1951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 6

 

İlkokul yılları (1953-1955)

Niğde Misli Köyü’nde, 1953-54 eğitim ve öğretim yılını başarıyla tamamlayıp ikinci sınıfa geçmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitapları okuyup bilgi dağarcığımızı doldururken , diğer taraftan da köydeki mağaraların ve kilisenin gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken… Temmuz 1954 sonlarına doğru, bir yıldır Osmaniye’de çalışmakta olan babam gelmişti. Hoş beşten sonra da ‘’Toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Demişti.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… İki yıl önce Osmaniye Yeşilova Köyü’nden gelmiştik Misli’ye. Geri dönecektik, niye gelmiştik. Çevre, okul ve yeni arkadaşlara ne kadar uyum sağlaya bilecektik? Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorularımız yanıtsız kalmıştı. Babam biraz da üzgün ve çaresizlikle ”Osmaniye’de Karaçay kenarında” ev tuttuğunu söylemişti. Çaresiz toparlanmaya başladık. Başladık çünkü Misli Köyünde evimizden başka bir şeyimiz yoktu.  Evi de yemek ve yiyecek yapamayacağımıza göre Osmaniye’ye gitmek zorundaydık.

Kısa sürede toparlanıp 8 km doğudaki Hüyük İstasyonundaki kara tren vagonlarına eşyalarımız yüklenmişti. Yine 350 km’lik tren yolculuğunu üç günde tamamlamış, babamın kiralamış olduğu Karaçay kıyısındaki evimize ulaşmıştık.

Gözlerimi kapatıp o günlere gidiyorum. Sisler arasından babamın kiraladığı evi görmeye çalışıyorum. İki katlı ahşap bir ev beliriyor hafızamda. Hafızamdan çıkıp gelen Karaçay kıyısındaki bu ahşap evin oldukça büyük bir bahçesi var dereye doğru uzanan. Alt katta oturan ev sahibimizin kapısı bahçeye, Karaçay deresine açılıyor. Evin arkasından ahşap merdivenle çıkılan üst kat bize kiralanmış, iki odası var. Odalarında gezindikçe kirişler üzerindeki tahtalar gıcırdıyor. Zemine tahta döşenmiş, gezinirken dikkatli olmak gerekiyor. Alt kattakiler rahatsız etmemek gerekiyor. Yine de arada sırada kardeşimle güreşirdik.

Osmaniye Amanos etekleri

Gözlerim kapalı hayalimi sürdürüyorum. Evden çıkıp dere kenarına yöneliyorum sisler arasından. 1954’lü yıllarda doğal akışına bırakılmış olan derenin dağlardan sürüklediği çalı çırpı ve odunlar kışlık yakacaklarımızı oluşturmuştu. Kış gelmeden toplamıştık ulaşabildiklerimizi. Kışın çok geniş bir akış alanı olan derenin bahar aylarında oluşan adacıklarındaki yabani meyve ağaçlarından meyve topladığımızı anımsıyorum. Özellikle alıç ağaçları bolca bulunurdu bu adacıklarda ve derenin karşı kıyısında. Çiçekleri pembe ve beyaz olarak iki renkte ve dikenli bir ağaç türü olan alıç genelde yabani ortamlarda kendiliğinden yetişirmiş. Babam öyle söylemişti. Bulgaristan’daki köyümüzden geçen dere kenarında da bulunurmuş alıç ağaçları. Meyveleri muşmula ile benzerlik gösteren alıç ağacının meyveleri kırmızı, turuncu ya da sarı renkliydi. Mayhoş bir tadı bulunan alıç ekşi muşmula diye de bilinmekteydi.

Karaçay Deresi’ne komşu olan Osmaniye’nin Karaçay Mahallesi kendi halinde insanların huzur içinde yaşadığı, komşusuna güvenip evinin kapılarını açık bıraktığı, çocukluğumuzda dayanışmanın öneminin bizlere aktarıldığı yoksul fakat yoksun olmayan bir mahalleydi. Ev sahibimizin bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden ailemize ikram ettiği domates, biber, salatalık ve renklerinden ötürü morko dediğimiz Patlıcan hala hatırımdadır. Hatırımdadır çünkü annem patlıcanları dilimler halinde kesip, kızarttıktan sonra bize biftek olarak yedirirdi. Diğer taraftan Koyun, kuzu ve danaların sokaklarda kesilerek satıldığı dönemlerdi. Sakatatları isteyenlere bedava verilirdi. O yönden de oldukça zengindik. Protein ihtiyaçlarımız böylelikle karşılanıyordu. Öyle çok sakatat ürünleri yemiştik ki şimdilerde yanlarından geçmek istemiyorum.

 

Karaçay Deresi Osmaniye…

Amanosların en güney ucunda bulunan İslahiye tepelerinden doğan Karaçay Deresi, 42 km’si Osmaniye il sınırları içinde olmak üzere, 70 km’lik bir akıştan sonra Ceyhan Nehri’ne katılıyormuş. Günümüzde Karaçay Deresi ile ilgili ıslah çalışmalarının yanı sıra mesire alanları da yapılmış. Osmaniye İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü internet sitesinden edindiğim bilgilere göre, şehir merkezine 4 km mesafede bulunan Karaçay mesire alanından sonra da 3 500 metre uzunluğunda, tabiat parkı özelliğinde bulunan vadi sonunda Karaçay şelalesi bulunmaktaymış. Karaçay Deresi dik yamaçlardan aşağıya inerken 25 metre yüksekliğinde Karaçay Şelalesini oluşturmaktaymış. Eşsiz güzellik ve manzara arz eden Karaçay Şelalesi buraya ayrı bir güzellik vermekteymiş.

Ev sahibimizin sebze ikramlarıyla Karaçay deresindeki yabani meyve ağaçlarından edindiklerimizin dışında diğer zorunlu giderlerimiz için paraya da ihtiyacımız vardı. Bu kez pamuk tarlalarına gitmedik ama çapa ve yerfıstığı hasadına gitmiştik.

 

Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu…

Fakir Fukara kesiminin çocuklarına bırakacakları en büyük miras fukaralık ve eğitimsizliktir. Deyimi genelde doğrudur. Babam bu deyimin dışına çıkılabileceğini düşünen, en azından ekonomik yönden orta halli duruma geçmemiz için eğitime olan inancı hiç bitmeyen birisiydi. Babamızın eğitime olan inancı bize de aşılanmıştı. Kardeşimle ben de bu inançla var gücümüzle çalışıyorduk. Yine de düşünüyorum da köylerden benim gibi fukara çocuklarını toplayan Köy Enstitüleri ve devamı olan öğretmen okulları olmasaydı zor yırtardık fakirlik kefenini.

