Ağustos 1954, Osmaniye… 

Çukurova’nın pamuk ve yerfıstığı ambarı olan Osmaniye’nin çocukluğumda önemli ve unutulmaz bir yeri vardır. İlk tanışmamız 1951 yılı Ekim ve Kasım aylarında, pamuk tarlaları ve yerfıstığı kabuklarının ayrıştırılması sırasında olmuştu. İkinci tanışmamız da 3 yıl sonra, 1954 yılı temmuz ayı sonlarında gerçekleşmişti. Babam bir yıl önce çalışmak için gelmiş olduğundan, Karaçay deresi kıyılarında bir ev kiralamıştı. Misli’den sonra Osmaniye bize cennet gibi görünmüştü. Sevmiştik Karaçay kıyısındaki evimizi ve çevresini.

Eylül 1953’te Niğde Misli/Konaklı’da ilkokul birinci sınıfa başlamıştık. öğretmenimizin olağanüstü çabalarıyla okuma yazmayı da öğrenerek 1953-54 eğitim ve öğretim yılını tamamlayıp tatile girmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitaplarla okuma yeteneğimizi arttırmaya çalışırken, diğer taraftan da köydeki mağaraların ve kilisenin gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken… Temmuz 1954 sonlarına doğru, bir yıldır Osmaniye’de çalışmakta olan babam geldi ve ‘’toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Demişti.

Karaçay Deresi ve Osmaniye

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorularımız yanıtsız kalmıştı. Çaresiz toparlanmaya başladık. Başladık çünkü Misli Köyünde evden başka bir şeyimiz yoktu. Evi de yemek ve yiyecek yapamayacağımıza göre Osmaniye’ye gitmek zorundaydık. Kısa sürede toparlanıp 8 km doğudaki Hüyük İstasyonu aracılığıyla, yine 350 km tren yolculuğu yaparak Osmaniye’ye geri dönecektik. Yaklaşık iki ya da üç günlük bir yolculuktan sonra Osmaniye’ye, babamın kiralamış olduğu Karaçay kıyısındaki evimize ulaşmıştık.

Gözlerimi kapatıp o günlere gidiyorum. Babamın kiraladığı evi görmeye çalışıyorum. İki katlı ahşap bir ev beliriyor sisler arasında. Karaçay kıyısındaki bu ahşap evin oldukça büyük bir bahçesi var dereye doğru uzanan. Alt katta oturan ev sahibimizin kapısı bahçeye, Karaçay deresine açılıyor. Evin arkasından ahşap merdivenle çıkılan üst kat bize kiralanmış, iki odası var. Odalarında gezindikçe kirişler üzerindeki tahtalar gıcırdıyor. Zemine tahta döşenmiş, gezinirken dikkatli olmak gerekiyor. Alt kattakiler rahatsız etmemek gerekiyor. Yine de arada sırada kardeşimle güreşirdik.

Gözlerim kapalı hayalimi sürdürüyorum. Evden çıkıp dere kenarına yöneliyorum sisler arasından. 1954’lü yıllarda doğal akışına bırakılmış olan derenin dağlardan sürüklediği çalı çırpı ve odunlar kışlık yakacaklarımızı oluşturmuştu. Kış gelmeden toplamıştık ulaşabildiklerimizi. Kışın çok geniş bir akış alanı olan derenin bahar aylarında oluşan adacıklarındaki yabani meyve ağaçlarından meyve topladığımızı anımsıyorum. Özellikle alıç ağaçları bolca bulunurdu bu adacıklarda ve derenin karşı kıyısında. Çiçekleri pembe ve beyaz olarak iki renkte ve dikenli bir ağaç türü olan alıç genelde yabani ortamlarda kendiliğinden yetişirmiş. Babam öyle söylemişti. Bulgaristan’daki köyümüzden geçen dere kenarında da bulunurmuş alıç ağaçları. Meyveleri muşmula ile benzerlik gösteren alıç ağacının meyveleri kırmızı, turuncu ya da sarı renkliydi. Mayhoş bir tadı bulunan alıç ekşi muşmula diye de bilinmekteydi.

Karaçay Deresi’ne komşu olan Osmaniye’nin Karaçay Mahallesi kendi halinde insanların huzur içinde yaşadığı, komşusuna güvenip evinin kapılarını açık bıraktığı, çocukluğumuzda dayanışmanın öneminin bizlere aktarıldığı yoksul fakat yoksun olmayan bir mahalleydi. Ev sahibimizin bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden ailemize ikram ettiği domates, biber, salatalık ve renklerinden ötürü morko dediğimiz Patlıcan hala hatırımdadır. Hatırımdadır çünkü annem patlıcanları dilimler halinde kesip, kızarttıktan sonra bize biftek olarak yedirirdi. Diğer taraftan Koyun, kuzu ve danaların sokaklarda kesilerek satıldığı dönemlerdi. Sakatatları isteyenlere bedava verilirdi. O yönden de oldukça zengindik. Protein ihtiyaçlarımız böylelikle karşılanıyordu. Öyle çok sakatat ürünleri yemiştik ki şimdilerde yanlarından geçmek istemiyorum.

Amanosların en güney ucunda bulunan İslahiye tepelerinden doğan Karaçay Deresi, 42 km’si Osmaniye il sınırları içinde olmak üzere, 70 km’lik bir akıştan sonra Ceyhan Nehri’ne katılıyormuş. Günümüzde Karaçay Deresi ile ilgili ıslah çalışmalarının yanı sıra mesire alanları da yapılmış. Osmaniye İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü internet sitesinden edindiğim bilgilere göre, şehir merkezine 4 km mesafede bulunan Karaçay mesire alanından sonra da 3 500 metre uzunluğunda, tabiat parkı özelliğinde bulunan vadi sonunda Karaçay şelalesi bulunmaktaymış. Karaçay Deresi dik yamaçlardan aşağıya inerken 25 metre yüksekliğinde Karaçay Şelalesini oluşturmaktaymış. Eşsiz güzellik ve manzara arz eden Karaçay Şelalesi buraya ayrı bir güzellik vermekteymiş.

