1944 yılında Bulgaristan’ın Şumnu İlinin Karagözler Köyü’nde, annem mısır çapalarken doğurmuş beni. Öyle söylemişti rahmetli… Babam askerdeymiş. Havaların kanal açmaya uygun olduğu yaz aylarında olmak üzere üç yıl askerlik yapmış. Bulgar yönetimi Türklere silahlı eğitim yaptırmak yerine, yaz aylarında kanal açma işçisi olarak çalıştırmanın daha iyi olacağını düşünmüş. Kanal açma koşullarının uygun olmadığı kış aylarında ise beslememek için evlerine gönderilmişler. Bu yüzden askerlikleri en az üç yıl sürmüş.

1951 yılı Şubat ayına kadar yaşadığım Karagözler Köyü Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda Şumnu’ya 55 km, Karadeniz’e kıyısı olan Varna kentine 90 km uzaklığında, bir bakıma Karadeniz bölgesi köylerinden biriydi. Şumnu ilinin Vırbitsa ilçesine bağlı en gelişmiş köylerinden biri olarak gösterilen Karagözler nüfusunun tamamı Türk’tü.

Bulgaristan’da bir köyün tamamı nasıl Türk olmuştu ve olmaya da devam ediyordu. Osmanlı Beyliği 1300’lü yıllarda Bizans’a yakın sınır bir bölgede ortaya çıkmış, Rumeli’ye geçiş, Osmanlı Devleti’nin büyümesinde en etkili rolü oynamıştı. Gelişme Rumeli’de gerçekleşmiş, Edirne Osmanlının başkenti olmuştu. Bu nedenle Osmanlı Devleti, Rumeli güdümlü bir Türk- İslam Devletiydi. Bugün Anadolu ve Anavatan olarak kabul ettiğimiz pek çok şehrimizin fethi Rumeli’de fethedilen pek çok şehirden sonra olmuştu.

Osmanlı Rumeli’deki varlığını güçlendirmek ve sürdürebilmek için, Anadolu’daki pek çok Türkmen grubunu sürgünler ve iskânlar neticesinde Rumeli’ye yerleştirmişti. Rumeli’ye yerleşecek olan Türk ailelerinin öncelikle gönüllü olmasını istenmiş, gönüllü olmadıkları takdir de zorla sürgün edilerek fetih edilen bölgeye iskân edilmişti.  

Osmanlının güçlü olduğu dönemde Anadolu’dan Rumeli’ye ve Balkanlara akan göç, zayıf düştüğünde tersine dönmüştü.  Osmanlı Devleti’nin göçler konusunda en çok sıkıntı yaşadığı ve zorlandığı dönem, 93 harbi olarak da bilinen, 1877-78 Osmanlı Rus harbinden sonra gerçekleşen 93 göçüydü. 93 harbinden sonra Anadolu’ya göçmek zorunda kalan Türklerin 5,5 milyon civarında olduğu ve en az 500 bin kişinin de yollarda eşkıyalar ve çeteler tarafından öldürüldüğü düşünülmektedir.

Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti. Getirmişti çünkü Türklerin Anadolu’ya göçleri Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından çok önemli bir faktördü. Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin gerçek hüviyetine kavuşabilmesi bölgeden biran önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden en çok Türk göçleri Balkanlardan olmuştur.

Yüzyıllarca hiç durmadan devam etmiş olan Türk göçleri belli aralıklarla hala tekrarlanmaktadır. Türkiye’de “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi” ve “89 Göçü” en çok bahsedilen göçlerdir. Bu göçlerde belirtildiği gibi, göç edenlere “muhacir”, “mübadil” ya da “göçmen” ifadeleri kullanılmaktadır. Bulgaristan doğumlu Türk yazar, şair ve öğretmen olan Ömer Osman Erendoruk bu yaşananları, “Bulgaristan ve Rumeli Türklerinin Anavatan Türkiye’ye dönüşü” olarak adlandırmıştı. Öyledir de zaten…

Bulgaristan II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın yanında yer almıştı. Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan’a girmişlerdi. Bulgaristan’daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırılmış ve Alman karşıtı gruplar iktidara gelmişlerdi. Bu süreçte, Rusların da etkisiyle, Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslüman-Türklere karşı asimilasyon politikası başlatıldı. Söz konusu politika ile etnik kökeni ne olursa olsun, sınıf bilincinin geliştirilerek kişisel ve etnik kimliklerin ortadan kaldırılması ve Sosyalist bir Bulgaristan devletinin ve toplumunun yaratılması amaçlanmıştı.

Türklerin tarlaları kooperatifleştirme gerekçesiyle ellerinden alınarak, okullarını ve vakıfları devletleştirip eğitim haklarını engellenmiş. Bulgar yönetimi tarafından bir toprak reformu olarak nitelenen uygulamayla Türkler, kendi topraklarında ücretli isçiye dönüşmüştü. Yoğun olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti. Kuran’ın ve diğer dini konuların öğretilmesi 1952’de tamamıyla ortadan kaldırılmıştı.

Bazı sessiz çığlıklar vardır. Kulaklarınız duymaz ama hissedersiniz. Beyninizi kemirir dururlar, yüreğinizi yakar eritirler.  Böylesi sessiz çığlıkları koparan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulaması gelir. 1950 yılına gelindiğinde Bulgaristan’daki Türkler, beyinlerini kemirip duran sessiz çığlıklarından kurtulabilmek için bir yandan Bulgar makamlarından Türkiye’ye göç için pasaport isterken, diğer yandan da Cumhurbaşkanın İsmet İnönü’ye kabulleri konusunda dilekçeler yazmışlardı.

Türk Hükümetinin yoğun baskıları sonucunda, kısa bir süre için göçe izin veren Bulgaristan, yaklaşık 100 000 kişilik göçün iki üç ay içinde gerçekleşmesini istemişti. Türkler, Bulgar Hükümeti’ne, henüz taşınmaz mallarını ve hayvanlarını satamadıklarını, pasaportlarını çıkaramadıklarını bildirdilerse de, Bulgar Hükümeti göçmenleri göçe zorlamaya devam etti.

1951 yılının Şubat ayının karlı, buzlu ve oldukça soğuk bir gününde Türkiye’ye göç etmek üzere üstü açık kamyonlarla tren istasyonlarına taşındılar. Göçmenler paralarına el konulduğundan istasyonlarda kış ortasında zor durumdaydılar. 1951 yılında ise Bulgaristan’dan Türkiye’ye yaklaşık 100 bin Türk göç etti. Onlardan biri de bizim 5 kişilik ailemizdi.

Göçün ve göçmenliğin ne olduğunu anlatmak için, ”anılar” başlığı altında yaşam serüvenimizi bir yazı dizisi haline getirerek anlatmak istedim. İstedim çünkü Anılar hafızamızdır… Kendimizi, çevremizi, geçmiş yaşantımızı, başarı ve başarısızlıklarımızı, kazandıklarımızı ve kaybettiklerimizi anlamanın en önemli yöntemidir anılar. Yaşama sevincimizi arttırır, hayata tutunmamızı sağlar. Haydi, başlayalım öyleyse…

600 total views, 1 views today

Share