Bor Niğde, 1957 Temmuz ayı ortaları…

Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu dördüncü sınıf başarıyla tamamlanmış ve yaz tatiline girilmişti. Mersin ve iki yıl okuduğumuz okulumuza iyice alışmış, uyum sağlamış ve geniş bir arkadaş çevresi de edinmiştik. Üstelik harçlığımızı çıkarmanın yolunu da öğrenmiş ve ailemizden para istemek zorunda kalmayacak hale gelmiştik. Özgürleşmiştik yani…

Yaz tatiline girdiğimiz günlerde babam Niğde Konaklı/Misli Köyüne gitmek zorunda kalmıştı. Hazinenin, göç nedeniyle, bize verdiği Misli ’deki tarlalarla ilgi olduğunu söylemişti gitmeden önce. Biz de ‘’hayırdır inşallah’’ Demiştik. Bir hafta sonra dönen babam hayırlı bir sonuçla dönmemişti. 1952 yılında iskân edildiğimiz Misli Köyünde bize verilen tarlaların mülkiyetimize geçebilmesi için beş yıl işlenmesi gerekiyormuş. Aksi takdirde hazineye iade edilecekmiş. Bu nedenle Misli ’ye dönmemiz gerekecekti.

Niğde Misli ‘ye dönebilmek için, evimizin dışında, ekili dikili ve hasat edilmiş ürünlerimizin olması gerekiyordu. Oysa ev dışında, yakacak saman ve tezeğimiz bile yoktu… Babam kendince bir çözüm üretmişti. Niğde ili sınırları içinde olmamızın çözüm olduğunu düşünmüş, köyümüzün yaklaşık 40 km güney-batısında ve Niğde’nin de 14 km güney-batısında olan Bor kazasında iş bularak, Künkbaşı Mahallesinde de ev tutmuştu. Bize yine göç görünmüştü. Yeni bir mekân, yeni bir ev, okul, arkadaşlar ve tanımadığımız yeni öğretmenler… Başka seçeneğimiz de yoktu…1956 yılı Temmuz ayı ortalarında taşınmıştık Niğde Bor İlçesi’ne.

Gözlerimi kapatıp hayallere dalıyor ve 62 yıl öncesine gidiyorum. Anımsadığım kadarıyla Niğde Bor’da Künkbaşı denilen bir yerde eski bir Rum evi kiralamıştı babam. Künkbaşı semti ile kiralanan evimizin yerini Google haritalarda bulamadım. Google Earth Sokak görüntüleri ile bulmaya çalıştım. Bor sokaklarını gezerken 19 Ekim İlkokulu ile kuzey batısındaki Kayabaşı Camisi ve Kayabaşı Parkına rastladım. Anılarım canlandı birden. Özellikle ‘’Kayabaşı’’ hafızama kazınmıştı… Her gamı kasaveti unuttuğumuz, borçların alacak olduğu ve günün yorgunluklarını giderdiğimiz bir yerdi Kayabaşı. Öyle ki Kayabaşı, Bor’daki birkaç aylık çocukluk dönemimin gözbebeğiydi. 1956 yılında Volkanik kayalardan ve 12 yaşındaki bana göre uçurumlardan oluşan gerçek bir kayabaşıydı. Doğal yapısı bozulmamıştı. Kısa sürede edindiğimiz birkaç arkadaşımızla Güneşin batışını seyredip, hayallere daldığımız bir yerdi Kayabaşı.

Yerleştiğimiz evin bulunduğu yerin ismi konusunda hafızam beni yanıltıyor olabilir. O yıllarda bölgeye Okçu Dağından su ulaşımı künklerle sağlanmış olduğundan, mahallede yaşayanlarca, Künkbaşı olarak adlandırılmış olabilir. Öyle anımsıyorum. Anımsadığım bu yerler günümüzde Sokubaşı Mahallesinde bulunuyor. Sokubaşı Mahallesi Antik Bor’un ilk çekirdeği olan yerleşim birimiydi. Bütün tarih ve tarihi evler bu bölgede bulunmaktaydı.

