1955 Haziran sonları, Mersin ile ilk tanışma…

Osmaniye sağlık kuruluşlarında yeterli donanım olmadığı gerekçesiyle annemin Mersin Devlet Hastanesi’ne sevkinden yaklaşık bir ay sonra okullar tatile girmişti. Annemin tedavisinin oldukça uzun süreceğinin anlaşılması üzerine Mersin’e göç kararı çıkmıştı. Okul durumumuz ne olacaktı. Birinci sınıfı Niğde Merkez Köyü Misli’de okumuş, sonra da Osmaniye’ye gelmiştik. O yaşlarda yeni bir çevre ve okula uyum sorunlarımız olurdu. Yeni bir okul, huyunu suyunu bilmediğimiz yeni öğretmenler ve arkadaşlar…Uyum sağlamış ve Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda ikinci sınıfı başarıyla bitirmiştik. Üçüncü sınıfı Mersin’de okuyacağımız kesinleşmişti. Acaba dördüncü ve beşinci sınıfları nerede ve hangi koşullarda okuyacaktık?

Osmaniye Karaçay kıyısındaki, kiralık da olsa, evimizi sevmiştik. İyi anlaştığımız arkadaşlarımız olmuştu. Ayrıca ev sahibimiz de her konuda bize yardımcı oluyordu. Üzgün ve kırılgan olduğumuzu gören babam Mersin’e yabancılık çekmeyeceğimizi söylemişti. Yeşilova Köyünden sonra bizimle birlikte Misli’ye gelen anneannem ve dayılarım, kuraklıktan sonra Bursa Karacabey taraflarına gitmişlerdi. Teyzem orada Karagözler Köyü muhacirlerinden biriyle evlenerek kalmış. Kurtuldu ailesinin diğer fertleri Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımla anneannem Mersin’e gelmişler. Kerim dayımla Yusuf dayım çırçır fabrikalarında işe bile girmişler. Bu haber içimizi ferahlatmıştı.

1955 Haziran ayı sonlarına doğru, istemeyerek de olsa, arkadaşlarımız ve bize emeği geçen ev sahibi ve komşularımızla vedalaştık. Bir arabaya yüklenen eşyalarımızla Osmaniye Mamure Tren istasyonunun yolunu tuttuk. Ulaştığımız İstasyon oldukça büyük ve heybetli yapıydı. Bir o kadar da sağlam yapılı görünüyordu. Hayranlık duymuştuk. Hayranlık duyduğumuz Mamure tren istasyonunun Osmanlı döneminde, 1898 yılında İstanbul-Bağdat tren hattı kapsamında Almanlar tarafından yapılmış olduğunu öğreniyoruz görevlilerden. Her zaman meraklı, öğrenmeye istekli bir çocuk olmam bazen başımı belaya sokuyorsa da genelde olumlu sonuçlar doğuruyordu.

Osmaniye Mamure Tren Garı

Hayranlıkla seyrettiğimiz istasyonda bir süre bekledikten sonra gelen kara tren vagonlarından birine eşyalarımız yüklendi ve Mersin’e doğru yolculuk başladı. Osmaniye, Ceyhan, Yüreğir, Adana, Yenice, Tarsus rotası izlenerek, yaklaşık 5-6 saat yolculuktan sonra Mersin Garına ulaşıldı. Mersin Garı’nın tarihçesinin 1890 yıllarına kadar uzandığını öğreniyorum sonraki yıllarda. Adana-Tarsus-Mersin demiryolu 1886 yılında işletmeye açılmıştı. Günümüzdeki Mersin gar binasının 50 metre doğusunda bulunan küçük istasyondan Gümrük Meydanı’na ve Mesudiye Mahallesi ile Soğuksu Caddesi’nde bulunan Bodosaki’ye ait fabrikalara dekovil hattı döşenmişti. Bu tarihlerde başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya olmak üzere Mersin’de, 12 ülkenin konsolosluğu bulunmaktaymış. Garın yaklaşık 500 metre güneyinde Akdeniz sahili bulunmaktaymış, babam öyle söylemişti. Günümüzde aynı yerde Mersin Uluslararası Liman İşletmesiyle Atatürk Parkı yer almaktadır.

Mersin Tren garı

Bir hafta önce Mersin Devlet Hastanesi’ndeki annemi ziyarete gelen babam konaklayacağımız yer konusunu, dayılarımın da yardımıyla çözüme ulaştırmış. Eski Mersin Devlet Hastanesinin yaklaşık 600 metre doğusunda, tren garının da yaklaşık 1 500 metre kuzeyinde bulunan hazine arazisine yerleşmişler dayımlar ve diğer göçmenler. Babam da bu hazine arazisi üzerinde dayımlara komşu olacak konumdaki bir yere sazlardan bir baraka yapmış. Günümüzde Mersin Atatürk Anadolu Lisesi ve çevresinin yer aldığı bu hazine arazisinde portakal ağaçları bulunuyordu. Tren garında tutulan bir atlı arabayla göçmen barakalarının bulunduğu bu yere ulaşıp, eşyalarımız indirildi. Dayılarımın yardımıyla kısa sürede barakamıza yerleştirildi.

