Edirne göçmen misafirhanesinde, Şubat 1951…

1944 yılından itibaren Bulgar hükumetinin Asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalan Karagözler Köyü yaşayanları, kayıpları en aza indirgemek için, kendilerini saklama yöntemini benimsemişlerdi. Daha önceleri görmek, bilgilenmek, öğrenmek ve çalışmak için gittikleri 55 km uzaklıktaki Şumnu ile 90 km uzaklıktaki Varna ile bağlantılarını kestiler neredeyse. Gaz ve tuz gibi üretemedikleri maddeleri almak için gider oldular şehirlere. Aralarından göze batmayacak ve Bulgarca bilenleri seçerek bunu sağladılar. Şehir bağlantılarını keserek yöneticilere kendilerini unutturmak istediler.

Karagözler Köyü Şumnu Bulgaristan

Karagözler Köyü ve diğerlerinin seçtikleri bu yaşam biçimini Bulgar yöneticileri kırılması zor bir direniş olarak algıladılar. Hem direnişi kırmak ve hem de Türklerle birlikte ekonomik getirisi olmayan çingenelerle haytaları da zorunlu göçe tabi tuttular. 200 bin ve daha fazla kişiyi kimliksiz ve pasaportsuz göndererek Türkiye’yi de zora sokmak istediler. Rahmetli babam ve babam gibileri ‘’ sizi siz yapan her şeyin, isteğiniz dışında, elinizden kayıp gitmesi’’ni göğüsleyerek göçe karar verdiler.

Evlerimizi ve tarlalarımızı satmak istedik, kimse almadı. Alacak durumları da yoktu zaten. Evlerimizi, bahçelerimizi ve hayvanlarımızı öylece bıraktık. Türkiye ile yapılan müzakereler sonrasında, günde en fazla 800 göçmenin gönderilmesi şartı nedeniyle, bize soğuk bir Şubat ayının günü denk geldi. Yanımıza yatak, yorgan ve kap kacak alabildik. Üstü açık bir kamyonla Şumnu’daki tren istasyonuna götürüldük.

Şumnu Tren Garı

Yeterli tren olmadığı gerekçesiyle, Şubat 1951’in dondurucu soğuklarında bir iki gün bekletildiğimizi anımsıyorum sisler arasında. Tüm göçmen kafilelerinin trene binmesi için 20-30 dakikalık zaman bırakılmaktaydı.Bu Bulgarların bulduğu bir işkence biçimiydi. Yaşlılar ve küçük çocukların tren vagonlarına yerleştirilmeleri nedeniyle eşyalara bakacak zaman kalmıyordu. Birkaç ailenin eşyası bir vagona konmaktaydı. Bu düzenleme sırasında kıymetli bazı eşyaların istasyondaki görevlilerce alındığını büyüklerin konuşmalarından anlamıştım. Rahmetli babamın sonraki yıllarda anlattıklarına göre, Bulgar makamları göçmenlere ait kimlik ve okul diplomalarının çıkışına izin vermemişti. Türkiye’ye gelen eşya vagonları Edirne’de boşaltılmaktaydı.

Şumnu Edirne arası yaklaşık 300 km’dir. Saatte ortalama 30 km yol alan trenlerle en az 10 saat yolculuk yapmamız gerekiyordu. Göçmenlerin üst üste olduğu kara vagonlarda yolculuk başladı. Vagonlar hem soğuk hem de sağlıklı değildi. Annem sürekli öksürüyordu. Şiddetli öksürükleri önemli bir hastalık belirtisiydi. En küçük kardeşimiz Şaban da öksürüyordu ama durumu pek tehlikeli değildi sanıyorum. Ya da ben öyle zannetmiştim.

Edirne Selimiye Camii

Bu yolculukla birlikte, köyümüzden ayrılalı bir haftaya yakın zaman geçmiş olabileceğini düşünmüştüm. Nihayet Edirne’ye giriş yapmıştık. Trenimiz Karaağaç garına iki taraftan yükselen sevinç sesleri arasında girmişti. Başta babam ve dedem olmak üzere trenden toprağa ayak basanlar, hemen yerlere kapanmışlar “vatanımız geldik şükürler olsun, vatanımız geldik…” diye yüzlerini toprağa sürmüşlerdi.

Selimiye Edirne

Yaşlılar hemen kamyonlarla göçmen misafirhanesine gönderilmiş ve yanlarında getirebildikleri eşyaları ayrıca nakledilmişti. Bu sırada kafilede hastalanmış olanlar ki annem de onlardan biriydi, revire kaldırılmıştı. Diğer göçmenler, bir yandan misafirhanelere yerleştirilmiş, bir yandan da revirlere alınarak sağlık kontrolleri yapılmıştı. Ayrıntılı bir muayeneden geçirilerek tüberküloz, soğuk algınlığı, ishal ve kızamık gibi bulaşıcı sağlık sorunlarının olup, olmadığı araştırılmıştı. Göç sırasında yaşadığımız koşullar, şiddetli soğuklar, sağlıksız mekanlar ve beslenme yetersizlikleri bu tür hastalıkların kaynağıydı. Başta annem olmak üzere, bu tür hastalıkları olanlar iki üç ay Edirne’de kalarak tedavi edilecekler, diğerleri Türkiye’nin değişik yörelerine gönderilecekti.

Selimiye Edirne

Edirne göçmen evi 360 kişilik kapasitesine karşın 1000 kişiyi kötü koşullar altında barındırmaktaydı. Göçmenler ilk olarak burada konaklamakta ve sağlığı elverişli olanlar buradan çeşitli illere dağıtılmaktaydılar. Edirne’nin yanındaki Tekirdağ da Bulgar sınırında olması nedeniyle, göçmenlerin ihtiyaçlarını karşılamak için önemli bir geçiş yeri görevi görmekteydi. Kızılay, Çorlu ve Edirne’de 50 yataklı hastane kurmuştu.

Misafirhanede iki gece konakladığımızı anımsıyorum. Sonrasında babam hastaneye yatırılmış olan annemin yanında kaldı. Anneannem, Halil dedem, dayılarım ve kardeşlerimle birlikte bazı köylülerimiz Maraş İli Elbistan kazası köylerinden birinde yerleşmek üzere yola çıkarılmıştık. Amcamın Antalya taraflarında bir yere, halamın da Tokat taraflarında bir yere gönderildiğini öğreniyorum sonraki yıllarda. Az daha unutuyordum. Babam ailemize ‘’Akıncı’’ soyadını alırken Halil dedem de, Bulgaristan’dan kurtulduğumuz için, ‘’Kurtuldu’’ soyadını almıştı ailesine.

986 total views, 1 views today

Share