Babam Necati Bey adındaki birinin elma bahçesinde mevsimlik işçi olarak 250 Liraya anlaşmıştı. Bahçedeki hasat bitinceye kadar Necati Beye çalışacaktı. Bahçede ağırlıklı ürün elma olmakla birlikte kiraz, vişne, armut, dut ve ekili sebzeler de vardı. Bahçe elma ağırlıklıydı çünkü bir yüzü kırmızı, diğer yüzü ise sarı ile yeşilimsi bir renk taşıyan ince kabuklu, hoş kokulu bir meyve olan Misket elması en çok Niğde ve çevresinde yetişiyordu. Ülkemizdeki elma üretiminde Niğde üçüncü sırayı almaktaydı.

Meyve, hatta sebze ihtiyacımızın da bir bölümü bahçeden karşılanıyordu, Necati Bey izin vermişti. Sonraki günlerde kardeşimle ben de Necati Bey ile tanıştık. Kitapları olan bir Türkçe öğretmeniydi. Bizimle ilgilenmiş, bizim yaşımıza uygun olan kendi kitaplarından da vermişti. Ayrıca Bor’daki 29 Ekim İlkokulu’na kaydımızın yapılmasında yardımcı olmuş, okul açılmadan ders kitaplarımızı almış ve beşinci sınıfa hazırlıklı olarak okula başlamamız tavsiyesinde bulunmuştu. Böylelikle ilkokul beşinci sınıfın Bor 29 Ekim İlkokulu’nda okunacağı kesinleşmişti.

Mersin’de kaldığımız iki yıl boyunca simit satma konusunda uzmanlaşmıştık. Hem ailemizin ekonomisine katkıda bulunuyor, hem de kendi harçlığımızı çıkararak özgürleşiyorduk. Bor’daki simit fırınlarını öğrendik, tanıştık ve belli bir kar üzerinden simit satmaya başladık. Bor sokaklarında, sabahın erken saatlerinde, ‘’Medine’nin unundan, Borun Okçu suyundan Simiiiiit… Sıcak simit.’’ Diye bağırarak simitlerimizi satıyorduk.

’’Medine’nin unundan, Bor’un Okçu suyundan’’ sloganımız önemliydi. Önemliydi çünkü Ahmet Kuddusi Caddesi ile Alpaslan Türkeş Caddesi’nin birleştiği noktada türbesi bulunan ve Bor’un manevi koruyucusu olan Ahmet Kuddusi Hazretlerinin Bor’u Medine’nin bir mahallesi olarak gördüğünü  herkes bilirdi. Sattığımız simitlere manevi değerler yüklüyorduk. Diğer taraftan, 1880’li yıllarda Okçu dağının eteklerindeki Balıkçıl, Dumlu ve kayalı pınarlarından doğan meşhur Okçu suyu künk borularla ve uzun uğraş ve masraflarla Bor çeşmelerine getirilmişti. İçenlerin tadına doyamadıkları emsali bulunmayan bu su kullanılmıştı simitlerin yapımında… Medine’nin unu ve Bor’un Okçu suyu simit satışlarımızı kolaylaştırmıştı.

Simitlerimizi sattıktan sonra bazı günler babamın çalıştığı meyve bahçesine giderek, hem babama yardım eder hem de dalından meyveleri yerdik. Her gün zamanımızın bir bölümünü Türkçe Öğretmeni Necati Beyin verdiği kitapları okumak, alıp bize hediye ettiği beşinci sınıf ders kitaplarından okul öncesi hazırlıklarımızı yapmakla geçerdi. Ne de olsa kurtuluşumuz iyi bir eğitim görmekten geçiyordu. Babam da bu konuda bizi sürekli teşvik ediyordu.

Bor’daki günlerimizin en heyecanlı ve en önemli aktivitesiydi Kayabaşı. Ne zaman hüzünlenir ya da neşelenirsek Kayabaş’ında bulurduk kendimizi. Uzaktan görenler taş yığını bir kayalık derdi Kayabaşı’na. Ama O, sessiz sedasız, başta biz olmak üzere Bor insanlarını bağrında taşır ve teskin ederdi sanki. Bulutlu bir akşam vakti güneşin batışını Kayabaşından seyredenler bilir.  Kırmızı, turuncu ve sarı renkleriyle bir masal ortamı sunar güneş batarken seyircilerine. Etrafa yayılan kızıl ışık huzmelerinin oluşturduğu görsel şölenden etkilenmeyenimiz var mıdır acaba? Ufuk çizgisini yarılayan güneş, yepyeni umutların habercisi edasıyla batarken, yıldızların parlaklığına bırakır geceyi. Günbatımları çok güzeldir, çünkü çok kısa sürer. Henüz seyrine doyamadan bir bakmışız gözden kaybolmuş, başka diyarları aydınlatmaya gitmiş.

