri Boğaziçi kıyılarında, korularında ve parklarında yaşar.

Tekrar hatırlıyor ve hatırlatıyorum. Nisan ayları İstanbul’da erguvan vaktidir. Çıkın küçük Boğaziçi turlarına. Erguvan şenliğinin keyfini yaşayın, ruhunuz arınsın bütün olumsuzluklardan. Çıkın, parklara gidin ve bir Boğaziçi turuna katılın seyredin erguvanları. İnanın yaşama sevinciniz artacak ve hayata sımsıkı tutunacak ve kendinizi daha direngen hissedeceksiniz.

Fatih Korusu Beykoz İstanbul

Baharın gelmesiyle birlikte İstanbul rengârenk çiçekleriyle, bu çiçeklerin yer aldığı parkları ve korularıyla göz kamaştırmaya başladı. İstanbul’un her tarafını laleler, nergisler, ıhlamurlar, mor salkımlar süslüyor. İstanbullular da farklı çiçeklerin renk cümbüşüne tanıklık ediyor. Ancak, bu renk cümbüşü içerisinde erguvanların yeri bir başka.

1,306 total views, 6 views today

Share

Maslak Kasırları İstanbul

II. Abdülhamid’in şehzadelik döneminde gözlerden ırak olarak 8 yıl yaşadığı tarih kokan bir yer Maslak kasırları… İstanbul’un kuzeyinde, kentle Karadeniz arasında, Büyükdere Caddesi üzerinde Astsubay Ordu evinin hemen yanında yer alan yoğun yeşil dokunun hemen kıyısında kurulmuş. Küçük ama ilginç bir saray yapıları topluluğu olarak karşımıza çıkıyor.

Maslak Kasırları

170 dönümlük orman arazisinin ortasında yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı Mimarlık ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini barındırıyor. Açık sarı rengi, panjurlu pencereleri, kırmızı kiremitleri ve ihtişamlı mimarisiyle bizleri çok eskilere, II. Abdülhamit’in şehzadelik yıllarına götürüyor.

Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, 1808-1839 yılları arasında hüküm süren Sultan II. Mahmud döneminde başladığı, bölgenin sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu yıllarda tarih sahnesine çıkan ve bölgeye özel bir konum kazandıran Maslak Kasırları’nın ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları tam olarak bilinmiyor. Bununla  birlikte, büyük bir bölümü 1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz dönemine tarihlenmektedir.

Maslak Kasırları

Şehzadelik yıllarında Sultan II. Abdülhamid’e tahsis edilmiş olan Maslak Kasırları, Sultan’ın Osmanlı tahtına çağrılmasına tanık olmuştur. Bu yönüyle Osmanlı tarihi açısından özel bir önem taşımaktadır. Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı çok iyi görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yüzyıl sonları ahşap Osmanlı konut mimarlığı ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır.

Maslak Kasırları’ndan günümüze Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun, Limonluk, Çadır Köşk ve Paşa Dairesi gelebilmiştir. II. Abdülhamid’in Özel Kalem Müdürlüğü işlevini gören Mabeyn-i Hümayun günümüzde Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık) İstanbul Şubesi olarak kullanılıyor. Kasr-ı Hümayun, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak açılmış durumda. Mabeyn-i Hümayun ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmıştır.

Ulaşımı da çok kolay… Hacıosman-Yenikapı hattında çalışan Metro ile Atatürk Oto Sanayi durağında inerseniz birkaç adım ileride olan bu gizli cennete ulaşabilirsiniz. Ayrıca Beşiktaş’tan bineceğiniz minibüs ile hemen önünde inebilirsiniz. Ben 4. Levent Metro istasyonundan binerek ulaştım Maslak Kasırları’na.

Maslak Kasırları

Giriş biletimi aldıktan sonra, kuzeye doğru, Büyükdere Caddesi’ne paralel düzenlenmiş bir yolda ilerlemeye başlıyorum. Yemyeşil ağaçlar, karaçamlar, manolyalar ki açmak üzereler ve neredeyse her yerde boy atmış olan ortancalar bir cennet havası kazandırmış ortama. Yaklaşık 100 metre sonra Kasrı Hümayun ya da Hümayun Kasrı’nın önüne geliyorum. Yapının önünde oldukça geniş ve büyük bir bahçe bulunmakta olup, yapının giriş kapısına giden yolun iki tarafında geometrik düzenlemeler yapılmış. Simetrik bir düzenleme var.

Kasrın önündeki bahçenin ortasına eliptik bir mekân ve çevresinde yürüme yolları ve yolların çevresine de dikdörtgen adacıklar yerleştirmişler. Sağdaki duvara yakın oluşturulan bir adacığın çevresinde su kanalı oluşturulmuş. Kanaldan adacığa geçebilmek için seyyar ve ızgara tipinde köprüler yerleştirmişler.

Maslak Kasırları

İki katlı olarak görünen yapının girişinde, sütunlar üzerindeki balkon cepheyi hareketlendirmiş. Bir görevli beni içeri alarak bilgilendirme yapıyor. Veliahtlık döneminin büyük bir kısmını Maslak Kasrı Hümayunu’nda geçiren Sultan II. Abdülhamit, Sadrazam Rüştü Paşa ile Mithat Paşa tarafından Osmanlı tahtına çıkmaya burada davet edilmiş. Arazinin eğimine göre yükseltilmiş bir bodrum katı üzerine iki katlı olarak yapılan Maslak Kasrı Hümayun’u tavan arası dışında kâgir olup, cephesi ahşap kaplamadır. Kasrın girişinde, sütunlar üzerine oturan balkon cepheyi hareketlendirmiştir.

Kasra girişte konuklarını karşılayan çift kollu merdivenler Barok üslubun etkilerini taşır. İç mekân tasarımında geleneksel Türk Evi planı uygulanmıştır. Odalar orta sofa çevresinde sıralanmıştır. Odalar sofa çevresinde sıralanmışlar. Bu odalar Sultan Abdülhamit’in dinlenme ve yatak odaları, yemek odası, misafir odası ve çalışma odası gibi mekânlar olarak kullanılmış. Her ne hikmeti varsa kasır ve köşklerde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Oysa buraları ziyaret edenler fotoğraf çekmek isterler.

Maslak Kasırları

Hümayun Kasrı’nı gezdikten sonra, kasrın arka bahçesine inmek istiyorum. Hümayun Kasrı’nın sağ tarafında bulunan bir merdivenle arka bahçeye iniliyor. Arka bahçeye inerken, merdivenin sol tarafında parlak yeşil yapraklarıyla göz dolduran manolya ağacının çiçeklendiğini görüyor ve içimi bir sevinç dalgası kaplıyor. İstanbul’daki manolyalar büyük, parlak ve yeşil yapraklı olup, beyaz-krem rengi dev çiçekleri oluyor. Manolya ağaçlarının İstanbul iklimini sevdiğini, kışın yapraklarını dökmediğini biliyorum.

Arka bahçenin ortasında dairesel bir havuz ve havuzda yüzdükleri düşünülen ördekler için küçük bir sığınak yapılmış. Havuzun sağ ve sol taraflarında peyzaj amaçlı dairesel adacıklar oluşturulmuş. Başta güller olmak üzere ateş çiçekleri, ortancalar ve diğer pastel renkli çiçeklerle bir cennet havası kazandırılmış arka bahçeye.

Maslak Kasırları

Arka bahçenin güneyinde Paşalar Dairesi ile hamam ve oldukça bakımlı bir tuvalet bulunmaktadır. Maslak Kasırları’nın korunmasından ve hizmetlerinden sorumlu görevlilerin kaldığı yapı Paşalar Dairesi olarak biliniyor. Kasırları korumaya yönelik olarak yapılan Paşa Dairesi, uzun koridora açılan odalar halinde düzenlenmiş. İçinde bir külhanın da bulunduğu hamamı gezdikten sonra Mabeyn-i Hümayun bölümüne geçiyorum.

Mabeyn-i Hümayun, tek katlı küçük bir yapı olup, kasrın resmi dairesi niteliğinde olan selamlık bölümüdür. Sultan Abdülhamit’in özel dairesidir. Şehzadelik döneminde günlük çalışmalarını ve görüşmelerini bu yapıda gerçekleştirmiş. Mabeyn Dairesi, Osmanlı sarayında padişahın özel kalem müdürlüğü işlevini gören kurumdu. Özellikle 19. yüzyılda bu kurum büyük bir önem kazanmış. Kelime anlamı Arapçada iki şeyin arası olan Mabeyin ilk önce sarayın harem ve selamlık bölümleri arasındaki daireye verilen ad olarak kullanılmış. Zamanla bu dairede çalışan görevlilerin sayısı artmış. Mabeyinci adı verilen bu görevliler padişahı korumak, halk ve basınla olan ilişkileri yürütmek, saraya gelen ziyaretçilerin ziyaretlerini düzenlemek, saray protokolünü gözetmek gibi görevler üstlenmişler. 

Maslak Kasırları

II. Abdülhamid döneminde devletin yönetimi Yıldız Sarayı’nda yapıldığı için Mabeyin dairesi 1876-1908 yılları arasında devletin en güçlü kurumu olmuş. Mabeyin dairesi genişledikçe Mabeyincilerin sayısı da artmış. Mabeyincilerin en yüksek derecedeki yöneticisine Baş Mabeyinci denmiş, yardımcısına ise İkinci Mabeyinci adı verilmiş. Bu dairede yazı işlerini yürütmekle görevli olan kişilere Mabeyin Kâtibi, bunların başındaki kişiye ise Mabeyin Başkâtibi denmiş. Mabeyincilik kurumu  1908  yılında  meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra önemini yitirmekle birlikte Saltanatın kaldırılmasına kadar ayakta kalmış.

Kamu Denetçiliği Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş olan Mabeyn-i Hümayun’un arka tarafında limonluk bulunmakta. II. Abdülhamid, veliahtlığı döneminde kaldığı Maslak Kasrı’nda, özel ilgisi olan marangozluk işlerinin yanı sıra, bilimsel yöntemlerle bahçe bakımıyla da ilgilenmiş. Mabeyn-i Hümayun’un bir uzantısı olan görkemli serasında seçkin ağaçlar, ender bulunan çiçekler yer alıyor. Özellikle Mabeyn- i Hümayun’un ilginç limonluğu Maslak kasırlarının bir başka özelliğini sergiliyor.

Maslak Kasırları

Abdülhamid bu limonlukta Fransa’dan getirttiği kamelya ağaçlarını yetiştirmiş. Ağaç, çiçek ve sebzelerin bakımına Avrupa’dan getirilen tarım ve ormancılık uzmanları nezaret edermiş. Ayrıca burada üzeri çeşitli çiçeklerle kaplı, Japonya’nın Güney kesimlerinde yetişmekte olan cycas ağaçları bulunuyor. Bu bahçede havuzlar, büyük çaplı göletler de var.

Kamu Denetçileri Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş yapıyı gezmeme izin verilmiyor. Bereket üç yıl önceki ziyaretimde çektiğim fotoğraflarım var. Mabeyn-i Hümayun’dan ayrılarak kuzeye doğru ilerliyorum. Osmanlı saraylarının bazılarında gördüğümüz ‘’Cihannüma Köşkleri’’ni andıran bir yapı karşıma çıkıyor. Yaklaşınca bir tanıtım levhası ile karşılaşıyorum. Levhada ‘’Çadır Köşkü’’ başlığından sonra; ‘’Günlük hava alma ve dinlenme mekânı olarak tasarlanmış olan bu yapı, Osmanlı Cihannüma Köşklerini andırmaktadır. Cihannüma Köşkleri 360 dereceye varan geniş görüş açılarıyla, dinlenme ve ferahlama mekânlarıdır.’’ Açıklaması yer almış.

Maslak Kasırları

Osmanlı Mimarisinde Cihannüma köşkleri, her yanı görmeye elverişli, genellikle kule biçiminde ve her tarafı camlı bir oda olarak karşımıza çıkar. Maslak Kasırları’ndaki Çadır Köşkü, zemin katında ocaklı bir mekân bulunuyor. Üst katta sekizgen bir oda ve odayı 360 derece saran bir balkon yer alıyor. Balkon korkulukları, çatı saçakları ve direkler ahşap ajur işçiliği ile süslenmiş. Ajur olarak adlandırılan kafes oymacılığı Osmanlı Mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Maslak Kasırları içerisinde yer alan yapıların hepsinde kafes oymacılığı önemli bir yer tutmakta ve yapılara canlılık kazandırmaktadır. Çift kollu merdivenle sekizgen odanın bulunduğu balkona çıkıyorum. Oda kapalıydı. Oda çevresindeki balkonda 360 derece dolaşarak, ben de ferahlama olanağından yararlandım.

1)   http://www. millisaraylar.gov.tr

2)   http://www.mehmetakinci.com.tr

840 total views, 6 views today

Share

Ihlamur Kasrı Beşiktaş İstanbul

Beşiktaş ve Osmanlı Saraylarını yazarken, sarayların eklentileri durumunda olan kasırların önemli işlevleri olduklarının farkına vardım. Devlet işlerinden bunalan padişahların nefes alabilecekleri, gerginliklerinden kurtulabilecekleri mekânlar olduklarını gördüm. Beykoz Kasrı, Hıdiv Kasrı, Küçüksu Kasrı, Maslak Kasırları ve Aynalıkavak Kasrı’nı gezmiş, izlenimlerimi yazmıştım. Beşiktaş ile birlikte Ihlamur Kasrı’nı da gezmeliydim.

Ihlamur Kasrı

Zamanında Ihlamur vadisi olarak bilinen bu bölgeden Ihlamur Nehri ile birleşen Fulya nehirleri akarmış.  Fulya, İstanbul’un  Şişli İlçesinde,  Mecidiyeköy’den güneye doğru dik bir eğimle inen eski dere yatağı imiş. Zamanla çok yoğun bir yerleşim bölgesi olmuş. Derenin adıyla Fulya Mahallesi diye anılır olmuş. 1950’li yıllara kadar Ihlamuraltı Mesiresi olarak adlandırılan Fulya Mahallesi, 1950 sonrasındaki hızlı yapılaşma sürecinde apartman ve sitelerle dolmuş.

Günümüzde hem Büyükdere Caddesi hem de Boğaziçi Köprüsü ve çevre yollarını Beşiktaş’a bağlayan ana ulaşım arterinin yan yollarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan, yoğun bir konut bölgesinin merkezinde yer alan bir kavşak noktası olmasından dolayı, yoğun bir araç trafiğini taşıyor.  Bu yoğun araç trafiği içinde de ”Çöldeki Bir Vaha” olarak karşımıza Ihlamur Kasrı çıkıyor. 

 

III. Selim ve Mimar Melling

Ihlamur Kasrı ve içinde bulunduğu Ihlamur Vadisini kavrayabilmek için, 18. yüzyılın dördüncü çeyreğine, III. Selim dönemine kadar gitmek gerekiyor. III. Selim, Boğaziçi’nde Batı tarzında ilk kasır ve köşkleri inşa ettiren  padişahtır. Saray baş Mimarı da Alman asıllı Antoine İgnace Melling adında biriydi. Melling İstanbul’a Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma hareketlerinin yoğun bir biçimde görüldüğü, Avrupa da ise Doğuya ve Doğu insanına olan ilginin bir hayli arttığı bir dönemde, yani 18. yüzyılda gelir. İstanbul’un her rengiyle içine aldığı insanları, camileri, sarayları ve Doğu’dan gelen her türlü eşyanın satıldığı çarşılarıyla resmetmiş, gravürlerini yapmıştır.

Ihlamur Kasrı

Mimarlığının yanı sıra ressam, dekoratör, restorasyon konularında da uzman olan Melling 19 yıl boyunca Osmanlı sarayının Baş Mimarı olarak çalışmıştır. Kız kardeşi Hatice Sultan’ın Ortaköy’deki sarayını restore eden Mimar Melling’e Beşiktaş Sahil Sarayında bir kasır da yaptırmıştır. 1874 yılında İstanbul’a yerleşen Melling İstanbul’u karış karış gezmiş; saraylar, köşk ve kasırlar, İstanbul Boğazı ve koyları, mesire yerleri ve korular, çeşmeler ve düğün alayları gibi görsel olguların resim ve gravürlerini yapmıştır. 18. ve 19. yüzyıl İstanbul’unu en iyi anlatan resim ve gravürler Melling’in eserleridir.

