Çukurova’da mevsimlik işçi olmak, Ağustos 1951… 

Eşsiz bucaksız Çukurova’da sabahın erken saatlerinde  güneşin, bütün yakıcı ve kavurucu etkisiyle, doğuşunu hissetmiştim. Hissetmiştim ama gözlerimi bir türlü açamıyordum. Çapaklanmış ve acıyordu. Annem ılık suya batırdığı pamukla gözlerimdeki çapakları siliyordu. Bir an önce açılması için çabalıyordu. çabalıyordu çünkü kahvaltı yapıp pamuk toplamaya gidecekti. Büyüklerimiz bizden  önce kalkmışlardı. Sabah kahvaltısına tandırda pişirdikleri bazlamalarla zeytin ve çay hazırlamışlardı. O yıllarda zeytin ve peynir en ucuz gıda maddeleriydi. ’’Zeytin ekmekle idare ederiz.’’ Cümlesi yoksulluğun dile getirilişiydi.

Kahvaltı sırasında benim gibi diğer çocuklar da sivrisineklerden yakınmış, hatta benden daha küçükler ağlamışlardı. Büyüklerimiz bir çaresine bakarız diyerek, alel acele kahvaltılarını bitirip pamuk toplamaya gitmişlerdi. Uçsuz bucaksız Çukurova’nın bir köşesinde, Ceyhan’a 7-8 km uzaklıkta bir dere kenarındaki pamuk tarlasında mevsimlik işçi dönemimiz başlayalı birkaç gün olmuştu. Derme çatma olan çadırlarımız korunaklı değildi. Kuma ya da toprağa kurulduğu için böcek, yılan, yağmur, soğuk, toz gibi zeminden gelen birçok risk altındaydık. İçme, yemek ve diğer ihtiyaçlarımız için suyu dereden alıyorduk. dereden alınan su da hem sıcak, hem de yeteri kadar temiz değildi. Zaten temizlik kuralları da burada pek geçerli değildi. Hele sivrisinekler kanımızı emiyor, sıtma hastalıklarını taşıyıp duruyorlardı.

1950-51 yıllarında Çukurova’daki başlıca tarım, çeltik ve pamuktu. Ceyhan’ın yaklaşık 30 km batısında Kadirli’ye bağlı Akçasaz’ın yanı başında su baskınları sonrasında büyük bataklıklar oluşmuştu. Akçasaz bataklıkları… Çeltik ya da pirinç ekimi kolay olduğu, çok para getirdiği için her yıl daha geniş bir alana çeltik ekilmekteydi. Toprağı sürmek yok, işlemek yok. Toprağın yüzüne çeltikleri ekip basıyorlardı suyu. Oluşan bataklıklar bir yandan sivrisineği çoğaltıp halkın sıtmadan kırılıp geçmesine bir yandan da ağalar arasında su kavgalarına yol açıyordu.  

”Ağalar arasındaki su sorunu çözümledikten sonra halkın sağlığı kimin umurundaydı… Dünya sineğe sıtmaya boğuluyor, ovada sıtmadan binlerce insan ölüyor, tekmil ovada sıtmadan kimse kalmıyordu, ama para geliyordu. Para geliyordu ya, bütün ova yaz boyunca bataklık oluyordu, varsın olsun… Bir yanda toprak zengini ağalar, diğer yanda topraksız köylülerin bitmeyen kavgaları… Geriye kalan ise ağıtlar ve gözyaşları, eşkıyalık olayları… Biz Karagözler Köyü muhacirleri Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı Çukurova’sını yaşayacaktık.” ( Yaşar Kemal > “İnce Memed”)

Sadece biz mi yaşayacaktık, yaşamıştık? Yanıtımız ‘’hayır’’ olacaktı. Çukurova Bölgesinde mevsimlik tarım işçiliği 1951’den beri süregelmekteydi. Hasat dönemlerinde başta Maraş ve Urfa olmak üzere çeşitli Güney-Doğu illerinden bölgeye mevsimlik tarım işçileri gelmekteydi. İlk gelenler Bulgaristan muhacirleriydi. Sonra yoksul Güney-Doğu marabaları ve yarıcıları gelmeye başladı. Şimdilerde de Suriyeli muhacirler de katıldı bu kervana. Türkiye’nin ne kadar geliştiğinin bir göstergesi olan tarımda mevsimlik işçi olayını ayrıntılı yazma gereğini duydum. Yazma gereğini duydum çünkü önceki yazı dizilerimden anlaşılacağı gibi ‘’Çukurova’da mevsimlik işçi olmak’’ olgusu unutulmazlarım arasında olup, ülkemizin kanayan bir yarasıdır.