Cumhuriyet İlkokulu Osmaniye

Derken Osmaniye’de okul dönemi geldi çattı. Evimize en yakın okul Osmaniye Cumhuriyet İlkokuluydu. Okul başladığında Misli ’de olduğu gibi burada da doğru dürüst üst baş ve ayakkabımız yoktu. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla okul aile birliği başta ayakkabı olmak üzere, önlük ve kırtasiyelerimizi sağlamıştı. Kendilerine şükran borçlu olduğumuzu hiç unutmadım.

Birinci dönem sonunda ben sınıfın en iyi öğrencisi olmuş, kardeşim de oldukça iyi sonuç almıştı. Sınıftaki başarılı sonuçlar ve fukaralığımız öğretmenlerimizden bazılarını da etkilemişti. Kitap kırtasiye konusunda bize yardımcı oluyorlardı. Birinci yarıyıl karneleriyle eve geldiğimizde, sevgisini pek belli etmeyen ve kendisine göre oldukça katı kuralları olan babam belki de ilk kez ikimizi de öperek kutlamıştı.

Bu arada, aradan 64 yıl geçmesine rağmen hiç unutamadığım ve her zaman hüzünle andığım bir davranış biçiminden söz etmek istiyorum. Öğretmenlerimden bir beni çağırmış ve sağ elinin üstüne, değerini anımsayamadığım, madeni bir parayı koyarak bana vermişti. Neden eliyle vermemişti? Aşağılandığımı hissetmiştim. Sanat Enstitüsü ve Teknisyen okullarında çalıştığım sonraki yıllarda, köylerden gelen fakir aile çocuklarına yardım etmek isterken bana yapılan bu davranışı anımsadım hep. Okulun döner sermayesi aracılığıyla öğlenleri birer tas çorba verilmesini sağlamıştım. Böylelikle ben devre dışı kalıyordum.

 

Annem tekrar hastalanıyor…

Zamanla Karaçay Deresi kıyısındaki ahşap evimizi sevmiş, mahalleden arkadaşlar edinmiştik. Kardeşim ve ben uyum sağlamıştık. Birinci yarıyıl tatilinde de arkadaş sayımızı arttırmış, bu moralle okulun ikinci yarıyılına başlamıştık. Tam her şey yolunda gidiyor derken annem oldukça ağır bir biçimde hastalanmıştı. 1951 yılı Şubat ayının soğuk mu soğuk bir gününde Bulgaristan’dan başlayan göç sırasında hastalanan annem Edirne’de iki ay tedavi görmüştü. Hastalığı sık sık kendisini göstermesine rağmen ilk kez bu kadar ciddiyet göstermişti.

Annemin hastalığının ağırlaştığı Mayıs aylarına doğru, teşhis ve tedavinin Osmaniye sağlık kuruluşlarında yapılamayacağı kararı üzerine Mersin Devlet Hastanesi’ne sevki yapılmıştı. Okulumuzun tatile girmesine daha bir ay vardı. Babam da hem iş peşinde hem de ara sıra Mersin’e annemi ziyarete gittiğinden, kardeşimle ben başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bakıyorduk da… Yeme içme konusunda ev sahibimizin bize yardımcı olduğunu anımsıyorum. Dayanışmanın önemini yaşayarak öğreniyorduk ve öğrenecek çok şeyimiz vardı.

Annemin hastanede olmasına rağmen kendi başımızın çaresine baktığımız gibi, okul ödevlerimizi de hiç aksatmadan yapmıştık. Osmaniye Cumhuriyet ilkokulunda 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılının ikinci dönemini de  başarı ile tamamlamış ve üçüncü sınıf olmuştuk. Birinci sınıfı Niğde Merkez köylerinden Misli/Konaklı’da tamamlamıştık. Bakalım üçüncü sınıfı nerede nasıl tamamlayacaktık? Dördüncü ve beşinci sınıfları düşünemiyordum bile…

 

Mersin’e göçüyoruz…     

Okulun tatile girmesiyle birlikte babam, Annemin Mersin Devlet Hastanesindeki tedavisinin oldukça uzun süreceğini, Mersin’e göç etmemiz gerektiğini söylemişti. Alıştığımız Karaçay Mahallesi, Karaçay Deresi, okulumuz ve arkadaşlarımızdan ayrılmak bizi hüzünlendirse de başka seçeneğimiz yoktu. Kabullendik…

Yeni bir okul, huyunu suyunu bilmediğimiz yeni öğretmenler ve arkadaşlar… Uyum sağlamış ve Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda ikinci sınıfı başarıyla bitirmiştik. Üçüncü sınıfı Mersin’de okuyacağımız kesinleşmişti. Acaba dördüncü ve beşinci sınıfları nerede ve hangi koşullarda okuyacaktık?

Osmaniye Karaçay kıyısındaki, kiralık da olsa, evimizi sevmiştik. İyi anlaştığımız arkadaşlarımız olmuştu. Ayrıca ev sahibimiz de her konuda bize yardımcı oluyordu. Üzgün ve kırılgan olduğumuzu gören babam Mersin’e yabancılık çekmeyeceğimizi söylemişti. Yeşilova Köyünden sonra bizimle birlikte Misli ’ye gelen anneannem ve dayılarım, kuraklıktan sonra Bursa Karacabey taraflarına gitmişlerdi. Cemile Teyzem orada Karagöz ailesinden biriyle evlenerek kalmış, Kurtuldu ailesinin diğer fertleri Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımla anneannem Mersin’e gelmişlermiş. Kerim dayımla Yusuf dayım çırçır fabrikalarında işe bile girmişler. Bu haber içimizi ferahlatmıştı.

1955 Haziran ayı sonlarına doğru arkadaşlarımız ve bize emeği geçen ev sahibi ve komşularımızla vedalaşmıştık. Bir arabaya yüklenen eşyalarımızla Osmaniye Mamure Tren istasyonunun yolunu tuttuk. Ulaştığımız İstasyon oldukça büyük ve heybetli yapıydı. Bir o kadar da sağlam yapılı görünüyordu. Hayranlık duymuştuk. Hayranlık duyduğumuz Mamure tren istasyonunun Osmanlı döneminde, 1898 yılında İstanbul-Bağdat tren hattı kapsamında Almanlar tarafından yapılmış olduğunu öğrenmiştim görevlilerden.

Mersin sahili 1950 (Eski Mersin resimleri alıntı)

Her zaman meraklı, öğrenmeye istekli bir çocuk olmam bazen başımı belaya sokuyorsa da genelde olumlu sonuçlar doğuruyordu. Hayranlıkla seyrettiğimiz istasyonda bir süre bekledikten sonra gelen kara tren vagonlarından birine eşyalarımız yüklenmiş ve Mersin’e doğru yolculuk başlamıştı. Osmaniye, Ceyhan, Yüreğir, Adana, Yenice, Tarsus rotası izlenerek, yaklaşık 5-6 saat yolculuktan sonra Mersin Garına ulaşılmıştı.

