Niğde Misli(Konaklı) Eylül 1953, ilkokul başlıyor…

Çukurova’dan ayrılalı bir yıldan fazla olmuştu. Ceyhan pamuk tarlalarındaki naylon ve sağlıksız çadırlar ve Osmaniye Yeşilova’daki ahırdan bozma tek odalı evden sonra Misli ’deki evimiz harikaydı. Babamız tarafından, bazı ustalardan ve biz çocuklarından da yardım alarak, bir ayda yapılmıştı. Suyumuzu civardaki eski kuyulardan birinden alıyorduk. Çevresini taştan duvarlarla çevirerek bize ait ama ağacı ve yeşilliği olmayan bir bahçeye kavuşmuştuk.

Bulgaristan muhacirlerinin atadan dededen kalma meslekleri çiftçilikti. Geçen yıl ektiğimiz buğdayın hasadında hayal kırıklığı yaşamıştık. 1952 yılında ektiğimiz buğday tarlası yağmursuz bir döneme rastlamış ve yıllık nafakamızı çıkaracak hasadı yapamamıştık. Hasat sonunda elde ettiğimiz 40-50 teneke buğday ailemizi birkaç ay idare ederdi. Ailemizi geçindirecek yeni bir iş bulunmalıydı. Ne var ki köyde iş yoktu. Bu nedenle babam iş bulmak için tekrar Çukurova’ya gitmek zorunda kalmıştı. Osmaniye az çok bilinen bir yerdi. Şansını orada deneyecekti. Annem, kardeşim ve ben köyde kalmıştık.

Misli ‘de ikinci yıla girmek üzereydik. Bu arada benim yaşım 9 kardeşiminki de 8’e merdiven dayamıştı. Okula başlama çağımız gelmiş, geçmek üzereydi. Hatırladığım kadarıyla köyde tek odalı bir öğretmen evinin de bulunduğu iki derslikli bir ilkokul vardı. Okulun Başöğretmenliğini de yapmakta olan bir öğretmenin bulunduğunu anımsıyorum. Misli İlkokulu’na kaydımızın yapılması gerekiyordu. Babam çalışmak için Osmaniye’ye gitmişti. Başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bereket okuldaki Başöğretmen bu tür durumlara alışık olduğundan, köy muhtarının da yardımıyla ilkokul çağındaki bütün çocukların kaydını yapmış, okumanın erdemini saatlerce anlatmıştı.

Sanıyorum 1953 Eylül ayının son haftasında okula başladık. Başlangıçta ayakkabımız yoktu. İç çamaşırımızın olmadığı kara şalvarlarımız ve mintanlarımız vardı. Defter kalem gibi gerekli kırtasiye malzemelerinin de kaydımızı yapan öğretmenimiz tarafından sağlandığını hatırlıyorum. Nasıl sağladığı konusunda hala hiçbir fikrim yok. Belki de Köy Enstitüsü kökenli o yıllardaki öğretmenlerimiz kendi maaşlarıyla bu tür girdileri sağlıyorlardı. Her ne olursa olsun, ekonomik yönden sıfırı tüketmiş olan biz köy çocuklarının yardımına koşmuşlardı her zaman. Onlara minnet borçluyuz…

Kardeşimle birlikte aynı sınıftaydık. Bulunduğumuz derslikte birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar birlikte ders yapıyorduk. Zaten fazla öğrenci de yoktu, derslik üç sınıfı da bünyesinde barındırıyordu. Öğretmenimiz birinci sınıflar olan bizleri yetiştirmeye çalışırken ikinci ve üçüncü sınıflara ödev vermiş oluyordu. İkinci sınıflarla ders yaparken de birinci ve üçüncü sınıflar ödev yapıyordu seslerini çıkarmadan. Birinci sınıfta olan bizlerle daha çok ilgilenen öğretmenimiz bir an önce okuma ve yazmayı söktürmeye çalışıyordu. Bizler de bütün gücümüzle gayret ediyorduk. Ediyorduk çünkü okumak, iyi bir eğitim görmek kurtuluşumuz olacaktı. Öğretmenimiz var gücüyle çalışıyor, bizleri teşvik ediyordu. Ediyordu da evlerimizdeki çalışma koşullarımız nasıldı? Biraz da evlerimizdeki koşullardan söz etmem gerekiyor.