Kardeşim Mustafa ile ben hemen çevreyi keşfe çıkmıştık. Portakal ağaçlarının da bulunduğu bu hazine arazisi içerisinden bir dere de geçmekteydi. Bu iyiydi. Su sorunlarımızın bir bölümü çözülmüş olacaktı. En azından bulaşık ve çamaşır için suyu buradan temin edebilecektik. Güneye, tren garı tarafına baktığımızda birkaç konut dışında hiçbir yapılanma yoktu. Mersin Tren Garı kolaylıkla görülüyordu. Kuzeye, Toros Dağlarına doğru bakıyoruz. Şimdilerde Toroslar Belediyesinin bulunduğu bu bölgede kent mezarlığı ile birkaç yapı bulunuyordu. Bu yapılardan birinin Kuvayi Milliye İlkokulu olduğunu öğrenecektik bir süre sonra.  Sol tarafımızda, batı yönümüzde ise annemin yatmakta olduğu hastaneyi görmüştük. 

Eski Mersin Resimleri (Sahil dolgusu yapılmadan önce)

Sonradan öğrenecektik. Mersin’in en bakir ve en çok fabrika işçisine ihtiyaç duyduğu zamanlarında gelmiştik buralara. Bu yüzden gecekondulaşmaya ve göçmen barakalarına fazla ses çıkaran olmamıştı. Ne de olsa fabrikalar için işçilere ihtiyaç vardı. Üstelik Mersin de henüz bir köy havasından kurtulamamıştı. 1800’lerin başında bir balıkçı köyü olan Mersin Tarsus’a, Tarsus da Adana’ya bağlı birer yerleşim birimiydiler. 1830’lardan sonra, bölgede pamuk ekiminin başlamasının ardın ilk çırçır fabrikaları, ardından da tekstil fabrikaları kurulmuştu Tarsus ve Mersin’de. Hem tarımdan sanayiye hem de tarımdaki ırgatlıktan sanayi işçiliğine geçişin ilk adımları ortaya çıkmıştı. Şadi Eliyeşil’in fabrikalarında yüzlerce sanayi işçisi çalışıyordu. Bunların bir bölümünü de Göçmen barakalarında yaşayanlar oluşturuyordu.

Pamuk tarlalarından elde edilen sanayi ham maddesinin, işlenmesi için fabrikalara taşınması gerekiyordu. Üretilen tekstilin de dağıtımı, pazarlara çıkabilmesi için ulaşım ağının genişletilmesi zorunluluğu vardı. Arzu edilen ulaşım ağı Tarsus’tan sağlanamaz olmuştu. Başlangıçta bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti. Bunun bir sonucu olarak 1886’da Bağdat Demiryolunun Adana-Tarsus-Mersin bağlantısının kurulmasını sağlandı. Sağlandı çünkü Antik Çağ’dan 17. yüzyıla kadar bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti.  

M.S. 5 yüzyılda Roma İmparatoru Justinaus, özellikle kış aylarında kentte su baskınına neden olduğu için Kydnos/Berdan Nehri’nin yatağını değiştirmişti. Böylelikle bugünkü Tarsus şelalesinin meydana gelmişti. Gelmişti gelmesine ama kentin içinden geçen nehir yatağı kurumuş, bu suyun ulaştığı Regma Gölü olarak bilinen lagün, yeterli suyu alamadığı için, zamanla bir bataklığa dönüşerek liman olarak önemini yitirmesine neden olmuştu. Yeni bir limana ihtiyaç doğmuştu. En yakın liman da Mersin’de bulunuyordu.

1955 yılı göçmen barakaları kalıntıları

1800’lerin ikinci yarısından sonra üretilen hammaddenin taşınmasına yönelik Adana-Tarsus-Mersin Demiryolu ile Mersin limanının kurulması ile birlikte Tarsus önemini yitirmişti. Mersin önem kazandı ve 1864 yılında, idari birim olarak,kaza oldu. 1869’da Belediye Meclisi kuruldu, 1888 yılında da Sancak oldu. Mersin’de ticaret gelişti, 1900’lü yıllarda, günümüzdeki Atatürk Caddesinin devamı olan, Uray Caddesi ticaretin merkezi oldu. Tüccarların konaklaması için Azak Han, taş Han gibi hanlar yapıldı. Müslim ve Gayrimüslimlerin nüfus olarak artması üzerine kiliseler, camiler, sinagoglar ve konaklar inşa edildi.

1924 yılında il yapılan Mersin 1933 yılında Büyük Mersin İlini oluşturmak için İçel İline katıldı ve ilin merkezi Mersin oldu. 1930’lu yıllardan itibaren başta Ankara olmak üzere birçok kentin şehir planını yapan Hermann Jansen Mersin Şehir planını da yaptı. Böylelikle bir balıkçı köyü olan Mersin modern bir kent olma yolunda emin adımlarla ilerlemeye başladı.

Bizler Mersin’e, köylülükten modern bir kente dönüşmeye başladığı bir dönemde gelmiştik. Hızla büyümeye başlamış olan Mersin; Mesudiye, Mahmudiye, Nusretiye, Kiremithane, Hamidiye ve İhsaniye gibi yeni mahalleleriyle, Tipik Avrupa Akdeniz kentleri görünümündeki yaşamıyla yeni yüzyıla heyecanla, umutla başlangıç yapmıştı. Yılda 300 ton pamuk işleyip 200 ton bez üreten ve buharla çalışan çırçır fabrikalarıyla da göçmen barakalarına yerleşen bizler için de umut kapısı olamuştu. Büyüklerimiz öyle söylemişti, bekleyip görecektik…

516 total views, 1 views today

Share