 

1955-57 yıllarında Mersin…

Mersin Garı’nın tarihçesinin 1890 yıllarına kadar uzandığını öğreniyorum sonraki yıllarda. Adana-Tarsus-Mersin demiryolu 1886 yılında işletmeye açılmıştı. Günümüzdeki Mersin gar binasının 50 metre doğusunda bulunan küçük istasyondan Gümrük Meydanı’na ve Mesudiye Mahallesi ile Soğuksu Caddesi’nde bulunan Bodosaki’ye ait fabrikalara dekovil hattı döşenmişti.

Bu tarihlerde başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya olmak üzere Mersin’de, 12 ülkenin konsolosluğu bulunmaktaymış. Garın yaklaşık 500 metre güneyinde Akdeniz sahili bulunmaktaymış, babam öyle söylemişti. Günümüzde aynı yerde Mersin Uluslararası Liman İşletmesiyle Atatürk Parkı yer almaktadır.

Osmaniye’den ayrılmadan bir hafta önce Mersin Devlet Hastanesi’ndeki annemi ziyarete gelen babam konaklayacağımız yer konusunu, dayılarımın da yardımıyla çözüme ulaştırmıştı. Eski Mersin Devlet Hastanesinin yaklaşık 600 metre doğusunda, tren garının da yaklaşık 1 500 metre kuzeyinde bulunan hazine arazisine yerleşmişler dayımlar ve diğer göçmenler. Babam da bu hazine arazisi üzerinde dayımlara komşu olacak konumdaki bir yere sazlardan bir baraka yapmış. Tren garında tutulan bir atlı arabayla göçmen barakalarının bulunduğu bu yere ulaşıp, eşyalarımız indirildi. Dayılarımın yardımıyla kısa sürede barakamıza yerleştirildi.

Atatürk Parkı Mersin

Günümüzde Mersin Atatürk Anadolu Lisesi ve çevresinin yer aldığı bu hazine arazisinde portakal ağaçları bulunuyordu. Kardeşim Mustafa ile ben hemen çevreyi keşfe çıkmıştık. Portakal ağaçlarının da bulunduğu bu hazine arazisi içerisinden bir dere de geçmekteydi. Bu iyiydi. Su sorunlarımızın bir bölümü çözülmüş olacaktı. En azından bulaşık ve çamaşır için suyu buradan temin edebilecektik.

Konaklama yerimizden güneye, tren garı tarafına baktığımızda birkaç konut dışında hiçbir yapılanma yoktu. Mersin Tren Garı kolaylıkla görülüyordu. Kuzeye, Toros Dağlarına doğru baktığımızda ise, şimdilerde Toroslar Belediyesinin bulunduğu bu bölgede, şehir mezarlığına kadar birkaç yapı bulunuyordu. Bu yapılardan birinin Kuvayi Milliye İlkokulu olduğunu öğrenecektik bir süre sonra.  Sol tarafımızda, batı yönümüzde ise annemin yatmakta olduğu hastaneyi görmüştük. Aramızda yapı yoktu

Mersin’in en bakir ve en çok fabrika işçisine ihtiyaç duyduğu zamanlarında gelmiştik buralara. Bu yüzden gecekondulaşmaya ve göçmen barakalarına fazla ses çıkaran olmamıştı. Ne de olsa fabrikalar için işçilere ihtiyaç vardı. Üstelik Mersin de henüz bir köy havasından kurtulamamıştı. 

 

Bir balıkçı köyü olan Mersin...

1800’lerin başında bir balıkçı köyü olan Mersin Tarsus’a, Tarsus da Adana’ya bağlı birer yerleşim birimiydiler. 1830’lardan sonra, bölgede pamuk ekiminin başlamasının ardın ilk çırçır fabrikaları, ardından da tekstil fabrikaları kurulmuştu Tarsus ve Mersin’de. Hem tarımdan sanayiye hem de tarımdaki ırgatlıktan sanayi işçiliğine geçişin ilk adımları ortaya çıkmıştı. Şadi Eliyeşil ’in fabrikalarında yüzlerce sanayi işçisi çalışıyordu. Bunların bir bölümünü de Göçmen barakalarında yaşayanlar oluşturuyordu.

Pamuk tarlalarından elde edilen sanayi ham maddesinin işlenmesi için fabrikalara taşınması gerekiyordu. Üretilen tekstilin de dağıtımı, pazarlara çıkabilmesi için ulaşım ağının genişletilmesi zorunluluğu vardı. Arzu edilen ulaşım ağı Tarsus’tan sağlanamaz olmuştu. Başlangıçta bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti. Bunun bir sonucu olarak 1886’da Bağdat Demiryolunun Adana-Tarsus-Mersin bağlantısının kurulmasını sağlanmıştı. Sağlanmıştı çünkü Antik Çağ’dan 17. yüzyıla kadar bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti.  

M.S. 5 yüzyılda Roma İmparatoru Justinaus, özellikle kış aylarında kentte su baskınına neden olduğu için Kydnos/Berdan Nehri’nin yatağını değiştirmişti. Böylelikle bugünkü Tarsus şelalesinin meydana gelmişti. Gelmişti gelmesine ama kentin içinden geçen nehir yatağı kurumuş, bu suyun ulaştığı Regma Gölü olarak bilinen lagün, yeterli suyu alamadığı için, zamanla bir bataklığa dönüşerek liman olarak önemini yitirmesine neden olmuştu. Yeni bir limana ihtiyaç doğmuştu. En yakın liman da Mersin’de bulunuyordu.

1800’lerin ikinci yarısından sonra üretilen hammaddenin taşınmasına yönelik Adana-Tarsus-Mersin Demiryolu ile Mersin limanının kurulması ile birlikte Tarsus önemini yitirmişti. Mersin önem kazandı ve 1864 yılında, idari birim olarak, kaza oldu. 1869’da Belediye Meclisi kuruldu, 1888 yılında da Sancak oldu. Mersin’de ticaret gelişti, 1900’lü yıllarda, günümüzdeki Atatürk Caddesinin devamı olan, Uray Caddesi ticaretin merkezi oldu. Tüccarların konaklaması için Azak Han, taş Han gibi hanlar yapıldı. Müslim ve Gayrimüslimlerin nüfus olarak artması üzerine kiliseler, camiler, sinagoglar ve konaklar inşa edildi.

 

1924 yılında Mersin İl oluyor…

1924 yılında il yapılan Mersin 1933 yılında Büyük Mersin İlini oluşturmak için İçel İline katıldı ve ilin merkezi Mersin oldu. 1930’lu yıllardan itibaren başta Ankara olmak üzere birçok kentin şehir planını yapan Hermann Jansen Mersin Şehir planını da yaptı. Böylelikle bir balıkçı köyü olan Mersin modern bir kent olma yolunda emin adımlarla ilerlemeye başladı.

