951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 7

Mersin Göçmen barakalarında yaşam…

Mersin Tren Garından hareketle Çakmak Caddesi üzerinden kuzeye, Toroslara doğru yaklaşık 800 metre yürürseniz, Çakmak Caddesi ile 112. Cadde ve 5337. Sokak ile bir kavşak oluşturur. Bu kavşakta birleşen 5 tane yol olduğundan, 1955’te buradaki kahvehaneye ”Beşyol Kahvesi”, bölgeye de ”Beşyol” denirdi.

Beşyol kahvesinin kuzeyinde, Çakmak Caddesi ile sağındaki 112. Cadde arasında kalan ve günümüzdeki Gazi Mustafa kemal Bulvarı’na kadar uzanan bölge 1955’lerde hazine arazisiydi. Üzerinden geçen bir derenin de bulunduğu bu hazine arazisi İş bulmak ümidiyle Mersin’e gelen göçmenlerin çadır kurduğu, sazlar ve tenekelerden kulübeler ve barakalar yaptığı uygun bir yerleşim alanıydı.

Göçmen barakaları olarak bilinen bu yerleşim bölgesine Teneke Mahallesi de denirdi. Denirdi çünkü zamanla çadırların, sazdan ve tenekeden yapılan barakaların sayısı artmış ve 500-600 kişinin yaşadığı bir mahalle olmuştu. Bu mahalle günümüzdeki Nusretiye mahallesinin çekirdeğini oluşturmuştu sanıyorum.

Eski Mersin Devlet Hastanesinde yatmakta olan annemin tedavisinin uzun süreceğinin anlaşılması üzerine, Haziran ayı sonlarında Osmaniye’den Mersin’e göç etme gereği doğmuş, biz de ”Akıncı Ailesi” olarak bu mahallede yerimizi almıştık. Gözlerimi kapatıp 1955 yılını anımsamaya çalışıyorum. Mahallemizin çevresinde doğru dürüst bir yapılaşmanın olmadığını görüyorum sisler arasından. Yapılaşma tren garı ve sahil arasındaydı. Göçmen barakalarının yaklaşık 1 000 metre güneyinde Tren garı ve 1 500 metre güneyinde de Akdeniz sahili bulunmaktaydı.

Tren garına kadar olan bölgede tek tük yapılaşma vardı. Tren garı ile sahil arasındaki bölge, bir bakıma ticaretin kalbinin attığı yerleşim birimiydi. Kiliseler, sinagoglar ve Ulu Cami’nin de bulunduğu bir alandı. Barakaların doğu tarafı portakal bahçeleriyle, batı tarafında ise Devlet hastanesiyle Hastane Caddesi üzerinde sahile doğru sıralanmış bazı konutlar ve çırçır fabrikaları vardı. Kuzeyimiz Toros Dağlarına doğru uzanmakta olup, sonradan 1955-56 Eğitim ve Öğretim yılına başlayacağımız Kuvayi Milliye İlkokulu ile Mersin Şehir Mezarlığı bulunmaktaydı. Bunların dışında portakal bahçelerinin Toroslara kadar uzandığını hatırlıyorum.

Osmaniye’den Mersin’e gelişimizin ertesi günü Mersin Devlet Hastanesine annemi ziyarete gitmiştik. Özlemiştik annemi, O da bizleri özlemişti. Hasret giderdik. Sağlığının iyiye gittiğini söylemişlerdi hemşireler. Hastane kuralları gereği yarım ya da bir saat sonra yanından ayrıldık. Hüzünlenmiştim. Barakalardaki evimize geri döndük. Tek odalı sazdan kulübemizi mümkün olduğunca düzenlemeye ve düzenli tutmaya özen gösterdik. Kalan zamanımızda da çevreyi tanımaya ve arkadaş edinmeye çalıştık.

Bir hafta on gün sonra barakalarda herkes birbirini tanımış ve 10-15 arkadaşımız olmuştu. Arkadaşlarımızdan bazılarının anne ve babaları da dayılarımın çalıştığı çırçır fabrikasında çalışıyorlardı. Babam da çalışmak için başvurmuştu ama işçi alım mevsimleri geçmişti. Başka işler arıyor ve işçi pazarında günlük işlere gidiyordu.

Göçmen barakalarında yaşam hem çocuklar hem de büyükler için zordu. Zordu çünkü çırçır ve iplik fabrikalarına vardiyalı işe gidenlerin küçük çocukları da evde yalnız kalmak zorundaydı. Vardiyalı çalışma sisteminde uykuya uyum sorunları da ortaya çıkardı. Saat 16-24 vardiyası bir süre sonra 24-08 vardiyasına ve sonrasında da 08-16 vardiyasına dönüşürdü. Anneannem kendi çocuklarıyla, dayımlarla birlikte bizimle de ilgileniyordu gücü yettiği oranda. Biz de O’nu yormamaya çalışıyor, bazı işlerinde yardımcı oluyorduk. Eve su getirme, çöpleri uygun bir yere götürüp dökme vd. işlerde yardım ediyorduk.

