Pamuk tarlaları Ceyhan Adana, 1951 Ağustos ayı ilk haftası…

Bulgaristan Şumnu Karagözler Köyünden Şubat 1951 yılında gerçekleştirdiğimiz göç sonrasında Elbistan Alevi Kürt Köylerine birer aile olarak yerleştirilmiştik. Akıncı Ailesi olarak 1951 yılı temmuz ortalarına kadar köyde kalmıştık. Babam köyde ve yakın çevresinde bedensel güç gerektiren işler aramış fakat bulamamıştı. Ayrıca Bulgaristan’daki köyümüzden çok farklı bir Sosyo-ekonomik yapısı olan Hasan Köyün sakinleri ile uyum sağlamamız ve asimile olmamız mümkün olmamıştı. Diğer köylerdeki Karagözler köylüleri de bizden farklı değildi.

Ağustos yaklaşmıştı. Elbistan kazasına inen bazı Karagözlüler Çukurova’dan gelen ”elçi” ya da ”dayı” olarak kişilerin mevsimlik işçi aradıklarını öğrenmişlerdi. Elbistan köylerinde aç ve sefil kalmaktansa Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gitmenin kurtuluş olacağına karar verilmiş ve elçinin sağladığı bir kamyonla zorlu bir yolculuktan sonra Ceyhan’a ulaşmıştık akşamüzeri. Bir süre mola verdikten sonra işveren durumundaki tarla sahibi bizleri haftalarca kalacağımız pamuk tarlalarından birine götürmüştü. Böylece Çukurova’daki pamuk tarlalarında mevsimlik tarım işçi dönemi başlamıştı…

Ceyhan, bir dere kenarında konakladığımız pamuk tarlalarından 7-8 km uzaklıktaydı sanıyorum. Konum olarak Çukurova’nın tam ortasında yer alan Ceyhan, yörenin pamuk ambarıydı. Adana’nın yaklaşık 50 km doğusunda ve Ceyhan Nehri’nin kıyısında kurulmuş, büyükçe bir ilçesiydi. Kamyondan eşyalarımız da indirilince büyüklerimizin ilk işi başımızı sokacak birer barınak yapmak için gerekli eşyaları aramak oldu.

1951’li yıllarda pamuk üretimi suya da ihtiyaç duyduğundan tarlalar akarsuyun bol olduğu dere kenarlarında olurdu. Pamuk üretiminden önce çeltik olarak adlandırılan pirinç üretimi de yapılmış olduğundan çevremizde bataklıklar da vardı. Bataklıklar sazlıkların ve sivrisineklerin bolca bulunduğu vahalardı. Bu vahalardan, çadır kurulmasını sağlayacak boyut ve kalınlıkta yeterince saz kesildikten sonra geçici barınak yapılmasına geçildi.

Yaşam çadırlarımızda, duvar elemanı olarak kamış ve sazlar kullanılırken, üzeri çadır beziyle kapatılmıştı. Tuvalet ihtiyacı için diğer aileler ile ortak kullanılan, dere kenarında muşamba ile çevrilmiş seyyar diyebileceğimiz tuvaletler yapıldı. Biz tuvaletlere kenef diyorduk. Bulaşık yıkama ve yemek pişirme ihtiyaçları için de çadırlarımızın önüne, çalı çırpı ile yakacağımız ocak yerleri yapıldı.

Oldukça zorlu ve yorucu bir yolculuktan sonra, biz çocuklar ve yaşlılarımız kendimizden geçmiş, adeta sızmıştık Ceyhan’daki pamuk tarlalarında. Anne ve babalarımızın ne zaman yattılar kim bilir. Çukurova güneşi bütün keskinliği ve sıcaklığı ile pamuk tarlalarının üzerinde doğmuş ve uyanmamızı sağlamıştı. Bir an için nerede olduğumuzu anımsayamadık. Kendimize geldiğimizde farkına vardık sivrisinekler tarafından ellerimiz, yüzümüz ve bacaklarımızda yapılan hasarı…

Çukurova’daki tarım işçilerini ve karşılaştıkları zorlukları en iyi anlatan büyük romancı Yaşar Kemal Ölmez Otu ve İnce Memed adlı romanlarında sivrisinekleri ve hasarlarını şöyle anlatıyordu.

‘’ Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisi­nekler… Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir.’’

Akçasaz sinek, sıtma yaptı. Artık yakınında köy, insan barınamaz oldu. Sıtmadan ölen öldü, kalanlar da başlarını alıp dağlara sığındılar. Çukurova’nın ağır olan havası Akçasaz yüzünden bir kat daha ağırlaştı, yaşanmaz bir cehennem oldu Çukurova. Yazın Akçasaz’ın yanına yanaşmanın mümkünü kalmadı. Ancak kışlağa inen Türkmenler yaklaşabildiler Akçasaza…”

Çukurova’da mevsimlik tarım işçisi olarak ilk günümüze sivrisinek ısırıkları ve kaşıntılarla başlamıştık…

483 total views, 1 views today

Share