17 Aralık 1958 Çarşamba, İvriz…

Fen Bilgisi dersinden yeni çıkmıştık. Gün içerisinde kar ve yağmurun etkili olduğu İvriz’de akşamüzeri oluşan rüzgâr Torosların üzerindeki bulutları parçalamış, kızıl renkleriyle batmakta olan güneş görünmüştü.  Etrafımızdaki dünya fen Bilgisi dersindeki kızıl demirin renklerine bürünüyordu sanki. Ufuk çizgisini yarılayan güneş, yepyeni umutların habercisi edasıyla batarken, yıldızların parlaklığına bırakıyordu İvriz’i. Son derece gizemli ve romantik bir ortam oluşmuştu. Bütün arkadaşlarım sınıfımızın nadide çiçekleri olan kız arkadaşlarımız Sema ile Gülşen’e baktılar sevgiyle. Gülşen sessiz kaldı ama Sema kendilerini sevgiyle kucaklamış olmak ve günbatımı renkleriyle bezemiş olmamızdan mutlu olduklarını ifade etti. Biz de mutluyduk sınıfımızda olmalarından. Mutluyduk çünkü bizi edepli davranmak zorunda bırakıyorlar ve bilmeden terbiye ediyorlardı. Diğer sınıflara göre daha centilmen olmuş ve kendi kendimizi de eğitir olmuştuk.

Öğretmenimiz Mehmet Baş az önceki fen Bilgisi dersinde Isı ve Sıcaklık kavramlarını anlatmıştı. Aralarındaki ilişkiyi görelim diye de yanmakta olan bir bunzen bekinin üzerine demir bir çubuk yerleştirmişti. Yeterince ısı enerjisi alan demir çubuk bilinen bir sıcaklığa eriştiğinde önce kırmızı sonra da turuncu ve sarı renkler ortaya çıkmıştı. Şimdi de atmosferde, İvriz semalarında, aynı olay gerçekleşiyordu. Kırmızı, turuncu ve sarı renkleriyle bir masal ortamı sunmuştu ufuk çizgisinde kaybolan güneş.

Diğer renklere göre düşük enerjili olan kırmızı, turuncu ve sarı renklerin atmosferde dağılmadan çok uzaklara gidebilme özellikleri vardı. Bulutlardan yansıyan bu renkler gözümüze ulaşarak muhteşem günbatımını oluşturuyorlardı. Günbatımı renkleriyle Fen Bilgisi dersinde öğrendiklerimiz taçlanmıştı. Bu arada kız arkadaşlarımıza da takılma fırsatımız doğmuş, kendilerini günbatımı renklerine bezemiştik.

Köy Enstitülerinde ve devamı olan İlköğretmen okullarında karma eğitim yapılmaktaydı. Karma dediğime bakmayın, adı karmaydı. Öyleydi çünkü 1958 yılında İvriz’de üç kız öğrenci vardı. Bizim sınıfımızdaki kızlardan Sema Milli Güvenlik öğretmenimizin, Gülşen ise okulumuzda görevlilerden birinin kızıydı. İkinci sınıftaki Feride ise okulumuzun direklerinden biri olan Salih Ziya Büyükaksoy’un kızıydı. Her üçü de gündüzlü olup, son dersten sonra evlerine gidiyorlardı. Ancak derslerden birinden yardıma ihtiyaçları olduklarında akşam yemeği öncesi etütlerden birine katılarak bizlerden yardım alıyorlardı.

Türkiye’de yatılı düzeyde karma eğitim, ilk kez Köy Enstitülerinde uygulanabilmişti. Ne var ki, 1935 sayımına göre 40.000 köyün 35.000’inde ilkokul yoktu, var olanların ise çoğu üç sınıflıydı. Bu nedenle de kız öğrencilerden vazgeçtim, erkek öğrenci bile bulmakta zorlanıyordu Köy Enstitüleri. Okulumuzda bulunan kızlarımızı kollayıp korumalıydık ki başka kız öğrenciler gelsin. Bu konuda yönetimce de uyarılmıştık zaten. Düşünüyorum da 600 kız öğrencinin bulunduğu bir okulda üç erkek öğrenci olsaydık halimiz nice olurdu?…Öğretmenlerimizle birlikte bizler de kız arkadaşlarımızın incitilmemesi ve olumsuz bir takım sonuçların doğmaması için azami itina gösterdik. Ağabey kardeş ilişkileri oluşturduk. Dönemimizde öğrenci olan Feride Büyükaksoy buna tanıktır.

