1951 Bulgaristan Göç Anıları 5

 

Tırmandıkça tırmanıyorduk…Tırmanıyorduk da hangi dağın eteklerindeydik acaba? Demiştim kendi kendime… Hangisi olduğunun da pek önemi yoktu zaten. Birlikte keşfetmeye karar vermiştik kardeşimle. Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’in güneyinde kalan Sakar Balkan ile Osmaniye Düziçi Yeşilova Köyünün doğusunda bulunan Amanos dağları eteklerini karıştırmış olmalıydım. Öyleydi çünkü benzerlikleri çoktu. Kardeşim Mustafa ile her ikisinin de eteklerin deydik.

Tırmandıkça görüş alanımız büyümüştü. Mustafa önümüzdeki yemyeşil ovaya baktıktan sonra ”Köye neden Yeşilova dendiğini şimdi daha iyi anladım.” Demişti. Ben de ”Yeşilova nereden çıktı? Sakar Balkan eteklerinden Karagözler’e bakıyoruz.” Demiştim. Gülmüştü Mustafa… ”Gözlerini ter basmış, etrafını göremiyorsun.” Demişti. Öyleydi gerçekten… Alnımdan sızan terler kaşlarımı aşmış, gözlerimi örtmüş ve etrafı göremez olmuştum. Gözlerimi silip, yan döndüğümde, Mustafa yerine, ahırdan bozma evimizde fısıldayarak konuşan annemle babamı gördüm. Mustafa da yanımda mışıl mışıl uyumaktaydı. Afalladım birden…Neredeydim ben? Hafızamı toparlamaya çalıştım. Yatakta, yorganın altındaydım. Kan ter içinde kalmıştım. Yine rüya görmüş ve nerede olduğumu da karıştırmıştım.

Uyandığımı gören annem aydınlık ve mutlu bir yüzle bana dönüp; ”Uyandın mı Mehmet.” Dedi. ”Baban hayırlı bir haber duymuş Ömer Dayı’dan. Bizi Niğde Misli Köyü’ne iskan etmişler.” Uyku sersemi pek anlamamıştım annemin dediklerini. ”Ne demek iskan?” Demiştim. Babam yanıtlamıştı. Ev bark ve tarla sahibi olacağız, göçebe hayatımız sona erecek oğlum.” Demişti. Gözümün önüne yine Karagözler Köyü gelmişti. İskan edildiğimiz köy Karagözler’e benziyor muydu acaba? Kalktım, kardeşimi de kaldırdım. Hep birlikte kahvaltı yaptık. Bu kez kahvaltı da süt de vardı...

                                         Niğde Misli Köyü’ne iskan ediliyoruz… 

Yeşilova’da günler, haftalar, aylar geçmiş ve 1952 yılına girilmişti. Ilıman bir iklime sahip olan Çukurova’da ve Yeşilova’da ekim-dikim zamanı gelmişti. Eli ayağı tutanlar ve hatta 8 yaşına girmiş olan ben de köydeki tarlaların ekim-dikime hazırlık çalışmalarına katılmış, çapa yapmış, fidelerin dikiminde çalışmıştım. Nafakalarını kazanmak için bütün gayretimizle çalışan bizler, Yeşilova’ya yakın yerlere de işe gidiyorduk. Bu arada Ömer Dayı da bizlerin göçebelikten kurtulması için yetkililerle temas ediyordu. Uzun uğraş ve araştırmalardan sonra biz Karagözler köylülerinin Niğde’nin Misli Köyü’ne iskân edildiğini öğrenmiştik. Bize göç görünmüştü yine…

Yeşilova tren istasyonuna yakındı. Göç için en uygun ulaşım yolu kara trendi. Üstelik, Adana-Mersin arasındaki Yenice tren istasyonundan aktarmalı kalkan trenler de Ulukışla-kayseri arasındaki Hüyük tren istasyonundan geçiyordu. Misli Köyü de Hüyük’ten yaklaşık 6 km kuzey-batıdaydı. Bir kez daha kara tren vagonlarıyla yolculuk görünmüştü. Bize kucak açıp barınma yeri veren, başta Ömer dayı olmak üzere, Yeşilova köylülerine şükranlarımızı sunduktan sonra helalleşip vedalaştık. Ömer dayı da bizi traktör römorkuyla tren istasyonuna bırakıp, eşyaları yüklememize yardımcı olmuştu.

                                                     Temmuz 1952, Niğde Misli Köyü…

1952 yılının koşullarında yaklaşık 350 km’lik yolculuğumuz iki gün sürmüştü sanıyorum. Hüyük istasyonunda indirilen eşyalarımız, bir süre sonra Misli Köyünden temin edilen öküz ya da at arabalarıyla köye taşınmıştı.

Yeşilova Köyünden sonra Misli Köyü bizi hayal kırıklığına uğratmıştı. Köye girdiğimizde tek bir dikili ağaç göremediğimiz gibi, sanki terkedilmiş ve unutulmuş bir yerleşim birimi havası ile karşılaşmıştık. Akarsu ve dere oluşumlarına rastlamadığımız köyde taş ve kumdan başka bir şey yoktu. Eşyalarımızı indirdiğimiz bölgede yer altı mağaralarının bulunduğunun farkına varmıştık bir süre sonra.

Köyde bize tahsis edilecek evler de yoktu. Geçici barınma yerleri olarak yine çadırlarımızı kurduk. Un çuvalları ve tandırlar ortaya çıktı. Ateş yakmak için de, odun, çalı çırpı olmadığı için, hayvan dışkısı ve samandan yapılan tezekler kullanıldı. Köydeki Selanik muhacirleri, elverdiğince bizlere yardımcı olmaya çalışmışlardı.

Misli Köyüne taşındıktan bir süre sonra Niğde’den göçmenleri organize etmekle görevli olanlar gelmişti. Aile reislerine ev yapımında kullanılmak ve hiç olmazsa 6 ay yaşamımızı idare ettirecek kadar nakit para verdiklerini öğreniyoruz. Sonraki yıllarda geçimizi sağlasın diye de, kişi başına 25 dönüm olacak şekilde, Misli Ovasından tarla vermişlerdi. Biz dört kişilik aile olduğumuzdan 100 dönüm arazi düşmüştü.

1926 yılına kadar bir Rum Köyü olan Misli ‘ye Rumlar Misthi diyorlarmış. Terkedilmiş görünen köyün sakinleri 1924 yılı Nüfus Mübadelesinde Selanik’ten göçen Türklerin bir bölümü oluşturuyordu. Bir bölümü oluşturuyordu çünkü bir bölümü de çalışmak için başta Çukurova olmak üzere diğer illere gitmişlerdi. Yıllar sonra bir bölümünün de Yunanistan’a geri döndüğünü öğreniyoruz.

Aile büyüklerimiz başımızı sokacak yer sorununu çözmeye çalışırken biz çocuklar da köydeki mağaraları keşfetmenin peşindeydik. mağaralar oyun alanımız haline gelmişti. En popüler oyunumuz saklambaçtı. Büyüklerimizin uyarısına rağmen, bazen kaybolacak kadar derinlerine gidiyorduk mağaraların… Bir süre sonra oyun alanımız oldukça büyük ve heybetli bir yapı olan Rumlardan kalma kiliseye kaydı. Bakımsız kalmış bu devasa yapının İstanbul’daki Ayasofya’dan sonra en büyük Rum Kilisesi olduğu ortaya çıkacaktı.

Biz çocuklar Misli Köyünü ve gizli hazinelerini keşfetmeye çalışırken, başta babam olmak üzere, Karagözler muhacirleri seçtikleri yerlerde kendi evlerini yapmaya başlamışlardı. Köyde işlenebilir taş boldu. Ayrıca kerpiç de dökmüşlerdi. Niğde Valiliği tarafından ev yapımında kullanılmak üzere verilen paranın bir kısmı ile ustalar da bulunmuştu. Sanıyorum 20-25 gün gibi kısa bir sürede, bakanlıkça belirlenen bir plan dâhilinde, evlerimiz bitmişti.

Evlerimiz yapıldıktan bir süre sonra taş duvarlarla çevrilerek kapalı avlular oluşturulmuştu. Bizim avlumuz içerisinde girişi engelsiz olan bir mağara da vardı. Olması iyiydi, iyiydi çünkü edineceğimiz hayvanların barınma yerlerini şimdiden sağlamıştık. Diğer taraftan köylerde ‘’kenef’’ adını verdiğimiz tuvaletler evin dışında, hiç olmazsa 10-15 metre uzakta olurdu. Bu tür tuvaletlere boşaltım çukurları açılırdı. Babam mağaraya bir delik açarak bu sorunu çözmüştü diye hatırlıyorum sisler arasında.

                                                               Misli’de Bir Rum Kilisesi…

Misli Köyünün bağlı bulunduğu idari birim Niğde Kapadokya bölgesinin bir parçasıydı. Bölgenin diğer şehirleri arasında Nevşehir, Aksaray,  Kayseri ve Kırşehir bulunmaktaydı. Daha dar bir alan olan kayalık Kapadokya Bölgesi ise Uçhisar, Ürgüp, Avanos, Göreme, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara ve çevresinden ibaretti. Tarihî kaynaklar Misli ‘nin de bir yeraltı yerleşim bölgesi olduğunu yazıyordu. Bu yer altı şehrinin üzerinde 19. Yüzyıla ait Aziz Vlasios Rum Kilisesi bulunmaktaydı.Derinkuyu Misli ‘ye yaklaşık 25 km uzaklıkta olup, Kapadokya’daki diğer örnekleri içerisinde en geniş, en derin ve en gelişkin yerleşim alanıydı.

Bilindiği gibi Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluk dönemlerini yaşamış Kapadokya yöresinde, doğal güzelliklerle iç içe geçmiş sayısız tarihi kilise bulunuyordu. Misli ’deki Rum Kilisesi de bunlardan biriydi. 1844’te Aziz Vlasios adına yaptırılan kilise, köyün zengin geçmişinin tanığı olarak öylece terkedilmiş halde duruyordu. M.S. 280-316 yılları arasında Sivas’ta yaşamış olan Aziz Vlasios, 20. yüzyıl başlarına kadar Müslümanlarca bir evliya makamı muamelesi görmüş biriydi.

Her zaman meraklı biriydim, hala da öyleyimdir. Öğrenmenin itici gücünün merak ve sorgulama olduğunu küçük yaşta öğrenmiştim. Kilise ve mağaralar da merakımı uyandırmıştı. Köyde kalabilmeyi başarmış bazı güngörmüş ve bilgili Selanik göçmenlerinden edindiğim bilgiler göre Kilisede hâlâ yerinde kalabilmiş en önemli belge Grek harfleriyle Türkçe yazılmış iki kitabeydi.

Kesme taştan yapılmış Misli ‘deki bu görkemli ve gösterişli Aziz Vlasios Kilisesininde bulunan yazıtlar Kapadokya bölgesinde bulunan yazıtlardan çok farklıydı. Kaligrafik açıdan da Bizans kaligrafisini andıran özellikler göstermekteydi. Kitabelerin birinde Padişah Abdülmecid’in koruyuculuğunu öven, kilisenin mimar Kalfa Kiryako tarafından Konya Metropoliti loakim’in ruhani liderliğinde inşa edildiğini anlatan, bütün Ortodoksların layık oldukları cennete gitmelerini temenni eden sözler yer aldığını söylemişti köydekiler.

                                            Kapadokya bölgesinde bir köy Misli…

Sonraki yıllarda gezme fırsatı bulduğum Kapadokya bölgesi, tarih boyunca, çok sık saldırılara uğramış. Kapadokya’da yaşayanlar özellikle Bizans, Roma, Arap saldırılarından kaçmak için yer altı şehirleri inşa etmişler. Bölge halkının yer altı geçitlerini yaygın bir savunma sistemi olarak kullanmaları, Kapadokya Yeraltı Şehirleri’nin daha da eskilere, hatta tarih öncesine giden bir geçmişi olduğunu öğrenecektim yıllar sonra İvriz’deki tarih Öğretmenim Hüseyin Seçmen’den. 

İstilacılarla bölge halkı arasında yaşanan yüzlerce yıllık bir kaçma kovalama sürecinin sonunda Kapadokya’nın yer altı dünyası, neredeyse kusursuz bir savunma mekanizmasına dönüşmüştü. Yeryüzündeki kiliseler yer altına taşınmış ve Kapadokya’nın yer altı kentleri giderek yasak dinlerin manastırları haline gelmişti. Yeryüzünün derinliklerinde sürdürülen inziva hayatlarını rahatsız edecek her türlü izinsiz giriş için ince önlemler düşünülmüştü. Duvarlarına kandil ve mum koymak için oyuklar açılmış, kandiller için dışarıdan bezir yağı getirilerek ısınma sorunu da bu şekilde çözülmüştü.

Tam sekiz katı olan ve 85 metre derinliğe inen Derinkuyu Misli’den 25 km kuzey-batıda bulunmaktaydı.  Misli yeraltı şehrinin Derinkuyu ile bağlantısı olduğu söylenmişti köylüler tarafı. Derinkuyu Yeraltı Şehri’nde yaşama alanları, mutfak ve yemekhaneler, ahırlar ve şırahaneler, hatta bunların yanı sıra diğer yeraltı şehirlerinde bulunmayan bir Misyoner Okulu bile bulunmakta olduğu tarihi kayıtlarda yer almaktaydı. Derinkuyu Yeraltı Şehri’nin bir başka ilginç özelliği de 55 metre derinliğe kadar inen su kuyularının havalandırma bacaları olarak kullanılmasıydı.