Göçebe ailelerin yemek ve çalışma masaları olmazdı. Yemek yer sofrasında yendiği gibi ders çalışma da yerde, yüzükoyun yatılarak yapılırdı. Sonraki aylarda her nasılsa plastik bir leğenin ters çevrilerek ders çalışmamıza katıldığını anımsıyorum. Evlerimizde elektrik de olmadığından fitilli gaz lambaları gece aydınlatmalarımızı sağlardı. Yaz aylarında karanlık basmadan ödevlerimizi bitirirdik. Kış ayları gaz lambalarına ihtiyacımız olurdu. Yeni kuşakların pek bilemeyeceği gaz lambaları beş parçadan oluşurdu. En altta küçük bir gaz tankı, hemen üzerine eklenmiş bir gaz ayar çarkı, çarkı da içine alan gaz deposu, çarkın içinden geçerek şişenin içine giren yassı bir fitil ve en üstte, alevi koruyacak ince ve kırılgan gaz lambası şişesi. 

Türkiye’ de 1800’lü yılların sonlarına doğru ev, dükkân ve kahvehanelerde gaz lambaları ile aydınlatma yapıldığını öğrenmiştim sonraki yıllarda. 1900’lü yılların ortalarında Türkiye’de beş milyona yakın gaz lambası tankı ve şişesi üretildiği söylenmişti. Ancak bu tarihlerde üretimine devam edilen bir diğer gaz lambası çeşidi daha vardı. Bunlar şişesi olmayan, ancak yine gaz yardımı ile ateşlenen lambalardı. Bu tip lambalar, içine gaz konulan bir tanktan, fitilin dışarı uzanmasına yarayan delik veya deliklerden oluşur ve daha çok ‘kandil’ adıyla anılırdı.

Kara ikliminin hüküm sürdüğü kış ayları Misli Köyünde oldukça zorlu geçerdi. Bir giriş ve iki odamızın olduğu evimizde bulunan sobamızda yakıt olarak saman ya da tezek kullanıyorduk. Tezek, yakıt olarak kullanılan kurutulmuş sığır dışkısıydı. Genelde büyükbaş hayvanların dışkısı henüz sıcakken, yani hayvan dışkıyı bırakır bırakmaz kolay tutuşsun diye içine biraz ot, saman karıştırıldıktan sonra iki el kullanılarak hamur açar gibi düzleştirilip yuvarlaklaştırılır ve daha sonra kuruyunca kolayca kaldırılabilsin diye  düz bir zemine çoğunlukla da ev duvarlarına yapıştırılırlardı. Hayvanlarımız yoktu. Okul açılmadan önce köyün büyükbaş hayvanlarının peşinde dışkılarını toplamıştık biraz. Buğday hasadından bize kar kalan samanla karıştırarak biraz tezek yapmıştık.

Çok mecbur kalmazsak günde bir defa soba yakardık idareli kullanalım diye. Sobaya attığımız tezek 15-20 dakika sonra ömrünü tükettiği gibi ürettiği ısı enerjisi de 45-50 dakika etkisini sürdürürdü. Bu süre içerisinde ödevlerimizi bitirirdik. Bitiremezsek yatağın içinde tamamlardık. Bir diğer sorunumuzda kandil ve lambalarda kullandığımız gazyağı idi. İdareli kullanmak zorundaydık. Sadece bir bakkalın bulunduğu köyde gazyağı bulmak da pek kolay değildi.

Beslenme konusuna gelince, buğday hasadını una çevirmişti babam, ekmek sorunumuz yoktu. Anımsadığım kadarıyla bol miktarda mercimeğimiz ve patatesimiz de vardı. Daha ne olsundu… Pamuk tarlalarındaki koşullarımıza göre oldukça iyi durumdaydık. Rahmetli babam kış ortalarına doğru biraz para da göndermişti. Bayram etmiştik. Eksiklerimizi tamamlamış, rahatlamıştık.

Okulumuzdaki öğretmenimizin olağanüstü çabalarıyla okuma yazmayı da öğrenerek 1953-54 eğitim ve öğretim yılını tamamlayıp tatile girmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitaplarla okuma yeteneğimizi arttırmaya çalışırken, diğer taraftan da köydeki mağaraların gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken Temmuz 1954 sonlarına doğru babam geldi ve ‘’toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Dedi.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sonraki yıllarda dileklerimizin gerçekleşmesi için yılların geçmesi gerektiğini öğrenecektik…

502 total views, 1 views today

Share