Ekim1958, İvriz İlköğretmen Okulu…

İvriz’e geleli neredeyse bir ay olmuştu. Okul Müdürümüz Kamil Açan hafta başı törenlerinde eğitimin önemini sürekli vurgulamakta ve ” Eğitim bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydir.” Dedikten sonra ”Sizlere burada öncelikle hayatınızı devam ettirecek her şeyi öğreteceğiz.” Demekteydi. Hayatımızı devam ettirelim ki aydınlanalım ve aydınlatalım.

Okulu, yönetimini, öğretmenlerimizi ve kurallarını öğrenmeye başlamıştık. Okulda tam bir kışla havası vardı. İyi ki vardı çünkü 600 civarında öğrencinin olduğu İvriz’de kadrolu çalışan 10-12 görevli bulunurdu. Söz gelimi yemekhanemizde bir aşçıbaşı ile yardımcısı olurdu. Onlar yemekleri hazırlardı.  600 öğrenci ile birlikte okul müdürü ve öğretmenlerin de yemek yediği yemekhanede yemek masalarının hazırlanması, yemekten sonra masadakilerin toplanması ve bulaşıkların yıkanması gibi işler yemekhanedeki nöbetçi olan öğrenciler tarafından yerine getirilirdi.

Okul yönetim binası ile yemekhane bitişikti. Yöneticiler ve öğretmenler bir ara kapı ile yemekhaneye geçerlerdi. Arazi eğiminden ötürü, yönetim binası ile aynı zeminde olan yemekhanemizin bir de bodrum katı vardı. Yemekhane binamız iki katlıydı yani. Ziraattan gelenler için bodrum, zemin kat oluyordu. Zemin katta mutfak ve gerekli erzakla eşyalar bulunurdu. Zemin üstü bölüm yemekhaneydi.

1958’li yıllarda okullar henüz kalorifer sistemleriyle tanışmamışlardı. Odun ve kömür sobasının da bulunmadığı yemekhanemizde fazla yer kapladığı için sandalye yerine tabureler kullanılmıştı. Yemek sonrası yeterince temizleyemedikleri için üzerine oturduğumuzda bazen pantolonumuza yapışırdı. Tam bir kışla havasının olduğu okulumuzdaki sabah kahvaltılarında herkese çeyrek ekmek verilirdi. Çaylarımızı karavanadan kepçe ile alır, su bardaklarına koyardık. İkinci bir çeyrek ekmek alma olanağımız olmadığı gibi, ikinci bardak çay alabilmek de mümkün değildi.

Yemekhane ve idarede olduğu gibi diğer birimlerde de öğrenciler görevliydi birer hafta süreyle. Her hafta başında, duruma göre, 60-70 öğrenci nöbete çıkar, bir hafta süreyle derslere girmezdi. Ders notlarını derse katılan arkadaşlarundan alır, kendi defterine çeker ve çalışırdı. Fırında, çamaşırhanede, yemekhanede, müzikhanede, laboratuvarda, idarede, ziraatte ve diğer birimlerde birer hafta süreyle aldığımız sorumlulukların bizi hayata hazırladığını yıllar sonra yaşayarak öğrenecektik. Öğrenecektik çünkü Eğitim bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydi. Köy Enstitüleri ve devamı olan İlköğretmen okulları bizlere her türlü sorumluluk yükleyerek her şeyi öğrenmemizi sağlıyordu.

Yemekhanemiz aynı zamanda konferans ve diğer sosyal etkinliklerin düzenlendiği yerdi. Etkinliklerin gerçekleştirildiği oldukça büyük bir sahnesi de vardı. Bazı hafta sonları filim gösterileri de, sinema salonuna dönüştürülen yemekhanemizde izlenirdi. Tam bir demokratik ortamın bulunduğu İvriz’de, öğrencilerle yönetim arasındaki iletişimi gerçekleştirecek öğrenci temsilciliği seçimleri propagandaları da Konferans salonuna dönüştürülen yemekhanede gerçekleşirdi.

Ülke seçimlerinde olduğu gibi üst sınıflardaki ağabeylerimiz, parti seçimlerinde olduğu gibi, bir gruplar oluştururlar, kendilerine bir de ad verirlerdi. Propagandalarını yaparlar, seçim yapılır ve en çok oy alan gurup öğrenci temsilcisi olarak görevlerine başlarlardı. Okul idaresi ile diyalog kurarak köprü görevini üstlenmiş olurlardı. Ayrıca öğrenciler arasındaki sürtüşmeleri gidermek, garibanları desteklemek, gerekirse maddi ve manevi olarak yardımcı olmak gibi görevleri de üstlenirlerdi. Bir bakıma ülke yönetimine hazırlık aşamasıydı öğrenci temsilciliği seçimleri.