1945-46 ders yılı verilerine göre 14 464 öğrenciden sadece 1396’sı kız öğrenciydi. Kız öğrenci bulmak, bulunsa bile ailelerini ikna etmek çok zordu. Köy Enstitülerine kız öğrenci bulmakta yaşanan zorlukların başında ilkokulu bitiren kız öğrenci sayısının az olmasının yanı sıra, bu dönemde köylüler kızlarını bu okullara gönderme konusuna kuşkuyla yaklaşmaktaydılar. Enstitülerin ilk açıldığı dönemlerde, kızları Enstitü ’ye kaydetmek amacıyla köyler gezilerek, aileler ikna edilmeye çalışılmıştı. Ayrıca, Erkek öğrenciler tanıdıkları kız öğrencilerle birlikte kayıt yaptırırsa, erkek öğrencileri sınavsız olarak Enstitülere alınma yöntemi de benimsenmişti. Kız öğrenciler zaten sınavsız olarak okullara alınıyordu. 1945 yılında bu şekilde kayıt yaptıranlardan biri de, 1950’de İvriz’i birincilikle bitiren Ayşe Baysal’dı.

Ben Orta öğrenimini İvriz Köy Enstitüsü’nde 1950’de tamamlayan Ayşe Baysalı 1980’li yıllarda ‘’Mercimek Teyze’’ olarak tanımıştım. Eşim Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü Teknik İşler Daire Başkanlığında Mimar olarak çalışmaktaydı. Ofisin depolarında çok fazla biriken, aynı zamanda çok yararlı olan mercimeğin tüketilmesi gerekiyordu. Beslenme ve Diyetetik konusunda uzman olan İvrizli Prof. Ayşe Baysal’dan yardım istenmişti. Reklamlar, paneller ve toplantılar düzenlenerek mercimekle yapılan onlarca çeşit yemeğin tarifini vermişti Ayşe Baysal ve depodaki mercimekler tüketilmişti.

Ayşe Baysal’ın İvriz çıkışlı olduğunu öğrenen eşim, benim de İvriz çıkışlı olduğumu söyleyerek, beni tanıştırmıştı. Uzun uzun İvriz’den söz etmiştik. Karma eğitim olmasına rağmen dönemimdeki kız öğrenci azlığından yakınmıştım. Onun döneminde de durum pek farklı değilmiş. Enstitü ortamını, kendi çevresinden insanların olduğu bir yer olarak tanımlayan Ayşe Baysal’ın kız çocuklarının enstitüye alımıyla ilgili olarak söyledikleri oldukça dikkatimi çekmişti. Şöyle söylemişti…

Köy Enstitülerine alınacak kız öğrenci bulunamıyordu. Oysa erkek öğrencilerden başvuru çok oluyordu ve sınavla alınıyorlardı. Sınavsız alınanlar da oluyordu. Şöyle ki bir kız öğrenciyi yanında getiren erkek öğrenci sınavsız alınacaktı. Köyümüzün hatırı sayılan kişilerden birisi oğlunu mutlaka enstitüye göndermek istiyordu. Ama sınavı kazanamayacağından korkuyordu. Oğlunun sınavsız alınması için, annemi kandırmış, beni de İvriz’e göndermesini sağlamıştı.’’

1930 yılında Karaman’ın Uğurlu köyünde dünyaya geldiğini söyleyen Prof. Ayşe Baysal Köy Enstitülerine atılan iftiralar ve karalamalar sonrasında kapanmalarının en çok kadınlarımız açısından üzücü bir durum olduğunu söylemişti.

Enstitülerde eğitim gören ve kitaplar aracılığıyla da olsa farklı bir dünyayla tanışan köy çocuklarının tutum ve davranışları, hayata bakış açıları belirgin bir şekilde değişiyordu. Evrensel kültürün meyveleriyle tanışma, görülen haksızlıklara karşı çıkmayı, sorgulamayı ve sorgulatmayı da beraberinde getiriyordu. Böylece halk çocukları içinden bir kesim rejimin hedeflerinin ötesine geçerek emek yanlısı fikirlere de açık hale gelmişlerdi. Bu nedenledir ki, hem zamanın bürokrasisi hem de köyün egemen unsurları, verilen eğitim nedeniyle kurulu düzenlerinin bozulma emareleri göstermesini hiç hoş karşılamamıştı.

Bu da Köy Enstitülerinin sonunu getirecek olan sürecin başlangıcı oldu. Köy Enstitülerine yönelik bir karalama kampanyası başlatıldı. Enstitülerin “Bolşevik yuvası” olduğu, eğitmenlerinin “Kızılbaş-komünist” olduğu, kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmelerinin bu okulları “fuhuş yatağına” çevirdiği, “dinin elden gittiği” yaygarası koparılıdı ve bilinen sonuca ulaşıldı. Günümüzde de Köy Enstitülerinin kalıntıları ile birlikte aydınlanma çağı yok edilmeye çalışılıyor…

287 total views, 1 views today

Share