III. Selim ve kız kardeşi Hatice Sultan Melling ‘ten çok yararlanmışlardır. Melling ’ten etkilenen III. Selim de İstanbul’un gravürlerini çizmiştir. III. Selim’in amcasının oğlu olan II. Mahmud,  Dolmabahçe Sahilsarayı’ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde de Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Oğlu Abdülmecit ise, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatının yapılmasını sağlamıştır.

Ihlamur Kasrı

Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerinin demirlediği, Boğaziçi’nin en büyük koylarından biriymiş. 17.Yüzyıl’da doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir “Has Bahçe ”ye dönüştürülmüş. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anılmış. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigogos Balyan  tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir.

Osmanlı Mimarlığının son dönemlerinin en önemli isimlerinden olan Balyanlar Ailesi çok sayıda ve büyük yapılara imzalarını atmışlar. Balyanlar; Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud, Sultan I. Abdülmecid ve Sultan I. Abdülaziz  olmak üzere, ardı ardına dört kuşakta, Senekerim Balyan, kardeşi Krikor Amira Balyan, Krikor ’un oğlu Garabet Amira Balyan ve oğulları Nigogos, Sarkis, Hagop, Simon kardeşler olarak, yaklaşık bir yüzyıl boyunca meslek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ermeni kökenli bu ailenin hemen tüm bireyleri, sultanlar için çeşitli saray, köşk ve kasırların yapımlarını üstlenmişlerdir. Bir bakıma İstanbul, Balyan Ailesinin İstanbul’udur.

Abdülmecid, devlet işleri dışında hoşça vakit geçirip, avlanma partileri yapabileceği mekânlar ve mesire yerleri arayışına girmiştir. Dolmabahçe Sarayı’na yürüme mesafesinde olan Ihlamur Vadisi ve bu vadideki Hacı Hüseyin Bağları olarak anılan mesire yeri iyi bir seçim olarak görülür.  Ihlamurların gölgelendirdiği bu doğa parçasında Dolmabahçe Sarayı’nın eklentilerinden biri olarak Ihlamur Kasrı’nın yapımına başlanır. Dolmabahçe  Sarayının mimari özelliklerinin yanı sıra bezeme özellikleriyle de ters düşmeyen ve hatta bütünleşen yapılara gereksinim duyulur.

Ihlamur Kasrı

Yüksek duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bir alan içinde yer alan Mabeyn ve Maiyet köşkleri, Sultan Abdülmecid Dönemi’nin bu iki küçük yapısı, yapıldıkları yıllardan günümüze dek kimi zaman Nüzhetiye, kimi zaman da Ihlamur Kasrı adlarıyla tanınmışlardır.

Köşklerin yapımından hemen sonra, bulundukları yörenin adıyla özdeşleşen Ihlamur Vadisindeki bu Sultan yapıları, “sevinç, tazelik, ferahlık” anlamına gelen Nüzhetiye sözcüğü ile de anılmaya başlamış. Nüzhetiye adı aynı zamanda yapıların çevresinden geçen caddeye de verilmiştir. Nitekim Nüzhetiye Caddesi ile Nişantaşı Ihlamur Caddesi’nin birleştiği kavşakta Ihlamur Kasrı kapılarından biri karşımıza çıkar ki bizi Mabeyn ya da Tören Köşkü’ne ulaştırır.

Halit Ziya Uşaklıgil, Sultan Reşat döneminde sarayda yaptığı başkâtiplik anılarını yazarken, Ihlamur Kasrı’ndaki Mabeyn Köşkü’nü, Dolmabahçe Sarayı’nın ufaltılarak, son hadde indirilmiş bir numunesine benzetiyor. Günümüzden yaklaşık yüz altmış yıl önce Graziella, Göl, Şairane Düşünceler gibi kitapları romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasına girmiş bir edebiyatçı ve  “Türk dostu” olan ünlü Fransız yazarı Lamartine, Ihlamur Vadisini şu sözlerle betimliyordu.

Ihlamur Kasrı

Kendimizi Savoie ya da İsviçre’de bir orman parçasını ekmiş, düzenlemiş bir çiftçinin topraklarında sanabilirdik. Çakıllar üstünde akan suların şırıltısından, yapraklar arasında kuş cıvıltılarından başka ses gelmiyordu kulaklarımıza. Ne bir duvar görülüyordu ne bir adam, ne bir parmaklık ne de herhangi bir ev, bir barınak… Hele bir saraya benzer hiçbir şey yoktu. Türk tarihi ve Türkiye izlenimlerini Doğuya Seyahat, Doğuya Yeni Seyahat ve Türkiye Tarihi adlı eserlerinde aktarmış.

Lamartine aynı yapıtında; “…Araba, yaş kumlu bir yerde, üç köy yolunun kavşağında durdu. Arabadan indik. Kılavuzumuz en gölgeli yerden geçirerek bizi ağaçlıklı bir düzlüğe götürdü. Bu düzlüğün sonunda, güney köylerimizdeki fakir papaz evlerine benzeyen dört köşeli düz damlı tek pencereli bir yapı görünüyordu. Üç basamaklı bir merdiven üstünde yeşile boyanmış bir parmaklık, gelmiş olduğumuz yoldan o küçük evin taraçasına gidiyordu.” tümceleri, yapının mimarisi konusunda genel bir fikir vermektedir.

Ünlü yazar yapı için: “Duvarları yeşilimsi bir renge boyanmış, yeri kireç ve mermer bir sıva ile örtülü, dört köşe bir salondu” der. İzleyen satırlar bu büyük salonun büyük bir ıhlamur ağacına bakan tek penceresi ve ortasındaki fıskiyeli küçük havuzu konusunda da bilgi verir. “Kocaman yemiş ağaçları bu taraçayı gölgeliyor. Beş altı ihtiyar ıhlamur, gölgeledikleri damın üstüne dallarını ve yapraklarını seriyorlardı. İncecik bir fıskiyeden suyun şırıldadığı dört köşe küçücük bir havuz, küçük evin önünde görülüyordu. Üç beş basamaklı başka bir merdiven aşağı yukarı yarım dönümlük bir sebze bahçesine iniyordu” sözleri ise, su öğesini ve doğayı ihmal etmeyen geleneksel bir yaşama biçimini tanımlamaktadır.

 

Günümüzde Ihlamur Kasrı

Lamartine tarafından anlatılan dillere destan bu mesire yeri, bütünüyle farklı bir görünümde karşımıza çıkıyor. Bölgedeki yoğun bir yapılaşma, çok yakın zamanlara dek Lamartine ’in anlattığı görünümü koruyan Ihlamur Vadisi’ni de kıskacı içine almış, sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Ancak, nasılsa, küçük bir yeşil doku içindeki Ihlamur Kasrı korunabilmiş. 19. yüzyıl mimarlığının özgün örneklerinden mücevher güzelliğinde iki yapı, bu eski ve anılarla dolu mesireyi süslüyor. 

Mabeyn Köşkü

Mabeyn Köşkü

Bugün dağ-taş yoğun bir yapılaşmanın ve taşıt trafiğinin içinde, çevresini saran duvarların arkasına sığınmış Ihlamur kasırları, Meclis’in ”Milli Saraylar” ı arasında müze olarak değerlendiriliyor Şimdilerde, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’na devredilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Yüksek çevre duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bu geniş bahçede, tarihi süreç içinde değişen işlevlerine göre farklı adlarla anıla gelmiş iki köşk bulunmaktadır. 

Mabeyn ya da tören köşkü saygınlık, diğeri ise ikincil bir kullanıma ayrılmış olan Maiyet ya da harem köşkü dür. Ben, bahçeye Hakkı yenen Caddesi üzerindeki Müze giriş kapısından girdim. Karşımda asimetrik havuz, çevresinde aslanları ve oldukça gösterişli bir manolya ağacı duruyordu. Sağa döndüğümde ise yol boyunca ortama bir cennet havası katan güllerin arkasında Maiyet Köşkü yer alıyordu.

Bu iki köşkte, Osmanlı İmparatorluğunda 19. Yüzyıldaki mimarlık uygulamalarında kendini ağırlıklı olarak hissettiren ve batılı mimari ögelerin kullanımına önemli ölçüde yer veren bir anlayışın olduğu görülüyor. Uygulama “Sultana Özel” yapılardaki somut biçimlenmeler olarak karşımıza çıkar. Sultana özel olan bu yapılar, doğal olarak yine dönemin bahçe düzenlemeleri yapanların tercih ettiği bir sistem içinde değerlendirilir. Bahçeler Cennetin Simgesidir anlayışına ek olarak, Avrupa ve İngiltere’deki kent bahçeleri düzenlemeleri gündeme gelmektedir.

Mabeyn Köşkü

İki ana yapı arasındaki Barok çizgiler taşıyan ortası havuzlu, çim zemine oldukça geniş yer verilmiş. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır. Osmanlı uygarlığının kuş kavramına ve havuz hayvanlarına verdiği önemi gösteren uygulamanın bir örneği burada da görülmektedir. Ortasına yerleştirilen küçük bir barınak bunu göstermektedir.

Havuz çevresindeki gül ağacı gibi küçük bitki kümeleri ile hareketlendirilmiş bölüm, Batı’nın biçimci bahçe düzenlemelerinden esintiler taşımaktadır. Ayrıca havuz çevresinde havuz eğrisine uygun bir çizgisi olan küçük gezinti yolu da Batı’nın Barok bahçelerinden izler yansıtmaktadır. Yapıların ardında ve biraz da uzak çevresinde kalanlarsa, geleneksel Türk bahçesinin vazgeçilemeyen ve neredeyse bir koru oluşturan ulu ağaçlarıyla gölgelenmiş, setli bir doğu bahçesidir. 

Çitlembik, Karaağaç, Çınar, Ihlamur, Servi, Defne, Atkestanesi ve Manolya gibi ağaçlarla bir yeryüzü cennetine dönüştürülmüş. Yol kenarlarında, küçük adacıklarda ve ulu ağaçların altında yer alan ortancalar ise bahçeye ayrı bir güzellik katmış. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır.

Mabeyn ve Maiyet Köşkleri

Her iki köşk de yükseltilmiş bodrum kat üzerine, tek kat olarak düzenlenmiş ve dikdörtgen planlı yapılardır. Her iki yapı da, genel çizgide uyulan, ortadaki giriş mekânına açılan yan odalardan oluşmaktadır. Bir sofaya açılan yan odalar ise, Batının mimari ögelerini kullanılmasına karşın, geleneksel Türk mimarisinin temel özellikleri göstermektedir. Bu açıdan Ihlamur Kasrı, 19. Yüzyıl Osmanlı mimarisinde, geleneksel değerler ve Batılı ögelerle var olan sentezin tipik uygulaması olarak gösteriliyor.  

Mabeyn Köşkü

Dış cephelerde dönemin mimari bezeme anlayışını yansıtan eklektik(seçmeci) anlayış izleniyor. Özellikle Mabeyn Köşkü dış cephesinde küçük nişler içindeki üç boyutlu vazolar, barok ve ampir süsleme öğelerinin yüksek kabartma uygulamaları görülüyor. Yarattıkları üç boyutlu etki ve ön cephedeki görkemli eğriler çizen merdiven, daha çok Barok çağrışımlar yapmaktadır. Bir başka deyişle, bu 19. Yüzyıl yapısında dış cephe tasarımındaki seçmeci anlatıma karşın, özellikle ön cephedeki etkin izlenim Neobarok’tur. Yapının cephelerine giydirilmiş bu yoğun bezemeler aynı yüzyıl tasarımı bir başka sultan yapısından izlenimler çağrıştırır.

Bu yapı Dolmabahçe Sarayı, izlenimini uyandıran öğelerse, nişleri, üç boyutlu vazoları ve askı çelenkleriyle sarayın Hazine-i Hassa ve Saltanat Kapıları ’dır. Bu önemli benzerlik, sarayın anıtsal kapılarının yapımcısı olarak bilinen Nigogos Balyan’ın Ihlamur Kasrı tasarımında aldığı rolün kanıtı olarak ortaya çıkmaktadır. Maiyet Köşkü ise yine seçmeci bir tutumun izlerini taşır. Cephelerdeki süsleme motiflerinin organizasyonu daha yüzeyseldir. Barok özellik ve anlayıştaki motiflerle Ampir motifleri daha dingin ve dengelidir. Bu bezemeler, Neoklasik çizgiler taşıyan cephelerde belli bir sistematik içinde serpiştirilmiş ve kendi içlerinde sınırlandırılmış yüzeyler gibidir. 

Maiyet Köşkü

Bu köşkler, ana cepheyi öncelikli olarak değerlendiren dış cephe düzenlemeleriyle, 19. Yüzyıl Osmanlı cephe mimarlığının önemli örnekleri arasında yer alır. İç bezemeleriyle de bu yüzyılın ikinci yarısındaki sultan ölçeğindeki seçimleri yansıtırlar. Beğeni kazanan ve sultanın onayını alan bu seçim, yine Batı’nın farklı sanat dönemlerinden alınan bezeme motiflerinin yeni bir organizasyonuyla oluşturulmuş seçmeci bir uygulamadır. 

Mabeyn Köşkü’nde aynalı tonoz, beşik tonoz ve manastır tonozla mekânların örtü sistemlerinde çeşitlilik yaratılmıştır. Kalem işiyle yapılmış boyutlu çiçek ve meyve düzenlemeleri göz kamaştırmaktadır. Kabartmadan altın varaklı alçı bezemeler ve duvarlardaki kimisi mermere öykünen çeşitli renkte damarlı, panolar yapıya, işlevine özgü çarpıcı bir görkem kazandırmıştır. 

Yapının mimarisi ve bezemeleriyle bütünleşen lacivert camdan kapı kanatları, çiçeklerle bezeli porselenden zarif kapı tokmakları, çiçekli porselenlerin kullanıldığı İngiliz yapımı şömineler, tasarımcıların olduğu kadar, bu tasarımda onayı alınan Sultan Abdülmecit’in de sanata incelikli bakış açısını belgelemektedir. Özellikle Dolmabahçe Sarayı’ndan anımsamalara neden olan şömineler, sarayın görkemli salonlarını süsleyen şömine tasarımcılarının bu mekânlar için de çalışmış olabileceğini düşündürmektedir. Maiyet Köşkü ise, dış bezemesinde olduğu gibi iç bezemelerinde de daha yalın bir anlayışta ele alınmıştır.

Tavan bezemelerinde seçilen motiflerin her iki yapıdaki benzerliklerine karşın, biçimlendirilişlerindeki farklılık ve düzenlemelerindeki yalınlık, duvarlarda mermer dokusu verilmiş panolara verilen ağırlık, izleyicilerde daha farklı çağrışımlar uyandırmaktadır. Yapılan özellikle Mabeyn Köşkü’nün yoğun, altın yaldızlı hareketli iç bezemeleri, mobilya seçim ve düzenlemeleriyle de bütünleşmektedir. Mimarisinde olduğu gibi Dolmabahçe Sarayı’nın daha alçakgönüllü ölçülerdeki tefriş öğelerine sahip Mabeyn Köşkü’nde Rokoko, Sheraton üslubunun ilginç mobilya örnekleri, ikiz pencerelerin eğimlerine uygun biçimlendirilmiştir. Tavan süslemesiyle kaynaşan korniş ve perdeler, İngiliz yapımı şöminelerle birlikte ısmarlandığı anlaşılan şöminenin ayrılmaz bir bütünü Copeland marka vazolar, dönemin beğenisini yansıtan ilginç parçalardır. 

Bugün farklı bir işlev yüklenen Maiyet Köşkü’ndeyse dikkati çeken, Neoklasik ve Rönesans üslubundaki mobilyalarla Uzakdoğu motifli bir yapı gibidir. Onarılarak çağdaş işlevler kazandırılan ve geniş bahçesiyle bir müze-saray olarak düzenlenen Ihlamur Kasrı, 1985’deki açılışıyla kültür ve sanat alanında kendine özgü yerini almıştır. Mabeyn ya da Tören Köşkü, özgün eşyası ile müze-saray olarak değerlendirilmiş, Maiyet Köşkü de bir oturma ve seyir mekânı olarak düzenlenmiştir. Kışlık kafeterya olarak da kullanılmaktadır. Bahçedeki, yakın geçmişe kadar lojman olarak kullanılan yapı ise müze-sanat yapısı olarak değerlendirilmiş. 

