1952 yılında iskân edildiğimiz, 1953 yılında İlkokul birinci sınıfa başladığımız Niğde Misli Köyü’ne dört yıl sonra, 1957 yılının Kasım ayı sonlarında tekrar gelmiştik. Oysa 1957-58 Eğitim ve Öğretim yılına Bor’da 29 Ekim İlkokulu’nda başlamıştık. Tam Bor ve okula uyum sağladık derken köydeki tarlalar için geri dönmek zorunda kalmıştık.

1953 Misli Köyü

2000’li yıllarda Misli/Konaklı

1952 yılında köye iskânımız yapılırken ailemize 150 dönüm tarla vermişlerdi. Ne var ki tarlalarımıza 40 teneke buğday ektiğimiz 1952 yılını 1953 yılına bağlayan dönemde Niğde Misli Ovası şiddetli bir kuraklık yaşamıştı. 1953 yılında tarlalarımızdan yaptığımız buğday hasadından elimize geçen buğday miktarı 40-50 teneke civarında olmuştu. Hasadın samanı bize kar kalmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Durumumuz hiç de parlak değildi.

Hani derler ya ‘’ot yok ocak yok’’ diye. Aynen öyle bir durumdaydık 1953 yılı hasat sonunda. Evimiz vardı ama önümüzdeki yılı geçirecek yiyeceğimiz yoktu. Bunun üzerine Babam, pamuk tarlalarından sonra bir yıl yaşadığımız Osmaniye’ye tekrar gitmek zorunda kalmıştı iş bulmak için. Annem, kardeşim Mustafa ve ben köyde kalmış ve okul tatil olunca biz de Osmaniye’ye gitmiştik.

Köyde ilkokul birinci sınıfı bitirdikten sonra sırasıyla ikinci sınıfı Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda, üçüncü ve dördüncü sınıfları Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu’nda okumuştuk. Beşinci sınıfa da Bor 29 Ekim İlkokulu’nda başlamıştık. Ancak tamamlayamamıştık. Misli’de bize verilen tarlaların mülkiyetimize geçebilmesi için beş yıl işleme zorunluluğu varmış. Hazine yetkilileri öyle söylemişlerdi babama. Tarlaları kurtarabilir miyiz diye, ilkokul beşinci sınıfın yaklaşık ilk üç ayını Bor 29 Ekim İlkokulu’nda okuduktan sonra, Misli’ye dönmek zorunda kalmıştık.

Yıl 1957, Kasım ayı sonları…4 yıl sonra Misli’ ye dönmek… Demek yeni bir arkadaş çevresi, yeni öğretmenler ve uyum sorunları… Kardeşimle ben bunları düşünürken Babam bizi köye yerleştirip, kış için yiyecek ve yakacakla ilgili bazı sorunları çözdükten sonra, çalışmak üzere tekrar Mersin’e gitmişti. Annem, kardeşim ve ben köyde kalmıştık tarlalar için. İlk günler zor geçmişti. Bor ve Kayabaşı’nı özlüyorduk. Özlüyorduk çünkü ne zaman hüzünlensek ya da neşelensek kendimizi Kayabaşı’nda bulurduk. Hafif bulutlu bir akşamüzeri, batarken Ufuk çizgisini yarılayan güneş, yepyeni umutların habercisi edasıyla yıldızların parlaklığına bırakırdı geceyi… Geceler bile umut doluydu Kayabaşı’nda… Misli’ de umutsuz başlamıştık günlere ve okula…

Köyde eğitim ve öğretim yönünden pek fazla birşeyler değişmemişti dört yıl öncesine göre. Bu kez dördüncü ve beşinci sınıflar aynı sınıfta ders görüyorlardı. Dördüncü sınıflar ders yaparken beşinci sınıflar ödev yapmaktaydı. Bu uygulamanın olumlu bir yönü vardı, evde ödev yapmak zorunda kalmıyorduk. Kalan zamanlarımızı kitap okuyarak ve köyün mağaralarını keşfederek değerlendiriyorduk. Hafızam beni yanıltmıyorsa Jules Verne’in ‘’Aya Seyahat’’ ve ‘’Bir piyango bileti’’ adlı kitaplarını da bu dönemde okumuştum.

Yine de Misli’deki okulumuza uyum sağlamamız kolay olmuştu. Olmuştu çünkü Bor’da babamın bahçesine baktığı Türkçe Öğretmeni Necati beyin bize verdiği kitapları okumanın yanı sıra, okul açılmadan aldığı ders kitaplarını da gözden geçirerek okula hazırlıklı olarak başlamış olmak bizi sınıfın en iyileri arasına sokmuştu.  Misli ’ye de hazırlıklı gelmiştik yani… Üstelik köydeki öğrencilere göre bilgi yönünden de daha iyi olduğumuzu görmüştük. Okulumuzun Başöğretmeni ve bizim de sınıf öğretmenimiz olan Bayezit Tuna’nın dikkatini çekmiştik. Dikkatini çekmiştik ki bizimle özel olarak ilgilenmiş, hem okulun hem de kendi kitaplığından bize uygun kitaplar vermeye başlamıştı.

Misli ‘ye geldikten bir buçuk ay sonra yarıyıl tatiline girmiştik. Hem benim hem de kardeşimin bütün notları ‘’Pekiyi’’ idi. Bayezit Tuna öğretmenimiz bizi öpmüş, tatilde okumamız için birkaç tane de kitap vermişti. Bu arada babamdan da hem mektup hem de bir miktar para gelmişti. Durumuyla ilgili ayrıntılı bilgi yoktu mektubunda. Olamazdı da okuma yazması oldukça azdı çünkü.

Oldukça karlı bir kış mevsimindeydik. Misli Ovası dağlarla çevrili olup, kara iklimi kuşağındaydı. Deniz seviyesinden 1200 metre yüksekte olan dağlarla çevrili ova oldukça soğuk rüzgârların etkisindeydi. Yüksekliği ve dağlarla çevrili olması denizlerden yükselen su buharlarının bölgeye geçişine engeldi. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve kar yağışlıydı. Evlerimizde yakacak olarak saman ve tezek vardı. Saman alevi gibi deyimi tam da bizim evler için geçerliydi. Hareketsiz kaldığımızda üşüyorduk. Hareket etmeliydik, ediyorduk ve plastik leğenlerle kızak kayıyorduk.

Günler yel gibi geçip gidiyordu. 1958 yılına girmiş, okullarda ikinci yarıyıl başlamıştı. Sınıf öğretmenimiz Bayezit Tuna bizimle biraz daha fazla ilgilenmeye başlamıştı. Ders bittikten sonra da bizi okulda bırakarak yatılı okulların sınavlarına hazırlamaya başlamıştı. Var gücümüzle çalışıyor, yatılı okul sınavlarını mutlaka kazanmak istiyorduk. İvriz İlköğretmen Okulu ile Köy Enstitülerini ilk kez Bayezit Tuna öğretmenimizden duymuştuk. Köy Enstitülerini anlata anlata bitirememişti. İvriz İlköğretmen Okulu rüyalarımıza girmeye başlamıştı. Rüyalarımıza giriyordu çünkü İvriz kurtuluşumuzdu.

Derken okulda ikinci yarıyıl bitmiş, önce karnelerimizi sonra da İlkokul Mezuniyet Diplomalarımızı almıştık. Köyde yapılacak pek fazla bir şey yoktu. Beşinci sınıf ders kitaplarımızı bir kez daha gözden geçirmek ve yatılı okul sınavlarına hazırlanmamız gerekiyordu. Öyle de yaptık…

341 total views, 1 views today

Share