Bizler Mersin’e, köylülükten modern bir kente dönüşmeye başladığı bir dönemde gelmiştik. Hızla büyümeye başlamış olan Mersin; Mesudiye, Mahmudiye, Nusretiye, Kiremithane, Hamidiye ve İhsaniye gibi yeni mahalleleriyle, Tipik Avrupa Akdeniz kentleri görünümündeki yaşamıyla yeni yüzyıla heyecanla, umutla başlangıç yapmıştı. Yılda 300 ton pamuk işleyip 200 ton bez üreten ve buharla çalışan çırçır fabrikalarıyla da göçmen barakalarına yerleşen bizler için de umut kapısı olmuştu. Büyüklerimiz öyle söylemişti, bekleyip görecektik.

535 total views, no views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları 5

 

Tırmandıkça tırmanıyorduk…Tırmanıyorduk da hangi dağın eteklerindeydik acaba? Demiştim kendi kendime… Hangisi olduğunun da pek önemi yoktu zaten. Birlikte keşfetmeye karar vermiştik kardeşimle. Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’in güneyinde kalan Sakar Balkan ile Osmaniye Düziçi Yeşilova Köyünün doğusunda bulunan Amanos dağları eteklerini karıştırmış olmalıydım. Öyleydi çünkü benzerlikleri çoktu. Kardeşim Mustafa ile her ikisinin de eteklerin deydik.

Tırmandıkça görüş alanımız büyümüştü. Mustafa önümüzdeki yemyeşil ovaya baktıktan sonra ”Köye neden Yeşilova dendiğini şimdi daha iyi anladım.” Demişti. Ben de ”Yeşilova nereden çıktı? Sakar Balkan eteklerinden Karagözler’e bakıyoruz.” Demiştim. Gülmüştü Mustafa… ”Gözlerini ter basmış, etrafını göremiyorsun.” Demişti. Öyleydi gerçekten… Alnımdan sızan terler kaşlarımı aşmış, gözlerimi örtmüş ve etrafı göremez olmuştum. Gözlerimi silip, yan döndüğümde, Mustafa yerine, ahırdan bozma evimizde fısıldayarak konuşan annemle babamı gördüm. Mustafa da yanımda mışıl mışıl uyumaktaydı. Afalladım birden…Neredeydim ben? Hafızamı toparlamaya çalıştım. Yatakta, yorganın altındaydım. Kan ter içinde kalmıştım. Yine rüya görmüş ve nerede olduğumu da karıştırmıştım.

Uyandığımı gören annem aydınlık ve mutlu bir yüzle bana dönüp; ”Uyandın mı Mehmet.” Dedi. ”Baban hayırlı bir haber duymuş Ömer Dayı’dan. Bizi Niğde Misli Köyü’ne iskan etmişler.” Uyku sersemi pek anlamamıştım annemin dediklerini. ”Ne demek iskan?” Demiştim. Babam yanıtlamıştı. Ev bark ve tarla sahibi olacağız, göçebe hayatımız sona erecek oğlum.” Demişti. Gözümün önüne yine Karagözler Köyü gelmişti. İskan edildiğimiz köy Karagözler’e benziyor muydu acaba? Kalktım, kardeşimi de kaldırdım. Hep birlikte kahvaltı yaptık. Bu kez kahvaltı da süt de vardı...

                                         Niğde Misli Köyü’ne iskan ediliyoruz… 

Yeşilova’da günler, haftalar, aylar geçmiş ve 1952 yılına girilmişti. Ilıman bir iklime sahip olan Çukurova’da ve Yeşilova’da ekim-dikim zamanı gelmişti. Eli ayağı tutanlar ve hatta 8 yaşına girmiş olan ben de köydeki tarlaların ekim-dikime hazırlık çalışmalarına katılmış, çapa yapmış, fidelerin dikiminde çalışmıştım. Nafakalarını kazanmak için bütün gayretimizle çalışan bizler, Yeşilova’ya yakın yerlere de işe gidiyorduk. Bu arada Ömer Dayı da bizlerin göçebelikten kurtulması için yetkililerle temas ediyordu. Uzun uğraş ve araştırmalardan sonra biz Karagözler köylülerinin Niğde’nin Misli Köyü’ne iskân edildiğini öğrenmiştik. Bize göç görünmüştü yine…

Yeşilova tren istasyonuna yakındı. Göç için en uygun ulaşım yolu kara trendi. Üstelik, Adana-Mersin arasındaki Yenice tren istasyonundan aktarmalı kalkan trenler de Ulukışla-kayseri arasındaki Hüyük tren istasyonundan geçiyordu. Misli Köyü de Hüyük’ten yaklaşık 6 km kuzey-batıdaydı. Bir kez daha kara tren vagonlarıyla yolculuk görünmüştü. Bize kucak açıp barınma yeri veren, başta Ömer dayı olmak üzere, Yeşilova köylülerine şükranlarımızı sunduktan sonra helalleşip vedalaştık. Ömer dayı da bizi traktör römorkuyla tren istasyonuna bırakıp, eşyaları yüklememize yardımcı olmuştu.

                                                     Temmuz 1952, Niğde Misli Köyü…

1952 yılının koşullarında yaklaşık 350 km’lik yolculuğumuz iki gün sürmüştü sanıyorum. Hüyük istasyonunda indirilen eşyalarımız, bir süre sonra Misli Köyünden temin edilen öküz ya da at arabalarıyla köye taşınmıştı.

Yeşilova Köyünden sonra Misli Köyü bizi hayal kırıklığına uğratmıştı. Köye girdiğimizde tek bir dikili ağaç göremediğimiz gibi, sanki terkedilmiş ve unutulmuş bir yerleşim birimi havası ile karşılaşmıştık. Akarsu ve dere oluşumlarına rastlamadığımız köyde taş ve kumdan başka bir şey yoktu. Eşyalarımızı indirdiğimiz bölgede yer altı mağaralarının bulunduğunun farkına varmıştık bir süre sonra.

Köyde bize tahsis edilecek evler de yoktu. Geçici barınma yerleri olarak yine çadırlarımızı kurduk. Un çuvalları ve tandırlar ortaya çıktı. Ateş yakmak için de, odun, çalı çırpı olmadığı için, hayvan dışkısı ve samandan yapılan tezekler kullanıldı. Köydeki Selanik muhacirleri, elverdiğince bizlere yardımcı olmaya çalışmışlardı.

Misli Köyüne taşındıktan bir süre sonra Niğde’den göçmenleri organize etmekle görevli olanlar gelmişti. Aile reislerine ev yapımında kullanılmak ve hiç olmazsa 6 ay yaşamımızı idare ettirecek kadar nakit para verdiklerini öğreniyoruz. Sonraki yıllarda geçimizi sağlasın diye de, kişi başına 25 dönüm olacak şekilde, Misli Ovasından tarla vermişlerdi. Biz dört kişilik aile olduğumuzdan 100 dönüm arazi düşmüştü.