İstanbul

Yeni işlevi ile özellikle çocukların, giderek gençlerin; resim, heykel ve tiyatro çalışmalarını sürdürdükleri ve sürdürecekleri bir mekân olarak değerlendirilmiştir. 20. yüzyılın sonunda, her yaş grubunu temsil eden izleyicilerin ve çocukların tarih-doğa ilişkisini rahatlıkla kurabileceği bir mekân haline dönüştürülmüş. Tarihi ağaçların gölgelendirdiği kasır bahçesi, ortadaki büyük havuz, setli bahçedeki küçük havuz ve gezinti yolları ile tarihi taş ve mermer malzemenin sergilendiği bir açık hava müzesi görünümüne kavuşmuş olacaktır. Gittikçe yaygınlaşan, çocuklara yönelik resim ve drama kurslarıyla, geçmişi tanıtan çok yönlü sanatsal etkinlikleriyle Ihlamur Kasrı ve bahçesinde Beşiktaş çevresinin önemli bir kültür odağının oluşturulması amaçlanmaktadır.

939 total views, 4 views today

Share

Aynalıkavak Kasrı İstanbul

 

Genelde, hükümdarlar/sultanlar için kent dışında yaptırılan saray ya da köşkler kasır olarak anılmaktadır. Lâle Devri ile birlikte saray dışında bir hayata ilginin artması ile çeşitli kasır ve köşkler yapılmıştır. Klasik Osmanlı mimarisi terk edilmeden inşa edilen bu yapılar, süsleme programlarında yabancı akımlardan etkilenmişlerdir.

III. Selim zamanında Haliç kıyıları ve Boğaziçi’nde tamir edilen, genişletilen veya yeniden yapılan sahilsaraylar arasında Hatice Sultan Sarayı, Çırağan Sahilhanesi, Bebek Kasrı, Neşetabad Sarayı, Beşiktaş Sarayı gibi ahşap ve kâgir binalar vardır.

İstanbul Kasımpaşa’da, Haliç sahilinde kurulu Aynalıkavak ya da orijinal adıyla Tersane Sarayı, İstanbul’un Topkapı ve Üsküdar saraylarından sonra en büyük yapısıydı. Tersane Sarayı, adından da anlaşılacağı gibi Haliç kıyılarına kadar uzanan bir koru içerisinde yapılanmıştı. Haliç tersaneleriyle bağlantısı bulunuyordu. Şimdilerde ise Haliç  bağlantısı kesilmiş durumda, ancak yine de görülmesi gereken yerlerden biri Aynalıkavak Kasrı.

1450’lili yıllarda Haliç’ten Okmeydanı’na doğru uzanan Kasımpaşa sırtlarını büyük bir koruluk kaplıyordu. Bizans dönemindeki bu koruluğun, imparatorlara ait bir tür koruluk olduğu sanılmaktadır. Kasımpaşa sırtlarını kaplayan bu koru Fatih Sultan Mehmet’in de en sevdiği yerlerdendi. Buraya sıkça gelir, Otağ-ı Hümayunu ’nu kurdurarak, Okmeydanı’nda ok atışları yapar ve yaptırırdı. Hükümdarların eğlence yeri olması dolayısıyla da ‘’Hasbahçe’’ olarak adlandırılmıştı. Günümüzde Kasımpaşa sırtlarını beton binalar kaplamış. Beton yapılar arasında neredeyse kaybolmuş olan Aynalıkavak Kasrı’nı çok zor buldum. Zor da olsa bulmama değdi doğrusu… Kasrın bahçesi üzerimde ”Çölde bir vaha” etkisi bıraktı.

O dönem tarihçilerinin kayıtlarından, Hasbahçe ’nin yanında ayrıca bir çiçek bahçesi düzenlendiğini, devrin ileri gelenlerinin bu bahçeye pek çok çiçek soğanı ve fidan hediye ettiğini öğreniyoruz. Fatih Sultan Mehmet döneminde, 1455 yılında gemi yapımı amacıyla, Haliç kıyısında Tersane-i Amire kurulmuştu. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında kurulan Taşkızak Tersanesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişletilmiştir.  Tersane inşaatı Yavuz Sultan Selim döneminde önem kazanmış, Haliç Tersaneleri kurulmuştu. Hasköy’den Azapkapı’ya kadar olan sahada yaklaşık 300 geminin yapımının gerçekleştirildiği bir tersane haline gelmiştir.

İstanbul

Tersane Görkemli ve Akdeniz sularına hâkimiyet kuran bir donanmanın oluşmasını sağlamıştır. Bu oluşumdan sonradır ki, Haliç sahillerindeki  bu koruluk, bahçeleriyle birlikte, “Tersane Bahçesi” olarak anılmaya başlanmıştır. Osmanlı Padişahlarının yakın ilgisini gören Kaptan-ı Derya Kayserili Halil Paşa, Tersane Bahçesi’nde, padişahlara layık bir saray yapılmasını emretmiş ve 1613 yılında sarayın ilk binaları tamamlanmıştır. Bunlara ek olarak,  Osmanlı Padişahı I. Ahmet’in 1614 yılında yaptırdığı ilk Kasır ’da Sultan İbrahim doğmuştur.

İbrahim büyüdükçe yeni binalar yapılmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Topkapı, Üsküdar Saraylarından sonra üçüncü büyük sarayı haline gelmiştir. Ancak, IV. Mehmet zamanında çıkan bir yangından sonra sarayın büyük bir bölümü yanmıştır. Günümüze kadar ulaşabilen yapı, Tersane Kasrı’dır. 18. yüzyılın başlarında, Saray bütünü içinde yer alan ve Sultan III. Ahmet döneminde yaptırıldığı sanılan Aynalıkavak Kasrı, yüzyılın sonlarında Sultan III. Selim döneminde büyük bir onarım görerek yeniden düzenlenmiş ve bugünkü görünümünü kazanmıştır.

İstanbul

Aynalıkavak Kasrı, 19. yüzyıl saray, köşk ve kasırlarından oluşan Milli Sarayların yapıları arasında, en erken dönemlerden günümüze gelmiş tek yapıdır.  Geleneksel mimarîsi ve dekorasyon özellikleriyle son derece ayrıcalıklıdır. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lale Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmet, hattat ve şairdi. “Necib” mahlasıyla şiirler yazmıştı. Ayrıca Musiki ile de yakından ilgileniyordu. Bestelerini ve şiirlerini Aynalıkavak Kasrı’ndaki ‘’Beste Odası’’nda bestelemiş ve yazmıştır.

Şehzadelerinin sünnet düğünlerini de burada yaptırmıştır. Söylenceye göre; Sultan III. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünü 10 Ekim 1720’de başlamış ve 23 gün süren muhteşem bir şenlik halinde devam etmiştir. Sünnet düğününden sonra da haremiyle buraya yerleşmiştir. Bu günkü görünümünü kazanan Tersane Kasrı’nın ilginç bir hikâyesi vardır.1718 yılında yapılan Pasarofça Antlaşmasıyla Mora Yarımadasını Türklere bırakan Venedikliler, antlaşma sonrası Osmanlı Padişah’ı III. Ahmet’e çok değerli ve çok büyük Venedik aynaları hediye ederler.

İstanbul

O dönemde, imparatorlukta düz cam üretilemediği için, kristal Venedik aynaları çok beğenilmiş ve makbule geçmiş. Söylenceye göre,  III. Ahmet, kavak boylarına ulaştığı söylenen bu aynalara yakışacak bir ‘’Kasır’’ yapılmasını emretmiş. Böylelikle, Tersane Kasrı’nın adı Aynalıkavak Kasrı olarak anılmaya başlamış. Müzik ve edebiyatla yakından ilgili olan Sultan III. Selim de Tersane Kasrı’nı sevmiş ve 1791’de, Balyan ailesinden Kirkor Balyan’a Tersane Kasrı’nı tamir ettirmiştir. Başlangıçta Haliç ile kıyısı bulunan Tersane Kasrı;  Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmut ve Sultan II. Abdülhamit zamanında tersanelere yapılan eklerden dolayı, Kasır Haliç’ten içeride kalmıştır.

Tersane Kasrı; eğimli bir arazide inşa edilmiş ve bahçesi çeşitli ağaçlarla süslenmiştir. Deniz cephesinde iki, kara cephesinde tek katlı kütlesiyle Osmanlı klasik mimarlığının son ve ilginç yapılarından biridir. Deniz cephesinde ayrıca bir bodrum katı bulunmaktadır. Tersane Kasrı; süsleme açısından da çağının beğenisini yansıtmakta, özellikle besteci Sultan III. Selim dönemi kültürünün pek çok ögesini bünyesinde barındırmaktadır. Zorlu bir dönemde imparatorluğu yöneten III. Selim’in; hüzünlü bakışları, heybetli ama alçak gönüllü duruşuyla derviş meşrep bir padişah olduğu söylenceler arasındadır.

Mevleviliğe yakınlığı nedeniyle Galata Mevlevihane’sinin yenilenmesini sağlamış ve Şeyh Galip Dede ile yakın ilişki içinde olmuştur. Mevlevi tarikatının felsefi kökenindeki ‘’Yenilenme ve Tazelenme’’ olgusunu hem sanat hem de yönetimi sırasında uygulamaya çalışmıştır. Başıbozuk hale gelen yeniçeri ocağını ortadan kaldırarak  yeni bir ordu, Nizam-ı Cedit kuruluşunu gerçekleştirmiştir. 

İstanbul

Asıl adı Tersane Kasrı olan Aynalıkavak Kasrı; geniş saçaklı çatıları, iç dekorasyonda bulunan yerleşik sedir düzenlemeleri, geleneksel ısıtma biçimini oluşturan mangalları ile geçmiş yaşam biçimlerinin görünümlerini sergilemektedir. Öyle ki, bu kültürün başlıca simgeleri olan sedir ve sedirimsi kanepe, mangal, kandil gibi mobilyalarla döşeli olan odalar bizi geçmişin gizemli günlerine götürmektedir. Giriş mekânına bir verandadan girilip, oradan da geniş bir salona geçiliyor. Sanki üç küçük oda birleşmiş gibi, burası selamlık olmalı. Kasrın selamlığı olarak nitelenen bu bölümün bezemeleri son derece zengindir. Bezeme yönünden kasrın en önemli bölümü divanhane ile arz odasıdır. Buradaki pencerelerin arasında basık kemerlerle birbirine bağlanmış dekoratif kolonlara yer verilmiştir.

Bu bölümde kemer ayaklarının içerisi mermer levhalar ve aynalarla kaplanmıştır. Salonun üç tarafında ipek döşemeli divanlar, duvarlarında ise mavi zemin üzerine altın yaldızlarla yazılmış III. Selim’e ait bir şiir yer alır. Salon üç yönde bahçeye bakan hatlarla bezenmiş pencerelere sahip ve üzeri kubbeyle örülü bir arz odası görünümündedir. Bu dönemin özelliği olan Revzenli tepe pencereleri ilgi çekicidir. Revzenli tepe pencereli evler çoğu zaman o dönemlerin en yüksek gelir gruplarına dâhil olanların evleridir.

Bu evlerin soğuklardan ve yağışlardan ve güvenlik amacı ile korunması için pencere kepenkleri vardır. Bir nevi dışarıya karşı kafes niteliğinde de kullanılan kepenklerin kapatılması ile işte bu tepe camları devreye girer. Bu camlar kepenklerin çokça kapalı olduğu zamanlarda gün ışığının içeri girmesini sağlar. Hatta vitray formunda hazırlananlar, renkli camlardan oluşur ve gün ışığı evin içerisine gök kuşağı renklerini içeren motifler halinde girer. Hatta bu camların alçılı desenleri ile birleşen renk cümbüşü, o dönemin çok Türk-İslam mimari geleneğinin temelini oluşturan sadelik anlayışı ile ahşap kaplı düz duvarlarda tavana asılmış şahane tablolar görüntüsü oluşturur. Bu muhteşem eklentilere sahip duvarlara başka bir süsün eklenmesine gerek yoktur.

Bu muhteşem mimari tarz hiçbir eklentide olmayan bir özellikle binanın hem iç hem de dış duvarlarını süslemektedir. Bu süsler ayrıca ev sahibinin gelir seviyesine göre, model, desen, renk zenginliğine kavuşur. Tepe camlarının fonksiyonları saymakla bitmez. Dediğimiz gibi tepecamları sahibinin gelirine göre renk ve desen zenginliğine kavuşur. Ve genellikle de gelir seviyesi iyi hatta yüksek kimselerin evlerini süsler. Her yerinde farklı bir ayrıntı ve güzelliğin olduğu Selamlık bölümünden ayrılıp, soldaki ilk odadan içeri giriliyor. Buradaki odaların dekorunun daha sade olduğu görülüyor. Odaları geçtikten sonra tekrar geniş bir salona giriliyor ki Divanhane olduğunu öğreniyoruz. Ağırlıklı olarak koyu kırmızı renklerin hâkim olduğu bu salonun orta yerinde, ısınma amaçlı bir mangal bulunuyor.

Vitray formunda hazırlanmış renkli camlar burada da göz alıcı ve gün ışığını salonun içerisine gök kuşağı renklerini içeren motifler halinde girmesini sağlıyor. Divanhane ve Beste Odası’nda pencere üstlerinden dolaşan bir frizde dönemin tanınmış şairleri Şeyh Galip ve Enderuni Fazıl’ın, Terane Kasrı ve III. Selim’i öven şiirleri Hattat Mehmet Esad El Yesârî tarafından ta‘lîk hat ile yazılmıştır. Osmanlı hanedanlarının sürgün edildiği tarihe kadar Saray erkânından bazıları bu kasırda yaşamışlardır.  

Abdülaziz’in küçük kızı Emine Sultan ve ailesi bu kasırda en son kalan Osmanlı Hanedan üyelerinden biri olmuştur. Günümüzde bir müze-saray olarak  ziyarete açık tutulan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katı, Sultan III. Selim’in besteci özelliği de göz önünde tutularak, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan görsel kaynaklar ve kimi kurum ve kişilerin armağan ettiği çalgıların bir araya getirilmesiyle “Türk Çalgıları Sergisi” mekânına dönüştürülmüştür.

Kasrın bahçesindeyse, özellikle yaz aylarında konuklara yönelik kafeterya hizmetleri, klasik Türk Sanat Müziği örneklerinin seslendirildiği Aynalıkavak Konserleri ile ulusal ve uluslararası nitelikte kabul törenleri yapılmaktadır. Türkiye’nin ilk ‘’Musiki Müzesi’’ olan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katında oluşturulmuştur. Kendisi de bir musikişinas olan II. Selim ile özdeşleşen bu saray da onun eğilimlerine uygun olarak bir musiki müzesine dönüştürülme fikri ile bu saray Türkiye’deki ilk musiki müze olma niteliğini taşımaktadır. Sarayda III. Selim’in kullandığı veya diğer devirlerden kalan Osmanlı Türk musikisi aletleriyle, devrin zevkini, süsleme ve sanat anlayışını yansıtan çok çeşitli diğer eşyalar da sergilenmektedir. 

Tersane Kasrı, 1975 yılında Milli Saraylara devredildikten sonra,1984 yılında müze-saray statüsünde, Aynalıkavak Kasrı olarak ziyarete açılmıştır. 2005 yılında yeniden başlatılan yenileme ve tefriş çalışmaları tamamlanarak, 5 Kasım 2010 tarihinde, Müze-Saray olarak halkın ziyaretine açılan Aynalıkavak Kasrı, Pazartesi ve Perşembe günleri kapalı olup, haftanın diğer günleri açıktır.

Kaynaklar:

1)  tr.wikipedia.org

2) http://http://www.millisaraylar.gov.tr

1,185 total views, 2 views today

Share

951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 7

Mersin Göçmen barakalarında yaşam…

Mersin Tren Garından hareketle Çakmak Caddesi üzerinden kuzeye, Toroslara doğru yaklaşık 800 metre yürürseniz, Çakmak Caddesi ile 112. Cadde ve 5337. Sokak ile bir kavşak oluşturur. Bu kavşakta birleşen 5 tane yol olduğundan, 1955’te buradaki kahvehaneye ”Beşyol Kahvesi”, bölgeye de ”Beşyol” denirdi.