1950-1951’li yıllar Türkiye’nin kırsal alanları için en önemli dönüm yıllarıydı. Tarımda makineleşme ile birlikte, daha fazla arazinin tarıma açılması, pamuk ve diğer tarım ürünlerinin hasadı için daha fazla işçiye ihtiyaç duyulmuştu. Bunun için mevsimlik işçi bulunmalıydı. Bu iş için becerikli ve iş bilir kişiler, yani ”elçiler” kadrosu oluştu. Mevsimlik işçi bulmak, tarım arazisine getirmek ve çalışmalarını organize etmek için oluşan bu elçiler kadrosuna ‘’çavuş’’, ‘’dayıbaşı’’ gibi adlar da verilmekteydi. Çalışacak işçileri bunlar seçerdi.

Biz de bir elçinin bize ulaşmasıyla Maraş Elbistan’ın Hasan Köyünden Ceyhan’a 7-8 km uzaklıkta bir dere kenarındaki pamuk tarlasına ulaştırılmıştık. Mevsimlik tarım işçilerinin yüzde 82’sinde olduğu gibi bizler de bez ve naylondan yaptığımız çadırlarda kendimizden geçerek gecelemiştik. Derme çatma olan çadırlarımız korunaklı değildi. Kuma ya da toprağa kurulduğu için böcek, yılan, yağmur, soğuk, toz gibi zeminden gelen birçok risk altındaydı.

Çukurova’daki tarım işçilerini ve karşılaştıkları zorlukları en iyi anlatan büyük romancı Yaşar Kemal Ölmez Otu adlı romanında sivrisinekleri ve hasarlarını şöyle anlatıyordu.

‘’ Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisi­nekler… Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir.’’

Akçasaz sinek, sıtma yaptı. Artık yakınında köy, insan barınamaz oldu. Sıtmadan ölen öldü, kalanlar da başlarını alıp dağlara sığındılar. Çukurova’nın ağır olan havası Akçasaz yüzünden bir kat daha ağırlaştı, yaşanmaz bir cehennem oldu Çukurova. Yazın Akçasaz’ın yanına yanaşmanın mümkünü kalmadı. Ancak kışlağa inen Türkmenler yaklaşabildiler Akçasaza…”

Çukurova’da mevsimlik tarım işçisi olarak günlerimiz sivrisinek ısırıkları, kaşıntılar ve çapaklanmış gözlerle devam ediyordu. Biz çocuklar dâhil herkes gücü oranında pamuk toplama işine katılacaktı çünkü topladığımız pamuğun ağırlığına göre ücret alacaktık. Yevmiye olarak adlandırılan günlük ücret yoktu. Günlük ücret tarla sahibinin işine gelmiyordu. Kaytaranlar olabileceği gibi hasta olanlar ve çok sık tuvalete gidenler de olabilirdi. Devlet denetiminde olabilseydi, bir tarım işçisinin aylık asgari ücreti 120 TL civarındaydı. Bu demektir ki günlük 2 TL yevmiyesi vardı. Oysa elçilik sisteminde günlük 2 TL bile çok görülmekte, ağırlığa göre para ödenmekteydi.

Büyüklerimizin arkasından biz çocuklar da giriyorduk beyaz altın olarak bilinen pamuk denizine. Başlangıçta büyüklerimiz gibi, başlarımızı kaldırmadan topladığımız pamukları çuvalların içine koyma yarışındaydık. Oyun haline getirmiştik pamuk toplamayı. Birbirimiz ile yarışıyorduk. Ancak, bir süre sonra oyun olmaktan çıktı pamuk toplama işi. Pamuk tarlalarında gölge yapacak ağaç yoktu. Dümdüz Çukurova’da güneş yükseldikçe sıcak insanın tepesine vuruyor, hiçbir şey yapmadan güneşin altında durmak bile hemen terlemenize ve ayakta duramaz hale gelmenize neden oluyordu. Körpecik bedenlerimiz zor dayanır olmaya başlamıştı güneşin şiddetine, sivri sineklere, sağlıksız koşullara ve beslenmeye. Hastalanmaya başlamıştı yaşlılarımız ve çocuklardan bazıları.

Çukurova ve mevsimlik işçi olgusunu en iyi bilen büyük romancı Yaşar Kemal ‘’Ölmez Otu’’ adlı eserinde, benim de hafızama kazınmış olan Çukurovayı; 

Ovayı yağlı, mazot dumanlı, sıcak, buğulu, terli, ışıklı, fırın ağzı gibi kokulu bir gürültü almış çalkalanıyor, Çukurova uyanıyordu. Çukurova yorgundu. Serilmişti. Ağır ağır soluk alıyor, homurdanıyordu. Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan, bin başlı ejderha. . .”

Olarak tanımlıyordu. Her türlü  tehlikeye açık sazdan yapılmış barınaklarımızda bizi canımızdan bezdiren sıcakların yanı sıra, zamansız ve aniden bastıran yağmurlar olurdu. Bu yağmurlardır ki zaten yok denecek kadar az olan giysi ve yataklarımızı çamur içinde bırakmaktaydı. Uzaktan seyrettiğimiz Ceyhan garındaki trenlerden yükselen dumanlara çok sinirlendiğimi anımsıyorum. Sinirleniyordum, çünkü aniden bastıran yağmurların nedeninin bu dumanlar olduğunu sanıyordum…Çocukluk işte.

590 total views, 2 views today

Share