Batmakta olan güneşin ön cephesinde, ovada, kayabaşı ile güneş arasında diziler halindeki lahana tarlaları, Okçu dağının romantik görüntüsü ve şehre kadar gelen Okçu suyu ayrı bir lezzet katardı. Kayabaşı anıları hala yüreğimde bir ses, bir nefestir benim için. Dili olsa da söylese…

Babamın kiraladığı cumbalı ev, tarihi Rum evlerinden biriydi. Genellikle iki kattan oluşan Rum evlerinin, bulunduğu coğrafya itibariyle, hiçbir yerde benzeri bulunmuyordu. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş dönemini yansıtan en güzel Rum mimari özelliklerini bu güne taşıyorlardı. Dar sokak aralarındaki eski Rum evlerinin hepsinin duvarları 60 santimetrelik taşlardan yapılmıştı. Sıcak yaz günleri dışarıda ateş gibi yanarken, evlerin içi klimalı gibi serindi. Evimizin bulunduğu sokağın karşı tarafında ise Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’ndan da arkadaşım olan Filiz ve ailesi oturmaktaydı. Annesi Nazmiye abla ile kardeşi Hasan hala anılarım arasındadır.

Bor’daki unutulmazlarım arasında olan Kayabaşı, Bor Belediyesi tarafından ilçeye Kayabaşı Parkı olarak kazandırılmış. Önünden çevre yolunun geçtiği Bor Kayabaşı Amfi Tiyatro alanında binlerce kişinin katılımı ile düzenlenen etkinlikler Borlulara hareketli ve güzel saatler yaşatıyor olmalı. Kayabaşı Parkı bir mesire alanı olarak halkın hizmetine sunulmuş ve yoğun ilgi görmüş. Borlu arkadaşlarım, bahar ve yaz aylarında Kayabaşında güneşin batışını izlemek ve piknik yapmak için yüzlerce vatandaşın Kayabaşına gittiğini söylüyorlar.  Bor Belediyesi tarafından yaptırılan Bor Kayabaşı Park’ta müzikli, ışıklı su dansı, özellikle çocukları büyülüyor olmalı… Ramazan aylarında genç, yaşlı ve çocuklardan oluşan binlerce kişinin izlediği Bor Belediyesi’nin etkinliklerinde, sihirbazlık, dans, cambazlık ve ateş gösterisi yer alıyormuş. Ne mutlu Borlulara…

Namdar Rahmi Karatay’ın “Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye” şiirini bilmeyenimiz yoktur. Şiir aynı zamanda bir deyim ya da atasözü haline gelmiştir. Hikâyesini anımsayalım. Bor önceki dönemlerde kurulan pazarları ile meşhur bir ilçeymiş. Bir köylü yüklü eşeği ile Bor pazarına doğru ilerliyormuş. Kasabanın yakınlarındaki bir çeşmenin başındaki ağacın gölgesinde dinlenmek için mola vermiş. Köyünden çok erken saatlerde çıktığı için orada uykuya dalmış. Uyandığında güneşin iyice battığını gören köylü, acele olarak pazara doğru yola koyulmuş, fakat pazar dağılmıştı. Satışlarını bitirip pazardan dönen diğer köylüler bu durumu görünce ‘’Geçti Bor’un Pazarı sür Eşeğini Niğde’ye’’ demişler. Rivayet bu ya…  

Eski adı Tyana (Tuana) olan Bor Niğde’nin en büyük ilçesidir. Antik Tyana güney Kapadokya’nın başkentiydi.  Yaklaşık 14 km güney batısında Melendiz Dağları’nın güney uzantısı olan yüksek bir tepenin güneydoğu yamaç ve eteklerine kurulmuştu. 5 belde, 21 köyün ve 18 mahallenin bağlı bulunduğu Bor’un adı ile ilgili değişik görüşler vardır. “Ekilmemiş toprak ve basit element”, “Yağmurdan sonra, toprağın üstünde meydana gelen tuzlu beyaz tabaka, ekilmemiş arazi” gibi yakıştırmalar olmuş Bor’un adı için. 