İvriz, bir okuldan çok modern bir köyü andırıyordu. İdare binası, öğretmen lojmanları, derslikler, kütüphane, yemekhane ve yatakhaneler, müzikhane, işlikhaneler, laboratuvar dersliklerinin yanı sıra fırın, hamam, odunluk ve kömürlükler olmak üzere çok büyük bir alana ve dağınık olarak yapılanmıştı. Ayrıca ziraat olarak adlandırdığımız bölgede her türlü tarım araçları, bahçelerde kullanılacak alet ve edevatlar. Hayvanlarımız da vardı. Binaların bir ucu taaa Sütunlu Tepesinin eteğindeki dereye, öbür ucu da Uygulama Binasına kadar uzanırdı. Az daha unutuyordum, bir de kantinimiz vardı yukarıda bir yerlerde.

Acemiliğimizi ve ürkekliğimizi henüz üstümüzden tam olarak atmadığımız ilk haftalarda, her konuda bize yardımcı olan öğretmenlerimiz ve büyük sınıflardaki ağabeylerimiz oldukça hoşgörülü davrandılar. Ama herkesin yeri yurdu, sınıfı yatakhanesi belli olduktan ve dersler de iyiden iyiye başladıktan sonra, hayli katı bir disiplin kendini hissettirmeye başladı. Disiplin demek uzunca çalan sert tınılı ziller demekti. Yatma kalkma, kahvaltı yemek, mütalaa ve ders saatlerimizi hep bu ziller haber verirdi.

Sabahleyin saat 06’da kalk zilinin çalmasıyla birlikte, nöbetçi öğretmen, bazen öğrenci başkanı ya da disiplin başkanı, genellikle ellerindeki bir anahtar ya da bir madeni para ile demir ranzalara vurarak uyanmayanları uyandırırlardı. Uykunun o en tatlı yerinde istemeyerek yataktan doğrulur, gözlerimizi ovuşturarak kalkmaya çalışırken, Öğretmenimiz ya da öteki görevlinin başka koğuşlara gitmesini fırsat bilerek tekrar battaniyelerimizi başımıza çekip birkaç dakika daha kestirmek büyük bir zevkti.

Sabahları saat 06.45’de mütalaa (etüt) zili çalmadan sınıflarımızda olmak zorundaydık. Ödevlerin yapılması ve bir sonraki derse hazırlık çalışmasının yapıldığ zorunlu etütler 06,45-07,45 arasında yapılırdı. Etütten sonra okul meydanında toplanarak, sabah sporu niyetine, milli oyunlar oynardık. Milli oyunlara hazırlık aslında resim öğretmeni olan Mehmet Karaman tarafından gerçekleştirilirdi. Müzik bölümünü de kemal Çuhalılar öğretmenimiz çözmüştü. Okul bando takımı tarafından müzikleri çalınan milli oyunlar spor olmaktan çıkar, tam bir şölen havasına dönerdi. Ben bando grubundaydım, akordeon çalıyordum. Sonraki yıllarda bando grubu yerine oyun grubu içinde yer almadığıma bir hayli hayıflanmıştım.

Milli oyunlardan sonra bir düzen içinde yemekhaneye, sabah kahvaltısına gidilirdi. Çeyrek ekmek ve bir bardak çay eşliğinde peynir, zeytin,  bazen de pişmiş bir yumurta ile tamamlanan kahvaltı sonrası derslerimiz başlardı.  Dört saatlik değişik derslerden sonra öğle yemeği ve ardından dört saatlik bir ders yapılırdı. Arada yaklaşık 2 saatlik boşlukta bütün dünya klasiklerinin bulunduğu kütüphanede, müzikhanede, resimhanede, spor alanlarında bulunurduk. Akşam yemeğinden önce bir buçuk saat ve yemekten sonra da bir buçuk saat olmak üzere 3 saat etüt çalışmamız olurdu.

Sabah etütleriyle birlikte, günde zorunlu olarak 4 saat etüdümüz olurdu. Nöbetçi öğretmen ve üst sınıflardaki öğrencilerin gözetim ve denetiminde gerçekleştirilen etütlerde bütün ödevlerimiz bittiği gibi ertesi günkü derslerin ön hazırlığı da yapılmış olurdu. Muhteşem ve mükemmel bir uygulamaydı zorunlu etütler. Öyleydi çünkü yapamadığınız soruları sınıf arkadaşlarınıza sorabildiğiniz gibi nöbetçi öğrenci ve öğretmenden de yardım alırdınız.

Etütlerde ödevler ve sonraki günün ön hazırlıkları gerçekleştiğinden, boş kalan zamanların da iyi değerlendirilmesi gerekiyordu. Bu konuda da öğretmenlerimiz çok iyi rehberlik yapmışlardı. Yapmışlardı ki bazılarımız müzik dalında, bazılarımız resim dalında, bazılarımız edebiyat ve spor dalında yetkin hale gelmiştik. İvriz ve diğer ilköğretmen okullarında dünyaya örnek olacak bir eğitim ve öğretim vardı. Ülkemizdeki bütün tanınmış sanatçı, edebiyatçı ve yazarların okullarımız kaynaklı olduğunu bilmek yeterlidir…

400 total views, 1 views today

Share