                                                                             Misli Köyünde yaşam…

Köy nüfusu azdı. Herkes birbirini tanırdı. Selamsız sabahsız geçilmezdi.  Selanik, Bulgaristan, Romanya muhacirleri ve yerlilerin kız alıp vermelerden dolayı birbiriyle harmanlanmış bir kültüre sahipti.  Kız görme, kız isteme, peşkir alma, sini gibi düğün öncesi gelenekler sürmekteydi. Düğünler Cuma günü   başlar, Cuma akşamı gelin kınası yakılırdı. Damat tıraşı Cumartesi öğlen yapılır, damat tıraşından sonra da damat tarafı gelin evine  mendil almaya giderdi. Kadınlar Cumartesi gecesi yöresel kıyafetlerini giyerler, eğlence düzenlenir ve oynanırdı. Pazar günü öğleden sonra gelin alınırdı. Düğünün birinci günü geleneksel olarak keşkek pişirilir ve davetlilere ikram edilirdi.

Gelenek ve göreneklerine çok büyük önem veren köy halkı  Arife günleri ikindi namazından sonra imam eşliğinde toplu olarak mezarlıkları ziyaret eder imamlar dualarını yaparlardı. Arife günleri Selanik kapama ekmeği ve Bulgaristan kolacı pişirilir ve bayram sabahı yenirdi. Bayram sabahı, bayram namazından sonra ilk bayramlaşma camilerde yapılırdı. Evlerde aile bireyleri bayramlaşıp, yemeklerini yedikten sonra çocuklar komşularla bayramlaşmak için sokaklara dökülürdü. Çocuklar kapı kapı gezerek çörek, şeker ve para toplarlardı. Bayramlarda komşular eş dost yakın akrabalar ziyaret edilir, bayram akşamı da kayın baba tarafına ziyafet yemeğine gidilirdi.

Diğer Anadolu köylerinde olduğu gibi Misli’de de cenazeler cenaze ve defin işlemleri çok önemsenirdi. Önceikle ölüm cenaze salasıyla duyurulurdu. Defin işlemi ve sonrasında cenaze sahibine her konuda büyük bir destek sağlanmaktaydı. Defin işleminden sonra cenaze yakınları mezarlık çıkışında durur ve kasaba halkı burada baş sağlığında bulunurlardı. Cenaze evinde 7 gün süresince kadınlar ve erkekler tarafından Kuran okunurdu. Yedinci günü de yemek verilir, mevlit okunurdu. Cenaze evinde 7 gün süresince yemek hazırlanmaz komşular ve köy halkı tarafından hazırlanarak cenaze evine götürülürdü.

İmece kelimesinin hayata uygulandığı yerdi Misli Köyü. Kendi yiyeceği buğdayını, arpasını, patatesini ekerdi. Emeksiz yemek olmaz deyimince alın teri dökülürdü. Ekinler beraber biçilir, harmanlar beraber kaldırılırdı. Sapı samandan ve taneden ayırırlardı. Hamurunu yoğurur,  tandır ekmek sacını kurarlardı. Ekmek yaparlar, yer sofrası kurarlar, kuru yavan acı soğan demezlerdi. Halil İbrahim bereketine inanılır, sofradan şükür ile kalkılırdı. Çocuklar “Ananın ekmeğine kuru, ayranına duru” demezdi.

Kar korkusu kışı zehir etmezdi. Karların mikrobu kırdığı bilinirdi. Karlı geçen yılın baharında kırlar bereketlenirdi. Kış gecelerinde soba kenarında, koyu çay sohbetleri yapılırdı. Kızlar çeyizleri için el emeği göz nuru döker, işleme yapardı. Mendil kenarları işlenir, her renge bir anlam yüklenirdi. Köyün, köylü olmanın anlamıydı bu. Eleğim sağma dedikleri gökkuşağı gibi hayatın her rengini taşırdı Misli Köyü sakinleri…

Biz çocuklara gelince…Mağara keşifleri ve köydeki Rum Kilisesinde gerçekleştirilen saklambaç oyunlarının dışında, bazen büyüklerimizin de katıldığı, ‘’beş taş’’ ve ‘’kemik aşık’’ popüler oyunlarımızdı. Zaten yapacak başka bir iş de yoktu. Bilgisayarların ve akıllı telefonların günlük yaşamı etkisi altına almadığı bu dönemlerde, sokak aralarında ve köy meydanında oynanan beş taş ve aşık oyunu, artık unutulan oyunlar arasında yer alıyor.

Bazen evde bile oynadığımız ‘’beş taş’’ oyununda sağ elimize sığacak şekilde alınan 5 taş, iki avuç arasına alınarak ani bir hareketle yere bırakılırdı. Yere yuvarlanan taşlardan bir tanesi alınarak sağ elle havaya atılırdı. Taş havada iken yerdeki taşlardan biri sağ elle alındıktan sonra havadaki taş sağ elle yakalanırdı. Bu işlem dört taş için ayrı ayrı yapılırdı. Yerdeki taşlardan biri alınırken el diğer herhangi bir taşa dokunursa, havaya attığı taşı yakalayamaz yere düşürürse, havadaki taşı kapmak istediği sırada yerden aldığı taşı düşürürse oyuncu sırasını kaybederdi. Diğer oyuncu şansını denerdi.

Sadece ev dışında, büyükler tarafından da oynanan diğer oyun ‘’kemik aşık’’ daha da popülerdi. Koyun ya da keçi gibi küçük baş hayvanların arka ayaklarında bulunan aşık kemiğinin kullanılarak oynanan ‘’aşık oyunu’’ Türklerin tarihi oyunlarından biriydi. Oyun ile Türk kültürü ile o kadar iç içe geçmiştir ki “aşık atmak” deyimi hala günümüzde bile kullanılmaktadır. “Tavla oyunu konusunda benimle aşık atamazsın’’, ‘’benimle aşık atmaya kalkma’’ deyimlerinde kullanılan “aşık atmak’’ bu konuda benimle boy ölçüşemezsin anlamında kullanılmaktaydı. Hala da öyledir…

Köyde 8-10 kişinin rahat edebileceği büyükçe bir alana çizilmiş bir daire içerisine oyuna katılmak isteyen her oyuncu eşit miktarda kemik aşık dizerdi. Oyuncular sırasıyla, enek aşık adı verilen özel seçilmiş kemikleriyle daire içindeki aşıkları vurarak dışarı çıkarmaya çalışırdı. Atışlar daireye en az 5 metre uzaklıktan çizilmiş bir çizgi arkasından yapılırdı. Oyuncu aşığı vurarak daireden dışarı çıkartmışsa artık o aşığın sahibiydi. Ve atış sırası hala o oyuncudaydı. Vuruş yapılamamış ve dışarı çıkarılamamış ise sıra diğer oyuncuya geçerdi.

                                                        Misli Köyünde tarım ve hüsran…

Arada sırada bizim bazı oyunlarımıza katılan büyüklerimizin daha önemli uğraşları vardı mevsimlerin belirli dönemlerinde. Eylül ayları tarlaların ekime hazırlık ayları olurken, Ekim ayları da arpa ve buğday ekim aylarıydı. Ailelerin yıllık geçimlerini sağlayacak gelirleri ekilip, biçilecek tarlalardan sağlanıyordu. Gerek Selanik muhacirleri gerekse biz Bulgaristan muhacirlerinin atadan dededen kalma meslekleri çiftçilikti. Bu yüzden bizlere, köyden göç eden Rumların arazilerinden, ekim yapılacak tarlalar vermişlerdi. 

Ankara Resim ve Heykel Müzesi

Kara iklimi kuşağındaki Misli Ovası deniz seviyesinden 1200 metre yüksekteki dağlarla çevrili olup, oldukça soğuk rüzgârların etkisindeydi. Yüksekliği ve dağlarla çevrili olması denizlerden yükselen su buharlarının bölgeye geçişine engeldi. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve kar yağışlıydı. Bozkır özelliğine sahip ovada bazen kuraklık afeti olurdu. Tarımsal ürünlerin yetişme döneminde yağışların yeterince düşmemesi ya da zamanından geç düşmesi tam bir kuraklık afeti olarak kendini göstermekteydi.

Köyümüzün yer aldığı Misli Ovasında ekonomik değer açısından en önemli ürünün patates olduğunu öğrenecektik sonraki yıllarda. Oysa biz 1952 yılının Ekim ayında 40 teneke buğday ekmiştik. Tarlalarımıza 40 teneke buğday ektiğimiz 1952 yılını 1953 yılına bağlayan dönemde Niğde Misli Ovası öyle bir kuraklık yaşadıki…Tarlalarımızdan yaptığımız buğday hasadından elimize geçen buğday miktarı 40-50 teneke civarında olmuştu. Hasadın samanı bize kar kalmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Bu sonuç ekonomik açıdan ailemizi büyük sıkıntıya sokacaktı.

Hani derler ya ‘’ot yok ocak yok’’ diye. Aynen öyle bir durumdaydık. Evimiz vardı ama önümüzdeki yılı geçirecek yiyeceğimiz yoktu. Rahmetli babam buğday hasadından sonra tekrar Osmaniye’ye gitmek zorunda kaldı iş bulmak için. Annem, kardeşim Mustafa ve ben köyde kalmıştık.

Ne zaman düze çıkacaktık, çilemiz ne zaman sona erecekti? Göreceğiz bakalım, Gün ola harman ola demiştik…

                                        Eylül 1953, Misli’de İlkokula başlıyoruz…

Misli ‘de ikinci yıla girmek üzereydik. Bu arada benim yaşım 9 kardeşiminki de 8’e merdiven dayamıştı. Okula başlama çağımız gelmiş, geçmek üzereydi. Hatırladığım kadarıyla köyde tek odalı bir öğretmen evinin de bulunduğu iki derslikli bir ilkokul vardı. Okulun Başöğretmenliğini de yapmakta olan bir öğretmenin bulunduğunu anımsıyorum. Misli İlkokulu’na kaydımızın yapılması gerekiyordu. Babam çalışmak için Osmaniye’ye gitmişti. Başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bereket okuldaki Başöğretmen bu tür durumlara alışık olduğundan, köy muhtarının da yardımıyla ilkokul çağındaki bütün çocukların kaydını yapmış, okumanın erdemini saatlerce anlatmıştı.

Sanıyorum 1953 Eylül ayının son haftasında okula başladık. Başlangıçta ayakkabımız yoktu. İç donumuzun olmadığı kara şalvarımız ve mintanımız vardı. Defter kalem gibi gerekli kırtasiye malzemelerinin de kaydımızı yapan öğretmenimiz tarafından sağlandığını hatırlıyorum. Nasıl sağladığı konusunda hala hiçbir fikrim yok. Belki de Köy Enstitüsü kökenli o yıllardaki öğretmenlerimiz kendi maaşlarıyla bu tür girdileri sağlıyorlardı. Her ne olursa olsun, ekonomik yönden sıfırı tüketmiş olan biz köy çocuklarının yardımına koşmuşlardı her zaman. Onlara minnet borçluyuz…

Kardeşimle birlikte aynı sınıftaydık. Bulunduğumuz derslikte birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar birlikte ders yapıyorduk. Zaten fazla öğrenci de yoktu, derslik üç sınıfı da bünyesinde barındırıyordu. Öğretmenimiz birinci sınıflar olan bizleri yetiştirmeye çalışırken ikinci ve üçüncü sınıflara ödev vermiş oluyordu. İkinci sınıflarla ders yaparken de birinci ve üçüncü sınıflar ödev yapıyordu seslerini çıkarmadan. Birinci sınıfta olan bizlerle daha çok ilgilenen öğretmenimiz bir an önce okuma ve yazmayı söktürmeye çalışıyordu. Bizler de bütün gücümüzle gayret ediyorduk. Ediyorduk çünkü okumak, iyi bir eğitim görmek kurtuluşumuz olacaktı. Öğretmenimiz var gücüyle çalışıyor, bizleri teşvik ediyordu. Ediyordu da evlerimizdeki çalışma koşullarımız nasıldı? Biraz da evlerimizdeki koşullardan söz etmem gerekiyor.

Göçebe ailelerin yemek ve çalışma masaları olmazdı. Yemek yer sofrasında yendiği gibi ders çalışma da yerde, yüzükoyun yatılarak yapılırdı. Sonraki aylarda her nasılsa plastik bir leğenin ters çevrilerek ders çalışmamıza katıldığını anımsıyorum. Evlerimizde elektrik de olmadığından fitilli gaz lambaları gece aydınlatmalarımızı sağlardı. Yaz aylarında karanlık basmadan ödevlerimizi bitirirdik. Kış ayları gaz lambalarına ihtiyacımız olurdu. Yeni kuşakların pek bilemeyeceği gaz lambaları beş parçadan oluşurdu. En altta küçük bir gaz tankı, hemen üzerine eklenmiş bir gaz ayar çarkı, çarkı da içine alan gaz deposu, çarkın içinden geçerek şişenin içine giren yassı bir fitil ve en üstte, alevi koruyacak ince ve kırılgan gaz lambası şişesi. 