1926 yılına kadar bir Rum Köyü olan Misli ‘ye Rumlar Misthi diyorlarmış. Terkedilmiş görünen köyün sakinleri 1924 yılı Nüfus Mübadelesinde Selanik’ten göçen Türklerin bir bölümü oluşturuyordu. Bir bölümü oluşturuyordu çünkü bir bölümü de çalışmak için başta Çukurova olmak üzere diğer illere gitmişlerdi. Yıllar sonra bir bölümünün de Yunanistan’a geri döndüğünü öğreniyoruz.

Aile büyüklerimiz başımızı sokacak yer sorununu çözmeye çalışırken biz çocuklar da köydeki mağaraları keşfetmenin peşindeydik. mağaralar oyun alanımız haline gelmişti. En popüler oyunumuz saklambaçtı. Büyüklerimizin uyarısına rağmen, bazen kaybolacak kadar derinlerine gidiyorduk mağaraların… Bir süre sonra oyun alanımız oldukça büyük ve heybetli bir yapı olan Rumlardan kalma kiliseye kaydı. Bakımsız kalmış bu devasa yapının İstanbul’daki Ayasofya’dan sonra en büyük Rum Kilisesi olduğu ortaya çıkacaktı.

Biz çocuklar Misli Köyünü ve gizli hazinelerini keşfetmeye çalışırken, başta babam olmak üzere, Karagözler muhacirleri seçtikleri yerlerde kendi evlerini yapmaya başlamışlardı. Köyde işlenebilir taş boldu. Ayrıca kerpiç de dökmüşlerdi. Niğde Valiliği tarafından ev yapımında kullanılmak üzere verilen paranın bir kısmı ile ustalar da bulunmuştu. Sanıyorum 20-25 gün gibi kısa bir sürede, bakanlıkça belirlenen bir plan dâhilinde, evlerimiz bitmişti.

Evlerimiz yapıldıktan bir süre sonra taş duvarlarla çevrilerek kapalı avlular oluşturulmuştu. Bizim avlumuz içerisinde girişi engelsiz olan bir mağara da vardı. Olması iyiydi, iyiydi çünkü edineceğimiz hayvanların barınma yerlerini şimdiden sağlamıştık. Diğer taraftan köylerde ‘’kenef’’ adını verdiğimiz tuvaletler evin dışında, hiç olmazsa 10-15 metre uzakta olurdu. Bu tür tuvaletlere boşaltım çukurları açılırdı. Babam mağaraya bir delik açarak bu sorunu çözmüştü diye hatırlıyorum sisler arasında.

                                                               Misli’de Bir Rum Kilisesi…

Misli Köyünün bağlı bulunduğu idari birim Niğde Kapadokya bölgesinin bir parçasıydı. Bölgenin diğer şehirleri arasında Nevşehir, Aksaray,  Kayseri ve Kırşehir bulunmaktaydı. Daha dar bir alan olan kayalık Kapadokya Bölgesi ise Uçhisar, Ürgüp, Avanos, Göreme, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara ve çevresinden ibaretti. Tarihî kaynaklar Misli ‘nin de bir yeraltı yerleşim bölgesi olduğunu yazıyordu. Bu yer altı şehrinin üzerinde 19. Yüzyıla ait Aziz Vlasios Rum Kilisesi bulunmaktaydı.Derinkuyu Misli ‘ye yaklaşık 25 km uzaklıkta olup, Kapadokya’daki diğer örnekleri içerisinde en geniş, en derin ve en gelişkin yerleşim alanıydı.

Bilindiği gibi Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluk dönemlerini yaşamış Kapadokya yöresinde, doğal güzelliklerle iç içe geçmiş sayısız tarihi kilise bulunuyordu. Misli ’deki Rum Kilisesi de bunlardan biriydi. 1844’te Aziz Vlasios adına yaptırılan kilise, köyün zengin geçmişinin tanığı olarak öylece terkedilmiş halde duruyordu. M.S. 280-316 yılları arasında Sivas’ta yaşamış olan Aziz Vlasios, 20. yüzyıl başlarına kadar Müslümanlarca bir evliya makamı muamelesi görmüş biriydi.

Her zaman meraklı biriydim, hala da öyleyimdir. Öğrenmenin itici gücünün merak ve sorgulama olduğunu küçük yaşta öğrenmiştim. Kilise ve mağaralar da merakımı uyandırmıştı. Köyde kalabilmeyi başarmış bazı güngörmüş ve bilgili Selanik göçmenlerinden edindiğim bilgiler göre Kilisede hâlâ yerinde kalabilmiş en önemli belge Grek harfleriyle Türkçe yazılmış iki kitabeydi.

Kesme taştan yapılmış Misli ‘deki bu görkemli ve gösterişli Aziz Vlasios Kilisesininde bulunan yazıtlar Kapadokya bölgesinde bulunan yazıtlardan çok farklıydı. Kaligrafik açıdan da Bizans kaligrafisini andıran özellikler göstermekteydi. Kitabelerin birinde Padişah Abdülmecid’in koruyuculuğunu öven, kilisenin mimar Kalfa Kiryako tarafından Konya Metropoliti loakim’in ruhani liderliğinde inşa edildiğini anlatan, bütün Ortodoksların layık oldukları cennete gitmelerini temenni eden sözler yer aldığını söylemişti köydekiler.

                                            Kapadokya bölgesinde bir köy Misli…

Sonraki yıllarda gezme fırsatı bulduğum Kapadokya bölgesi, tarih boyunca, çok sık saldırılara uğramış. Kapadokya’da yaşayanlar özellikle Bizans, Roma, Arap saldırılarından kaçmak için yer altı şehirleri inşa etmişler. Bölge halkının yer altı geçitlerini yaygın bir savunma sistemi olarak kullanmaları, Kapadokya Yeraltı Şehirleri’nin daha da eskilere, hatta tarih öncesine giden bir geçmişi olduğunu öğrenecektim yıllar sonra İvriz’deki tarih Öğretmenim Hüseyin Seçmen’den. 

İstilacılarla bölge halkı arasında yaşanan yüzlerce yıllık bir kaçma kovalama sürecinin sonunda Kapadokya’nın yer altı dünyası, neredeyse kusursuz bir savunma mekanizmasına dönüşmüştü. Yeryüzündeki kiliseler yer altına taşınmış ve Kapadokya’nın yer altı kentleri giderek yasak dinlerin manastırları haline gelmişti. Yeryüzünün derinliklerinde sürdürülen inziva hayatlarını rahatsız edecek her türlü izinsiz giriş için ince önlemler düşünülmüştü. Duvarlarına kandil ve mum koymak için oyuklar açılmış, kandiller için dışarıdan bezir yağı getirilerek ısınma sorunu da bu şekilde çözülmüştü.

Tam sekiz katı olan ve 85 metre derinliğe inen Derinkuyu Misli’den 25 km kuzey-batıda bulunmaktaydı.  Misli yeraltı şehrinin Derinkuyu ile bağlantısı olduğu söylenmişti köylüler tarafı. Derinkuyu Yeraltı Şehri’nde yaşama alanları, mutfak ve yemekhaneler, ahırlar ve şırahaneler, hatta bunların yanı sıra diğer yeraltı şehirlerinde bulunmayan bir Misyoner Okulu bile bulunmakta olduğu tarihi kayıtlarda yer almaktaydı. Derinkuyu Yeraltı Şehri’nin bir başka ilginç özelliği de 55 metre derinliğe kadar inen su kuyularının havalandırma bacaları olarak kullanılmasıydı.

                                                                             Misli Köyünde yaşam…

Köy nüfusu azdı. Herkes birbirini tanırdı. Selamsız sabahsız geçilmezdi.  Selanik, Bulgaristan, Romanya muhacirleri ve yerlilerin kız alıp vermelerden dolayı birbiriyle harmanlanmış bir kültüre sahipti.  Kız görme, kız isteme, peşkir alma, sini gibi düğün öncesi gelenekler sürmekteydi. Düğünler Cuma günü   başlar, Cuma akşamı gelin kınası yakılırdı. Damat tıraşı Cumartesi öğlen yapılır, damat tıraşından sonra da damat tarafı gelin evine  mendil almaya giderdi. Kadınlar Cumartesi gecesi yöresel kıyafetlerini giyerler, eğlence düzenlenir ve oynanırdı. Pazar günü öğleden sonra gelin alınırdı. Düğünün birinci günü geleneksel olarak keşkek pişirilir ve davetlilere ikram edilirdi.

Gelenek ve göreneklerine çok büyük önem veren köy halkı  Arife günleri ikindi namazından sonra imam eşliğinde toplu olarak mezarlıkları ziyaret eder imamlar dualarını yaparlardı. Arife günleri Selanik kapama ekmeği ve Bulgaristan kolacı pişirilir ve bayram sabahı yenirdi. Bayram sabahı, bayram namazından sonra ilk bayramlaşma camilerde yapılırdı. Evlerde aile bireyleri bayramlaşıp, yemeklerini yedikten sonra çocuklar komşularla bayramlaşmak için sokaklara dökülürdü. Çocuklar kapı kapı gezerek çörek, şeker ve para toplarlardı. Bayramlarda komşular eş dost yakın akrabalar ziyaret edilir, bayram akşamı da kayın baba tarafına ziyafet yemeğine gidilirdi.

Diğer Anadolu köylerinde olduğu gibi Misli’de de cenazeler cenaze ve defin işlemleri çok önemsenirdi. Önceikle ölüm cenaze salasıyla duyurulurdu. Defin işlemi ve sonrasında cenaze sahibine her konuda büyük bir destek sağlanmaktaydı. Defin işleminden sonra cenaze yakınları mezarlık çıkışında durur ve kasaba halkı burada baş sağlığında bulunurlardı. Cenaze evinde 7 gün süresince kadınlar ve erkekler tarafından Kuran okunurdu. Yedinci günü de yemek verilir, mevlit okunurdu. Cenaze evinde 7 gün süresince yemek hazırlanmaz komşular ve köy halkı tarafından hazırlanarak cenaze evine götürülürdü.

İmece kelimesinin hayata uygulandığı yerdi Misli Köyü. Kendi yiyeceği buğdayını, arpasını, patatesini ekerdi. Emeksiz yemek olmaz deyimince alın teri dökülürdü. Ekinler beraber biçilir, harmanlar beraber kaldırılırdı. Sapı samandan ve taneden ayırırlardı. Hamurunu yoğurur,  tandır ekmek sacını kurarlardı. Ekmek yaparlar, yer sofrası kurarlar, kuru yavan acı soğan demezlerdi. Halil İbrahim bereketine inanılır, sofradan şükür ile kalkılırdı. Çocuklar “Ananın ekmeğine kuru, ayranına duru” demezdi.

Kar korkusu kışı zehir etmezdi. Karların mikrobu kırdığı bilinirdi. Karlı geçen yılın baharında kırlar bereketlenirdi. Kış gecelerinde soba kenarında, koyu çay sohbetleri yapılırdı. Kızlar çeyizleri için el emeği göz nuru döker, işleme yapardı. Mendil kenarları işlenir, her renge bir anlam yüklenirdi. Köyün, köylü olmanın anlamıydı bu. Eleğim sağma dedikleri gökkuşağı gibi hayatın her rengini taşırdı Misli Köyü sakinleri…

Biz çocuklara gelince…Mağara keşifleri ve köydeki Rum Kilisesinde gerçekleştirilen saklambaç oyunlarının dışında, bazen büyüklerimizin de katıldığı, ‘’beş taş’’ ve ‘’kemik aşık’’ popüler oyunlarımızdı. Zaten yapacak başka bir iş de yoktu. Bilgisayarların ve akıllı telefonların günlük yaşamı etkisi altına almadığı bu dönemlerde, sokak aralarında ve köy meydanında oynanan beş taş ve aşık oyunu, artık unutulan oyunlar arasında yer alıyor.

Bazen evde bile oynadığımız ‘’beş taş’’ oyununda sağ elimize sığacak şekilde alınan 5 taş, iki avuç arasına alınarak ani bir hareketle yere bırakılırdı. Yere yuvarlanan taşlardan bir tanesi alınarak sağ elle havaya atılırdı. Taş havada iken yerdeki taşlardan biri sağ elle alındıktan sonra havadaki taş sağ elle yakalanırdı. Bu işlem dört taş için ayrı ayrı yapılırdı. Yerdeki taşlardan biri alınırken el diğer herhangi bir taşa dokunursa, havaya attığı taşı yakalayamaz yere düşürürse, havadaki taşı kapmak istediği sırada yerden aldığı taşı düşürürse oyuncu sırasını kaybederdi. Diğer oyuncu şansını denerdi.

Sadece ev dışında, büyükler tarafından da oynanan diğer oyun ‘’kemik aşık’’ daha da popülerdi. Koyun ya da keçi gibi küçük baş hayvanların arka ayaklarında bulunan aşık kemiğinin kullanılarak oynanan ‘’aşık oyunu’’ Türklerin tarihi oyunlarından biriydi. Oyun ile Türk kültürü ile o kadar iç içe geçmiştir ki “aşık atmak” deyimi hala günümüzde bile kullanılmaktadır. “Tavla oyunu konusunda benimle aşık atamazsın’’, ‘’benimle aşık atmaya kalkma’’ deyimlerinde kullanılan “aşık atmak’’ bu konuda benimle boy ölçüşemezsin anlamında kullanılmaktaydı. Hala da öyledir…

Köyde 8-10 kişinin rahat edebileceği büyükçe bir alana çizilmiş bir daire içerisine oyuna katılmak isteyen her oyuncu eşit miktarda kemik aşık dizerdi. Oyuncular sırasıyla, enek aşık adı verilen özel seçilmiş kemikleriyle daire içindeki aşıkları vurarak dışarı çıkarmaya çalışırdı. Atışlar daireye en az 5 metre uzaklıktan çizilmiş bir çizgi arkasından yapılırdı. Oyuncu aşığı vurarak daireden dışarı çıkartmışsa artık o aşığın sahibiydi. Ve atış sırası hala o oyuncudaydı. Vuruş yapılamamış ve dışarı çıkarılamamış ise sıra diğer oyuncuya geçerdi.

                                                        Misli Köyünde tarım ve hüsran…

Arada sırada bizim bazı oyunlarımıza katılan büyüklerimizin daha önemli uğraşları vardı mevsimlerin belirli dönemlerinde. Eylül ayları tarlaların ekime hazırlık ayları olurken, Ekim ayları da arpa ve buğday ekim aylarıydı. Ailelerin yıllık geçimlerini sağlayacak gelirleri ekilip, biçilecek tarlalardan sağlanıyordu. Gerek Selanik muhacirleri gerekse biz Bulgaristan muhacirlerinin atadan dededen kalma meslekleri çiftçilikti. Bu yüzden bizlere, köyden göç eden Rumların arazilerinden, ekim yapılacak tarlalar vermişlerdi. 

Ankara Resim ve Heykel Müzesi

Kara iklimi kuşağındaki Misli Ovası deniz seviyesinden 1200 metre yüksekteki dağlarla çevrili olup, oldukça soğuk rüzgârların etkisindeydi. Yüksekliği ve dağlarla çevrili olması denizlerden yükselen su buharlarının bölgeye geçişine engeldi. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve kar yağışlıydı. Bozkır özelliğine sahip ovada bazen kuraklık afeti olurdu. Tarımsal ürünlerin yetişme döneminde yağışların yeterince düşmemesi ya da zamanından geç düşmesi tam bir kuraklık afeti olarak kendini göstermekteydi.

Köyümüzün yer aldığı Misli Ovasında ekonomik değer açısından en önemli ürünün patates olduğunu öğrenecektik sonraki yıllarda. Oysa biz 1952 yılının Ekim ayında 40 teneke buğday ekmiştik. Tarlalarımıza 40 teneke buğday ektiğimiz 1952 yılını 1953 yılına bağlayan dönemde Niğde Misli Ovası öyle bir kuraklık yaşadıki…Tarlalarımızdan yaptığımız buğday hasadından elimize geçen buğday miktarı 40-50 teneke civarında olmuştu. Hasadın samanı bize kar kalmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Bu sonuç ekonomik açıdan ailemizi büyük sıkıntıya sokacaktı.

Hani derler ya ‘’ot yok ocak yok’’ diye. Aynen öyle bir durumdaydık. Evimiz vardı ama önümüzdeki yılı geçirecek yiyeceğimiz yoktu. Rahmetli babam buğday hasadından sonra tekrar Osmaniye’ye gitmek zorunda kaldı iş bulmak için. Annem, kardeşim Mustafa ve ben köyde kalmıştık.

Ne zaman düze çıkacaktık, çilemiz ne zaman sona erecekti? Göreceğiz bakalım, Gün ola harman ola demiştik…

                                        Eylül 1953, Misli’de İlkokula başlıyoruz…

Misli ‘de ikinci yıla girmek üzereydik. Bu arada benim yaşım 9 kardeşiminki de 8’e merdiven dayamıştı. Okula başlama çağımız gelmiş, geçmek üzereydi. Hatırladığım kadarıyla köyde tek odalı bir öğretmen evinin de bulunduğu iki derslikli bir ilkokul vardı. Okulun Başöğretmenliğini de yapmakta olan bir öğretmenin bulunduğunu anımsıyorum. Misli İlkokulu’na kaydımızın yapılması gerekiyordu. Babam çalışmak için Osmaniye’ye gitmişti. Başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bereket okuldaki Başöğretmen bu tür durumlara alışık olduğundan, köy muhtarının da yardımıyla ilkokul çağındaki bütün çocukların kaydını yapmış, okumanın erdemini saatlerce anlatmıştı.

Sanıyorum 1953 Eylül ayının son haftasında okula başladık. Başlangıçta ayakkabımız yoktu. İç donumuzun olmadığı kara şalvarımız ve mintanımız vardı. Defter kalem gibi gerekli kırtasiye malzemelerinin de kaydımızı yapan öğretmenimiz tarafından sağlandığını hatırlıyorum. Nasıl sağladığı konusunda hala hiçbir fikrim yok. Belki de Köy Enstitüsü kökenli o yıllardaki öğretmenlerimiz kendi maaşlarıyla bu tür girdileri sağlıyorlardı. Her ne olursa olsun, ekonomik yönden sıfırı tüketmiş olan biz köy çocuklarının yardımına koşmuşlardı her zaman. Onlara minnet borçluyuz…

Kardeşimle birlikte aynı sınıftaydık. Bulunduğumuz derslikte birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar birlikte ders yapıyorduk. Zaten fazla öğrenci de yoktu, derslik üç sınıfı da bünyesinde barındırıyordu. Öğretmenimiz birinci sınıflar olan bizleri yetiştirmeye çalışırken ikinci ve üçüncü sınıflara ödev vermiş oluyordu. İkinci sınıflarla ders yaparken de birinci ve üçüncü sınıflar ödev yapıyordu seslerini çıkarmadan. Birinci sınıfta olan bizlerle daha çok ilgilenen öğretmenimiz bir an önce okuma ve yazmayı söktürmeye çalışıyordu. Bizler de bütün gücümüzle gayret ediyorduk. Ediyorduk çünkü okumak, iyi bir eğitim görmek kurtuluşumuz olacaktı. Öğretmenimiz var gücüyle çalışıyor, bizleri teşvik ediyordu. Ediyordu da evlerimizdeki çalışma koşullarımız nasıldı? Biraz da evlerimizdeki koşullardan söz etmem gerekiyor.

Göçebe ailelerin yemek ve çalışma masaları olmazdı. Yemek yer sofrasında yendiği gibi ders çalışma da yerde, yüzükoyun yatılarak yapılırdı. Sonraki aylarda her nasılsa plastik bir leğenin ters çevrilerek ders çalışmamıza katıldığını anımsıyorum. Evlerimizde elektrik de olmadığından fitilli gaz lambaları gece aydınlatmalarımızı sağlardı. Yaz aylarında karanlık basmadan ödevlerimizi bitirirdik. Kış ayları gaz lambalarına ihtiyacımız olurdu. Yeni kuşakların pek bilemeyeceği gaz lambaları beş parçadan oluşurdu. En altta küçük bir gaz tankı, hemen üzerine eklenmiş bir gaz ayar çarkı, çarkı da içine alan gaz deposu, çarkın içinden geçerek şişenin içine giren yassı bir fitil ve en üstte, alevi koruyacak ince ve kırılgan gaz lambası şişesi. 