Ev sahibimizin sebze ikramlarıyla Karaçay deresindeki yabani meyve ağaçlarından edindiklerimizin dışında diğer zorunlu giderlerimiz için paraya da ihtiyacımız vardı. Bu kez pamuk tarlalarına gitmedik ama çapa ve yerfıstığı hasadına gittik.

Derken okul dönemi geldi çattı. 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılı başlamak üzereydi. Evimize en yakın okul Osmaniye Cumhuriyet İlkokuluydu. Okul açıldığında, Misli’de olduğu gibi, burada da  önlük ve ayakkabımız yoktu. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla okul aile birliği başta ayakkabı olmak üzere, önlük, defter, kalem ve diğerlerini  sağlamıştı. Kendilerine şükran borçlu olduğumuzu hiç unutmadım.

Fakirlerin çocuklarına bırakacakları en büyük miras fakirliktir. Deyimi genelde doğrudur. Babam bu deyimin dışına çıkılabileceğini düşünen, en azından ekonomik yönden orta halli duruma geçmemiz için eğitime olan inancı hiç bitmeyen birisiydi. Kardeşimle ben de bu inançla vargücümüzle çalışıyorduk. Yine de düşünüyorum da köylerden benim gibi fıkara çocuklarını toplayan Köy Enstitüleri ve devamı olan öğretmen okulları olmasaydı zor yırtardık fakirlik kefenini. Babamızın eğitime olan inancı bize de aşılanmıştı. Birinci dönem sonunda ben sınıfın en iyi öğrencisi olmuş, kardeşim de oldukça iyi sonuç almıştı. Sevgisini pek belli etmeyen ve kendisine göre oldukça katı kuralları olan babam belki de ilk kez ikimizi de öperek kutlamıştı.

Sınıftaki başarılı sonuçlar ve fukaralığımız öğretmenlerimizden bazılarını da etkilemişti. Kitap kırtasiye konusunda bize yardımcı oluyorlardı. Bu arada aradan 64 yıl geçmesine rağmen hiç unutamadığım ve her zaman hüzünle andığım bir davranış biçiminden söz etmek istiyorum. Öğretmenlerimden bir beni çağırmış ve sağ elinin üstüne, değerini anımsayamadığım, madeni bir parayı koyarak bana vermişti. Neden eliyle vermemişti? Aşağılandığımı hissetmiştim. Sanat Enstitüsü ve Teknisyen okullarında çalıştığım sonraki yıllarda, köylerden gelen fakir aile çocuklarına yardım etmek isterken bana yapılan bu davranışı anımsadım hep. Okulun döner sermayesi aracılığıyla öğlenleri birer tas çorba verilmesini sağlamıştım. Böylelikle ben devre dışı kalıyordum.

Zamanla Karaçay Deresi kıyısındaki ahşap evimizi sevmiş, mahalleden arkadaşlar edinmiştik. Kardeşim ve ben uyum sağlamıştık. Birinci yarıyıl tatilinde de arkadaş sayımızı arttırmış, bu moralle okulun ikinci yarıyılına başlamıştık. Tam herşey yolunda gidiyor derken annem oldukça ağır bir biçimde hastalanmıştı. 1951 yılı Şubat ayının soğuk mu soğuk bir gününde Bulgaristan’dan başlayan göç sırasında hastalanan annem Edirne’de iki ay tedavi görmüştü. Hastalığı sık sık kendisini göstermesine rağmen ilk kez bu kadar ciddiyet göstermişti.

Annemin hastalığının ağırlaştığı Mayıs aylarına doğru, teşhis ve tedavinin Osmaniye sağlık kuruluşlarında yapılamayacağı kararı üzerine Mersin Devlet Hastanesi’ne sevki yapılmıştı. Okulumuzun tatile girmesine daha bir ay vardı. Babam da hem iş peşinde hem de ara sıra Mersin’e annemi ziyarete gittiğinden, kardeşimle ben başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bakıyorduk da…Yeme içme konusunda ev sahibimizin bize yardımcı olduğunu anımsıyorum. Dayanışmanın önemini yaşayarak öğreniyorduk ve öğrenecek çok şeyimiz vardı.

Annemin hastanede olmasına rağmen kendi başımızın çaresine baktığımız gibi, okul ödevlerimizi de hiç aksatmadan yapmıştık. Osmaniye Cumhuriyet ilkokulunda 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılının ikinci dönemini de  başarı ile tamamlamış ve üçüncü sınıf olmuştuk. Birinci sınıfı Niğde Merkez köylerinden Misli/Konaklı’da tamamlamıştık. Bakalım üçüncü sınıfı nerede nasıl tamamlayacaktık? Dördüncü ve beşinci sınıfları düşünemiyordum bile…

Okulun tatile girmesiyle birlikte babam Annemin Mersin Devlet Hastanesindeki tedavisinin oldukça uzun süreceğini, Mersin’e göç etmemiz gerektiğini söylemişti. Alıştığımız Karaçay Mahallesi, Karaçay Deresi, okulumuz ve arkadaşlarımızdan ayrılmak bizi hüzünlendirse de başka seçeneğimiz yoktu. Kabullendik…Edindiğimiz arkadaşlarımıza, Karaçay Deresine, bize her türlü yardımı yapan ev sahibimize ve bize şefkat gösterip kollayan öğretmenlerimizle vedalaşıp Mersin’e göçtük…

461 total views, 1 views today

Share