İlkokul üçüncü sınıfta simit satmak…

Sahilde ve sahile paralel sokak ve caddelerde simit ve burma tatlısı satan bizim yaşımızda çocuklar görmüştük. Acaba biz de satabilir miydik? Kardeşimle ben ve diğer çocuklar bir süre sonra ailelerimize ekonomik yönden yararlı olabilir miyiz? Diye düşünmeye başladık.  Babalarımıza açtık simit satma konusunu, uygun buldular ve bizlere birer simit tablası yaptılar. Simit fırınlarıyla konuştular. Peşin parayla iskontolu simit vermeyi kabul etmişlerdi fırıncılar. Bunun üzerine ailelerimiz bizlere 20-30 simit alacak kadar parayı derleyip verdiler.

Sanıyorum Ağustos ayı ilk haftasının sonlarına doğru, güzel bir günün erken saatlerinde, saat 4-4,5 sıralarında göçmen barakalarından 8-10 çocuk simit fırınlarının yolunu tuttuk. Bazılarımız 20 bazılarımız 30 simit alarak Mersin sokaklarına dağıldık. Ben 30 simit almıştım. Tan ağarmakta iken ıssız sokaklarda ”Simiiiiit… Sıcak simit… Sıcak Simiiiiit… El yakmazsa para verme…” Diye bağırdıkça tatlı uykusundan uyanan bazılarınca azarlanıp, kovalandıysak da simitlerimin 20 tanesini satmıştım. En azından fırına verdiğim parayı çıkarmıştım. Geri kalan 10 simidi de öğleden sonra, akşamüzeri satmak üzere eve dönmüştüm. Kardeşim Mustafa’nın aldığı 20 simidin tamamını satmış olarak eve dönmesi ikimizi de sevindirmişti. Simitçilikte iş var. Demiştik birbirimize…

Simit işinde ustalaşmaya başlamıştık. Aldığımız simitlerin tamamını satıyorduk artık ama yine de çok fazla almamaya özen gösteriyorduk. En azından kendi harçlıklarımızı çıkarmaya başlamıştık. Ailelerimize yük olmaktan kurtulmuştuk. Yaz tatili olduğu ve günler oldukça uzun olduğu için zamanımız boldu. Okul ve eğitimi kurtuluş olarak gördüğümüzden, İstasyon Caddesinde, Tren garının karşısındaki Mersin Halk Kütüphanesine gidiyorduk boş zamanlarımızda. Hem çocuk kitapları okuyor hem de Mersin ile ilgili yazılar bulmaya çalışıyorduk. Ben bulabildiğim her şeyi yutarcasına okuyordum. Her zaman meraklıydım. İlgi alanlarımdan biri de yerleşmeye çalıştığımız Mersin kentiydi.

Beyaz altın pamuk ve Mersin…

Bir balıkçı köyünden modern bir kente dönüşmekte olan Mersin’i de tanımaya çalışıyordum. Nasıl olmuştu da bu kadar ilgi çekici ve işçi kentine dönüşmüştü? Sorusu bana aylarca kaldığımız pamuk tarlalarını ve yapılan pamuk hasadını hatırlatmıştı. Hammadde olarak pamuk ile mamul madde olarak iplik ve tekstil ürünlerinin dünyaya pazarlanması gerekiyordu. Bu da dönüşümü gerektiriyordu. Dönüşümde en büyük rolü pamuk üretimi ve Mersin limanı oynamıştı.

Pamuk, lifleri için yetiştirilen değerli bir tarım bitkisiydi. Dokuma sanayinin en önemli hammaddelerinden biri olan pamuk lifleri, ucuzluğunun yanı sıra kolayca eğirilebilen doğal bir büküme sahipti. Dokunmadan önce özel bir işlem gerektirmemesi, yıkanmaya karşı dayanıklılığı ve yünden daha sağlam olması gibi üstün niteliklerinden ötürü gerek kumaş, gerek öbür dokumaların üretiminde yaygın olarak kullanılıyordu. Her ne kadar günümüzde, naylon, reyon ve polyester gibi yapay lifler dokumacılık alanında önemli bir yer tutuyorsa da, dünyada hâlâ milyonlarca insan geçimini pamuk tarımından ya da pamukla ilgili bir işten sağlanmaktadır. 

Giderek artan pamuk üretimine karşılık, liflerin tohumlardan ayılması işleminin elle yapılıyor olması pamuğun işlenip satılmasını çok yavaşlatıyordu. Sonunda, 1793’te Eli Whitney adında bir Amerikalı mühendis “çırçır” denen bir makine geliştirerek pamuk liflerinin elle ayıklanmasına son verdi. Tek bir kişinin çalıştırdığı bu makineyle 5060 işçinin elle yapabileceği iş kolayca yapılabiliyordu. Whitney’in çırçır makinesi sayesinde pamuk üretiminin hızla artması, elde edilen pamuğu eğirmek ve dokuyabilmek için daha hızlı ve daha nitelikli tezgâhlara gereksinim doğurdu; bu alandaki  yenilikler ve buluşlarla pamuklu dokuma sanayisi dünyanın en büyük sanayi dallarından biri durumuna gelmişti.