Beşyol kahvesinin kuzeyinde, Çakmak Caddesi ile sağındaki 112. Cadde arasında kalan ve günümüzdeki Gazi Mustafa kemal Bulvarı’na kadar uzanan bölge 1955’lerde hazine arazisiydi. Üzerinden geçen bir derenin de bulunduğu bu hazine arazisi İş bulmak ümidiyle Mersin’e gelen göçmenlerin çadır kurduğu, sazlar ve tenekelerden kulübeler ve barakalar yaptığı uygun bir yerleşim alanıydı.

Göçmen barakaları olarak bilinen bu yerleşim bölgesine Teneke Mahallesi de denirdi. Denirdi çünkü zamanla çadırların, sazdan ve tenekeden yapılan barakaların sayısı artmış ve 500-600 kişinin yaşadığı bir mahalle olmuştu. Bu mahalle günümüzdeki Nusretiye mahallesinin çekirdeğini oluşturmuştu sanıyorum.

Eski Mersin Devlet Hastanesinde yatmakta olan annemin tedavisinin uzun süreceğinin anlaşılması üzerine, Haziran ayı sonlarında Osmaniye’den Mersin’e göç etme gereği doğmuş, biz de ”Akıncı Ailesi” olarak bu mahallede yerimizi almıştık. Gözlerimi kapatıp 1955 yılını anımsamaya çalışıyorum. Mahallemizin çevresinde doğru dürüst bir yapılaşmanın olmadığını görüyorum sisler arasından. Yapılaşma tren garı ve sahil arasındaydı. Göçmen barakalarının yaklaşık 1 000 metre güneyinde Tren garı ve 1 500 metre güneyinde de Akdeniz sahili bulunmaktaydı.

Tren garına kadar olan bölgede tek tük yapılaşma vardı. Tren garı ile sahil arasındaki bölge, bir bakıma ticaretin kalbinin attığı yerleşim birimiydi. Kiliseler, sinagoglar ve Ulu Cami’nin de bulunduğu bir alandı. Barakaların doğu tarafı portakal bahçeleriyle, batı tarafında ise Devlet hastanesiyle Hastane Caddesi üzerinde sahile doğru sıralanmış bazı konutlar ve çırçır fabrikaları vardı. Kuzeyimiz Toros Dağlarına doğru uzanmakta olup, sonradan 1955-56 Eğitim ve Öğretim yılına başlayacağımız Kuvayi Milliye İlkokulu ile Mersin Şehir Mezarlığı bulunmaktaydı. Bunların dışında portakal bahçelerinin Toroslara kadar uzandığını hatırlıyorum.

Osmaniye’den Mersin’e gelişimizin ertesi günü Mersin Devlet Hastanesine annemi ziyarete gitmiştik. Özlemiştik annemi, O da bizleri özlemişti. Hasret giderdik. Sağlığının iyiye gittiğini söylemişlerdi hemşireler. Hastane kuralları gereği yarım ya da bir saat sonra yanından ayrıldık. Hüzünlenmiştim. Barakalardaki evimize geri döndük. Tek odalı sazdan kulübemizi mümkün olduğunca düzenlemeye ve düzenli tutmaya özen gösterdik. Kalan zamanımızda da çevreyi tanımaya ve arkadaş edinmeye çalıştık.

Bir hafta on gün sonra barakalarda herkes birbirini tanımış ve 10-15 arkadaşımız olmuştu. Arkadaşlarımızdan bazılarının anne ve babaları da dayılarımın çalıştığı çırçır fabrikasında çalışıyorlardı. Babam da çalışmak için başvurmuştu ama işçi alım mevsimleri geçmişti. Başka işler arıyor ve işçi pazarında günlük işlere gidiyordu.

Göçmen barakalarında yaşam hem çocuklar hem de büyükler için zordu. Zordu çünkü çırçır ve iplik fabrikalarına vardiyalı işe gidenlerin küçük çocukları da evde yalnız kalmak zorundaydı. Vardiyalı çalışma sisteminde uykuya uyum sorunları da ortaya çıkardı. Saat 16-24 vardiyası bir süre sonra 24-08 vardiyasına ve sonrasında da 08-16 vardiyasına dönüşürdü. Anneannem kendi çocuklarıyla, dayımlarla birlikte bizimle de ilgileniyordu gücü yettiği oranda. Biz de O’nu yormamaya çalışıyor, bazı işlerinde yardımcı oluyorduk. Eve su getirme, çöpleri uygun bir yere götürüp dökme vd. işlerde yardım ediyorduk.

İlkokul üçüncü sınıfta simit satmak…

Sahilde ve sahile paralel sokak ve caddelerde simit ve burma tatlısı satan bizim yaşımızda çocuklar görmüştük. Acaba biz de satabilir miydik? Kardeşimle ben ve diğer çocuklar bir süre sonra ailelerimize ekonomik yönden yararlı olabilir miyiz? Diye düşünmeye başladık.  Babalarımıza açtık simit satma konusunu, uygun buldular ve bizlere birer simit tablası yaptılar. Simit fırınlarıyla konuştular. Peşin parayla iskontolu simit vermeyi kabul etmişlerdi fırıncılar. Bunun üzerine ailelerimiz bizlere 20-30 simit alacak kadar parayı derleyip verdiler.

Sanıyorum Ağustos ayı ilk haftasının sonlarına doğru, güzel bir günün erken saatlerinde, saat 4-4,5 sıralarında göçmen barakalarından 8-10 çocuk simit fırınlarının yolunu tuttuk. Bazılarımız 20 bazılarımız 30 simit alarak Mersin sokaklarına dağıldık. Ben 30 simit almıştım. Tan ağarmakta iken ıssız sokaklarda ”Simiiiiit… Sıcak simit… Sıcak Simiiiiit… El yakmazsa para verme…” Diye bağırdıkça tatlı uykusundan uyanan bazılarınca azarlanıp, kovalandıysak da simitlerimin 20 tanesini satmıştım. En azından fırına verdiğim parayı çıkarmıştım. Geri kalan 10 simidi de öğleden sonra, akşamüzeri satmak üzere eve dönmüştüm. Kardeşim Mustafa’nın aldığı 20 simidin tamamını satmış olarak eve dönmesi ikimizi de sevindirmişti. Simitçilikte iş var. Demiştik birbirimize…

Simit işinde ustalaşmaya başlamıştık. Aldığımız simitlerin tamamını satıyorduk artık ama yine de çok fazla almamaya özen gösteriyorduk. En azından kendi harçlıklarımızı çıkarmaya başlamıştık. Ailelerimize yük olmaktan kurtulmuştuk. Yaz tatili olduğu ve günler oldukça uzun olduğu için zamanımız boldu. Okul ve eğitimi kurtuluş olarak gördüğümüzden, İstasyon Caddesinde, Tren garının karşısındaki Mersin Halk Kütüphanesine gidiyorduk boş zamanlarımızda. Hem çocuk kitapları okuyor hem de Mersin ile ilgili yazılar bulmaya çalışıyorduk. Ben bulabildiğim her şeyi yutarcasına okuyordum. Her zaman meraklıydım. İlgi alanlarımdan biri de yerleşmeye çalıştığımız Mersin kentiydi.

Beyaz altın pamuk ve Mersin…

Bir balıkçı köyünden modern bir kente dönüşmekte olan Mersin’i de tanımaya çalışıyordum. Nasıl olmuştu da bu kadar ilgi çekici ve işçi kentine dönüşmüştü? Sorusu bana aylarca kaldığımız pamuk tarlalarını ve yapılan pamuk hasadını hatırlatmıştı. Hammadde olarak pamuk ile mamul madde olarak iplik ve tekstil ürünlerinin dünyaya pazarlanması gerekiyordu. Bu da dönüşümü gerektiriyordu. Dönüşümde en büyük rolü pamuk üretimi ve Mersin limanı oynamıştı.

Pamuk, lifleri için yetiştirilen değerli bir tarım bitkisiydi. Dokuma sanayinin en önemli hammaddelerinden biri olan pamuk lifleri, ucuzluğunun yanı sıra kolayca eğirilebilen doğal bir büküme sahipti. Dokunmadan önce özel bir işlem gerektirmemesi, yıkanmaya karşı dayanıklılığı ve yünden daha sağlam olması gibi üstün niteliklerinden ötürü gerek kumaş, gerek öbür dokumaların üretiminde yaygın olarak kullanılıyordu. Her ne kadar günümüzde, naylon, reyon ve polyester gibi yapay lifler dokumacılık alanında önemli bir yer tutuyorsa da, dünyada hâlâ milyonlarca insan geçimini pamuk tarımından ya da pamukla ilgili bir işten sağlanmaktadır. 

Giderek artan pamuk üretimine karşılık, liflerin tohumlardan ayılması işleminin elle yapılıyor olması pamuğun işlenip satılmasını çok yavaşlatıyordu. Sonunda, 1793’te Eli Whitney adında bir Amerikalı mühendis “çırçır” denen bir makine geliştirerek pamuk liflerinin elle ayıklanmasına son verdi. Tek bir kişinin çalıştırdığı bu makineyle 5060 işçinin elle yapabileceği iş kolayca yapılabiliyordu. Whitney’in çırçır makinesi sayesinde pamuk üretiminin hızla artması, elde edilen pamuğu eğirmek ve dokuyabilmek için daha hızlı ve daha nitelikli tezgâhlara gereksinim doğurdu; bu alandaki  yenilikler ve buluşlarla pamuklu dokuma sanayisi dünyanın en büyük sanayi dallarından biri durumuna gelmişti.

Pamuklu dokuma sanayisi 18. yüzyılda İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin öncü sanayi kollarındandı. Türkiye’de ilk kez 19. yüzyıl başlarında Çukurova bölgesinde ilkel yöntemlerle başlayan pamuk üretimi 1833’te Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’ nın Çukurova yöresini ele geçirmesiyle gelişmeye başladı. 1860 yılından itibaren Süveyş kanal inşaatının başlaması o güne kadar küçük bir balıkçı köyü halindeki Mersin’i birden öne çıkardı. Suya dayanıklı en sağlam kereste sedir, katran olarak ta anılan ağaçtı. Lübnan’ın simgesi olan bu ağaç Lübnan dağlarının yağmalanması sonucu azalınca, Torosların yüksek tepeleri yeni kaynak olarak gözlerin Mersin’e dönmesine yol açtı…

Mısır’daki Süveyş kanalı başta olmak üzere doğu Akdeniz’in diğer tersanelerinin ihtiyaç duyduğu kereste dağların yüksek yerlerinden kesiliyor özellikle Suntras, şimdilerde can çekişen Efrenk/Müftü deresi üzerinden deniz kıyısına ulaştırılıyordu.  Herhangi bir iskele olmadığı için gelen gemilerin kıyıya mümkün olduğunca yaklaşması ve denize giren taşıyıcı işçilerin sığ sularda gemiyle, kara arasında yük taşıması gerekiyordu. Bu ise önemli gecikmelere ve maliyetlere neden oluyordu. Çözüm Mersin limanının ve iskelelerinin yapılmasından geçiyordu. Böylelikle Mersin dünya ticaretine entegre oluyordu. Bu sonuç yabancıların Mersin’e olan ilgilerini arttırmıştı.

1864’te Fransızlarca kurulan ilk çırçır fabrikasını İngilizler ’in Adana, Mersin ve Tarsus’ta kurdukları öbür fabrikalar izledi ve daha sonra başka pamuk işleme tesisleri kuruldu. Zelviyan ve Miğırdiç Kardeşler tarafından kurulan bir çırçır fabrikası 1944 yılında Mustafa Güleç adında bir işadamı tarafından işletilmeye başlamıştı. Fabrika yılda 500 ton pamuk işleme kapasitesine sahip olup, 64 beygir gücünde bir lokomobil ile çalışmaktaydı. Abdülkadir Perşembe tarafından 1937 yılında kurulmuş diğer bir çırçır fabrikası da 50 beygir gücünde bir dizel motorla çalışmakta olup, yılda 500 ton pamuk işliyordu.

Çukurova Grubu kurucuları…

Çukurova Grubu’nun kurucuları Eliyeşil ile Karamehmetler, Tarsus’un büyük toprak sahipleriydi. İki ailenin ilk ciddi girişimi, 1887’de kurulan azınlıklara ait Mavromati ve Şürekâsı İplik Fabrikası’nın 1925’te devralınmasıydı. Eliyeşil ve Karamehmetler, Çukurova Sanayi İşletmeleri’ni kurarak bölgede gayrimüslimlerden sonra sanayiye ilk adım atan Türk ailelerdi.  Türkiye’nin en eski ve en büyük tekstil komplekslerinden biri olan bu tesisler, 1925’te sadece 50 çırçır ve 5 bin iğlik kapasiteye sahipti. 1932’de büyük bir değişim geçiren fabrika, Türkiye’nin ilk modern tesisi hüviyetini kazandı. 1940’lara doğru tarım araçları temsilciliği işine girdiler. Asıl büyük atılım iş makineleri acenteliğiyle geldi. 1949’da işçi sayıları 3 bine ulaşmıştı. Eliyeşil ve Karamehmetlerin Tarsus ve Mersin’de oluşturdukları sanayi kompleksleri binlerce kişiye iş kapısı olmuştu.

1951 yılında Bulgaristan’daki varlıklarından koparılan bizler 4 yıl sonra hala toparlanamamış ve Mersin’deki Göçmen barakalarında yaşamak, çırçır fabrikalarında çalışmak, simit satmak ve sağlıksız koşullarda yaşamak zorunda kalmıştık. Tek kurtuluşumuz, nasıl ve ne şekilde olursa olsun, iyi bir eğitim görmekten geçiyordu. Geçiyordu çünkü yaşadığımız Göçmen barakaları, özellikle yağmur sonraları iyice yaşanmaz hale geliyordu. Yağmur sonrası barakalarımıza dolan çamurlu suyla mı, yoksa bastığımızda ayaklarımızı kurtaramadığımız çamurla mı yaşayacaktık? Hafakanlar basıyordu. Yine de zamanla alıştık ve olumsuzluklara önlemler almaya başlamıştık. Derken yaz tatili bitti, okula başlama zamanı geldi. Günümüzdeki Kuvayi Milliye Caddesi üzerinde aynı adla anılan ilkokula kaydımız yapılacaktı…

560 total views, 4 views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 6

 

İlkokul yılları (1953-1955)

Niğde Misli Köyü’nde, 1953-54 eğitim ve öğretim yılını başarıyla tamamlayıp ikinci sınıfa geçmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitapları okuyup bilgi dağarcığımızı doldururken , diğer taraftan da köydeki mağaraların ve kilisenin gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken… Temmuz 1954 sonlarına doğru, bir yıldır Osmaniye’de çalışmakta olan babam gelmişti. Hoş beşten sonra da ‘’Toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Demişti.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… İki yıl önce Osmaniye Yeşilova Köyü’nden gelmiştik Misli’ye. Geri dönecektik, niye gelmiştik. Çevre, okul ve yeni arkadaşlara ne kadar uyum sağlaya bilecektik? Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorularımız yanıtsız kalmıştı. Babam biraz da üzgün ve çaresizlikle ”Osmaniye’de Karaçay kenarında” ev tuttuğunu söylemişti. Çaresiz toparlanmaya başladık. Başladık çünkü Misli Köyünde evimizden başka bir şeyimiz yoktu.  Evi de yemek ve yiyecek yapamayacağımıza göre Osmaniye’ye gitmek zorundaydık.

Kısa sürede toparlanıp 8 km doğudaki Hüyük İstasyonundaki kara tren vagonlarına eşyalarımız yüklenmişti. Yine 350 km’lik tren yolculuğunu üç günde tamamlamış, babamın kiralamış olduğu Karaçay kıyısındaki evimize ulaşmıştık.

Gözlerimi kapatıp o günlere gidiyorum. Sisler arasından babamın kiraladığı evi görmeye çalışıyorum. İki katlı ahşap bir ev beliriyor hafızamda. Hafızamdan çıkıp gelen Karaçay kıyısındaki bu ahşap evin oldukça büyük bir bahçesi var dereye doğru uzanan. Alt katta oturan ev sahibimizin kapısı bahçeye, Karaçay deresine açılıyor. Evin arkasından ahşap merdivenle çıkılan üst kat bize kiralanmış, iki odası var. Odalarında gezindikçe kirişler üzerindeki tahtalar gıcırdıyor. Zemine tahta döşenmiş, gezinirken dikkatli olmak gerekiyor. Alt kattakiler rahatsız etmemek gerekiyor. Yine de arada sırada kardeşimle güreşirdik.