Bor ilçesi şu anda bağlı bulunduğu Niğde’nin tarihinden daha eski tarihe sahip, daha zengin arkeolojik kazılara yataklık eden bir ilçedir. Aslında bunun nedeni ise Bor ilçe merkezine 8 km uzaklıkta bulunan Kemerhisar beldesidir. Yapılan bilimsel araştırmalar Kemerhisar bölgesinin Niğde ve Bor’dan önceki ilk yerleşim yeri olduğunu ve insan topluluklarının hayat mücadelesinin tarih öncesi devirlerde bu topraklarda verdiğini göstermektedir.

Akıncı ailesi olarak biz hayat mücadelesini günümüzde veriyorduk. Baban Necati Beyin elma bahçesinde, biraz kendini toparlamış olan annem yemek, çamaşır, bulaşık, ev temizliğinin yanı sıra bazen bahçeye giderek babama yardımcı olurdu. Ben ve kardeşim öğleye kadar simit satarak, öğleden sonra okula ön hazırlık yaparak ve bazen de babama yardım ederek hayat mücadelemizi sürdürüyorduk.

Yaz tatili bitmiş, Eylül ayının üçüncü haftasında okullar açılmıştı. 29 Ekim İlkokulu’nda 1957-58 Eğitim ve Öğretim yılında beşinci sınıfa başlamıştık. Okul arkadaşlarımız ve öğretmenlerimiz bize yabancıydı. Huyunu suyunu bilmediğimiz bu yeni çevreye uyum sağlamakta gecikmedik. Necati Bey tarafından önceden alınan ders kitapları ile ön hazırlığımızı yapmıştık Necati beyin tavsiyesine uyarak. İlk haftalarda öğretmenlerimizin bütün sorularına doğru yanıtlar vermiş ve sorularda ellerimiz hep havada olmuştu. Ekim ayının ortalarına doğru kardeşimle ben sınıfın en iyi öğrencileri olmuştuk. Öğretmenlerimiz de bizim farkımıza varmışlar ve uyum sorunumuz ortadan kalkmıştı.

Okulda kendimizi kanıtlamış olduğumuzdan, okul öncesi ve hafta tatillerinde simit satışlarımız devam ediyordu. Bu arada meyve bahçelerinde hasat sona ermiş, babam yine işsiz kalmıştı. Kasım ayı ortalarında tarlalarımızın bulunduğu Misli/Konaklı köyüne gitti. Geri döndüğünde yüzü asık ve morali bozuktu. ‘’Hayrola Baba…’’ Demiştik. Babam da ‘’Nasıl söylesem Bilmem?’’ Deyip, uzun süre sustuktan sonra ‘’Misli ’ye gitmek zorundayız çocuklar.’’ Demişti. Başımızdan kaynar sular dökülmüş gibi olmuştuk. ’Yine mi Göç’’ Demiştik…

Babamın üzülerek yaptığı açıklamaya göre hazine yetkilileri köye dönmemiz konusunda ısrarcı olmuşlardı tarlaların mülkiyeti için. 1953 yılında İlkokul birinci sınıfa başladığımız Niğde Misli Köyü’ne 1957 yılının Kasım ayı sonlarında, beşinci sınıf birinci yarıyıl ortalarında tekrar gelmiştik. Yine yeni bir arkadaş çevresi, yeni öğretmenler ve uyum sorunları… Babam bizi köye yerleştirip, kış için yiyecek ve yakacakla ilgili bazı sorunları çözdükten sonra, çalışmak üzere tekrar Mersin’e gitmişti. Annem, kardeşim ve ben köyde kalmıştık tarlalar için. Kalmıştık kalmasına ama iki yıl sonra tarlalarımız yine de hazineye devredilmişti koşulları yerine getiremediğimiz için…

372 total views, 3 views today

Share