Misli Köyü, 1953 Haziran sonları…

 

Çukurova’dan Misli Köyüne geleli yaklaşık bir yıl olmuş. Bu süre içerisinde önce evlerimiz yapılmış, taş duvarlarla çevrilerek kapalı avlular oluşturulmuştu. Bizim avlumuz içerisinde girişi engelsiz olan bir mağara da vardı. Olması iyiydi, iyiydi çünkü edineceğimiz hayvanların barınma yerlerini şimdiden sağlamıştık. Diğer taraftan köylerde ‘’kenef’’ adını verdiğimiz tuvaletler evin dışında, hiç olmazsa 10-15 metre uzakta olurdu. Bu tür tuvaletlere boşaltım çukurları açılırdı. Babam mağaraya bir delik açarak bu sorunu çözmüştü diye hatırlıyorum sisler arasında.

Aziz Vlasios Rum Kilisesi

Tarihî kaynaklar Kapadokya bölgesinde bulunan Misli ‘nin de bir yeraltı yerleşim bölgesi olduğunu yazıyordu. Bu yer altı şehrinin üzerinde 19. Yüzyıla ait Aziz Vlasios Rum Kilisesi bulunmaktaydı. Ayasofya’dan sonra Türkiye’de en büyük Rum Kilisesi olduğu söyleniyordu. Yeraltı şehrinin üzerinde kiliseyle birlikte  bizim gibi tek tük birkaç yapı bulunmaktaydı. Kilise, mağaralar ve köyümüzün adı ‘’Misli’’ merakımızı uyandırmıştı. Daha sonraları, ilkokula başladığımız günlerde, tarihe ve antik eserlere ilgisi olan köyün ilkokul öğretmenlerinden merakımızı giderecek bilgiler edinmiştik.

Köyün öğretmenlerinden edindiğimiz bilgilere göre, Misli tarihsel süreçte değişik adlarla yazılmış ve adlandırılmış antik bir yerleşim birimiydi. Bunlar, Misti, Misthi, Mysti, Musthilia, Mustilia, Moustila, Misli ve günümüzdeki adıyla Konaklı gibi adlandırmalardı… Bazılarına göre Antik Misli ’nin kuruluşu M.Ö. 400 yıllarına tarihlenmekteydi.  M.Ö. 480 yılında, ilk büyük Pers-Yunan savaşı olan Marathon’un ardından tam 80 yıl geçmişti. Perslere karşı savaşmak için Anadolu’ya geçen Yunanlı paralı askerlerin bir grubunun kurduğu bir yerleşim birimiydi Misthi. Zaten Antik Dönem Grekçesinde Misthi ya da Misthios paralı asker anlamında kullanılan sözcüklerdi.

1949 yılında 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yasal bir dayanağa kavuşmuştu. Ardından 1957 yılında da bir “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” kurulmuş. Söz konusu bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte, 1978 yılına kadar on binlerce yerleşim biriminin adı değiştirilmiş. Bu arada Misli ‘nin adı da Konaklı olmuş… Bizim, kesintilerle yaklaşık 6 yıl kaldığımız bu antik köyün adı Misli idi…

Mağara keşifleri ve köydeki Rum Kilisesinde gerçekleştirilen saklambaç oyunlarının dışında, bazen büyüklerimizin de katıldığı, ‘’beş taş’’ ve ‘’kemik aşık’’ popüler oyunlarımızdı. Zaten yapacak başka bir iş de yoktu. Bilgisayarların ve akıllı telefonların günlük yaşamı etkisi altına almadığı o dönemlerde, sokak aralarında ve köy meydanında oynanan beş taş ve aşık oyunu, artık unutulan oyunlar arasında yer alıyor.

kemik aşıklar

Bazen evde bile oynadığımız ‘’beş taş’’ oyununda sağ elimize sığacak şekilde alınan 5 taş, iki avuç arasına alınarak ani bir hareketle yere bırakılırdı. Yere yuvarlanan taşlardan bir tanesi alınarak sağ elle havaya atılırdı. Taş havada iken yerdeki taşlardan biri sağ elle alındıktan sonra havadaki taş sağ elle yakalanırdı. Bu işlem dört taş için ayrı ayrı yapılırdı. Yerdeki taşlardan biri alınırken el diğer herhangi bir taşa dokunursa, havaya attığı taşı yakalayamaz yere düşürürse, havadaki taşı kapmak istediği sırada yerden aldığı taşı düşürürse oyuncu sırasını kaybederdi. Diğer oyuncu şansını denerdi.

Sadece ev dışında, büyükler tarafından da oynanan diğer oyun ‘’kemik aşık’’ daha da popülerdi. Koyun ya da keçi gibi küçük baş hayvanların arka ayaklarında bulunan aşık kemiğinin kullanılarak oynanan ‘’aşık oyunu’’ Türklerin tarihi oyunlarından biriydi. Oyun ile Türk kültürü ile o kadar iç içe geçmiştir ki “aşık atmak” deyimi hala günümüzde bile kullanılmaktadır. “Tavla oyunu konusunda benimle aşık atamazsın’’, ‘’benimle aşık atmaya kalkma’’ deyimlerinde kullanılan “aşık atmak’’ bu konuda benimle boy ölçüşemezsin anlamında kullanılmaktaydı. Hala da öyledir…

Köyde 8-10 kişinin rahat edebileceği büyükçe bir alana çizilmiş bir daire içerisine oyuna katılmak isteyen her oyuncu eşit miktarda kemik aşık dizerdi. Oyuncular sırasıyla, enek aşık adı verilen özel seçilmiş kemikleriyle daire içindeki aşıkları vurarak dışarı çıkarmaya çalışırdı. Atışlar daireye en az 5 metre uzaklıktan çizilmiş bir çizgi arkasından yapılırdı. Oyuncu aşığı vurarak daireden dışarı çıkartmışsa artık o aşığın sahibiydi. Ve atış sırası hala o oyuncudaydı. Vuruş yapılamamış ve dışarı çıkarılamamış ise sıra diğer oyuncuya geçerdi.

Ara sıra biz çocukların bu tür oyunlarına katılan büyüklerimizin daha önemli uğraşları vardı mevsimlerin belirli dönemlerinde. Eylül ayları tarlaların ekime hazırlık ayları olurken, Ekim ayları da arpa ve buğday ekim aylarıydı. Ailelerin yıllık geçimlerini sağlayacak gelirleri ekilip, biçilecek tarlalardan sağlanıyordu. Gerek Selanik muhacirleri gerekse biz Bulgaristan muhacirlerinin atadan dededen kalma meslekleri çiftçilikti. Bu yüzden bizlere, köyden göç eden Rumların arazilerinden, ekim yapılacak tarlalar vermişlerdi.  Köyümüzün yer aldığı Misli Ovasında ekonomik değer açısından en önemli ürünün patates olduğunu öğrenecektik sonraki yıllarda. Hala da öyledir. Ama biz 1952 yılının Ekim ayında 40 teneke buğday ekmiştik.

Misli Ovası dağlarla çevrili olup, kara iklimi kuşağındaydı. Deniz seviyesinden 1200 metre yüksekte olan dağlarla çevrili ova oldukça soğuk rüzgârların etkisindeydi. Yüksekliği ve dağlarla çevrili olması denizlerden yükselen su buharlarının bölgeye geçişine engeldi. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve kar yağışlıydı. Bozkır özelliğine sahip ovada bazen kuraklık afeti olurdu. Tarımsal ürünlerin yetişme döneminde yağışların yeterince düşmemesi ya da zamanından geç düşmesi tam bir kuraklık afeti olarak kendini göstermekteydi.

Tarlalarımıza 40 teneke buğday ektiğimiz 1952 yılını 1953 yılına bağlayan dönemde Niğde Misli Ovası böyle bir kuraklık yaşadı. !953 yılında tarlalarımızdan yaptığımız buğday hasadından elimize geçen buğday miktarı 40-50 teneke civarında olmuştu. Hasadın samanı bize kar kalmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Durumumuz hiç de parlak değildi.

Hani derler ya ‘’ot yok ocak yok’’ diye. Aynen öyle bir durumdaydık. Evimiz vardı ama önümüzdeki yılı geçirecek yiyeceğimiz yoktu. Rahmetli babam buğday hasadından sonra tekrar Osmaniye’ye gitmek zorunda kaldı iş bulmak için. Annem, kardeşim Mustafa ve ben köyde kalmıştık.

Ne zaman düze çıkacaktık, çilemiz ne zaman sona erecekti? Göreceğiz bakalım…Gün ola harman ola demişler.

666 total views, 1 views today

Share