Osmaniye Amanos etekleri

Gözlerim kapalı hayalimi sürdürüyorum. Evden çıkıp dere kenarına yöneliyorum sisler arasından. 1954’lü yıllarda doğal akışına bırakılmış olan derenin dağlardan sürüklediği çalı çırpı ve odunlar kışlık yakacaklarımızı oluşturmuştu. Kış gelmeden toplamıştık ulaşabildiklerimizi. Kışın çok geniş bir akış alanı olan derenin bahar aylarında oluşan adacıklarındaki yabani meyve ağaçlarından meyve topladığımızı anımsıyorum. Özellikle alıç ağaçları bolca bulunurdu bu adacıklarda ve derenin karşı kıyısında. Çiçekleri pembe ve beyaz olarak iki renkte ve dikenli bir ağaç türü olan alıç genelde yabani ortamlarda kendiliğinden yetişirmiş. Babam öyle söylemişti. Bulgaristan’daki köyümüzden geçen dere kenarında da bulunurmuş alıç ağaçları. Meyveleri muşmula ile benzerlik gösteren alıç ağacının meyveleri kırmızı, turuncu ya da sarı renkliydi. Mayhoş bir tadı bulunan alıç ekşi muşmula diye de bilinmekteydi.

Karaçay Deresi’ne komşu olan Osmaniye’nin Karaçay Mahallesi kendi halinde insanların huzur içinde yaşadığı, komşusuna güvenip evinin kapılarını açık bıraktığı, çocukluğumuzda dayanışmanın öneminin bizlere aktarıldığı yoksul fakat yoksun olmayan bir mahalleydi. Ev sahibimizin bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden ailemize ikram ettiği domates, biber, salatalık ve renklerinden ötürü morko dediğimiz Patlıcan hala hatırımdadır. Hatırımdadır çünkü annem patlıcanları dilimler halinde kesip, kızarttıktan sonra bize biftek olarak yedirirdi. Diğer taraftan Koyun, kuzu ve danaların sokaklarda kesilerek satıldığı dönemlerdi. Sakatatları isteyenlere bedava verilirdi. O yönden de oldukça zengindik. Protein ihtiyaçlarımız böylelikle karşılanıyordu. Öyle çok sakatat ürünleri yemiştik ki şimdilerde yanlarından geçmek istemiyorum.

 

Karaçay Deresi Osmaniye…

Amanosların en güney ucunda bulunan İslahiye tepelerinden doğan Karaçay Deresi, 42 km’si Osmaniye il sınırları içinde olmak üzere, 70 km’lik bir akıştan sonra Ceyhan Nehri’ne katılıyormuş. Günümüzde Karaçay Deresi ile ilgili ıslah çalışmalarının yanı sıra mesire alanları da yapılmış. Osmaniye İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü internet sitesinden edindiğim bilgilere göre, şehir merkezine 4 km mesafede bulunan Karaçay mesire alanından sonra da 3 500 metre uzunluğunda, tabiat parkı özelliğinde bulunan vadi sonunda Karaçay şelalesi bulunmaktaymış. Karaçay Deresi dik yamaçlardan aşağıya inerken 25 metre yüksekliğinde Karaçay Şelalesini oluşturmaktaymış. Eşsiz güzellik ve manzara arz eden Karaçay Şelalesi buraya ayrı bir güzellik vermekteymiş.

Ev sahibimizin sebze ikramlarıyla Karaçay deresindeki yabani meyve ağaçlarından edindiklerimizin dışında diğer zorunlu giderlerimiz için paraya da ihtiyacımız vardı. Bu kez pamuk tarlalarına gitmedik ama çapa ve yerfıstığı hasadına gitmiştik.

 

Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu…

Fakir Fukara kesiminin çocuklarına bırakacakları en büyük miras fukaralık ve eğitimsizliktir. Deyimi genelde doğrudur. Babam bu deyimin dışına çıkılabileceğini düşünen, en azından ekonomik yönden orta halli duruma geçmemiz için eğitime olan inancı hiç bitmeyen birisiydi. Babamızın eğitime olan inancı bize de aşılanmıştı. Kardeşimle ben de bu inançla var gücümüzle çalışıyorduk. Yine de düşünüyorum da köylerden benim gibi fukara çocuklarını toplayan Köy Enstitüleri ve devamı olan öğretmen okulları olmasaydı zor yırtardık fakirlik kefenini.

Cumhuriyet İlkokulu Osmaniye

Derken Osmaniye’de okul dönemi geldi çattı. Evimize en yakın okul Osmaniye Cumhuriyet İlkokuluydu. Okul başladığında Misli ’de olduğu gibi burada da doğru dürüst üst baş ve ayakkabımız yoktu. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla okul aile birliği başta ayakkabı olmak üzere, önlük ve kırtasiyelerimizi sağlamıştı. Kendilerine şükran borçlu olduğumuzu hiç unutmadım.

Birinci dönem sonunda ben sınıfın en iyi öğrencisi olmuş, kardeşim de oldukça iyi sonuç almıştı. Sınıftaki başarılı sonuçlar ve fukaralığımız öğretmenlerimizden bazılarını da etkilemişti. Kitap kırtasiye konusunda bize yardımcı oluyorlardı. Birinci yarıyıl karneleriyle eve geldiğimizde, sevgisini pek belli etmeyen ve kendisine göre oldukça katı kuralları olan babam belki de ilk kez ikimizi de öperek kutlamıştı.

Bu arada, aradan 64 yıl geçmesine rağmen hiç unutamadığım ve her zaman hüzünle andığım bir davranış biçiminden söz etmek istiyorum. Öğretmenlerimden bir beni çağırmış ve sağ elinin üstüne, değerini anımsayamadığım, madeni bir parayı koyarak bana vermişti. Neden eliyle vermemişti? Aşağılandığımı hissetmiştim. Sanat Enstitüsü ve Teknisyen okullarında çalıştığım sonraki yıllarda, köylerden gelen fakir aile çocuklarına yardım etmek isterken bana yapılan bu davranışı anımsadım hep. Okulun döner sermayesi aracılığıyla öğlenleri birer tas çorba verilmesini sağlamıştım. Böylelikle ben devre dışı kalıyordum.

 

Annem tekrar hastalanıyor…

Zamanla Karaçay Deresi kıyısındaki ahşap evimizi sevmiş, mahalleden arkadaşlar edinmiştik. Kardeşim ve ben uyum sağlamıştık. Birinci yarıyıl tatilinde de arkadaş sayımızı arttırmış, bu moralle okulun ikinci yarıyılına başlamıştık. Tam her şey yolunda gidiyor derken annem oldukça ağır bir biçimde hastalanmıştı. 1951 yılı Şubat ayının soğuk mu soğuk bir gününde Bulgaristan’dan başlayan göç sırasında hastalanan annem Edirne’de iki ay tedavi görmüştü. Hastalığı sık sık kendisini göstermesine rağmen ilk kez bu kadar ciddiyet göstermişti.

Annemin hastalığının ağırlaştığı Mayıs aylarına doğru, teşhis ve tedavinin Osmaniye sağlık kuruluşlarında yapılamayacağı kararı üzerine Mersin Devlet Hastanesi’ne sevki yapılmıştı. Okulumuzun tatile girmesine daha bir ay vardı. Babam da hem iş peşinde hem de ara sıra Mersin’e annemi ziyarete gittiğinden, kardeşimle ben başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bakıyorduk da… Yeme içme konusunda ev sahibimizin bize yardımcı olduğunu anımsıyorum. Dayanışmanın önemini yaşayarak öğreniyorduk ve öğrenecek çok şeyimiz vardı.

Annemin hastanede olmasına rağmen kendi başımızın çaresine baktığımız gibi, okul ödevlerimizi de hiç aksatmadan yapmıştık. Osmaniye Cumhuriyet ilkokulunda 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılının ikinci dönemini de  başarı ile tamamlamış ve üçüncü sınıf olmuştuk. Birinci sınıfı Niğde Merkez köylerinden Misli/Konaklı’da tamamlamıştık. Bakalım üçüncü sınıfı nerede nasıl tamamlayacaktık? Dördüncü ve beşinci sınıfları düşünemiyordum bile…

 

Mersin’e göçüyoruz…     

Okulun tatile girmesiyle birlikte babam, Annemin Mersin Devlet Hastanesindeki tedavisinin oldukça uzun süreceğini, Mersin’e göç etmemiz gerektiğini söylemişti. Alıştığımız Karaçay Mahallesi, Karaçay Deresi, okulumuz ve arkadaşlarımızdan ayrılmak bizi hüzünlendirse de başka seçeneğimiz yoktu. Kabullendik…

Yeni bir okul, huyunu suyunu bilmediğimiz yeni öğretmenler ve arkadaşlar… Uyum sağlamış ve Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda ikinci sınıfı başarıyla bitirmiştik. Üçüncü sınıfı Mersin’de okuyacağımız kesinleşmişti. Acaba dördüncü ve beşinci sınıfları nerede ve hangi koşullarda okuyacaktık?

Osmaniye Karaçay kıyısındaki, kiralık da olsa, evimizi sevmiştik. İyi anlaştığımız arkadaşlarımız olmuştu. Ayrıca ev sahibimiz de her konuda bize yardımcı oluyordu. Üzgün ve kırılgan olduğumuzu gören babam Mersin’e yabancılık çekmeyeceğimizi söylemişti. Yeşilova Köyünden sonra bizimle birlikte Misli ’ye gelen anneannem ve dayılarım, kuraklıktan sonra Bursa Karacabey taraflarına gitmişlerdi. Cemile Teyzem orada Karagöz ailesinden biriyle evlenerek kalmış, Kurtuldu ailesinin diğer fertleri Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımla anneannem Mersin’e gelmişlermiş. Kerim dayımla Yusuf dayım çırçır fabrikalarında işe bile girmişler. Bu haber içimizi ferahlatmıştı.

1955 Haziran ayı sonlarına doğru arkadaşlarımız ve bize emeği geçen ev sahibi ve komşularımızla vedalaşmıştık. Bir arabaya yüklenen eşyalarımızla Osmaniye Mamure Tren istasyonunun yolunu tuttuk. Ulaştığımız İstasyon oldukça büyük ve heybetli yapıydı. Bir o kadar da sağlam yapılı görünüyordu. Hayranlık duymuştuk. Hayranlık duyduğumuz Mamure tren istasyonunun Osmanlı döneminde, 1898 yılında İstanbul-Bağdat tren hattı kapsamında Almanlar tarafından yapılmış olduğunu öğrenmiştim görevlilerden.

Mersin sahili 1950 (Eski Mersin resimleri alıntı)

Her zaman meraklı, öğrenmeye istekli bir çocuk olmam bazen başımı belaya sokuyorsa da genelde olumlu sonuçlar doğuruyordu. Hayranlıkla seyrettiğimiz istasyonda bir süre bekledikten sonra gelen kara tren vagonlarından birine eşyalarımız yüklenmiş ve Mersin’e doğru yolculuk başlamıştı. Osmaniye, Ceyhan, Yüreğir, Adana, Yenice, Tarsus rotası izlenerek, yaklaşık 5-6 saat yolculuktan sonra Mersin Garına ulaşılmıştı.

 

1955-57 yıllarında Mersin…

Mersin Garı’nın tarihçesinin 1890 yıllarına kadar uzandığını öğreniyorum sonraki yıllarda. Adana-Tarsus-Mersin demiryolu 1886 yılında işletmeye açılmıştı. Günümüzdeki Mersin gar binasının 50 metre doğusunda bulunan küçük istasyondan Gümrük Meydanı’na ve Mesudiye Mahallesi ile Soğuksu Caddesi’nde bulunan Bodosaki’ye ait fabrikalara dekovil hattı döşenmişti.

Bu tarihlerde başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya olmak üzere Mersin’de, 12 ülkenin konsolosluğu bulunmaktaymış. Garın yaklaşık 500 metre güneyinde Akdeniz sahili bulunmaktaymış, babam öyle söylemişti. Günümüzde aynı yerde Mersin Uluslararası Liman İşletmesiyle Atatürk Parkı yer almaktadır.

Osmaniye’den ayrılmadan bir hafta önce Mersin Devlet Hastanesi’ndeki annemi ziyarete gelen babam konaklayacağımız yer konusunu, dayılarımın da yardımıyla çözüme ulaştırmıştı. Eski Mersin Devlet Hastanesinin yaklaşık 600 metre doğusunda, tren garının da yaklaşık 1 500 metre kuzeyinde bulunan hazine arazisine yerleşmişler dayımlar ve diğer göçmenler. Babam da bu hazine arazisi üzerinde dayımlara komşu olacak konumdaki bir yere sazlardan bir baraka yapmış. Tren garında tutulan bir atlı arabayla göçmen barakalarının bulunduğu bu yere ulaşıp, eşyalarımız indirildi. Dayılarımın yardımıyla kısa sürede barakamıza yerleştirildi.

Atatürk Parkı Mersin

Günümüzde Mersin Atatürk Anadolu Lisesi ve çevresinin yer aldığı bu hazine arazisinde portakal ağaçları bulunuyordu. Kardeşim Mustafa ile ben hemen çevreyi keşfe çıkmıştık. Portakal ağaçlarının da bulunduğu bu hazine arazisi içerisinden bir dere de geçmekteydi. Bu iyiydi. Su sorunlarımızın bir bölümü çözülmüş olacaktı. En azından bulaşık ve çamaşır için suyu buradan temin edebilecektik.

Konaklama yerimizden güneye, tren garı tarafına baktığımızda birkaç konut dışında hiçbir yapılanma yoktu. Mersin Tren Garı kolaylıkla görülüyordu. Kuzeye, Toros Dağlarına doğru baktığımızda ise, şimdilerde Toroslar Belediyesinin bulunduğu bu bölgede, şehir mezarlığına kadar birkaç yapı bulunuyordu. Bu yapılardan birinin Kuvayi Milliye İlkokulu olduğunu öğrenecektik bir süre sonra.  Sol tarafımızda, batı yönümüzde ise annemin yatmakta olduğu hastaneyi görmüştük. Aramızda yapı yoktu

Mersin’in en bakir ve en çok fabrika işçisine ihtiyaç duyduğu zamanlarında gelmiştik buralara. Bu yüzden gecekondulaşmaya ve göçmen barakalarına fazla ses çıkaran olmamıştı. Ne de olsa fabrikalar için işçilere ihtiyaç vardı. Üstelik Mersin de henüz bir köy havasından kurtulamamıştı. 

 

Bir balıkçı köyü olan Mersin...

1800’lerin başında bir balıkçı köyü olan Mersin Tarsus’a, Tarsus da Adana’ya bağlı birer yerleşim birimiydiler. 1830’lardan sonra, bölgede pamuk ekiminin başlamasının ardın ilk çırçır fabrikaları, ardından da tekstil fabrikaları kurulmuştu Tarsus ve Mersin’de. Hem tarımdan sanayiye hem de tarımdaki ırgatlıktan sanayi işçiliğine geçişin ilk adımları ortaya çıkmıştı. Şadi Eliyeşil ’in fabrikalarında yüzlerce sanayi işçisi çalışıyordu. Bunların bir bölümünü de Göçmen barakalarında yaşayanlar oluşturuyordu.

Pamuk tarlalarından elde edilen sanayi ham maddesinin işlenmesi için fabrikalara taşınması gerekiyordu. Üretilen tekstilin de dağıtımı, pazarlara çıkabilmesi için ulaşım ağının genişletilmesi zorunluluğu vardı. Arzu edilen ulaşım ağı Tarsus’tan sağlanamaz olmuştu. Başlangıçta bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti. Bunun bir sonucu olarak 1886’da Bağdat Demiryolunun Adana-Tarsus-Mersin bağlantısının kurulmasını sağlanmıştı. Sağlanmıştı çünkü Antik Çağ’dan 17. yüzyıla kadar bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti.  

M.S. 5 yüzyılda Roma İmparatoru Justinaus, özellikle kış aylarında kentte su baskınına neden olduğu için Kydnos/Berdan Nehri’nin yatağını değiştirmişti. Böylelikle bugünkü Tarsus şelalesinin meydana gelmişti. Gelmişti gelmesine ama kentin içinden geçen nehir yatağı kurumuş, bu suyun ulaştığı Regma Gölü olarak bilinen lagün, yeterli suyu alamadığı için, zamanla bir bataklığa dönüşerek liman olarak önemini yitirmesine neden olmuştu. Yeni bir limana ihtiyaç doğmuştu. En yakın liman da Mersin’de bulunuyordu.