Pamuklu dokuma sanayisi 18. yüzyılda İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin öncü sanayi kollarındandı. Türkiye’de ilk kez 19. yüzyıl başlarında Çukurova bölgesinde ilkel yöntemlerle başlayan pamuk üretimi 1833’te Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’ nın Çukurova yöresini ele geçirmesiyle gelişmeye başladı. 1860 yılından itibaren Süveyş kanal inşaatının başlaması o güne kadar küçük bir balıkçı köyü halindeki Mersin’i birden öne çıkardı. Suya dayanıklı en sağlam kereste sedir, katran olarak ta anılan ağaçtı. Lübnan’ın simgesi olan bu ağaç Lübnan dağlarının yağmalanması sonucu azalınca, Torosların yüksek tepeleri yeni kaynak olarak gözlerin Mersin’e dönmesine yol açtı…

Mısır’daki Süveyş kanalı başta olmak üzere doğu Akdeniz’in diğer tersanelerinin ihtiyaç duyduğu kereste dağların yüksek yerlerinden kesiliyor özellikle Suntras, şimdilerde can çekişen Efrenk/Müftü deresi üzerinden deniz kıyısına ulaştırılıyordu.  Herhangi bir iskele olmadığı için gelen gemilerin kıyıya mümkün olduğunca yaklaşması ve denize giren taşıyıcı işçilerin sığ sularda gemiyle, kara arasında yük taşıması gerekiyordu. Bu ise önemli gecikmelere ve maliyetlere neden oluyordu. Çözüm Mersin limanının ve iskelelerinin yapılmasından geçiyordu. Böylelikle Mersin dünya ticaretine entegre oluyordu. Bu sonuç yabancıların Mersin’e olan ilgilerini arttırmıştı.

1864’te Fransızlarca kurulan ilk çırçır fabrikasını İngilizler ’in Adana, Mersin ve Tarsus’ta kurdukları öbür fabrikalar izledi ve daha sonra başka pamuk işleme tesisleri kuruldu. Zelviyan ve Miğırdiç Kardeşler tarafından kurulan bir çırçır fabrikası 1944 yılında Mustafa Güleç adında bir işadamı tarafından işletilmeye başlamıştı. Fabrika yılda 500 ton pamuk işleme kapasitesine sahip olup, 64 beygir gücünde bir lokomobil ile çalışmaktaydı. Abdülkadir Perşembe tarafından 1937 yılında kurulmuş diğer bir çırçır fabrikası da 50 beygir gücünde bir dizel motorla çalışmakta olup, yılda 500 ton pamuk işliyordu.

Çukurova Grubu kurucuları…

Çukurova Grubu’nun kurucuları Eliyeşil ile Karamehmetler, Tarsus’un büyük toprak sahipleriydi. İki ailenin ilk ciddi girişimi, 1887’de kurulan azınlıklara ait Mavromati ve Şürekâsı İplik Fabrikası’nın 1925’te devralınmasıydı. Eliyeşil ve Karamehmetler, Çukurova Sanayi İşletmeleri’ni kurarak bölgede gayrimüslimlerden sonra sanayiye ilk adım atan Türk ailelerdi.  Türkiye’nin en eski ve en büyük tekstil komplekslerinden biri olan bu tesisler, 1925’te sadece 50 çırçır ve 5 bin iğlik kapasiteye sahipti. 1932’de büyük bir değişim geçiren fabrika, Türkiye’nin ilk modern tesisi hüviyetini kazandı. 1940’lara doğru tarım araçları temsilciliği işine girdiler. Asıl büyük atılım iş makineleri acenteliğiyle geldi. 1949’da işçi sayıları 3 bine ulaşmıştı. Eliyeşil ve Karamehmetlerin Tarsus ve Mersin’de oluşturdukları sanayi kompleksleri binlerce kişiye iş kapısı olmuştu.

1951 yılında Bulgaristan’daki varlıklarından koparılan bizler 4 yıl sonra hala toparlanamamış ve Mersin’deki Göçmen barakalarında yaşamak, çırçır fabrikalarında çalışmak, simit satmak ve sağlıksız koşullarda yaşamak zorunda kalmıştık. Tek kurtuluşumuz, nasıl ve ne şekilde olursa olsun, iyi bir eğitim görmekten geçiyordu. Geçiyordu çünkü yaşadığımız Göçmen barakaları, özellikle yağmur sonraları iyice yaşanmaz hale geliyordu. Yağmur sonrası barakalarımıza dolan çamurlu suyla mı, yoksa bastığımızda ayaklarımızı kurtaramadığımız çamurla mı yaşayacaktık? Hafakanlar basıyordu. Yine de zamanla alıştık ve olumsuzluklara önlemler almaya başlamıştık. Derken yaz tatili bitti, okula başlama zamanı geldi. Günümüzdeki Kuvayi Milliye Caddesi üzerinde aynı adla anılan ilkokula kaydımız yapılacaktı…

421 total views, 1 views today

Share
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir