Temmuz 1956, Mersin…

Simit ve halkalı tatlı satışları, kitap değiş tokuşları, arkadaşlarla bisiklet kiralamalar ve geceleri yazlık sinemalar derken 1956 yılının yaz tatili bitmişti. İlk kez ikinci yılımız aynı okulda olacaktı. Dördüncü sınıfı Kuvayi Milliye İlkokulunda okuyacaktık. Bu iyiydi, sınıf arkadaşlarımızla öğretmenlerimizi tanıyorduk. Uyum sorunumuz yoktu, annem hastanede değildi ve babamın da sürekli bir işi vardı. Daha ne olsundu…

1956-57 Eğitim ve Öğretim Yılına başlarken geriye dönüp baktığımda en iyi başlangıç olduğunu görmüştüm. Bu kez okul aile birliği yardımlarına ihtiyacımız olmamıştı. Babamın sürekli bir işinin olmasının yanı sıra kardeşimle ben de ailemizin bütçesine katkıda bulunmuştuk.

Üçüncü sınıftaki başarılarımız öğretmenlerimiz üzerinde olumlu etki yapmıştı. Ufak tefek hatalarımız olsa da görmezden geliyorlardı. Diğer taraftan öğrenci olarak önemli bir gözlemim olmuştu. İlk haftalardaki performansınız çok önemliydi. Okulun açıldığı ilk haftalarda ödevlerimi eksiksiz yapmış olarak ve işlenecek konulara hazırlıklı olarak derse gidiyordum. Öğretmenlerimiz her soru sorduklarında elim havada oluyor ve sorulara doğru yanıt veriyordum. Öğretmenler üzerinde bir kez olumlu izlenim bıraktıktan sonra gerisi geliyordu. Geliyordu çünkü öğretmenlerimize mahcup olmamak için sürekli çalışmak zorunda kalıyordunuz ve öğretmenleriniz de bazı eksik bilgilerinizi görmezden geliyorlardı. Böylelikle karnenizde bütün dersleriniz ‘’pekiyi’’ olarak yazılıyordu. Güzel bir ödül oluyordu yarıyıl ve yıl sonunda…

Havaların elverişli olduğu günlerde simit satmaya devam ediyorduk. Saat 07,30’a kadar simit sattıktan sonra eve gelip, önlüklerimizi giyer, kitap ve defterlerimizle okula giderdik. Okul dönüşü karnımızı doyurduktan sonra, ödevlerimiz okuma kaynaklı ise evdeki keçimizi otlatmaya götürürdüm. Süt ihtiyacımızı karşılayan keçi otlanırken ben de tarih, coğrafya ve okuma ödevlerimi yapardım. Böylece zamanı verimli kullanmanın yolunu öğrenmiştim.

Hafta tatillerinde simitlerimizi sattıktan sonra Göçmen barakalarındaki arkadaşlarımızla sahile inerdik. Mersin Türkiye’nin Akdeniz’deki en uzun kumsallarına ve en güzel koylarından bazılarına ev sahipliği yapıyordu. Kıyılarının toplam uzunluğu 321 km. olan Mersin kıyılarının 108 km. ‘si ise doğal kum plajlardan oluşuyordu. 1955’li yıllarda Mersin sahili alabildiğine bakir ve kilometrelerce uzanan tertemiz kumsalları vardı. Müftü Deresi ve daha ilerisine kadar güle oynaya giderdik.   İlk yüzme deneyimlerimiz Mersin sahillerinde olmuştu.

Mersin sahilleri, 1960’tan sonra Mersinliler kadar, Adanalılar, Kayserililer, Karamanlılar, Gaziantepliler biraz da Konyalılar ve Ankaralılar ile güney doğu bölgesinde yaşayanlar tarafından yazlık edinildi. Geçmiş siyasi dönem politikalarımız, bütün sahillerimizde olduğu gibi,  Mersin sahil şeridini de bölge halkına, önceleri mocamp ve çadırcılık kültürü ile 90’lardan sonra da yayla evleri yerine sahildeki ‘yazlık ikinci ev kültürü’ ile beton yığınına çevirmiştir.

Bazı hafta sonu tatillerinde de sahilden Müftü deresine ulaştıktan sonra, dere boyunca Yumuktepe Höyüğüne kadar yürürdük. Höyük ve Höyükteki kalıntılar dikkatimizi çekmiş ve Kuvayi Milliye İlkokulundaki tarih öğretmenimizden bilgi istemiştik. Daha önce de söylediğim gibi öğrenmeye aç bir öğrenciydim. Hala da öyleyim…

Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyüğü, günümüzde Mersin Kent merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Toroslar İlçesi’nin Demirtaş mahallesinde yer almaktadır. Denizden 2,5 kilometre içeridedir. Muhtemelen birkaç bin yıl önce deniz kenarındaydı. Büyük coğrafyacı, Ord. Prof. Dr. Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün komşusu olan deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve höyük içeride kalmıştı. Bir söylenceye göre de Yumuktepe, Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Roma İmparatoru Hadrianus zamanında Hadrianapolis olarak değiştirilmiş. Ne var ki deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıda, günümüzdeki Mezitli’de, Pompeipolis’in deniz ticaretini ele geçirmesi Yumuktepe ’ye darbe vurmuş. Liman olarak bütün önemini kaybetmişti.

Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu

Kuvayi Milliye İlkokulu çok yönlü sosyal bir okuldu. Anımsadığım kadarıyla milli oyun ekipleri, izci grubu, voleybol takımı ve tiyatro grubu vardı. Sosyo-ekonomik durumumuzdan ötürü ben bu etkinliklerde yer alma fırsatı bulamamıştım. İçimde bir yara olarak kalmıştı. Sonraki yıllarda, öğretmen okulları ve üniversite yıllarında acısını çıkardım. Her türlü yürüyüş, açık oturum, boykot, konferans ve fikir kulüplerinde yer aldım. Biraz fazla yer almışım ki dönem arkadaşlarımdan bir yıl sonra Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun olabildim.

Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu dördüncü sınıf başarıyla tamamlanmış ve yaz tatiline girilmişti. Mersin ve okulumuza iyice alışmış, uyum sağlamış ve geniş bir arkadaş çevresi de edinmiştik. Üstelik harçlığımızı çıkarmanın yolunu da öğrenmiş ve ailemizden para istemek zorunda kalmayacak hale gelmiştik. Özgürleşmiştik yani…

Yaz tatiline girdiğimiz günlerde babam Niğde Misli Köyüne gitmek zorunda kalmıştı. Hazinenin bize verdiği Misli ’deki tarlalarla ilgi olduğunu söylemişti gitmeden önce. Biz de ‘’hayırdır inşallah’’ Demiştik. Bir hafta sonra dönen babam hayırlı bir sonuçla dönmemişti. 1952 yılında iskân edildiğimiz Misli Köyünde bize verilen tarlaların mülkiyetimize geçebilmesi için beş yıl işlenmesi gerekiyormuş. Aksi takdirde hazineye iade edilecekmiş. Bu nedenle Misli ’ye dönmemiz gerekecekti.

Misli ‘ye dönebilmek için, evimizin dışında ekili dikili ve hasat edilmiş ürünlerimizin olması gerekiyordu. Oysa ev dışında, yakacak saman ve tezeğimiz bile yoktu… Babam kendince bir çözüm üretmişti. Niğde ili sınırları içinde olmamızın çözüm olduğunu düşünmüş, köyümüzün yaklaşık 40 km güney-batısında ve Niğde’nin de 14 km güney-batısında olan Bor kazasında iş bularak, Künkbaşı Mahallesinde de ev tutmuştu. Bize yine göç görünmüştü.

Yeni bir mekân, yeni bir ev, okul, arkadaşlar ve tanımadığımız yeni öğretmenler… Başka seçeneğimiz yoktu. 1957 yılı Temmuz ayı ortalarında Bor’a taşındık…

Namdar Rahmi Karatay’ın‘’Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye’’ şiirinin ilk beşliğinde bir kelimeyi değiştirerek durumumuzu anlatmaya çalıştım…

Basta kavak yelleri estiği günler hani?
Umduğumuz neşeler, şerefler, ünler hani?
Beklenilen alaylı, şanlı günler hani?

Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye,
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!

504 total views, 2 views today

Share