1800’lerin ikinci yarısından sonra üretilen hammaddenin taşınmasına yönelik Adana-Tarsus-Mersin Demiryolu ile Mersin limanının kurulması ile birlikte Tarsus önemini yitirmişti. Mersin önem kazandı ve 1864 yılında, idari birim olarak, kaza oldu. 1869’da Belediye Meclisi kuruldu, 1888 yılında da Sancak oldu. Mersin’de ticaret gelişti, 1900’lü yıllarda, günümüzdeki Atatürk Caddesinin devamı olan, Uray Caddesi ticaretin merkezi oldu. Tüccarların konaklaması için Azak Han, taş Han gibi hanlar yapıldı. Müslim ve Gayrimüslimlerin nüfus olarak artması üzerine kiliseler, camiler, sinagoglar ve konaklar inşa edildi.

 

1924 yılında Mersin İl oluyor…

1924 yılında il yapılan Mersin 1933 yılında Büyük Mersin İlini oluşturmak için İçel İline katıldı ve ilin merkezi Mersin oldu. 1930’lu yıllardan itibaren başta Ankara olmak üzere birçok kentin şehir planını yapan Hermann Jansen Mersin Şehir planını da yaptı. Böylelikle bir balıkçı köyü olan Mersin modern bir kent olma yolunda emin adımlarla ilerlemeye başladı.

Bizler Mersin’e, köylülükten modern bir kente dönüşmeye başladığı bir dönemde gelmiştik. Hızla büyümeye başlamış olan Mersin; Mesudiye, Mahmudiye, Nusretiye, Kiremithane, Hamidiye ve İhsaniye gibi yeni mahalleleriyle, Tipik Avrupa Akdeniz kentleri görünümündeki yaşamıyla yeni yüzyıla heyecanla, umutla başlangıç yapmıştı. Yılda 300 ton pamuk işleyip 200 ton bez üreten ve buharla çalışan çırçır fabrikalarıyla da göçmen barakalarına yerleşen bizler için de umut kapısı olmuştu. Büyüklerimiz öyle söylemişti, bekleyip görecektik.

571 total views, no views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları 5

 

Tırmandıkça tırmanıyorduk…Tırmanıyorduk da hangi dağın eteklerindeydik acaba? Demiştim kendi kendime… Hangisi olduğunun da pek önemi yoktu zaten. Birlikte keşfetmeye karar vermiştik kardeşimle. Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’in güneyinde kalan Sakar Balkan ile Osmaniye Düziçi Yeşilova Köyünün doğusunda bulunan Amanos dağları eteklerini karıştırmış olmalıydım. Öyleydi çünkü benzerlikleri çoktu. Kardeşim Mustafa ile her ikisinin de eteklerin deydik.

Tırmandıkça görüş alanımız büyümüştü. Mustafa önümüzdeki yemyeşil ovaya baktıktan sonra ”Köye neden Yeşilova dendiğini şimdi daha iyi anladım.” Demişti. Ben de ”Yeşilova nereden çıktı? Sakar Balkan eteklerinden Karagözler’e bakıyoruz.” Demiştim. Gülmüştü Mustafa… ”Gözlerini ter basmış, etrafını göremiyorsun.” Demişti. Öyleydi gerçekten… Alnımdan sızan terler kaşlarımı aşmış, gözlerimi örtmüş ve etrafı göremez olmuştum. Gözlerimi silip, yan döndüğümde, Mustafa yerine, ahırdan bozma evimizde fısıldayarak konuşan annemle babamı gördüm. Mustafa da yanımda mışıl mışıl uyumaktaydı. Afalladım birden…Neredeydim ben? Hafızamı toparlamaya çalıştım. Yatakta, yorganın altındaydım. Kan ter içinde kalmıştım. Yine rüya görmüş ve nerede olduğumu da karıştırmıştım.

Uyandığımı gören annem aydınlık ve mutlu bir yüzle bana dönüp; ”Uyandın mı Mehmet.” Dedi. ”Baban hayırlı bir haber duymuş Ömer Dayı’dan. Bizi Niğde Misli Köyü’ne iskan etmişler.” Uyku sersemi pek anlamamıştım annemin dediklerini. ”Ne demek iskan?” Demiştim. Babam yanıtlamıştı. Ev bark ve tarla sahibi olacağız, göçebe hayatımız sona erecek oğlum.” Demişti. Gözümün önüne yine Karagözler Köyü gelmişti. İskan edildiğimiz köy Karagözler’e benziyor muydu acaba? Kalktım, kardeşimi de kaldırdım. Hep birlikte kahvaltı yaptık. Bu kez kahvaltı da süt de vardı...

                                         Niğde Misli Köyü’ne iskan ediliyoruz… 

Yeşilova’da günler, haftalar, aylar geçmiş ve 1952 yılına girilmişti. Ilıman bir iklime sahip olan Çukurova’da ve Yeşilova’da ekim-dikim zamanı gelmişti. Eli ayağı tutanlar ve hatta 8 yaşına girmiş olan ben de köydeki tarlaların ekim-dikime hazırlık çalışmalarına katılmış, çapa yapmış, fidelerin dikiminde çalışmıştım. Nafakalarını kazanmak için bütün gayretimizle çalışan bizler, Yeşilova’ya yakın yerlere de işe gidiyorduk. Bu arada Ömer Dayı da bizlerin göçebelikten kurtulması için yetkililerle temas ediyordu. Uzun uğraş ve araştırmalardan sonra biz Karagözler köylülerinin Niğde’nin Misli Köyü’ne iskân edildiğini öğrenmiştik. Bize göç görünmüştü yine…

Yeşilova tren istasyonuna yakındı. Göç için en uygun ulaşım yolu kara trendi. Üstelik, Adana-Mersin arasındaki Yenice tren istasyonundan aktarmalı kalkan trenler de Ulukışla-kayseri arasındaki Hüyük tren istasyonundan geçiyordu. Misli Köyü de Hüyük’ten yaklaşık 6 km kuzey-batıdaydı. Bir kez daha kara tren vagonlarıyla yolculuk görünmüştü. Bize kucak açıp barınma yeri veren, başta Ömer dayı olmak üzere, Yeşilova köylülerine şükranlarımızı sunduktan sonra helalleşip vedalaştık. Ömer dayı da bizi traktör römorkuyla tren istasyonuna bırakıp, eşyaları yüklememize yardımcı olmuştu.

                                                     Temmuz 1952, Niğde Misli Köyü…

1952 yılının koşullarında yaklaşık 350 km’lik yolculuğumuz iki gün sürmüştü sanıyorum. Hüyük istasyonunda indirilen eşyalarımız, bir süre sonra Misli Köyünden temin edilen öküz ya da at arabalarıyla köye taşınmıştı.

Yeşilova Köyünden sonra Misli Köyü bizi hayal kırıklığına uğratmıştı. Köye girdiğimizde tek bir dikili ağaç göremediğimiz gibi, sanki terkedilmiş ve unutulmuş bir yerleşim birimi havası ile karşılaşmıştık. Akarsu ve dere oluşumlarına rastlamadığımız köyde taş ve kumdan başka bir şey yoktu. Eşyalarımızı indirdiğimiz bölgede yer altı mağaralarının bulunduğunun farkına varmıştık bir süre sonra.

Köyde bize tahsis edilecek evler de yoktu. Geçici barınma yerleri olarak yine çadırlarımızı kurduk. Un çuvalları ve tandırlar ortaya çıktı. Ateş yakmak için de, odun, çalı çırpı olmadığı için, hayvan dışkısı ve samandan yapılan tezekler kullanıldı. Köydeki Selanik muhacirleri, elverdiğince bizlere yardımcı olmaya çalışmışlardı.

Misli Köyüne taşındıktan bir süre sonra Niğde’den göçmenleri organize etmekle görevli olanlar gelmişti. Aile reislerine ev yapımında kullanılmak ve hiç olmazsa 6 ay yaşamımızı idare ettirecek kadar nakit para verdiklerini öğreniyoruz. Sonraki yıllarda geçimizi sağlasın diye de, kişi başına 25 dönüm olacak şekilde, Misli Ovasından tarla vermişlerdi. Biz dört kişilik aile olduğumuzdan 100 dönüm arazi düşmüştü.

1926 yılına kadar bir Rum Köyü olan Misli ‘ye Rumlar Misthi diyorlarmış. Terkedilmiş görünen köyün sakinleri 1924 yılı Nüfus Mübadelesinde Selanik’ten göçen Türklerin bir bölümü oluşturuyordu. Bir bölümü oluşturuyordu çünkü bir bölümü de çalışmak için başta Çukurova olmak üzere diğer illere gitmişlerdi. Yıllar sonra bir bölümünün de Yunanistan’a geri döndüğünü öğreniyoruz.

Aile büyüklerimiz başımızı sokacak yer sorununu çözmeye çalışırken biz çocuklar da köydeki mağaraları keşfetmenin peşindeydik. mağaralar oyun alanımız haline gelmişti. En popüler oyunumuz saklambaçtı. Büyüklerimizin uyarısına rağmen, bazen kaybolacak kadar derinlerine gidiyorduk mağaraların… Bir süre sonra oyun alanımız oldukça büyük ve heybetli bir yapı olan Rumlardan kalma kiliseye kaydı. Bakımsız kalmış bu devasa yapının İstanbul’daki Ayasofya’dan sonra en büyük Rum Kilisesi olduğu ortaya çıkacaktı.

Biz çocuklar Misli Köyünü ve gizli hazinelerini keşfetmeye çalışırken, başta babam olmak üzere, Karagözler muhacirleri seçtikleri yerlerde kendi evlerini yapmaya başlamışlardı. Köyde işlenebilir taş boldu. Ayrıca kerpiç de dökmüşlerdi. Niğde Valiliği tarafından ev yapımında kullanılmak üzere verilen paranın bir kısmı ile ustalar da bulunmuştu. Sanıyorum 20-25 gün gibi kısa bir sürede, bakanlıkça belirlenen bir plan dâhilinde, evlerimiz bitmişti.

Evlerimiz yapıldıktan bir süre sonra taş duvarlarla çevrilerek kapalı avlular oluşturulmuştu. Bizim avlumuz içerisinde girişi engelsiz olan bir mağara da vardı. Olması iyiydi, iyiydi çünkü edineceğimiz hayvanların barınma yerlerini şimdiden sağlamıştık. Diğer taraftan köylerde ‘’kenef’’ adını verdiğimiz tuvaletler evin dışında, hiç olmazsa 10-15 metre uzakta olurdu. Bu tür tuvaletlere boşaltım çukurları açılırdı. Babam mağaraya bir delik açarak bu sorunu çözmüştü diye hatırlıyorum sisler arasında.

                                                               Misli’de Bir Rum Kilisesi…

Misli Köyünün bağlı bulunduğu idari birim Niğde Kapadokya bölgesinin bir parçasıydı. Bölgenin diğer şehirleri arasında Nevşehir, Aksaray,  Kayseri ve Kırşehir bulunmaktaydı. Daha dar bir alan olan kayalık Kapadokya Bölgesi ise Uçhisar, Ürgüp, Avanos, Göreme, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara ve çevresinden ibaretti. Tarihî kaynaklar Misli ‘nin de bir yeraltı yerleşim bölgesi olduğunu yazıyordu. Bu yer altı şehrinin üzerinde 19. Yüzyıla ait Aziz Vlasios Rum Kilisesi bulunmaktaydı.Derinkuyu Misli ‘ye yaklaşık 25 km uzaklıkta olup, Kapadokya’daki diğer örnekleri içerisinde en geniş, en derin ve en gelişkin yerleşim alanıydı.

Bilindiği gibi Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluk dönemlerini yaşamış Kapadokya yöresinde, doğal güzelliklerle iç içe geçmiş sayısız tarihi kilise bulunuyordu. Misli ’deki Rum Kilisesi de bunlardan biriydi. 1844’te Aziz Vlasios adına yaptırılan kilise, köyün zengin geçmişinin tanığı olarak öylece terkedilmiş halde duruyordu. M.S. 280-316 yılları arasında Sivas’ta yaşamış olan Aziz Vlasios, 20. yüzyıl başlarına kadar Müslümanlarca bir evliya makamı muamelesi görmüş biriydi.

Her zaman meraklı biriydim, hala da öyleyimdir. Öğrenmenin itici gücünün merak ve sorgulama olduğunu küçük yaşta öğrenmiştim. Kilise ve mağaralar da merakımı uyandırmıştı. Köyde kalabilmeyi başarmış bazı güngörmüş ve bilgili Selanik göçmenlerinden edindiğim bilgiler göre Kilisede hâlâ yerinde kalabilmiş en önemli belge Grek harfleriyle Türkçe yazılmış iki kitabeydi.

Kesme taştan yapılmış Misli ‘deki bu görkemli ve gösterişli Aziz Vlasios Kilisesininde bulunan yazıtlar Kapadokya bölgesinde bulunan yazıtlardan çok farklıydı. Kaligrafik açıdan da Bizans kaligrafisini andıran özellikler göstermekteydi. Kitabelerin birinde Padişah Abdülmecid’in koruyuculuğunu öven, kilisenin mimar Kalfa Kiryako tarafından Konya Metropoliti loakim’in ruhani liderliğinde inşa edildiğini anlatan, bütün Ortodoksların layık oldukları cennete gitmelerini temenni eden sözler yer aldığını söylemişti köydekiler.

                                            Kapadokya bölgesinde bir köy Misli…

Sonraki yıllarda gezme fırsatı bulduğum Kapadokya bölgesi, tarih boyunca, çok sık saldırılara uğramış. Kapadokya’da yaşayanlar özellikle Bizans, Roma, Arap saldırılarından kaçmak için yer altı şehirleri inşa etmişler. Bölge halkının yer altı geçitlerini yaygın bir savunma sistemi olarak kullanmaları, Kapadokya Yeraltı Şehirleri’nin daha da eskilere, hatta tarih öncesine giden bir geçmişi olduğunu öğrenecektim yıllar sonra İvriz’deki tarih Öğretmenim Hüseyin Seçmen’den. 

İstilacılarla bölge halkı arasında yaşanan yüzlerce yıllık bir kaçma kovalama sürecinin sonunda Kapadokya’nın yer altı dünyası, neredeyse kusursuz bir savunma mekanizmasına dönüşmüştü. Yeryüzündeki kiliseler yer altına taşınmış ve Kapadokya’nın yer altı kentleri giderek yasak dinlerin manastırları haline gelmişti. Yeryüzünün derinliklerinde sürdürülen inziva hayatlarını rahatsız edecek her türlü izinsiz giriş için ince önlemler düşünülmüştü. Duvarlarına kandil ve mum koymak için oyuklar açılmış, kandiller için dışarıdan bezir yağı getirilerek ısınma sorunu da bu şekilde çözülmüştü.

Tam sekiz katı olan ve 85 metre derinliğe inen Derinkuyu Misli’den 25 km kuzey-batıda bulunmaktaydı.  Misli yeraltı şehrinin Derinkuyu ile bağlantısı olduğu söylenmişti köylüler tarafı. Derinkuyu Yeraltı Şehri’nde yaşama alanları, mutfak ve yemekhaneler, ahırlar ve şırahaneler, hatta bunların yanı sıra diğer yeraltı şehirlerinde bulunmayan bir Misyoner Okulu bile bulunmakta olduğu tarihi kayıtlarda yer almaktaydı. Derinkuyu Yeraltı Şehri’nin bir başka ilginç özelliği de 55 metre derinliğe kadar inen su kuyularının havalandırma bacaları olarak kullanılmasıydı.

                                                                             Misli Köyünde yaşam…

Köy nüfusu azdı. Herkes birbirini tanırdı. Selamsız sabahsız geçilmezdi.  Selanik, Bulgaristan, Romanya muhacirleri ve yerlilerin kız alıp vermelerden dolayı birbiriyle harmanlanmış bir kültüre sahipti.  Kız görme, kız isteme, peşkir alma, sini gibi düğün öncesi gelenekler sürmekteydi. Düğünler Cuma günü   başlar, Cuma akşamı gelin kınası yakılırdı. Damat tıraşı Cumartesi öğlen yapılır, damat tıraşından sonra da damat tarafı gelin evine  mendil almaya giderdi. Kadınlar Cumartesi gecesi yöresel kıyafetlerini giyerler, eğlence düzenlenir ve oynanırdı. Pazar günü öğleden sonra gelin alınırdı. Düğünün birinci günü geleneksel olarak keşkek pişirilir ve davetlilere ikram edilirdi.