Türkiye’ de 1800’lü yılların sonlarına doğru ev, dükkân ve kahvehanelerde gaz lambaları ile aydınlatma yapıldığını öğrenmiştim sonraki yıllarda. 1900’lü yılların ortalarında Türkiye’de beş milyona yakın gaz lambası tankı ve şişesi üretildiği söylenmişti. Ancak bu tarihlerde üretimine devam edilen bir diğer gaz lambası çeşidi daha vardı. Bunlar şişesi olmayan, ancak yine gaz yardımı ile ateşlenen lambalardı. Bu tip lambalar, içine gaz konulan bir tanktan, fitilin dışarı uzanmasına yarayan delik veya deliklerden oluşur ve daha çok ‘kandil’ adıyla anılırdı.

Kara ikliminin hüküm sürdüğü kış ayları Misli Köyünde oldukça zorlu geçerdi. Bir giriş ve iki odamızın olduğu evimizdeki sobada yakıt olarak saman ya da tezek kullanıyorduk. Tezek, yakıt olarak kullanılan kurutulmuş sığır dışkısıydı. Genelde büyükbaş hayvanların dışkısı henüz sıcakken, yani hayvan dışkıyı bırakır bırakmaz kolay tutuşsun diye içine biraz ot, saman karıştırıldıktan sonra iki el kullanılarak hamur açar gibi düzleştirilip yuvarlaklaştırılır ve daha sonra kuruyunca kolayca kaldırılabilsin diye  düz bir zemine çoğunlukla da ev duvarlarına yapıştırılırdı. Hayvanlarımız yoktu. Okul açılmadan önce köyün büyükbaş hayvanlarının peşinde dışkılarını toplamıştık biraz. Buğday hasadından bize kar kalan samanla karıştırarak biraz tezek yapmıştık.

Çok mecbur kalmazsak günde bir defa soba yakardık idareli kullanalım diye. Sobaya attığımız tezek 15-20 dakika sonra ömrünü tükettiği gibi ürettiği ısı enerjisi de 45-50 dakika etkisini sürdürürdü. Bu süre içerisinde ödevlerimizi bitirirdik. Bitiremezsek yatağın içinde tamamlardık. Bir diğer sorunumuzda kandil ve lambalarda kullandığımız gazyağı idi. İdareli kullanmak zorundaydık. Sadece bir bakkalın bulunduğu köyde gazyağı bulmak da pek kolay değildi.

Beslenme konusuna gelince, buğday hasadını una çevirmişti babam, ekmek sorunumuz yoktu. Anımsadığım kadarıyla bol miktarda mercimeğimiz ve patatesimiz de vardı. Daha ne olsundu… Pamuk tarlalarındaki koşullarımıza göre oldukça iyi durumdaydık. Rahmetli babam kış ortalarına doğru biraz para da göndermişti. Bayram etmiştik. Eksiklerimizi tamamlamış, rahatlamıştık.

Ankara Resim ve Heykel Müzesi

Okulumuzdaki öğretmenimizin olağanüstü çabalarıyla okuma yazmayı da öğrenerek 1953-54 eğitim ve öğretim yılını tamamlayıp tatile girmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitaplarla okuma yeteneğimizi arttırmaya çalışırken, diğer taraftan da köydeki mağaraların gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken Temmuz 1954 sonlarına doğru babam geldi ve ‘’toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Dedi.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorular, sorular…Sonraki yıllarda dileklerimizin gerçekleşmesi için yılların geçmesi gerektiğini öğrenecektik…

240 total views, 2 views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları 4

 

                                                                    Kasım 1951, Çukurova Osmaniye…

Sabahın erken saatleri… Sonbaharla birlikte havalar serinlemiş, bir nebze de olsa sivrisinek istilasından kurtulmuştuk. Rahat uyumuştuk ki sızlanmadan kalkmıştık. Kahvaltı yapılmış, çadırlar sökülüyor, eşyalar toplanıyor, denkler yapılıyordu. Ceyhan pamuk tarlalarında hasat sona ermişti. 

Sökülmekte olan çadırlara ve hasadın sona erdiği pamuk tarlalarına bakıyorum. Gözden kaçırılmış ve lifleri çıkmış üç beş pamuk kozası gözüme çarpıyor. Yaklaşıyor ve bu kez toplamak için değil, anlamak için bakıyorum. Kozaların içinde en az 16, en çok 60 tohum bulunmaktaydı. Tohum zarfının olgunlaşması sürecinde, üzerinde 10 000 ile 20 000 arasında beyaz lifler oluşmaktaydı. Sıcak havaların etkisiyle su kaybeden lifler kabararak beyaz altını oluşturur. Nem çekme özelliğinin yanı sıra, aralarındaki hava boşluğu ile de mükemmel bir ısı yalıtımı sağlamaktadır. Bundan ötürüdür ki Pamuk demek Çukurova için beyaz altın demekti. Çukurova’nın olmazsa olmazlarından ilki ve en önemlisi beyaz altını üreten Pamuk tarlalarıydı. Pamuk tarlaları ise çırçır fabrikaları, iplik-dokuma fabrikaları ve tekstil demekti. Bolluk bereket demekti. Güney-doğu Anadolu’dan gelenlerin ekmek parası kazanması demekti… Hala da öyledir.

1951 yılı Ağustos ayı ortalarında Ceyhan’a 7-8 km uzaklıktaki pamuk tarlasında  ‘’mevsimlik işçi’’ olarak başladığımız yaşam tarzımız, Osmaniye İli’ne doğru, diğer pamuk tarlalarıyla devam etmişti. Yaklaşık 2,5-3 üç aydır bir pamuk tarlasından diğer bir başka pamuk tarlasına geçmiş durmuştuk. Yağmurlarla, sivrisineklerle, Çukurova’nın kavurucu sıcaklarıyla, yetersiz beslenmeyle ve hastalıklarla boğuştuğumuz aylar geçmişti. Geçmişti ama delip geçmişti… Delip geçmişti çünkü Halil dedemi pamuk tarlalarında kaybetmiştik.

Pamuk hasadının sona ermesiyle birlikte bizi Elbistan’dan getiren elçiler tarafından yeni bir işkoluyla tanıştırılmıştık. Yerfıstığı hasadı ve kabuklarından ayrılması… Yerfıstığı hasadı ve işlenmesi için de mevsimlik işçiler çalışmakta ve yine elçiler devreye girmekteydi. Elçilik sisteminin iyi tarafı işçilere konaklayabilecekleri yer göstermeleriydi. O zamanlar Adana’nın bir ilçesi olan Osmaniye civarındaki yerfıstığı tarlalarına götürülmüştük. İşlenme kolaylığı açısından tarlalara yakın kapalı binalar, hangarlar yapılmıştı. Hangarları ve çevresini barınma yeri olarak da kullanmıştık.

 

                                                         Osmaniye’de Yerfıstığı Hasadı…

Çukurova’nın pamuk ve yerfıstığı ambarı olan Osmaniye’nin çocukluğumda önemli ve unutulmaz bir yeri vardır. İlk tanışmamız 1951 yılı Ekim ve Kasım aylarında, pamuk tarlaları ve yerfıstığı kabuklarının ayrıştırılması sırasında olmuştu. İkinci tanışmamız da 3 yıl sonra, 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılında, Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu ikinci sınıfına başlamamla gerçekleşecekti. Niğde Misli Köyünden iş bulmak amacıyla geldiğimiz 1954 yılı Ağustos ayında Karaçay deresine bakan bir yerde ev kiraladığımızı anımsıyorum.

Türkiye’de yerfıstığı üretiminin yaklaşık yüzde 81’i Adana, Osmaniye, Toprakkale, Kadirli yörelerini kapsayan Çukurova Bölgesinde gerçekleşiyordu. Üretimde Osmaniye’nin ayrı bir yeri vardı. Öyle ki  ülke üretiminin neredeyse yarısı Osmaniye’de gerçekleşiyordu. Hasadından sonra ekilen bitkiye işlenmiş ve azotça zengin bir tarla bırakan yerfıstığı ekonomik bir bitkiydi. Aynı tarladan iki ya da üç ürün alma şansı veriyordu üreticilerine.

Çukurova bölgesi yüksek gelir sağlayan yerfıstığı yetiştiriciliği açısından önemli bir potansiyele sahipti. Hala da öyledir. Ana ürün olarak ekilecekse pamuk-yerfıstığı-buğday döngüsü,  ikinci ürün olarak ekilecekse buğday-yerfıstığı-pamuk döngüsü uygulanıyordu. Yılda aynı tarladan iki, bazen de üç ürün almak mümkün olabiliyordu. Dünyada değerli bir yağ kaynağı olan yerfıstığı, protein içeriği bakımından da oldukça zengindi. Türkiye’de daha çok çerez olarak kullanılıyordu.

Yerfıstığının çerez olarak kullanılabilmesi için kabuklarından ayrılması gerekiyordu. Günümüzde bu işlem oldukça gelişmiş ayırma makineleriyle yapılmaktadır. Ancak, 1951’li yıllarda insan emeği ile yapılıyordu. Önce tarlalardan yerfıstığı hasadı için çalışmıştık. Sonra da kabuklarından ayrılması işlemine başlamıştık. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla, büyük hangarlarda toplanmış olan kabuklu yer fıstıklarını ayırmak için sabahın erken saatlerinde işe başlardık.

Parmaklarımızla yerfıstığının kabukları kırılır ve çerezlik kısmı ayrılırdı. Kabuklarından ayrılan yerfıstıklarının ağırlıklarına göre ücret ödenirdi. Ailemizin kışlık nafakasını çıkarabilmek için biz çocuklar da kabuklarından ayırma işinde çalışırdık. Güçsüz parmaklarımız buna uygun olmadığı için yerfıstıklarını kabuklarından dişlerimizle ayırıyorduk. Bu tür bir ayırma işleminin yaşlılık dönemlerinde dişsiz kalacağımıza neden olacağını bilemezdik.

 

                                              Osmaniye Yeşilova Köyüne gidiyoruz…

Kısa sürede Yerfıstığı kabuklarını ayırma işi bitmişti. Yerfıstığından temizlenen tarlalara çapa yapmak için gidilmeye başlanmıştı.  Hasadı biten tarlalarda bitki artıkları temizlenip, ikinci ya da üçüncü ürün için hazırlık  yapılıyordu. Bir süre sonra bütünüyle işsiz kalmanın yanı sıra konaklayacak yer sorunumuz da olacaktı. İşsiz kaldığımız günlerde babamın Osmaniye civarındaki Toprakkale ve Haruniye gibi yerleşim birimlerini gezerek kışı geçireceğimiz yer aradığını anımsıyorum. 93 Harbi sonrası gerçekleşen büyük göçte Karagözler Köyünden gelen göçmenlerden bazılarının Osmaniye civarında iskân edildiklerini duymuştu.

Babam Osmaniye Düziçi beldesi Yeşilova köyünde rastladığı Ömer adındaki kişinin atalarının Bulgaristan Karagözler Köyünden geldiğini öğrenmişti. Sonradan Ömer Dayı diyeceğimiz bu kişinin oldukça uzaktan akraba olduğu da konuşmalar sırasında ortaya çıkmıştı. Ömer Dayı, Osmaniye’de fıstık ambarları ve çevresinde konaklamakta olan bizlerin köyünde kışı geçirebileceğimizi söylemişti. Böylece 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış aylarını geçireceğimiz bir köy bulmanın sevinciyle yeni bir göç hazırlığına başlamıştık… Ömer dayının bulduğu bir kamyonla Yeşilova’ya taşınmıştık.

Köyde hatırı sayılır bir konumda olan Ömer dayının bizleri uzaktan akraba olarak tanıtmasıyla diğer köylüler de bizlere kucak açtılar. Bazı hayvan ahırlarını boşaltarak biz Karagözler köylülerine tahsis ettiler. Becerikli olan büyüklerimizin kısa zamanda düzenledikleri hayvan ahırlarından bozma evler bizlere saray gibi gelmişti. Gelmişti çünkü aylardır ilk kez kapalı yerlerde yatıp uyuyacaktık. Üstelik Yeşilova biraz da Bulgaristan’daki köyümüzü andırıyordu. Yeşilova köylüleri eski gelenek ve göreneklerine bağlıydılar, manevi yönleri de kuvvetliydi. Sosyal yaşamları bize uygundu, köye çabuk uyum sağlamıştık.

Zamanla köyün içinde bulunduğu ovayı gezip, gördükten sonra köye neden Yeşilova dendiğini de anlamıştık. Amanos Dağları’nın batı yamaçlarında yer alan köy ve içinde Düziçi ovasında her yer yemyeşildi çünkü. Düziçi Ovası kuzeyinde Ceyhan Nehri, Berke ve Aslantaş Barajları, doğusunda Amanos Dağları ile Bahçe ilçesi, kuzeybatısında Kadirli, kuzeydoğusunda Kahramanmaraş ilinin Andırın ilçesi, güneyinde Osmaniye ile çevriliydi.

Çocukluk anılarımın unutulmazları arasında yer alan Osmaniye yeryüzü yüzey şekillerinden birçoğunu bünyesinde toplamış ender yerlerden biridir. Arazi güneyden itibaren kuzeye ve doğuya doğru gittikçe yükselir. Batı kesimlerinde Adana ovasının düzlükleri yer alır. Kuzeyinde zorlukla geçtiğimiz Amanos dağları (Gâvur dağları), kuzeybatı yönünde Toros dağları, doğusunda Dumanlı, Düldül ve Tırtıl dağları bulunur. Dağlar ile ovalar arasında hafif engebeli araziler bulunur. Ovalık arazileri en çok Merkez, Toprakkale, Kadirli ve Düziçi ilçelerinde bulunmaktadır.

Cennetten bir vahayı andıran ova; eski adıyla Haruniye, şimdiki adıyla Düziçi ovası, Osmaniye ovasının kuzeyinde yüksekçe bir yerde, Toroslar ile Amanosların kesişim kuşağı arasında, Amanos dağlarına doğru biraz eğimli düz bir ovaydı. Denizden yüksekliği 250 metre ile 400 metre arasında değişmekte olan bu ovanın kuzeyinde bulunan dağlardan bazıları da Bulgaristan’daki Karagözler Köyüne tepeden bakan Sakar Balkan’a benziyordu. Sevgilisine kavuşmuş insanlar gibi hissetmiştik kendimizi.

Köyde tarım ve hayvancılık yapılmaktaydı. Tarlalar tarıma uygun alüvyonlu topraklara sahipti. Ceyhan nehri ve diğer akarsular tarafından taşınan, içinde kil, kum, çakıl gibi ufalanmış parçalar bulunan çamurlu tortular, yani Alüvyonlar, geniş alanlara yayılmak suretiyle çok verimli topraklar meydan getirmişlerdi. Özellikle eskiden meydana gelmiş alüvyonların kapladığı ovalar, verim oranı çok büyük olan tarım arazilerini oluşturmuşlardı. Çayırlarla dolu ovaları da hayvancılık için idealdi. Başlangıçta köylüler günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hayvan yetiştirirken, sonraki yıllarda birçok aile, besiciliğe ve sütçülüğe yönelmiştir. Köyde ve ilçede arıcılığın da uğraşlardan biri olduğunu anımsıyorum. Babam ilk arıcılık deneyimini Yeşilova’da gerçekleştirmiş ve sonraki yıllarda ufak tefek kazanç kapısı haline de getirmişti.

Oldukça büyük arazilere sahip olan Osman dayının traktörü vardı. O yıllarda traktöre sahip olmak zenginliğin simgelerinden biriydi. Babamın traktör kullanarak Osman Dayının tarlalarını sürdüğünü anımsıyorum. Biz çocuklar da hayvanlarıyla ilgilenir, ahırlarına giriş ve çıkışlarında yardımcı olurduk. Özellikle koyunlar ve kuzularıyla ilgilenmek çok hoşumuza giderdi.

1951 yıllarında Yeşilova Köyünün bağlı bulunduğu Haruniye ki sonraki adı Düziçi, ulaşım olarak şanslı bir bölgede yer almaktaydı. Düziçi Köy Enstitüsü’nün de burada kurulma nedenlerinden biri ulaşım kolaylığı olurken diğeri verim oranı çok yüksek olan alüvyonlu topraklardı. 30 km güney-batısında Osmaniye ve 125 km güney-batısında da Adana ile kuzey-doğusunda da Maraş ili bulunmaktaydı. Önemli bir kavşak noktasında bulunan Haruniye Adana-Gaziantep karayoluna 10-15 km uzaklıktaydı. Hemen yanı başından da tren yolu geçmekteydi. Karayolunun yanı sıra tren yolunu da kullanabilmesi sağlık, eğitim ve sosyal etkileşim açısından avantaj sağlamaktaydı.

 

                                             Mart 1952, Kerim dayım kız kaçırıyor…

Düdük sesleriyle uyanmıştık derin uykumuzdan. Tanyeri ağarmamıştı daha… Ne oluyor demeye kalmadan köy Muhtarı ile birlikte köy bekçisi ve öfkeli birkaç kişi daha dayanmıştı kapımıza. Babamı ve Kerim dayımı sormuşlardı… Sahi babam da yoktu evde… Annem gelenlere ‘’Ahmet yok evde, Kerim’den de haberim yok.’’ Dedikten sonra, korkulu gözlerle gelenlere bakan bana ve kardeşime ‘’Gidin yatın, korkacak bir şey yok.’’ Demişti. Bu arada Ömer dayı da gelmiş, Köy Muhtarı ve beraberindekilerle konuşup, göndermişti onları.

Olağanüstü sayılabilecek gece yarısı olayının nedeni öğleden sonra anlaşılmıştı. Kerim dayım, daha sonraki yıllarda, kendisine 50 yıl hayat arkadaşlığı yapacak olan Ayşe yengeyi istemiş ancak Karagöz ailesi vermemişti. Kerim dayım babamla birlikte Karagöz ailesinin kızını kaçırmaya karar vermişlerdi meğer.  Günler öncesinden yapılan plan gereği, Kerim dayım babamı da yanına alarak, gece yarısını geçe, Ayşe Karagöz’ü babasının yaşadığı evden zorla kaçırmıştı. Halil dedemi pamuk tarlalarında kaybedince dayılarım babamı babaları olarak bilmişlerdi. Babam da kayınbiraderlerini severdi.

Karagöz ailesi büyükleri Köy Muhtarına durumu bildirerek şikâyetçi olmuşlar, onlar da bizim eve gelmişlerdi. Ortalık biraz sakinleştikten sonra, Ömer dayı ile bazı göçmenlerin de araya girmesiyle, Kurtuldu ve Karagöz aileleri anlaşmış, mahkemelik olmadan sorun çözülmüştü. Tek düze olan Yeşilova’daki hayatımız kız kaçırma olayı ile renklenmişti.

Hem yeni evlilere hem de bizlere, hayvan ahırlarından bozma da olsa, Ömer Dayı ve köylülerce tahsis edilen tek gözlü evler, pamuk tarlalarındaki naylon çadırlarımızdan sonra, saray gibi gelmişti. Yeşilovalılara teşekkür ve minnet borçluyduk. Tarlada, bahçede ve hayvanların bakım ve yayılmasında yardım ediyorduk. yardımlarımız karşılıksız kalmıyordu. Et, süt, yoğurt ve peynir veriyorlardı bizlere. Böylece, 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış ve bahar aylarını sorunsuzca Yeşilova’da geçirmiştik.

Yeşilova’da günler, haftalar, aylar geçmiş ve 1952 yılına girilmişti. Ilıman bir iklime sahip olan Çukurova’da ve Yeşilova’da ekim-dikim zamanı gelmişti. Eli ayağı tutanlar ve hatta 8 yaşına girmiş olan ben de köydeki tarlaların ekim-dikime hazırlık çalışmalarına katılmış, çapa yapmış, fidelerin dikiminde çalışmıştım. Nafakalarını kazanmak için bütün gayretimizle çalışan bizler, Yeşilova’ya yakın yerlere de işe gidiyorduk. Bu arada Ömer Dayı da bizlerin göçebelikten kurtulması için yetkililerle temas ediyordu. Uzun uğraş ve araştırmalardan sonra biz Karagözler köylülerinin Niğde’nin Misli Köyü’ne iskân edildiğini öğreniyoruz.

Bizlere tekrar göç görünmüştü, bakalım ne zaman sona erecekti…

276 total views, no views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 3

                                          Ağustos 1951, Elbistan Hasanköy…

Babam ‘’Anneniz nerede Mehmet?’’ Dedi. ‘’Buralardaydı baba…’’ Dedim ama annem yoktu ortalıkta. Oysa bizi Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak götürecek kamyona eşyalarımız yüklenmiş, bizim de kamyonda yerimizi almamız bekleniyordu. Hasanuşağı Köyünden geçerken Halil dedemleri de alacaktı kamyonumuz. Ama annem yoktu ortalıkta. Büyük bir telaşla aramaya başladık. ‘’Annemi gördünüz mü?’’ Diye sorduğum köylülerden biri ‘’ananız mezarlıkta’’ Dedi. Anlaşılmıştı… Annem iki ay önce toprağa verdiğimiz en küçük kardeşimiz Şaban’ın mezarına gitmişti.

Kardeşim Mustafa ve babamla birlikte biz de gittik mezarlığa. Annem sessizce gözyaşı döküyordu kardeşimizin mezarı başında. Hep birlikte dualarımızı yaptıktan sonra annemi ayırmaya çalıştık mezarın başından. ‘’Yavrum Şaban’ım, seni buralarda bırakıp, nasıl gideceğiz? Gitsek de nasıl geleceğiz?’’ Diye ağıtlar yakan annemi zorla ayırdık kardeşimizin mezarı başından… Yaklaşık olarak üç ay kaldığımız Elbistan Hasanköy’den ayrılma zamanı gelmişti.

Ceyhan pamuk tarlalarında çalışacak mevsimlik işçi bulmak üzere Elbistan’a gelmiş olan bir ‘’elçi’’ ile anlaşmıştı büyüklerimiz. Dayıbaşı olarak da bilinen ‘’elçi’’ Elbistan köylerine dağılmış olan Karagözler Köyü muhacirlerini Adana Ceyhan’a ücretsiz götürecekti. Tarlaya ulaşım ücretini işveren karşılıyordu. Bizi Çukurova’ya götürecek olan Elçi de asgari ölçüde zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve yaptığı harcamaları pamuk tarlalarından kazandığımız ücretlerimizden kesecekti. Bu anlaşma büyüklerimiz tarafından uygun bulunmuş ve yeni bir göç için hazırlıklar yapılmıştı.

Hasanköy’den ayrıldıktan yarım saat sonra Halil dedemlerin köyüne ulaşmış ve eşyaları da yüklenmişti. Elçi tarafından tutulan oldukça büyük kasalı bir kamyonla diğer köylerdekiler de toplandılar. Anımsadığım kadarıyla Halil dedemler yedi kişilik ‘’Kurtuldu’’ ailesiydi. Biz Akıncı ailesi dört kişiydik. Sonraki yıllarda Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayımların kayınbabaları olacak aile bireylerini de sayarsak 25 kişilik bir mevsimlik işçi grubu olmuştuk. Yatak-yorgan, kap-kacak ve diğer zorunlu eşyaların da kamyona yüklendiği kamyon kasasında balık istifi olarak yerlerimizi almıştık.

                                                                  Gavur Dağlarını aşıyoruz…

Kamyon sahibi ve sürücüsü bu kadar kalabalık ve yüklü olacağını düşünmemişti. Gâvur Dağların aşmakta zorlanacağımızı söyleyerek biraz mırın kırın ettiyse de yola çıkmak zorunda kaldı. Elbistan Afşin yoluna girdikten birkaç saat sonra, üzerinde bulunduğumuz kamyon Gâvur dağının daracık, çok virajlı, yanları uçurum ve dik yollarına girmişti. Köylülerden bu yolların çok can aldığını duymuştuk. Eğimi oldukça büyük bir oldukça dar ve yanları uçurum olan yolda zirveye doğru tırmanırken, fazla zorlanmış olacak ki, kamyonun motoru stop etmişti. Sürücü tekrar çalıştırıp harekete geçmek istediğinde, kamyon ileri gitmek şöyle dursun, geriye doğru kaçmaya başlamıştı. Büyük bir panik havasının yaşandığını anımsıyorum. Çok korkmuştuk. Yandaki uçuruma yuvarlanmak işten değildi.

Başta Halil dedem olmak üzere birkaç yaşlı dışında, biz çocuklar da dâhil olmak üzere, herkes kamyondan aşağı atlamıştı. Hep birlikte kamyonu ittiğimizi anımsıyorum. İtme gücümüzle harekete geçen kamyonumuz hız kesmeden zirveye tırmanmış ve gözden kaybolmuştu. Yine korkmuştuk bizi buralarda bırakır mı diye… Yarım saatlik bir zorlu yürüyüşten sonra kamyona ulaşmış ve üzerindeki yerimizi alarak Maraş’a doğru yola koyulmuştuk.

Gâvur Dağındaki bu korkulu yolculuk unutulmazlarım arasına girmişti. Öyle ki İvriz İlköğretim Okulu ikinci sınıfta iken hikâyesini bile sınıfımızın duvar gazetesine yazmıştım. Çok büyük bir panik havası yaratan Gâvur dağı Kahramanmaraş ilinin en yüksek dağı olan Nurhak’tı. Yüksekliği 3093 metre olan bu dağları geçmek isteyenlerden bazılarının hayatlarını kaybettiklerini duymuştuk köylülerden. Öyleydi gerçekten… Derin ve uzun geçitler ve boğazlarla kaplıydı. Akarsularla parçalanmış plato ve yaylalar ulaşımın en büyük engeliydi.

Gâvur Dağı’nın adının tarihte birkaç kez değiştirilmiş olduğunu öğreniyoruz sonraki yıllarda, İvriz’de Hüseyin Seçmen öğretmenimizden. Ortaçağda Diyar-ı İslam ve Diyar-ı Rum sınırını oluşturduğu için bu dağlara Gavurdağı deniliyormuş. Eskiden Adana’nın ilçelerinden biri olan Osmaniye’nin kurucusu ve isim babası büyük devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa 1865’te Cebelibereket ismini vermiş. İsmet İnönü döneminde antik Yunan klasiklerinin Türkçeye çevrilip Bakanlıkça yayınlandığı yıllarda, Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığında, bu dağlara antik Yunan dilindeki “Amanos Dağları” denmiş. 

 

                                                               Ceyhan Pamuk tarlalarında…

Aşılmaz denilen dağları aşmış ve rahatlamıştık. Maraş ilini de geçmiştik. Bundan sonrası esenlikti…Adana-Şanlıurfa otoyolu üzerinden, yaklaşık 320 km yol almamız gerekiyordu. Günlerin alabildiğine uzun olduğu bir gündü, tuvalet molası dışında herhangi bir yerde durmayan kamyonumuz, 10 saatlik bir yolculuktan sonra saat 17,00 sıralarında Ceyhan dışında bir  pamuk tarlası kenarında mola vermişti. Bizi getiren elçi de burada birkaç saat kalacağımızı söyleyip, pamuğu toplanacak tarla sahibini bulmaya gitmişti. 

Babam ve diğer ailelerin büyükleri hemen çevreden uygun taşlar bularak üzerine tandır konulabilecek ocaklar yapmışlardı. Dayılarımın da yardımıyla çevreden toplanan çalı çırpılarla ocak yakılmış, tandır üzerine konulmuştu. Bu arada annem, anneannem ve teyzem de yanımızda getirdiğimiz un çuvalından yeterli un aldıktan sonra tandıra koyacağı bazlama hamurlarını hazırlamıştı. 

Hazırlanan bazlamalar daire şeklinde ve yaklaşık 1 cm kalınlığında olurlardı. Annem göz kararı bu ölçüyü tuttururdu. Dumanlar arasında pişen ve önce biz çocuklara verilen bazlamaların tadını hala hatırlarım. Sıcak bazlamanın üzerine sürülen yağın üzerine de biraz tuz ekilmişti. Hayatımda yediğim en güzel yemekmiş gibi gelmişti bana… Bazlama ile de olsa karınlarımız doymuştu ya, daha ne olsundu…

Karnımızı doyurup, zorunlu ihtiyaçlarımızı giderdikten bir süre sonra elçi ile birlikte işveren de gelmişti. Tekrar kamyona binerek mevsimlik işçi olacağımız pamuk tarlasının yolunu tutmuştuk… O yıllarda Adana’nın bir ilçesi olan Ceyhan, bir konakladığımız pamuk tarlalarından 7-8 km uzaklıktaydı sanıyorum. Konum olarak Çukurova’nın tam ortasında yer alan Ceyhan, yörenin pamuk ambarıydı. Adana’nın yaklaşık 50 km doğusunda ve Ceyhan Nehri’nin kıyısında kurulmuş, büyükçe bir ilçesiydi. Eşyalarımız uygun yerlere indirildikten bir süre sonra aile büyüklerimizin ilk işi başımızı sokacak birer barınak yapma girişimi olmuştu.

1951’li yıllarda pamuk üretimi suya da ihtiyaç duyduğundan tarlalar akarsuyun bol olduğu dere kenarlarında olurdu. Pamuk üretiminden önce çeltik olarak adlandırılan pirinç üretimi de yapılmış olduğundan çevremizde bataklıklar da vardı. Bataklıklar sazlıkların ve sivrisineklerin bolca bulunduğu vahalardı. Bu vahalardan, çadır kurulmasını sağlayacak boyut ve kalınlıkta yeterince saz kesildikten sonra geçici barınak yapılmasına geçildi.

Yaşam çadırlarımızda, duvar elemanı olarak kamış ve sazlar kullanılmış, üzeri çadır beziyle kapatılmıştı. Tuvalet ihtiyacı için diğer aileler ile ortak kullanılan, dere kenarında muşamba ile çevrilmiş seyyar diyebileceğimiz tuvaletler yapılmıştı. Biz tuvaletlere kenef diyorduk. Bulaşık yıkama ve yemek pişirme ihtiyaçları için de çadırlarımızın önüne, çalı çırpı ile yakacağımız ocak yerleri yapıldığını anımsıyorum.

Oldukça zorlu ve yorucu bir yolculuktan sonra, biz çocuklar ve yaşlılarımız kendimizden geçmiş, adeta sızmıştık Ceyhan’daki pamuk tarlalarında. Anne ve babalarımızın oldukça geç yatmış olmalıydılar.

 

                                               Ceyhan Pamuk tarlasında ilk gün…

Annemin ”Mehmeeet, Mustafaaa…” sesiyle uyandık. ”Kalkın artık…kahvaltınızı edin.” Demişti. Gözlerimi açıp, hayretle çevreme bakmıştım. Bir an için nerede olduğumuzu anlayamamıştım. Pamuk tarlasındaydık…Bizden önce kalkmışlardı anne ve babalarımız. Annem sabah kahvaltısına tandırda pişirdiği bazlamaların yanına zeytin ve peynir koymuş, çay demlemişti. O yıllarda zeytin ve peynir en ucuz gıda maddeleriydi. ’’Zeytin ekmekle idare ederiz.’’ Cümlesi yoksulluğun dile getirilişiydi. 

Çocuklar dâhil herkes gücü oranında pamuk toplama işine katılacaktı. Katılacaktı çünkü topladığımız pamuğun ağırlığına göre ücret alacaktık. Yevmiye olarak adlandırılan günlük ücret yoktu. Günlük ücret tarla sahibinin işine gelmiyordu. Kaytaranlar olabileceği gibi hasta olanlar ve çok sık tuvalete gidenler de olabilirdi. Devlet denetiminde olabilseydi, bir tarım işçisinin aylık asgari ücreti 120 TL civarındaydı. Bu demektir ki günlük 2 TL yevmiyesi vardı. Oysa elçilik sisteminde günlük 2 TL bile çok görülmekte, ağırlığa göre para ödenmekteydi.

Büyüklerimizin arkasından biz çocuklar da girmiştik beyaz altın olarak bilinen pamuk denizine. Başlangıçta büyüklerimiz gibi başlarımızı kaldırmadan topladığımız pamukları çuvalların içine koyma yarışındaydık. Oyun haline getirmiştik pamuk toplamayı. Birbirimiz ile yarışıyorduk. Pamuk tarlalarında gölge yapacak ağaç yoktur. Dümdüz Çukurova’da güneş yükseldikçe sıcak insanın tepesine vuruyor. Hiçbir şey yapmadan güneşin altında durmak bile hemen terlemenize ve ayakta duramaz hale gelmenize neden oluyordu.

 

                         Çukurova’da Mevsimlik Tarım İşçisi olmak…

Çukurova Bölgesi’nde mevsimlik tarım işçiliği 1951’den beri süregelmekteydi. Hasat dönemlerinde başta Maraş ve Urfa olmak üzere çeşitli Güney-Doğu illerinden bölgeye mevsimlik tarım işçileri temin edilmekteydi. İlk gelenler Bulgaristan muhacirleriydi. Sonra yoksul Güney-Doğu marabaları ve yarıcıları gelmeye başladı.

Şimdilerde de Suriyeli muhacirler de durumda bu kervana. Türkiye’nin ne kadar geliştiğinin bir göstergesi olan tarımda mevsimlik işçi olayını ayrıntılı yazma gereğini duydum. Yazma gereğini duydum çünkü ‘’Çukurova’da mevsimlik işçi olmak’’ olgusu unutulmazlarım arasında olup, ülkemizin kanayan bir yarasıdır.

1950-1951’li yıllar Türkiye’nin kırsal alanları için en önemli dönüm yıllarıydı. Tarımda makineleşme ile birlikte, daha fazla arazinin tarıma açılması, pamuk ve diğer tarım ürünlerinin hasadı için daha fazla işçiye ihtiyaç duyulmuştu. Bunun için mevsimlik işçi bulunmalıydı. Bu iş için becerikli ve işini bilen kişiler, yani ”elçiler” kadrosu oluştu. Mevsimlik işçi bulmak, tarım arazisine getirmek ve çalışmalarını organize etmek için oluşan bu elçiler kadrosuna ‘’çavuş’’, ‘’dayıbaşı’’ gibi adlar da verilmekteydi. Çalışacak işçileri bunlar seçerdi.

Mevsimlik tarım işçilerinin çalışma ilişkileri; işçi, elçi ve işverenlerden oluşmaktaydı. Bu üçlü arasındaki çalışma ilişkisi tamamen devlet denetiminden uzak, vergilendirilmemiş, sosyal güvenlik kavramının da geçersiz olduğu üretim alanıydı. İşverenler, işçilere karşı hiçbir sorumluluğu üstlenmek zorunda değildi. Barınmaları için yer göstermek, işçiler için yaptıkları tek şeydi. Bunu yapmaktaki amaçları da işçilerin çalışacağı bahçelere hızlı bir şekilde ulaşmasını sağlamaktı.

Elçilerin işçiler için yerine getirdiği görevler, onların yaşamlarını kolaylaştırıyor gibi görünse de bunların hepsi işçilerin elçilere olan bağımlılığını güçlendirmekteydi. Bir elçiye bağlı olmadan iş bulunamaz, çalıştığı yerde hiçbir sorununu tek başına çözemez hale gelirdi. Bu bağımlılığı yaratmak ve derecesi elçinin yaptığı işin vasıfları arasındaydı. Elçi, işçiden ve işverenden aldığı komisyonlar dışında sayısız gelir elde etme yöntemini kendisi için yaratmıştı.

Elçilik sisteminde elçi, işçilerin evine giderek onlara gidecekleri yeri ve alacakları ücreti anlatıp işi bağlıyordu. İşçileri anlaşma yaptığı bahçe ya da tarlaya götürüyordu. Elçi gidiş ücretini tarla sahibinden, dönüş ücretini işçiden isterdi. Bunun dışında her işçinin yevmiyesi üzerinden yüzde 10 komisyon alırdı.

 

                                      Eylül 1951, Ceyhan Akçasaz bataklıkları…

Çukurova güneşinin yakıcı doğuşunu hissetmiştik ama gözlerimizi açamıyorduk. Çapaklanmıştı, acıyordu ve göremiyorduk. Diğer çadırlardaki çocuklar da bizim gibiydi ki sızlanıp duruyorlardı. Annelerimiz ya da ablalarımız ılık suya batırdıkları pamuklarla gözlerimizi siliyorladı. Gözlerimizi açmaya çalışırken bir taraftan da kaşınıp duruyorduk. Gece boyunca yine sivrisineklerden kurtulamamış ve bütün gece kanımızı emmişlerdi.

Pamuk tarlalarına komşu dere kenarlarında konaklayan mevsimlik işçilerin derme çatma olan çadırları korunaklı değildi. Kuma ya da toprağa kurulduğu için böcek, yılan, yağmur, soğuk, toz gibi zeminden gelen birçok risk altındaydı. 1950-51 yıllarında Çukurova’daki başlıca tarım, çeltik ve pamuktu. Ceyhan’ın yaklaşık 30 km batısında Kadirli’ye bağlı Akçasaz’ın yanı başında su baskınları sonrasında büyük bataklıklar oluşmuştu. Akçasaz bataklıkları… Sivrisinek ve Sıtma kaynağı bataklıklar.

10-11 yaş altı çocuklar için çadır alanlarında güvenli bir yaşam alanı olmadığı gibi, su kanallarının ve bataklıkların yarattığı riskler ölümcül sonuçlara yol açardı. Açardı çünkü bataklıklardan kaynaklanan sivrisinekler alınan bütün önlemlere rağmen çocukların ve yaşlıların kanlarını içiyor ve sıtma hastalığını yaymaya devam ediyordu.

Çukurova’daki tarım işçilerini ve karşılaştıkları zorlukları en iyi anlatan büyük romancı Yaşar Kemal, ”İnce Memed” ve ” Ölmez Otu” adlı romanlarında sivrisinekleri ve hasarlarını şöyle anlatıyordu.

‘’ Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisi­nekler… Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir.’’

Akçasaz sinek, sıtma yaptı. Artık yakınında köy, insan barınamaz oldu. Sıtmadan ölen öldü, kalanlar da başlarını alıp dağlara sığındılar. Çukurova’nın ağır olan havası Akçasaz yüzünden bir kat daha ağırlaştı, yaşanmaz bir cehennem oldu Çukurova. Yazın Akçasaz’ın yanına yanaşmanın mümkünü kalmadı. Ancak kışlağa inen Türkmenler yaklaşabildiler Akçasaza…”

1950-51 yıllarında Çukurova’daki başlıca tarım, çeltik ve pamuktu. Ceyhan’ın yaklaşık 30 km batısında Kadirli’ye bağlı Akçasaz’ın yanı başında su baskınları sonrasında büyük bataklıklar oluşmuştu. Akçasaz bataklıkları… Çeltik ya da pirinç ekimi kolay olduğu, çok para getirdiği için her yıl daha geniş bir alana çeltik ekilmekteydi. Toprağı sürmek yok, işlemek yok. Topra­ğın yüzüne çeltikleri ekip basıyorlardı suyu. Oluşan bataklıklar bir yandan sivrisineği çoğaltıp halkın sıtmadan kırılıp geçmesine bir yandan da ağalar arasında su kavgalarına yol açıyordu.  

Ağalar arasındaki su sorunu çözümledikten sonra halkın sağlığı kimin umurundaydı… Dünya sineğe sıtmaya boğuluyor, ovada sıtmadan binlerce insan ölüyor, tekmil ovada sıtmadan kimse kalmıyordu, ama para geliyordu. Para geliyordu ya, bütün ova yaz boyunca bataklık oluyordu, varsın olsun… Bir yanda toprak zengini ağalar, diğer yanda topraksız köylülerin bitmeyen kavgaları… Geriye kalan ise ağıtlar ve gözyaşları, eşkıyalık olayları… Biz Karagözler Köyü muhacirleri Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı Çukurova’sını yaşayacaktık.

Sadece biz mi yaşayacaktık, yaşamıştık? Yanıtımız ‘’hayır’’ olacaktı. Çukurova Bölgesi’nde mevsimlik tarım işçiliği 1951’den beri süregelmekteydi. Hasat dönemlerinde başta Maraş ve Urfa olmak üzere çeşitli Güney-Doğu illerinden bölgeye mevsimlik tarım işçileri gelmekteydi. İlk gelenler Bulgaristan muhacirleriydi. Sonra yoksul Güney-Doğu marabaları ve yarıcıları gelmeye başladı. Şimdilerde de Suriyeli muhacirler de durumda bu kervana.

Alınan önlemlerin hiç birisi para etmiyordu. Ne yanan ateş, ne duman, ne çarşaf, ne cibinlik ne de bazılarımızın içine girdikleri çuvallar… Geceleri tepelerinde bir uğultu, iğne gibi saplanan sivrisinek hortumları, insanı çıldırtan kaşıntılar… Sivrisinekler ve sıtma Çukurova’daki mevsimlik işçileri bırakmaz, yeterli bağışıklık sistemi kalmamış olan yaşlıları ve çocukları alır götürürdü öbür dünyaya…

Korunaklı olmayan sazdan yapılmış barınaklarımızda bizi canımızdan bezdiren sivrisineklerin, yılanların, çıyanların ve sıcakların yanı sıra zamansız, aniden bastıran yağmurlardı. Bu yağmurlardır ki zaten yok denecek kadar az olan giysi ve yataklarımızı çamur içinde bırakmaktaydı. Uzaktan seyrettiğimiz Ceyhan garındaki trenlerden yükselen dumanlara çok sinirlendiğimi anımsıyorum. Sinirleniyordum, çünkü aniden bastıran yağmurların nedeninin bu dumanlar olduğunu sanıyordum…

 

                                                               Halil dedemi kaybediyoruz…

Yaşar Kemal’in İnce Memed adlı romanında anlattığı gibi ”Sivrisinekler ve sıtma Çukurova’daki mevsimlik işçileri bırakmaz, yeterli bağışıklık sistemi kalmamış olan yaşlıları ve çocukları alır götürürdü öbür dünyaya…”

Nitekim öyle de oldu. Eylül ayının üçüncü haftası olmalıydı. Her sabah olduğu gibi, yine gözlerimiz çapaklı olarak, zorlukla kalkmıştık biz çocuklar. Kimse pamuk toplamaya gitmemişti. Sanki herkes Halil dedemin çadırı etrafında toplanmıştı. Sessizce ağlayanlar, gözyaşı dökenler, büyük bir hüzün içinde başlarını avuç içne almış olanlar…Neler oluyor diye ben de yaklaştım Halil dedemin çadırına. Babam uzaklaştırmaya çalıştı, neden demiştim. Derken Halil dedemin ”Kurtuldu” ailesinin en küçük ferdi Mustafa dayım ağlayarak ”Halil deden öldü yeğenim.” Demişti.

Bulgaristan Karagözler Köyünden Türkiye’ye göç edip Edirne’de, Bulgar asimilasyonundan kurtulduğu için ailesine ‘’Kurtuldu’’ soyadını alan Halil dedem sivrisinekler ve sıtmadan kurtulamamış ve öbür dünyaya göç etmişti.

Bulgaristan’dan göç ettiğimiz Şubat ayından bu yana Halil dedem ikinci kaybımızdı. Dört ay önce en küçük kardeşimiz Şaban’ı Hasan Köy ’de kaybetmiştik, şimdi de Halil Dedem… Daha kimleri kaybedecektik bu göç yollarında…

Halil dedemin vefatının sabahı pamuk tarlasındaki bütün mevsimlik işçiler ve Karagözler köylüleri pamuk toplama işini paydos ettiler. Ölüm haberi Ceyhan’daki yetkililere iletildi. Gelen yetkililer ölüm raporu düzenlediler. Bizi buralara getiren ‘’elçi’’ bir kamyon tutarak bizleri Halil dedemin cenaze namazı için Ceyhan’a götürdü. Usulüne uygun olarak işlemler yapıldı, cenaze namazı kılındı ve defin işlemi gerçekleşti. Hüzünlenmişti herkes… Boynumuz bükük olarak tekrar dönmüştük pamuk tarlasına…

298 total views, 2 views today

Share

Adana Merkez Parkı

 

Adana’da, Büyükşehir Belediyesi tarafından Seyhan Nehri kıyısında yapılandırılmış olan Merkez Park, 400 bini aşkın 67 tür ağaç ve çalı, 40 tür kaktüs, yer örtücü ve hoş kokulu bitki ile ilin ‘’Açık Hava Bitki Koleksiyonu’’ konumuna gelmiş.

Adana

303 bin 993 metrekare genişliğindeki parkın; Seyhan Nehri kıyı bandında uzanan sahili ile yeşil alanın, suyun görsel etkisiyle buluşmasına olanak sağlamakta ve ortama masalımsı bir hava katmaktadır. Merkez Park’ın Seyhan İlçesi bölümünde kalan 195 bin metrekare yeşil alan kapasiteli parkta 67 türden 28 bin 378 ağaç ve yeşil çalı, 25 tür kaktüs ve yer örtücü bitkiden 379 bin 724, 15 tür hoş kokulu bitkiden ise 50 bin adet kullanılmış. Kullanılan bitkiler arasında İtalya’dan getirilen, değişik hayvan figürleri verilmiş bitkilerin de yer almaktadır.

Park, Çukurova yöresine uygun bitki çeşitliliğiyle ‘’Bitki Koleksiyonu’’ niteliği kazandırılmış, proje kapsamında parkta 12 adet havuz yapılmış. Parktaki 22 bin metrekarelik çocuk oyun alanında, 0–16 yaş ve engelliler dâhil çocukların bedensel ve zihinsel gelişmelerine olanak sağlayan oyun elemanlarına yer verilmiş. Her yaş grubu için ayrı planlanan donanımlarda, çocuk sağlığına zarar vermeyecek boyaların kullanıldığı ahşap materyallerden yapılmış. ’Gençlere hizmet veren paten sahası içinde mini amfi ve yer satrancı ile 10 farklı alternatif içeren kültürfizik donanımlar eklenmiş.

Adana Görüntüleri

Parkı çevreleyen 3 kilometrelik yollardan ilki koşu yolu olarak planlanmış ve bazı bölümlerde yetişkinlere yönelik kültürfizik donanım grubu ile desteklenmiş. İkinci ring ise bisiklet ve gezi faytonu güzergâhı olarak kullanılmak üzere planlanmış. Parkta ayrıca, projede 300 kişi kapasiteli seyir veya gösteri amaçlı bir amfi tiyatro bulunmaktadır. Adanalıların mesire yeri olan Merkez Parkı’nı New York şehri Manhattan ilçesinde yer alan Central Park’a benzettim.

Her yaştan ve her yerden gelmiş olan yüzlerce kişi parkta ve Seyhan nehri kıyısında hoşça vakit geçiriyordu. Su ve çiçek parselleri ile desteklenmiş dinlenme terasları, seyir terasları, iç gölde sandal iskeleleri, yürüyüş ve bisiklet yolları, aktif rekreasyon (eğlen dinlen)  alanları ile hizmet verecek fonksiyon, kapasite, estetik ve özellikte bir kent parkı olmuş. 

958 total views, no views today

Share

Sabancı Merkez Camii-Adana

 

Rahmetli Yaşar Kemal ‘’Ölmez Otu’’ adlı eserinde, benim de hafızama kazınmış olan Çukurova’yı,

Ovayı yağlı, mazot dumanlı, sıcak, buğulu, terli, ışıklı, fırın ağzı gibi kokulu bir gürültü almış çalkalanıyor, Çukurova uyanıyordu. Çukurova yorgundu. Serilmişti. Ağır ağır soluk alıyor, homurdanıyordu. Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan, bin başlı ejderha. . .”

Olarak tanımlıyordu.

Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan, bin başlı ejderha… Olarak tanımlanan Çukurova’nın Ceyhan İlçesinin ovalarında yer alan pamuk tarlalarında buluyorum kendimi. Birden bire 66 yıl öncesine gidiyorum. Gidiyorum çünkü, 66 yıl önce Maraş İli Elbistan Kazası Hasan Köyden mevsimlik işçi olarak gelmiştik Çukurova’ya. 1951-52 yıllarında, pamuk toplamış-lığım var. Sazlardan yapılmış barınma yerlerinde, doğru dürüst içme suyunun bulunmadığı sağlıksız koşullarda, sabahları açılmayan çapaklı gözlerle uyandığımız günleri anımsıyorum Adana’da dolaşırken.

Korunaklı olmayan sazdan yapılmış barınaklarımızda bizi canımızdan bezdiren, sıcakların yanı sıra zamansız ve aniden bastıran yağmurlardı. Bu yağmurlardır ki zaten yok denecek kadar az olan giysi ve yataklarımızı çamur içinde bırakmaktaydı. Uzaktan seyrettiğimiz Ceyhan garındaki trenlerden yükselen dumanlara çok sinirlendiğimi anımsıyorum. Sinirleniyordum, çünkü aniden bastıran yağmurların nedeninin bu dumanlar olduğunu sanıyordum.

Ceyhan konakladığımız pamuk tarlalarından 7-8 km uzaklıktaydı sanıyorum 1951’’i yıllarda. Konum olarak Çukurova’nın tam ortasında yer alan Ceyhan, yörenin pamuk ambarıydı. Adana’nın yaklaşık 50 km doğusunda ve Ceyhan Nehri’nin kıyısında kurulmuş, büyükçe bir ilçesiydi. Ceyhan, diğer adıyla Seyhan Nehri Çukurova’ya ve çevresine yerleşmiş olan köylere, kasabalara, ilçe ve illere hayat veriyordu. Akdenize dökülmekte olan hayat kaynağı bu nehir zamanla zaptu rapt altına alındı ve Seyhan Baraj gölü ortaya çıktı.

Sabancı Merkez Camii Adana

Seyhan Baraj Gölü ve Seyhan Nehri Adana’yı deniz görünümlü bir şehir olmasını sağladı. Doğal olarak da Seyhan Baraj Gölü, Adana’yı eşine ender rastlanabilecek güzellikte bir kente dönüştürdü. Adana’nın kuzeyinde, Seyhan Baraj gölüne komşu olarak gerçekleştirilmekte olan yeni Adana, haberler ve belgesel nitelikli görsel yapımlarda ilgimi çekmişti.  İlgimi çeken Adana’nın simgeleri Taş Köprü ile Sabancı Merkez Camisi ve kuzeyinde yer alan Merkez Park olmuştu.

Tam gün olmak üzere, birkaç kez Adana’yı ziyaret etmeliydim. İlk ziyaretim 2012 yılı Nisan ayında oldu. İkinci ziyaretimi de 2015 yılı Nisan ayında gerçekleştirdim.Adana’nın simgelerinden biri olan Taşköprü’nün yanına Sabancı Merkez Camisi’ni de eklemek gerekiyor. Üç yıl önce gezme fırsatını bulduğum Sabancı Merkez Camisi’nin, özellikle, kubbesine hayran kalmıştım. Hayran kalmıştım çünkü İstanbul’daki Ayasofya Müzesi kubbesinden daha büyüktü.

Adana

Havada asılı gibi duran ana kubbenin çapı 32 metreydi. Ayasofya’nın kubbe çapının kuzey güney doğrultusunda 31,87 metre, doğu batı doğrultusunda ise 30.86 metre olduğu hatırlanacak olursa, Sabancı Merkez Camisi’nin heybeti ve görkemi oraya çıkar. Ayasofya Müzesi’nin karşısında, Sultanahmet Meydanı’nda, yer alan 6 minareli Sultanahmet Camisi de hayranlık duyduğum yapılardan biriydi. Sonradan öğreniyorum ki ‘’Altı minareli cami denince akla sadece Sultanahmet gelir, soranlara o söylenir.’’ Sözü doğru değildir. 

Yolunuz düşer mi bilmem ama Mersin ve Adana’da iki camide de altı minare birden yükseliyor gökyüzüne. Mersin’de Mugdat Camii olarak bildiğim Hz. Mikdat Camii ve Adana’daki Sabancı Merkez Camii, hem altı minareli olmaları hem de mimari özellikleriyle görülmeye değer yapılardır. Ben öncelikle Adana’daki altı minareli Sabancı Merkez Camisi’nden söz etmek istiyorum.

Taşköprü tarafından gelirken onlarca fotoğrafını çektiğim Merkez Camisi’ne giriyorum. Serin ve temiz bir hava ile karşılaşıyorum. Üç yıl önce geldiğimde caminin içi çok sıcaktı, soğutma yapılamıyordu. Benim bile sıcaktan çok bunaldığım cami içinde ibadet zorlaşıyordu. Cami adeta boştu. Bu kez camideki bu tür sorunların çözüldüğünü görüyorum. İklimleme sistemi kurulmuş. İçeride bahar havası vardı. Cami ile ilgili olarak internetten derlediğim notlarıma göz atıyorum.

Adana

Cami Adana’nın Reşatbey semtinde; Seyhan Nehri’nin batı kıyısında, Merkez Park’ın güneyinde yer alıyor. Sabancı Merkez Camisi’nin proje mimarı Necip Dinç olarak verilmiş bilgilerde. 65 000 metrekarelik arsası Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından Türkiye Diyanet Vakfı’na devredilmiş olup, caminin %50 si Adanalıların bağışlarıyla tamamlanmış. Geriye kalan %50 si de Hacı Sabancı ve O’nun ölümünden sonra Sabancı Ailesi tarafından tamamlanmıştır. Bu nedenle, başlangıçta Merkez Camii olarak düşünülen adı Sabancı Merkez Camii olarak adlandırılmıştır.

1988 yılında yapımına başlanan Adana’daki Sabancı Merkez Camii’nin inşaatı 10 yıl sürmüş olup, 1998 yılında ibadete açılmış. 4 yarım-kubbe, 5 kubbe, 6 minaresi bulunmaktadır. Bunlar 4 halife ve 4 mezhebe, İslam’ın 5 şartına, imanın 6 şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kuran’da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed’in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik 6 minare Allah’ın 99 güzel ismine karşılık gelmektedir. 

20 000 kişi kapasiteli cami, açık alanın da düzenlenmesiyle 28 000 kişilik kapasiteye ulaşabilir. Klasik Osmanlı Mimarisi tarzında yapılan cami; genel görünüm olarak İstanbul’daki Sultanahmet Camisi’ne, plan ve iç mekân olarak da Selimiye Camisi’ne benzer. Türkiye’deki 6 minareli camilerden ikincisi olup minareleri, beyaz çimento ile fildişi rengindeki kırma malzeme karıştırılarak elde edilen betondan, betonarme olarak yapılmıştır. İç mekân düzenlemesinde kullanılan hat eserlerinin tamamı Hattat Hüseyin Kutlu’ya aittir. Camide kullanılan çiniler, Klasik İznik Çinisi tekniği ile yaptırılmıştır. 

Adana Görüntüleri

Camideki mihrap, minber, kürsü, taç kapı ve diğer kapılar mermerden yapılmıştır. Klasik Osmanlı Camilerindeki kapılarak örneklenerek çizimi yapılan kapıların yapımı Nihat Kartal usta tarafından gerçekleştirilmiştir. Caminin vitrayları Abdülkadir Aydın usta tarafından yapılmıştır. Ahşap kapılar kündekari tarzında olup, Ahmet Yılçay usta tarafından yapılmıştır. Çok özel bir yöntemle ve çok emek verilerek yapılan kündekari uygulamadan da söz etmekte yarar var. Osmanlı sözlüklerinde tutma, kavrama, geçme, oyma gibi anlamları olan kündekari yönteminde dişi ve erkek olarak düzenlenen parçaların çivi ve yapıştırıcı kullanılmadan birbirine bağlanılması yöntemidir.

1,009 total views, 2 views today

Share

Seyhan Nehri ve Taş Köprü-Adana

 

Çukurova’ya hayat veren Ceyhan ya da Seyhan Nehri; kaynakları Toros Dağları platoları olup, Akdeniz’e dökülen 4 nehirden biridir. Bu 4 nehirden biri olan Aksu, kaynağını Isparta yakınlarından alır ve Antalya Körfe zi’ne dökülür. Taşeli Platosu’nun kuzeyinden kaynaklarını alan Göksu Nehri iki büyük kolunu Mut yakınlarında aldıktan sonra Silifke Ovası’ndan Akdeniz’e ulaşır. Maraş Elbistan havzasını kuşatan dağlardan kaynağını alan Ceyhan Nehri, büyük bir yarma vadi ile Kahramanmaraş düzlüğüne ulaşır ve Osmaniye yakınlarında Çukurova’ya girer. İskenderun Körfezi’nin batısında, Yumurtalık yakınlarında Akdeniz’e dökülür.

Elektrik enerjisi üretiminde önemli bir yeri olan Seyhan Nehri’nin, Çukurova’daki tarımsal sulamada da çok önemli bir yeri bulunmaktadır. Seyhan Nehri’nin özellikle, üretiminde çok suya ihtiyacı olan pamuk üretiminde hayati önemi vardır. Seyhan Nehri, Adana’nın Seyhan ilçesinden adını almaktadır. Adana’nın simgelerinden biridir. Adana’ya yolu düşen herkes Taş Köprüyü görmeden bu kentten ayrılmaz. 

310 metre uzunluğunda ve 11,40 metre genişliğindeki Taş Köprü 21 kemer gözlü olarak yapılmış. Seyhan Nehri’nin ıslahı sırasında kemer gözlerden 7 si toprak altında kalmış olduğundan, 14 kemer gözlü olarak hizmet vermektedir. Köprüye iyice yaklaştıktan sonra, önce fotoğraflarını çekiyor, sonra da suyun geçiş yaptığı kemerler arasındaki gözleri sayıyorum. Gerçekten de 14 kemer gözü kalmış.

Seyhan İlçesi ile Yüreğir İlçelerini birleştiren Taş Köprü; Adana’da hüküm sürmüş tüm uygarlıkların eklentilerini ve onarım izlerini üzerinde taşımaktadır. Bir söylenceye göre, Hitit İmparatoru Hattusili’nin Suriye’ye giderken Adana’dan geçtiği ve Seyhan Nehri üzerine bu köprüyü yaptırmış olduğudur.Bir başka söylenceye göre ise köprü, Roma İmparatorluğu döneminde ‘’ Auxentios’ adlı bir mimar tarafından yapılmıştır. Aynı mimarın, İ.S 384 yılında Roma’da da benzer bir köprü yaptığı iddia edilmektedir.

Bir üçüncü söylenceye göre ise Taş Köprü, bir Roma Dönemi eseridir. Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yaptırılmış ve diğer bir Roma İmparatoru Justinianus zamanında ciddi bir onarım geçirmiştir. Anadolu’da fethettiği her kentte anıtsal eserler yaptıran Roma İmparatoru Hadrianus, her anıtının girişine Taç Kapılar yaptırmıştır. Yaş Köprü’nün girişlerinde de, şu an bulunmayan, iki Taç Kapı yaptırıldığı bilinmektedir.

Osmanlı Döneminin değişik dönemlerinde onarım geçiren köprü, 2006 yılında tekrar bakıma alınmıştır. Bir yıllık bir yenileme çalışmasından sonra, 2007 yılında yaya trafiğine açılmıştır.

Seyhan İlçesi tarafından Taş Köprüye giriyorum.  Köprü üzerindeki kalabalık ve bir etkinlik dikkatimi çekiyor.   Fotoğraflar çekerek yaklaştığımda ilk gözüme çarpan boyanmış ve heykel gibi hareketsiz duran iki sokak sanatçısı oldu. Barselona’nın en ünlü caddesi La Rambla’da rastladığımız sokak sanatçıları önlerine para atıldığında hareketleniyorlardı. Ben de Taş Köprü’deki boyalı sanatçılardan birinin önüne 1 lira bıraktım. Sokak sanatçısı, sanki çok büyük bir eziyet çekiyormuş gibi yüzünü buruşturdu ve ellerini ileri doğru uzatarak, davranışımdan pek hoşlanmadığını gösterdi. Üzüldüm, ancak yapacak bir şey yoktu.

Köprüde biraz daha ilerleyince, kurulmuş bir platform üzerindeki bir grup sanatçının, etraflarında toplanmış olan izleyicilere müzik ziyafeti çektiklerini gördüm. Devlet Tiyatroları Uluslar arası Sabancı Tiyatro Festivali kapsamında her yıl Taş Köprü etkinlikleri gerçekleştiriliyormuş. Dört yıl önce başlatılan festival kapsamında; müzik dinletileri, konserler, dans gösterileri, pantomim gösterileri, Hacivat-Karagöz, Halk Dansları, kukla gösterileri, hat sanatı, sergiler,canlı heykeller ve palyoça gibi etkinlikler yer alıyormuş.

Köprüden geçerek Yüreğir İlçesine ayak basıyorum. Kuva-i Milliye Parkında bir süre dinlendikten sonra, nehir boyunca Sinanpaşa Köprüsü’ne kadar yürüyorum. Sinanpaşa Asma Köprüsü beni İstanbul Boğazı’ndaki köprülere ve boğazın muhteşem güzelliklerine götürdü.

Köprüyü geçtikten sonra ulaştığım Merkez Park ise aklımı başımdan aldı adeta. Sanki bir yeryüzü cennetine ulaşmıştım. Merkez Parkı bir saate yakın gezdim. Bakımlıydı, temizdi ve hepsinden önemlisi de hiç çekirdek kabuğuna rastlamamıştım. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanının kulakları çınlasın.

Baraj Gölü çevresindeki yapılanmaya Yeni Adana deniyor. Sabancı Merkez Camii ve Merkez Park çevresindeki yapılanma abartılı Hollywood filmlerinden bir sahne olacak kadar güzel görünüyor.

1,542 total views, 6 views today

Share

Seyhan Baraj Gölü ve Yeni Adana

 

Rahmetli Yaşar Kemal ‘’Ölmez Otu’’ adlı eserinde, benim de hafızama kazınmış olan Çukurova’yı,

“Ovayı yağlı, mazot dumanlı, sıcak, buğulu, terli, ışıklı, fırın ağzı gibi kokulu bir gürültü almış çalkalanıyor, Çukurova uyanıyordu. Çukurova yorgundu. Serilmişti. Ağır ağır soluk alıyor, homurdanıyordu. Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan, bin başlı ejderha. . .”

Olarak tanımlıyordu.

Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan, bin başlı ejderha… Olarak tanımlanan Çukurova’nın Ceyhan İlçesinin ovalarında yer alan pamuk tarlalarında buluyorum kendimi. Birden bire 66 yıl öncesine gidiyorum. Gidiyorum çünkü, 66 yıl önce Maraş İli Elbistan Kazası Hasan Köyden mevsimlik işçi olarak gelmiştik Çukurova’ya. 1951-52 yıllarında, pamuk toplamış-lığım var. Sazlardan yapılmış barınma yerlerinde, doğru dürüst içme suyunun bulunmadığı sağlıksız koşullarda, sabahları açılmayan çapaklı gözlerle uyandığımız günleri anımsıyorum Adana’da dolaşırken.

Korunaklı olmayan sazdan yapılmış barınaklarımızda bizi canımızdan bezdiren, sıcakların yanı sıra zamansız ve aniden bastıran yağmurlardı. Bu yağmurlardır ki zaten yok denecek kadar az olan giysi ve yataklarımızı çamur içinde bırakmaktaydı. Uzaktan seyrettiğimiz Ceyhan garındaki trenlerden yükselen dumanlara çok sinirlendiğimi anımsıyorum. Sinirleniyordum, çünkü aniden bastıran yağmurların nedeninin bu dumanlar olduğunu sanıyordum.

Ceyhan konakladığımız pamuk tarlalarından 7-8 km uzaklıktaydı sanıyorum 1951’’i yıllarda. Konum olarak Çukurova’nın tam ortasında yer alan Ceyhan, yörenin pamuk ambarıydı. Adana’nın yaklaşık 50 km doğusunda ve Ceyhan Nehri’nin kıyısında kurulmuş, büyükçe bir ilçesiydi. Ceyhan, diğer adıyla Seyhan Nehri Çukurova’ya ve çevresine yerleşmiş olan köylere, kasabalara, ilçe ve illere hayat veriyordu. Akdenize dökülmekte olan hayat kaynağı bu nehir zamanla zaptu rapt altına alındı ve Seyhan Baraj gölü ortaya çıktı.

Adana Seyhan Nehri Merkez Camii

Seyhan Baraj Gölü ve Seyhan Nehri Adana’yı deniz görünümlü bir şehir olmasını sağladı. Doğal olarak da Seyhan Baraj Gölü, Adana’yı eşine ender rastlanabilecek güzellikte bir kente dönüştürdü. Adana’nın kuzeyinde, Seyhan Baraj gölüne komşu olarak gerçekleştirilmekte olan yeni Adana, haberler ve belgesel nitelikli görsel yapımlarda ilgimi çekmişti.  İlgimi çeken Adana’nın simgeleri Taş Köprü ile Sabancı Merkez Camisi ve kuzeyinde yer alan Merkez Park olmuştu. Tam gün olmak üzere, birkaç kez Adana’yı ziyaret etmeliydim. İlk ziyaretim 2012 yılı Nisan ayında oldu. İkinci ziyaretimi de 2015 yılı Nisan ayında gerçekleştirdim.

Çukurova havzasından Akdeniz’e dökülen 4 nehir bulunmaktadır. Bunlardan Seyhan Nehri; kaynakları Toros Dağları platoları olup, Akdeniz’e dökülen 4 nehirden biridir. Konumuzu oluşturan Seyhan Nehrinin su depolama alanı 20 600 km²olup, uzunluğu 560 kilometredir.  Beslendiği iki önemli kolu vardır. Uzun olan kolu; Kayseri Pınarbaşı İlçesinden, 1 500 metre yükseklikteki Uzun Yayladan doğan Zamantı Suyudur.

Adana Görüntüleri

Kayseri’nin Pınarbaşı, Tomarza, Develi ve Yahyalı ilçelerinden geçer. Çukurova’ya inmeden önce, Adana’nın 80 kilometre kuzeyindeki Aladağ İlçesi’nin Akinek Dağı yamaçlarında diğer önemli kolu Göksu Deresi ile birleşir. Seyhan Nehri Adana’ya ulaşmadan önce; üzerinde Yedigöze, Çatalan ve Seyhan hidroelektrik santralleri kurulmuştur.

Elektrik enerjisi üretiminde önemli bir yeri olan Seyhan Nehri’nin, Çukurova’daki tarımsal sulamada da çok önemli bir yeri bulunmaktadır. Seyhan Nehri’nin özellikle, üretiminde çok suya ihtiyacı olan pamuk üretiminde hayati önemi vardır. Akdeniz’e dökülen en büyük nehirdir. Tarsus Çayı ile birleşerek Adana – İçel sınırında, Deli Burnu’nda Akdeniz’e dökülür. Seyhan Nehri taşkınlarını önlemek ve tarımsal sulama için Seyhan Baraj Gölü yapılmıştır. Seyhan Baraj Gölü ve Seyhan Nehri Adana’nın deniz görünümlü bir şehir olmasını sağlamıştır. Doğal olarak Adana’nın eşine ender rastlanabilecek güzellikte bir kent olmasına katkı sağlamıştır.

Adana

Yapımına 1953 yılında başlanan Seyhan Baraj Gölü 3 yıldan kısa bir sürede tamamlanarak, 8 Nisan 1956 yılında su tutmaya başlamıştır. Sulama ve elektrik üretim amaçlı olarak kullanılan Seyhan Baraj Gölünün gövdesi dolgu tipi topraktır. 7.50 hm³ gövde hacmine sahip olan barajın yüksekliği 53.20 metredir. Normal su kotunda göl hacmi 799 m³ olup, gölalanı ise 63 km²’dir.  Seyhan gölü sulama alanı 175.000 hektardır. Seyhan Baraj Gölü’nde Kurulu bulunan hidroelektrik santrali, biri yedek olmak üzere 3 adet 18 Mw’lık 3 üniteye sahiptir. Toplam kurulu gücü 54 Kw olan elektrik santralinde yılda 350 Gw-h elektrik enerjisi üretilmektedir.

Bakanlar Kurulu 13 Eylül 2006 Tarihinde almış olduğu karar doğrultusunda “Adana Seyhan Baraj Gölü Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’’ kapsamına almıştır. Biyolojik çeşitliliğin korunması gereken alanlardan biri haline gelmiştir Seyhan Baraj Gölü. Av hayvanlarının korunduğu, yerleştirildiği, yetiştirildiği ve yaşama ortamlarının iyileştirildiği alan olarak tescil edilmiştir.

Seyhan Baraj Gölü ve çevresi

Rüzgâr sörfü yapılabilmesi ve su kalitesi açısından da ideal bir ortam olarak değerlendirilen Seyhan Baraj Gölü, iklim ve rüzgâr açısından yılın 12 ayı sporcuları ağırlayabiliyor. Seyhan Baraj Gölü, önemli spor organizasyonlarına da ev sahipliği yapıyor. Önümüzdeki yıllarda, su sporlarının önemli merkezlerinden biri olacağının sinyalini veriyor. Türkiye Kürek federasyonu, Kürek Milli takım seçmelerini ve Akdeniz kupası Türkiye şampiyonası yarışmalarını 4-5 Şubat 2012 tarihlerinde Adana’da, Seyhan Baraj Gölü’nde gerçekleştirmiş.

Baraj Gölü çevresindeki yapılanmaya Yeni Adana deniyor. Sabancı Merkez Camii ve Merkez Park çevresindeki yapılanma abartılı Hollywood filmlerinden bir sahne olacak kadar güzel görünüyor. Gölün mavisi ile gökyüzünün mavisi insana dinginlik ve mutluluk veriyordu. Nehrin iki yakasındaki yapıların ve yeşilliklerin sudaki yansımaları da masalımsı bir hava yaratıyordu. Bir an için kendimi, İstanbul Boğazı kıyılarında geziniyor duygusuna kapıldım.

 Kaynaklar:

1)   Vikipedi

2)  Seyhan İlçesi internet sitesi

1,114 total views, 2 views today

Share

Adana’ya Panoramik Bir Bakış

 

17 Nisan 2015 Cuma, Adana…

Adana ve Çukurova…Tarihi Kilikya bölgesi… Tarihçi Heredot’un anlattığı, Homeros’un İlyada’sında adı sıkça geçen Kilikya… Bugünün Torosları, Adana’sı, Ceyhan’ı, Dörtyolu; Yaşar Kemal’in anlattığı… Bugün Çukurova olarak bilinen, Anadolu’nun birçok uygarlığına ev sahipliği yapan; bir zamanlar Hititlilerin, Asurluların, İranlıların, Makedonyalıların, Selefkusların, Romalıların, Anadolu Selçuklularının ve Osmanlıların egemen olduğu bereketli topraklar…

Mersin’den 70 kilometre uzaklıktaki Adana’ya gelmeye karar vermiştim dün, Perşembe günü. Bu gün saat 08,00 civarında bindiğim Adana otobüslerinden biri ile yaklaşık bir saat yolculuktan sonra Adana otobüs terminaline ulaştım. Kentin oldukça dışında bulunan otobüs terminalinden kent merkezine ulaşabilmek için ana arterlerden biri olan Turhan Cemal Beriker Bulvarı’na çıktım. Oysa Mersin-Adana otobüslerinin kent merkezine servis araçları varmış. Acemilik işte. Neyse gelen dolmuşlardan birine bindim. Yaklaşık 20 dakika sonra kent merkezine yaklaşmış olmalıyım ki Sabancı Merkez Camisi’nin 6 minaresi görünmüştü. Taş Köprüden sonra, Adana’nın simgesi haline gelen Sabancı Merkez Camii heybetli bir görüntü içerisindeydi.

Mersin’de yaklaşık 35 yıl yaşamış olan rahmetli annemi sıkça ziyaretlerim nedeniyle, Mersin ve yakın çevresini tanımaya ve tanıtmaya çalıştım yıllarca. Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Tarsus Mersin’in büyük ilçelerinden biri olup, Tarsus’u Tarih ve İnanç Turizmi başlıklı yazılarımla tanıtmaya çalıştım.

Adana panoramik

Türkiye’de önemli inanç turizm merkezlerinden biri de Osmanlı dönemindeki, özellikle Mimar Sinan imzalı, camilerimizin tanıtımı ve gezdirilmesi biçiminde kendini göstermektedir. Bunlardan en önemlisi, en görkemlisi ve en çok ziyaret edileni de İstanbul’daki 6 minareli Sultanahmet Camisi’dir. Sultanahmet Camisi’ni birçok kez gezmiş, onlarca fotoğrafını çekmiş ve yazı dizisi halinde yayınlamıştım.

Mersin’deki 6 minareli Mugdat Camisi’ni gezip gördükten sonra, 6 minareli olan camilerden Adana’daki Sabancı Merkez Camisi’ni de görmek istedim. Böylelikle, Türkiye’de bulunan 6 minareli camilerin üçünü de görmüş ve gezmiş olacaktım.

Görmek amacıyla gittiğim kentleri ve ören yerlerini tanımanın en iyi yöntemi sokakları ve caddeleri adımlayarak gezmektir. Ben de öyle yaptım. Sabancı Merkez Camii’nin 6 minaresini gördükten sonra, uygun bir yerde, Kurtuluş ve İstiklal Caddelerinin kesiştiği noktada dolmuştan indim.

Kurtuluş Caddesi’nde ilerleyerek Çetinkaya Göbeğine ulaştım. Göbekte, Erten Oteli’ni arkama alarak İnönü Caddesi’ne ulaştım. Cadde boyunca ilerleyip, Ziyapaşa Bulvarı’nı geçtikten sonra Atatürk Caddesi ile soldaki İnönü Parkı’na ulaştım. Kalabalık bir araç ve insan trafiğinden sonra karşıma çıkan İnönü Parkı mesire yeri gibi geldi bana. Her yaştan insanların doluştuğu parktaki su havuzları ve fıskiyelerden çıkan su dinlendirici bir etki yapıyordu. Parktaki çevre düzenlemesiyle ortaya çıkan yeşilin bütün tonları insanlara huzur veriyordu. Zamanımı verimli kullanabilmek amacıyla, parkta oturamadım. Fotoğraflarımı çektikten sonra yürüyüşümü sürdürdüm. Bir süre sonra da Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nin bulunduğu alana ulaştım.

1976 yılında hizmet vermeye başlayan Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi toplam 15.000 m2 alan üzerinde kurulmuş olup, 5.000 m2 kapalı alana sahiptir. Yapımı Hacı Ömer Sabancı Holding ve Türk Eğitim Vakfı ile ortaklaşa gerçekleştirilen Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nin kullanım hakkı Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmiş. Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nde 200 kişilik kütüphane ve 368 kişilik tiyatro salonu bulunmaktaymış. Merkez, 1982 yılında güzel sanatlar galerisi; dinlenmelik, resim ve kurs atölyesi, antik değerler barındıran müze, kitap ve hediyelik eşya dükkânı eklenerek genişletilmiş, ayrıca tiyatro sahnesi de büyütülerek yeni ve modern araçlarla donatılmış.

Yıl boyunca hizmet veren kütüphane ve sergi salonu ile mevsim boyunca Çukurova Bölge Tiyatrosu’nun misafir tiyatro gruplarının etkinliklerine açık tutulan tiyatro salonu, bölge halkının alternatif sosyal mekân ihtiyacını karşılamaktaymış.

Adana; Türkiye’nin İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Antalya’dan sonraki altıncı büyük kentidir. Kent merkezi Çukurova’da, Akdeniz’den 30 kilometre içeride, Seyhan Nehri üzerinde bulunmaktadır. Adana İlinin idari merkezi 5 ilçeden oluşmaktadır. Seyhan, Yüreğir, Sarıçam, Çukurova ve Karaisalı merkez ilçeler olup Adana’yı oluşturur. Adana İli ise toplam 15 ilçeden oluşmaktadır. 

Adana, yaklaşık 3000 yıl önce kurulmuş ve uzun yıllar boyunca Yunanlılar ile Persler arasındaki pek çok savaşa tanık olmuştur. Kesin olmamakla birlikte, Hititler ya da Yunanlılar tarafından kurulduğu sanılmaktadır. İlkçağda Adana, Anadolu’yu baştanbaşa geçerek Gülek Boğazından Tarsus’a inen yol üzerinde bir konak yeriydi.Hitit tabletlerinden elde edilen bulgular kentin, Hititler döneminde, Kizzuvatna Krallığı’nın egemenliği altında olduğunu göstermektedir.

Adana ve Çukurova bölgesi eski devirlerden beri önemli bir yerleşim merkezi olmuştur. Tarihi belgelerde Kilikya olarak geçen Çukurova’dan, Boğazköy’den çıkarılan Hitit yazılı levhalarında, Uru Adania  (Adana ülkesi) diye söz edilmektedir. Alanya’dan İskenderun’a kadar uzanan bölgeyi temsil etmektedir. Alanya ile Mersin arasında kalan bölge Dağlık Kilikya, Mersin İskenderun arasındaki bölge ise Ovalık Kilikya olarak adlandırılmıştı.Roma İmparatorluğu döneminde Kilikya, Tarsus başkent olacak şekilde Roma’nın bir eyaleti haline gelmişti.

Adana Büyükşehir Belediyesi ile Adana Sinema Kulübü öncülüğünde ilki 1969 yılında “Altın Koza Film Şenliği” adı altında gerçekleştirilen “Altın Koza Uluslararası Film Festivali ”nin 18’incisi 2011 Yılı Eylül ayında sanatseverlerle buluştu. Derlenen bilgilere göre, birincisi 1969 yılında Adana Belediyesi ve Adana Sinema Kulübü öncülüğünde başlatılan “Altın Koza Film Şenliği” Türk Film Arşivinin de katkılarını almış. 

Adana halkı tarafından ilk yılından itibaren sahiplenilen festival, Türk sineması için önemli etkinlikler arasına girmeyi başarmış. İlk Altın Koza ödülünü ise Metin Erksan ‘’Kuyu’’ filmi ile En İyi Yönetmen ve En İyi Film dallarında evine götürürken, Fatma Girik, ‘’Ezo Gelin’’ ile En İyi Kadın Oyuncu, Yılmaz Güney ise ‘’Seyyit Han’’ ile En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine sahip olan ilk Altın Koza’lı sanatçılar olmuş.

Adana Görüntüleri

887 total views, 2 views today

Share