Gelenek ve göreneklerine çok büyük önem veren köy halkı  Arife günleri ikindi namazından sonra imam eşliğinde toplu olarak mezarlıkları ziyaret eder imamlar dualarını yaparlardı. Arife günleri Selanik kapama ekmeği ve Bulgaristan kolacı pişirilir ve bayram sabahı yenirdi. Bayram sabahı, bayram namazından sonra ilk bayramlaşma camilerde yapılırdı. Evlerde aile bireyleri bayramlaşıp, yemeklerini yedikten sonra çocuklar komşularla bayramlaşmak için sokaklara dökülürdü. Çocuklar kapı kapı gezerek çörek, şeker ve para toplarlardı. Bayramlarda komşular eş dost yakın akrabalar ziyaret edilir, bayram akşamı da kayın baba tarafına ziyafet yemeğine gidilirdi.

Diğer Anadolu köylerinde olduğu gibi Misli’de de cenazeler cenaze ve defin işlemleri çok önemsenirdi. Önceikle ölüm cenaze salasıyla duyurulurdu. Defin işlemi ve sonrasında cenaze sahibine her konuda büyük bir destek sağlanmaktaydı. Defin işleminden sonra cenaze yakınları mezarlık çıkışında durur ve kasaba halkı burada baş sağlığında bulunurlardı. Cenaze evinde 7 gün süresince kadınlar ve erkekler tarafından Kuran okunurdu. Yedinci günü de yemek verilir, mevlit okunurdu. Cenaze evinde 7 gün süresince yemek hazırlanmaz komşular ve köy halkı tarafından hazırlanarak cenaze evine götürülürdü.

İmece kelimesinin hayata uygulandığı yerdi Misli Köyü. Kendi yiyeceği buğdayını, arpasını, patatesini ekerdi. Emeksiz yemek olmaz deyimince alın teri dökülürdü. Ekinler beraber biçilir, harmanlar beraber kaldırılırdı. Sapı samandan ve taneden ayırırlardı. Hamurunu yoğurur,  tandır ekmek sacını kurarlardı. Ekmek yaparlar, yer sofrası kurarlar, kuru yavan acı soğan demezlerdi. Halil İbrahim bereketine inanılır, sofradan şükür ile kalkılırdı. Çocuklar “Ananın ekmeğine kuru, ayranına duru” demezdi.

Kar korkusu kışı zehir etmezdi. Karların mikrobu kırdığı bilinirdi. Karlı geçen yılın baharında kırlar bereketlenirdi. Kış gecelerinde soba kenarında, koyu çay sohbetleri yapılırdı. Kızlar çeyizleri için el emeği göz nuru döker, işleme yapardı. Mendil kenarları işlenir, her renge bir anlam yüklenirdi. Köyün, köylü olmanın anlamıydı bu. Eleğim sağma dedikleri gökkuşağı gibi hayatın her rengini taşırdı Misli Köyü sakinleri…

Biz çocuklara gelince…Mağara keşifleri ve köydeki Rum Kilisesinde gerçekleştirilen saklambaç oyunlarının dışında, bazen büyüklerimizin de katıldığı, ‘’beş taş’’ ve ‘’kemik aşık’’ popüler oyunlarımızdı. Zaten yapacak başka bir iş de yoktu. Bilgisayarların ve akıllı telefonların günlük yaşamı etkisi altına almadığı bu dönemlerde, sokak aralarında ve köy meydanında oynanan beş taş ve aşık oyunu, artık unutulan oyunlar arasında yer alıyor.

Bazen evde bile oynadığımız ‘’beş taş’’ oyununda sağ elimize sığacak şekilde alınan 5 taş, iki avuç arasına alınarak ani bir hareketle yere bırakılırdı. Yere yuvarlanan taşlardan bir tanesi alınarak sağ elle havaya atılırdı. Taş havada iken yerdeki taşlardan biri sağ elle alındıktan sonra havadaki taş sağ elle yakalanırdı. Bu işlem dört taş için ayrı ayrı yapılırdı. Yerdeki taşlardan biri alınırken el diğer herhangi bir taşa dokunursa, havaya attığı taşı yakalayamaz yere düşürürse, havadaki taşı kapmak istediği sırada yerden aldığı taşı düşürürse oyuncu sırasını kaybederdi. Diğer oyuncu şansını denerdi.

Sadece ev dışında, büyükler tarafından da oynanan diğer oyun ‘’kemik aşık’’ daha da popülerdi. Koyun ya da keçi gibi küçük baş hayvanların arka ayaklarında bulunan aşık kemiğinin kullanılarak oynanan ‘’aşık oyunu’’ Türklerin tarihi oyunlarından biriydi. Oyun ile Türk kültürü ile o kadar iç içe geçmiştir ki “aşık atmak” deyimi hala günümüzde bile kullanılmaktadır. “Tavla oyunu konusunda benimle aşık atamazsın’’, ‘’benimle aşık atmaya kalkma’’ deyimlerinde kullanılan “aşık atmak’’ bu konuda benimle boy ölçüşemezsin anlamında kullanılmaktaydı. Hala da öyledir…

Köyde 8-10 kişinin rahat edebileceği büyükçe bir alana çizilmiş bir daire içerisine oyuna katılmak isteyen her oyuncu eşit miktarda kemik aşık dizerdi. Oyuncular sırasıyla, enek aşık adı verilen özel seçilmiş kemikleriyle daire içindeki aşıkları vurarak dışarı çıkarmaya çalışırdı. Atışlar daireye en az 5 metre uzaklıktan çizilmiş bir çizgi arkasından yapılırdı. Oyuncu aşığı vurarak daireden dışarı çıkartmışsa artık o aşığın sahibiydi. Ve atış sırası hala o oyuncudaydı. Vuruş yapılamamış ve dışarı çıkarılamamış ise sıra diğer oyuncuya geçerdi.

                                                        Misli Köyünde tarım ve hüsran…

Arada sırada bizim bazı oyunlarımıza katılan büyüklerimizin daha önemli uğraşları vardı mevsimlerin belirli dönemlerinde. Eylül ayları tarlaların ekime hazırlık ayları olurken, Ekim ayları da arpa ve buğday ekim aylarıydı. Ailelerin yıllık geçimlerini sağlayacak gelirleri ekilip, biçilecek tarlalardan sağlanıyordu. Gerek Selanik muhacirleri gerekse biz Bulgaristan muhacirlerinin atadan dededen kalma meslekleri çiftçilikti. Bu yüzden bizlere, köyden göç eden Rumların arazilerinden, ekim yapılacak tarlalar vermişlerdi. 

Ankara Resim ve Heykel Müzesi

Kara iklimi kuşağındaki Misli Ovası deniz seviyesinden 1200 metre yüksekteki dağlarla çevrili olup, oldukça soğuk rüzgârların etkisindeydi. Yüksekliği ve dağlarla çevrili olması denizlerden yükselen su buharlarının bölgeye geçişine engeldi. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve kar yağışlıydı. Bozkır özelliğine sahip ovada bazen kuraklık afeti olurdu. Tarımsal ürünlerin yetişme döneminde yağışların yeterince düşmemesi ya da zamanından geç düşmesi tam bir kuraklık afeti olarak kendini göstermekteydi.

Köyümüzün yer aldığı Misli Ovasında ekonomik değer açısından en önemli ürünün patates olduğunu öğrenecektik sonraki yıllarda. Oysa biz 1952 yılının Ekim ayında 40 teneke buğday ekmiştik. Tarlalarımıza 40 teneke buğday ektiğimiz 1952 yılını 1953 yılına bağlayan dönemde Niğde Misli Ovası öyle bir kuraklık yaşadıki…Tarlalarımızdan yaptığımız buğday hasadından elimize geçen buğday miktarı 40-50 teneke civarında olmuştu. Hasadın samanı bize kar kalmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Bu sonuç ekonomik açıdan ailemizi büyük sıkıntıya sokacaktı.

Hani derler ya ‘’ot yok ocak yok’’ diye. Aynen öyle bir durumdaydık. Evimiz vardı ama önümüzdeki yılı geçirecek yiyeceğimiz yoktu. Rahmetli babam buğday hasadından sonra tekrar Osmaniye’ye gitmek zorunda kaldı iş bulmak için. Annem, kardeşim Mustafa ve ben köyde kalmıştık.

Ne zaman düze çıkacaktık, çilemiz ne zaman sona erecekti? Göreceğiz bakalım, Gün ola harman ola demiştik…

                                        Eylül 1953, Misli’de İlkokula başlıyoruz…

Misli ‘de ikinci yıla girmek üzereydik. Bu arada benim yaşım 9 kardeşiminki de 8’e merdiven dayamıştı. Okula başlama çağımız gelmiş, geçmek üzereydi. Hatırladığım kadarıyla köyde tek odalı bir öğretmen evinin de bulunduğu iki derslikli bir ilkokul vardı. Okulun Başöğretmenliğini de yapmakta olan bir öğretmenin bulunduğunu anımsıyorum. Misli İlkokulu’na kaydımızın yapılması gerekiyordu. Babam çalışmak için Osmaniye’ye gitmişti. Başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bereket okuldaki Başöğretmen bu tür durumlara alışık olduğundan, köy muhtarının da yardımıyla ilkokul çağındaki bütün çocukların kaydını yapmış, okumanın erdemini saatlerce anlatmıştı.

Sanıyorum 1953 Eylül ayının son haftasında okula başladık. Başlangıçta ayakkabımız yoktu. İç donumuzun olmadığı kara şalvarımız ve mintanımız vardı. Defter kalem gibi gerekli kırtasiye malzemelerinin de kaydımızı yapan öğretmenimiz tarafından sağlandığını hatırlıyorum. Nasıl sağladığı konusunda hala hiçbir fikrim yok. Belki de Köy Enstitüsü kökenli o yıllardaki öğretmenlerimiz kendi maaşlarıyla bu tür girdileri sağlıyorlardı. Her ne olursa olsun, ekonomik yönden sıfırı tüketmiş olan biz köy çocuklarının yardımına koşmuşlardı her zaman. Onlara minnet borçluyuz…

Kardeşimle birlikte aynı sınıftaydık. Bulunduğumuz derslikte birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar birlikte ders yapıyorduk. Zaten fazla öğrenci de yoktu, derslik üç sınıfı da bünyesinde barındırıyordu. Öğretmenimiz birinci sınıflar olan bizleri yetiştirmeye çalışırken ikinci ve üçüncü sınıflara ödev vermiş oluyordu. İkinci sınıflarla ders yaparken de birinci ve üçüncü sınıflar ödev yapıyordu seslerini çıkarmadan. Birinci sınıfta olan bizlerle daha çok ilgilenen öğretmenimiz bir an önce okuma ve yazmayı söktürmeye çalışıyordu. Bizler de bütün gücümüzle gayret ediyorduk. Ediyorduk çünkü okumak, iyi bir eğitim görmek kurtuluşumuz olacaktı. Öğretmenimiz var gücüyle çalışıyor, bizleri teşvik ediyordu. Ediyordu da evlerimizdeki çalışma koşullarımız nasıldı? Biraz da evlerimizdeki koşullardan söz etmem gerekiyor.

Göçebe ailelerin yemek ve çalışma masaları olmazdı. Yemek yer sofrasında yendiği gibi ders çalışma da yerde, yüzükoyun yatılarak yapılırdı. Sonraki aylarda her nasılsa plastik bir leğenin ters çevrilerek ders çalışmamıza katıldığını anımsıyorum. Evlerimizde elektrik de olmadığından fitilli gaz lambaları gece aydınlatmalarımızı sağlardı. Yaz aylarında karanlık basmadan ödevlerimizi bitirirdik. Kış ayları gaz lambalarına ihtiyacımız olurdu. Yeni kuşakların pek bilemeyeceği gaz lambaları beş parçadan oluşurdu. En altta küçük bir gaz tankı, hemen üzerine eklenmiş bir gaz ayar çarkı, çarkı da içine alan gaz deposu, çarkın içinden geçerek şişenin içine giren yassı bir fitil ve en üstte, alevi koruyacak ince ve kırılgan gaz lambası şişesi. 

Türkiye’ de 1800’lü yılların sonlarına doğru ev, dükkân ve kahvehanelerde gaz lambaları ile aydınlatma yapıldığını öğrenmiştim sonraki yıllarda. 1900’lü yılların ortalarında Türkiye’de beş milyona yakın gaz lambası tankı ve şişesi üretildiği söylenmişti. Ancak bu tarihlerde üretimine devam edilen bir diğer gaz lambası çeşidi daha vardı. Bunlar şişesi olmayan, ancak yine gaz yardımı ile ateşlenen lambalardı. Bu tip lambalar, içine gaz konulan bir tanktan, fitilin dışarı uzanmasına yarayan delik veya deliklerden oluşur ve daha çok ‘kandil’ adıyla anılırdı.

Kara ikliminin hüküm sürdüğü kış ayları Misli Köyünde oldukça zorlu geçerdi. Bir giriş ve iki odamızın olduğu evimizdeki sobada yakıt olarak saman ya da tezek kullanıyorduk. Tezek, yakıt olarak kullanılan kurutulmuş sığır dışkısıydı. Genelde büyükbaş hayvanların dışkısı henüz sıcakken, yani hayvan dışkıyı bırakır bırakmaz kolay tutuşsun diye içine biraz ot, saman karıştırıldıktan sonra iki el kullanılarak hamur açar gibi düzleştirilip yuvarlaklaştırılır ve daha sonra kuruyunca kolayca kaldırılabilsin diye  düz bir zemine çoğunlukla da ev duvarlarına yapıştırılırdı. Hayvanlarımız yoktu. Okul açılmadan önce köyün büyükbaş hayvanlarının peşinde dışkılarını toplamıştık biraz. Buğday hasadından bize kar kalan samanla karıştırarak biraz tezek yapmıştık.

Çok mecbur kalmazsak günde bir defa soba yakardık idareli kullanalım diye. Sobaya attığımız tezek 15-20 dakika sonra ömrünü tükettiği gibi ürettiği ısı enerjisi de 45-50 dakika etkisini sürdürürdü. Bu süre içerisinde ödevlerimizi bitirirdik. Bitiremezsek yatağın içinde tamamlardık. Bir diğer sorunumuzda kandil ve lambalarda kullandığımız gazyağı idi. İdareli kullanmak zorundaydık. Sadece bir bakkalın bulunduğu köyde gazyağı bulmak da pek kolay değildi.

Beslenme konusuna gelince, buğday hasadını una çevirmişti babam, ekmek sorunumuz yoktu. Anımsadığım kadarıyla bol miktarda mercimeğimiz ve patatesimiz de vardı. Daha ne olsundu… Pamuk tarlalarındaki koşullarımıza göre oldukça iyi durumdaydık. Rahmetli babam kış ortalarına doğru biraz para da göndermişti. Bayram etmiştik. Eksiklerimizi tamamlamış, rahatlamıştık.

Ankara Resim ve Heykel Müzesi

Okulumuzdaki öğretmenimizin olağanüstü çabalarıyla okuma yazmayı da öğrenerek 1953-54 eğitim ve öğretim yılını tamamlayıp tatile girmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitaplarla okuma yeteneğimizi arttırmaya çalışırken, diğer taraftan da köydeki mağaraların gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken Temmuz 1954 sonlarına doğru babam geldi ve ‘’toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Dedi.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorular, sorular…Sonraki yıllarda dileklerimizin gerçekleşmesi için yılların geçmesi gerektiğini öğrenecektik…

656 total views, 4 views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları 4

 

                                                                    Kasım 1951, Çukurova Osmaniye…

Sabahın erken saatleri… Sonbaharla birlikte havalar serinlemiş, bir nebze de olsa sivrisinek istilasından kurtulmuştuk. Rahat uyumuştuk ki sızlanmadan kalkmıştık. Kahvaltı yapılmış, çadırlar sökülüyor, eşyalar toplanıyor, denkler yapılıyordu. Ceyhan pamuk tarlalarında hasat sona ermişti. 

Sökülmekte olan çadırlara ve hasadın sona erdiği pamuk tarlalarına bakıyorum. Gözden kaçırılmış ve lifleri çıkmış üç beş pamuk kozası gözüme çarpıyor. Yaklaşıyor ve bu kez toplamak için değil, anlamak için bakıyorum. Kozaların içinde en az 16, en çok 60 tohum bulunmaktaydı. Tohum zarfının olgunlaşması sürecinde, üzerinde 10 000 ile 20 000 arasında beyaz lifler oluşmaktaydı. Sıcak havaların etkisiyle su kaybeden lifler kabararak beyaz altını oluşturur. Nem çekme özelliğinin yanı sıra, aralarındaki hava boşluğu ile de mükemmel bir ısı yalıtımı sağlamaktadır. Bundan ötürüdür ki Pamuk demek Çukurova için beyaz altın demekti. Çukurova’nın olmazsa olmazlarından ilki ve en önemlisi beyaz altını üreten Pamuk tarlalarıydı. Pamuk tarlaları ise çırçır fabrikaları, iplik-dokuma fabrikaları ve tekstil demekti. Bolluk bereket demekti. Güney-doğu Anadolu’dan gelenlerin ekmek parası kazanması demekti… Hala da öyledir.

1951 yılı Ağustos ayı ortalarında Ceyhan’a 7-8 km uzaklıktaki pamuk tarlasında  ‘’mevsimlik işçi’’ olarak başladığımız yaşam tarzımız, Osmaniye İli’ne doğru, diğer pamuk tarlalarıyla devam etmişti. Yaklaşık 2,5-3 üç aydır bir pamuk tarlasından diğer bir başka pamuk tarlasına geçmiş durmuştuk. Yağmurlarla, sivrisineklerle, Çukurova’nın kavurucu sıcaklarıyla, yetersiz beslenmeyle ve hastalıklarla boğuştuğumuz aylar geçmişti. Geçmişti ama delip geçmişti… Delip geçmişti çünkü Halil dedemi pamuk tarlalarında kaybetmiştik.

Pamuk hasadının sona ermesiyle birlikte bizi Elbistan’dan getiren elçiler tarafından yeni bir işkoluyla tanıştırılmıştık. Yerfıstığı hasadı ve kabuklarından ayrılması… Yerfıstığı hasadı ve işlenmesi için de mevsimlik işçiler çalışmakta ve yine elçiler devreye girmekteydi. Elçilik sisteminin iyi tarafı işçilere konaklayabilecekleri yer göstermeleriydi. O zamanlar Adana’nın bir ilçesi olan Osmaniye civarındaki yerfıstığı tarlalarına götürülmüştük. İşlenme kolaylığı açısından tarlalara yakın kapalı binalar, hangarlar yapılmıştı. Hangarları ve çevresini barınma yeri olarak da kullanmıştık.

 

                                                         Osmaniye’de Yerfıstığı Hasadı…

Çukurova’nın pamuk ve yerfıstığı ambarı olan Osmaniye’nin çocukluğumda önemli ve unutulmaz bir yeri vardır. İlk tanışmamız 1951 yılı Ekim ve Kasım aylarında, pamuk tarlaları ve yerfıstığı kabuklarının ayrıştırılması sırasında olmuştu. İkinci tanışmamız da 3 yıl sonra, 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılında, Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu ikinci sınıfına başlamamla gerçekleşecekti. Niğde Misli Köyünden iş bulmak amacıyla geldiğimiz 1954 yılı Ağustos ayında Karaçay deresine bakan bir yerde ev kiraladığımızı anımsıyorum.

Türkiye’de yerfıstığı üretiminin yaklaşık yüzde 81’i Adana, Osmaniye, Toprakkale, Kadirli yörelerini kapsayan Çukurova Bölgesinde gerçekleşiyordu. Üretimde Osmaniye’nin ayrı bir yeri vardı. Öyle ki  ülke üretiminin neredeyse yarısı Osmaniye’de gerçekleşiyordu. Hasadından sonra ekilen bitkiye işlenmiş ve azotça zengin bir tarla bırakan yerfıstığı ekonomik bir bitkiydi. Aynı tarladan iki ya da üç ürün alma şansı veriyordu üreticilerine.

Çukurova bölgesi yüksek gelir sağlayan yerfıstığı yetiştiriciliği açısından önemli bir potansiyele sahipti. Hala da öyledir. Ana ürün olarak ekilecekse pamuk-yerfıstığı-buğday döngüsü,  ikinci ürün olarak ekilecekse buğday-yerfıstığı-pamuk döngüsü uygulanıyordu. Yılda aynı tarladan iki, bazen de üç ürün almak mümkün olabiliyordu. Dünyada değerli bir yağ kaynağı olan yerfıstığı, protein içeriği bakımından da oldukça zengindi. Türkiye’de daha çok çerez olarak kullanılıyordu.

Yerfıstığının çerez olarak kullanılabilmesi için kabuklarından ayrılması gerekiyordu. Günümüzde bu işlem oldukça gelişmiş ayırma makineleriyle yapılmaktadır. Ancak, 1951’li yıllarda insan emeği ile yapılıyordu. Önce tarlalardan yerfıstığı hasadı için çalışmıştık. Sonra da kabuklarından ayrılması işlemine başlamıştık. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla, büyük hangarlarda toplanmış olan kabuklu yer fıstıklarını ayırmak için sabahın erken saatlerinde işe başlardık.

Parmaklarımızla yerfıstığının kabukları kırılır ve çerezlik kısmı ayrılırdı. Kabuklarından ayrılan yerfıstıklarının ağırlıklarına göre ücret ödenirdi. Ailemizin kışlık nafakasını çıkarabilmek için biz çocuklar da kabuklarından ayırma işinde çalışırdık. Güçsüz parmaklarımız buna uygun olmadığı için yerfıstıklarını kabuklarından dişlerimizle ayırıyorduk. Bu tür bir ayırma işleminin yaşlılık dönemlerinde dişsiz kalacağımıza neden olacağını bilemezdik.

 

                                              Osmaniye Yeşilova Köyüne gidiyoruz…

Kısa sürede Yerfıstığı kabuklarını ayırma işi bitmişti. Yerfıstığından temizlenen tarlalara çapa yapmak için gidilmeye başlanmıştı.  Hasadı biten tarlalarda bitki artıkları temizlenip, ikinci ya da üçüncü ürün için hazırlık  yapılıyordu. Bir süre sonra bütünüyle işsiz kalmanın yanı sıra konaklayacak yer sorunumuz da olacaktı. İşsiz kaldığımız günlerde babamın Osmaniye civarındaki Toprakkale ve Haruniye gibi yerleşim birimlerini gezerek kışı geçireceğimiz yer aradığını anımsıyorum. 93 Harbi sonrası gerçekleşen büyük göçte Karagözler Köyünden gelen göçmenlerden bazılarının Osmaniye civarında iskân edildiklerini duymuştu.

Babam Osmaniye Düziçi beldesi Yeşilova köyünde rastladığı Ömer adındaki kişinin atalarının Bulgaristan Karagözler Köyünden geldiğini öğrenmişti. Sonradan Ömer Dayı diyeceğimiz bu kişinin oldukça uzaktan akraba olduğu da konuşmalar sırasında ortaya çıkmıştı. Ömer Dayı, Osmaniye’de fıstık ambarları ve çevresinde konaklamakta olan bizlerin köyünde kışı geçirebileceğimizi söylemişti. Böylece 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış aylarını geçireceğimiz bir köy bulmanın sevinciyle yeni bir göç hazırlığına başlamıştık… Ömer dayının bulduğu bir kamyonla Yeşilova’ya taşınmıştık.

Köyde hatırı sayılır bir konumda olan Ömer dayının bizleri uzaktan akraba olarak tanıtmasıyla diğer köylüler de bizlere kucak açtılar. Bazı hayvan ahırlarını boşaltarak biz Karagözler köylülerine tahsis ettiler. Becerikli olan büyüklerimizin kısa zamanda düzenledikleri hayvan ahırlarından bozma evler bizlere saray gibi gelmişti. Gelmişti çünkü aylardır ilk kez kapalı yerlerde yatıp uyuyacaktık. Üstelik Yeşilova biraz da Bulgaristan’daki köyümüzü andırıyordu. Yeşilova köylüleri eski gelenek ve göreneklerine bağlıydılar, manevi yönleri de kuvvetliydi. Sosyal yaşamları bize uygundu, köye çabuk uyum sağlamıştık.

Zamanla köyün içinde bulunduğu ovayı gezip, gördükten sonra köye neden Yeşilova dendiğini de anlamıştık. Amanos Dağları’nın batı yamaçlarında yer alan köy ve içinde Düziçi ovasında her yer yemyeşildi çünkü. Düziçi Ovası kuzeyinde Ceyhan Nehri, Berke ve Aslantaş Barajları, doğusunda Amanos Dağları ile Bahçe ilçesi, kuzeybatısında Kadirli, kuzeydoğusunda Kahramanmaraş ilinin Andırın ilçesi, güneyinde Osmaniye ile çevriliydi.

Çocukluk anılarımın unutulmazları arasında yer alan Osmaniye yeryüzü yüzey şekillerinden birçoğunu bünyesinde toplamış ender yerlerden biridir. Arazi güneyden itibaren kuzeye ve doğuya doğru gittikçe yükselir. Batı kesimlerinde Adana ovasının düzlükleri yer alır. Kuzeyinde zorlukla geçtiğimiz Amanos dağları (Gâvur dağları), kuzeybatı yönünde Toros dağları, doğusunda Dumanlı, Düldül ve Tırtıl dağları bulunur. Dağlar ile ovalar arasında hafif engebeli araziler bulunur. Ovalık arazileri en çok Merkez, Toprakkale, Kadirli ve Düziçi ilçelerinde bulunmaktadır.

Cennetten bir vahayı andıran ova; eski adıyla Haruniye, şimdiki adıyla Düziçi ovası, Osmaniye ovasının kuzeyinde yüksekçe bir yerde, Toroslar ile Amanosların kesişim kuşağı arasında, Amanos dağlarına doğru biraz eğimli düz bir ovaydı. Denizden yüksekliği 250 metre ile 400 metre arasında değişmekte olan bu ovanın kuzeyinde bulunan dağlardan bazıları da Bulgaristan’daki Karagözler Köyüne tepeden bakan Sakar Balkan’a benziyordu. Sevgilisine kavuşmuş insanlar gibi hissetmiştik kendimizi.

Köyde tarım ve hayvancılık yapılmaktaydı. Tarlalar tarıma uygun alüvyonlu topraklara sahipti. Ceyhan nehri ve diğer akarsular tarafından taşınan, içinde kil, kum, çakıl gibi ufalanmış parçalar bulunan çamurlu tortular, yani Alüvyonlar, geniş alanlara yayılmak suretiyle çok verimli topraklar meydan getirmişlerdi. Özellikle eskiden meydana gelmiş alüvyonların kapladığı ovalar, verim oranı çok büyük olan tarım arazilerini oluşturmuşlardı. Çayırlarla dolu ovaları da hayvancılık için idealdi. Başlangıçta köylüler günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hayvan yetiştirirken, sonraki yıllarda birçok aile, besiciliğe ve sütçülüğe yönelmiştir. Köyde ve ilçede arıcılığın da uğraşlardan biri olduğunu anımsıyorum. Babam ilk arıcılık deneyimini Yeşilova’da gerçekleştirmiş ve sonraki yıllarda ufak tefek kazanç kapısı haline de getirmişti.

Oldukça büyük arazilere sahip olan Osman dayının traktörü vardı. O yıllarda traktöre sahip olmak zenginliğin simgelerinden biriydi. Babamın traktör kullanarak Osman Dayının tarlalarını sürdüğünü anımsıyorum. Biz çocuklar da hayvanlarıyla ilgilenir, ahırlarına giriş ve çıkışlarında yardımcı olurduk. Özellikle koyunlar ve kuzularıyla ilgilenmek çok hoşumuza giderdi.

1951 yıllarında Yeşilova Köyünün bağlı bulunduğu Haruniye ki sonraki adı Düziçi, ulaşım olarak şanslı bir bölgede yer almaktaydı. Düziçi Köy Enstitüsü’nün de burada kurulma nedenlerinden biri ulaşım kolaylığı olurken diğeri verim oranı çok yüksek olan alüvyonlu topraklardı. 30 km güney-batısında Osmaniye ve 125 km güney-batısında da Adana ile kuzey-doğusunda da Maraş ili bulunmaktaydı. Önemli bir kavşak noktasında bulunan Haruniye Adana-Gaziantep karayoluna 10-15 km uzaklıktaydı. Hemen yanı başından da tren yolu geçmekteydi. Karayolunun yanı sıra tren yolunu da kullanabilmesi sağlık, eğitim ve sosyal etkileşim açısından avantaj sağlamaktaydı.

 

                                             Mart 1952, Kerim dayım kız kaçırıyor…

Düdük sesleriyle uyanmıştık derin uykumuzdan. Tanyeri ağarmamıştı daha… Ne oluyor demeye kalmadan köy Muhtarı ile birlikte köy bekçisi ve öfkeli birkaç kişi daha dayanmıştı kapımıza. Babamı ve Kerim dayımı sormuşlardı… Sahi babam da yoktu evde… Annem gelenlere ‘’Ahmet yok evde, Kerim’den de haberim yok.’’ Dedikten sonra, korkulu gözlerle gelenlere bakan bana ve kardeşime ‘’Gidin yatın, korkacak bir şey yok.’’ Demişti. Bu arada Ömer dayı da gelmiş, Köy Muhtarı ve beraberindekilerle konuşup, göndermişti onları.

Olağanüstü sayılabilecek gece yarısı olayının nedeni öğleden sonra anlaşılmıştı. Kerim dayım, daha sonraki yıllarda, kendisine 50 yıl hayat arkadaşlığı yapacak olan Ayşe yengeyi istemiş ancak Karagöz ailesi vermemişti. Kerim dayım babamla birlikte Karagöz ailesinin kızını kaçırmaya karar vermişlerdi meğer.  Günler öncesinden yapılan plan gereği, Kerim dayım babamı da yanına alarak, gece yarısını geçe, Ayşe Karagöz’ü babasının yaşadığı evden zorla kaçırmıştı. Halil dedemi pamuk tarlalarında kaybedince dayılarım babamı babaları olarak bilmişlerdi. Babam da kayınbiraderlerini severdi.

Karagöz ailesi büyükleri Köy Muhtarına durumu bildirerek şikâyetçi olmuşlar, onlar da bizim eve gelmişlerdi. Ortalık biraz sakinleştikten sonra, Ömer dayı ile bazı göçmenlerin de araya girmesiyle, Kurtuldu ve Karagöz aileleri anlaşmış, mahkemelik olmadan sorun çözülmüştü. Tek düze olan Yeşilova’daki hayatımız kız kaçırma olayı ile renklenmişti.

Hem yeni evlilere hem de bizlere, hayvan ahırlarından bozma da olsa, Ömer Dayı ve köylülerce tahsis edilen tek gözlü evler, pamuk tarlalarındaki naylon çadırlarımızdan sonra, saray gibi gelmişti. Yeşilovalılara teşekkür ve minnet borçluyduk. Tarlada, bahçede ve hayvanların bakım ve yayılmasında yardım ediyorduk. yardımlarımız karşılıksız kalmıyordu. Et, süt, yoğurt ve peynir veriyorlardı bizlere. Böylece, 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış ve bahar aylarını sorunsuzca Yeşilova’da geçirmiştik.

Yeşilova’da günler, haftalar, aylar geçmiş ve 1952 yılına girilmişti. Ilıman bir iklime sahip olan Çukurova’da ve Yeşilova’da ekim-dikim zamanı gelmişti. Eli ayağı tutanlar ve hatta 8 yaşına girmiş olan ben de köydeki tarlaların ekim-dikime hazırlık çalışmalarına katılmış, çapa yapmış, fidelerin dikiminde çalışmıştım. Nafakalarını kazanmak için bütün gayretimizle çalışan bizler, Yeşilova’ya yakın yerlere de işe gidiyorduk. Bu arada Ömer Dayı da bizlerin göçebelikten kurtulması için yetkililerle temas ediyordu. Uzun uğraş ve araştırmalardan sonra biz Karagözler köylülerinin Niğde’nin Misli Köyü’ne iskân edildiğini öğreniyoruz.

Bizlere tekrar göç görünmüştü, bakalım ne zaman sona erecekti…

601 total views, 6 views today

Share