Türkiye’ de 1800’lü yılların sonlarına doğru ev, dükkân ve kahvehanelerde gaz lambaları ile aydınlatma yapıldığını öğrenmiştim sonraki yıllarda. 1900’lü yılların ortalarında Türkiye’de beş milyona yakın gaz lambası tankı ve şişesi üretildiği söylenmişti. Ancak bu tarihlerde üretimine devam edilen bir diğer gaz lambası çeşidi daha vardı. Bunlar şişesi olmayan, ancak yine gaz yardımı ile ateşlenen lambalardı. Bu tip lambalar, içine gaz konulan bir tanktan, fitilin dışarı uzanmasına yarayan delik veya deliklerden oluşur ve daha çok ‘kandil’ adıyla anılırdı.

Kara ikliminin hüküm sürdüğü kış ayları Misli Köyünde oldukça zorlu geçerdi. Bir giriş ve iki odamızın olduğu evimizdeki sobada yakıt olarak saman ya da tezek kullanıyorduk. Tezek, yakıt olarak kullanılan kurutulmuş sığır dışkısıydı. Genelde büyükbaş hayvanların dışkısı henüz sıcakken, yani hayvan dışkıyı bırakır bırakmaz kolay tutuşsun diye içine biraz ot, saman karıştırıldıktan sonra iki el kullanılarak hamur açar gibi düzleştirilip yuvarlaklaştırılır ve daha sonra kuruyunca kolayca kaldırılabilsin diye  düz bir zemine çoğunlukla da ev duvarlarına yapıştırılırdı. Hayvanlarımız yoktu. Okul açılmadan önce köyün büyükbaş hayvanlarının peşinde dışkılarını toplamıştık biraz. Buğday hasadından bize kar kalan samanla karıştırarak biraz tezek yapmıştık.

Çok mecbur kalmazsak günde bir defa soba yakardık idareli kullanalım diye. Sobaya attığımız tezek 15-20 dakika sonra ömrünü tükettiği gibi ürettiği ısı enerjisi de 45-50 dakika etkisini sürdürürdü. Bu süre içerisinde ödevlerimizi bitirirdik. Bitiremezsek yatağın içinde tamamlardık. Bir diğer sorunumuzda kandil ve lambalarda kullandığımız gazyağı idi. İdareli kullanmak zorundaydık. Sadece bir bakkalın bulunduğu köyde gazyağı bulmak da pek kolay değildi.

Beslenme konusuna gelince, buğday hasadını una çevirmişti babam, ekmek sorunumuz yoktu. Anımsadığım kadarıyla bol miktarda mercimeğimiz ve patatesimiz de vardı. Daha ne olsundu… Pamuk tarlalarındaki koşullarımıza göre oldukça iyi durumdaydık. Rahmetli babam kış ortalarına doğru biraz para da göndermişti. Bayram etmiştik. Eksiklerimizi tamamlamış, rahatlamıştık.

Ankara Resim ve Heykel Müzesi

Okulumuzdaki öğretmenimizin olağanüstü çabalarıyla okuma yazmayı da öğrenerek 1953-54 eğitim ve öğretim yılını tamamlayıp tatile girmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitaplarla okuma yeteneğimizi arttırmaya çalışırken, diğer taraftan da köydeki mağaraların gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken Temmuz 1954 sonlarına doğru babam geldi ve ‘’toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Dedi.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorular, sorular…Sonraki yıllarda dileklerimizin gerçekleşmesi için yılların geçmesi gerektiğini öğrenecektik…

606 total views, 2 views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları 4

 

                                                                    Kasım 1951, Çukurova Osmaniye…

Sabahın erken saatleri… Sonbaharla birlikte havalar serinlemiş, bir nebze de olsa sivrisinek istilasından kurtulmuştuk. Rahat uyumuştuk ki sızlanmadan kalkmıştık. Kahvaltı yapılmış, çadırlar sökülüyor, eşyalar toplanıyor, denkler yapılıyordu. Ceyhan pamuk tarlalarında hasat sona ermişti. 

Sökülmekte olan çadırlara ve hasadın sona erdiği pamuk tarlalarına bakıyorum. Gözden kaçırılmış ve lifleri çıkmış üç beş pamuk kozası gözüme çarpıyor. Yaklaşıyor ve bu kez toplamak için değil, anlamak için bakıyorum. Kozaların içinde en az 16, en çok 60 tohum bulunmaktaydı. Tohum zarfının olgunlaşması sürecinde, üzerinde 10 000 ile 20 000 arasında beyaz lifler oluşmaktaydı. Sıcak havaların etkisiyle su kaybeden lifler kabararak beyaz altını oluşturur. Nem çekme özelliğinin yanı sıra, aralarındaki hava boşluğu ile de mükemmel bir ısı yalıtımı sağlamaktadır. Bundan ötürüdür ki Pamuk demek Çukurova için beyaz altın demekti. Çukurova’nın olmazsa olmazlarından ilki ve en önemlisi beyaz altını üreten Pamuk tarlalarıydı. Pamuk tarlaları ise çırçır fabrikaları, iplik-dokuma fabrikaları ve tekstil demekti. Bolluk bereket demekti. Güney-doğu Anadolu’dan gelenlerin ekmek parası kazanması demekti… Hala da öyledir.

1951 yılı Ağustos ayı ortalarında Ceyhan’a 7-8 km uzaklıktaki pamuk tarlasında  ‘’mevsimlik işçi’’ olarak başladığımız yaşam tarzımız, Osmaniye İli’ne doğru, diğer pamuk tarlalarıyla devam etmişti. Yaklaşık 2,5-3 üç aydır bir pamuk tarlasından diğer bir başka pamuk tarlasına geçmiş durmuştuk. Yağmurlarla, sivrisineklerle, Çukurova’nın kavurucu sıcaklarıyla, yetersiz beslenmeyle ve hastalıklarla boğuştuğumuz aylar geçmişti. Geçmişti ama delip geçmişti… Delip geçmişti çünkü Halil dedemi pamuk tarlalarında kaybetmiştik.

Pamuk hasadının sona ermesiyle birlikte bizi Elbistan’dan getiren elçiler tarafından yeni bir işkoluyla tanıştırılmıştık. Yerfıstığı hasadı ve kabuklarından ayrılması… Yerfıstığı hasadı ve işlenmesi için de mevsimlik işçiler çalışmakta ve yine elçiler devreye girmekteydi. Elçilik sisteminin iyi tarafı işçilere konaklayabilecekleri yer göstermeleriydi. O zamanlar Adana’nın bir ilçesi olan Osmaniye civarındaki yerfıstığı tarlalarına götürülmüştük. İşlenme kolaylığı açısından tarlalara yakın kapalı binalar, hangarlar yapılmıştı. Hangarları ve çevresini barınma yeri olarak da kullanmıştık.

 

                                                         Osmaniye’de Yerfıstığı Hasadı…

Çukurova’nın pamuk ve yerfıstığı ambarı olan Osmaniye’nin çocukluğumda önemli ve unutulmaz bir yeri vardır. İlk tanışmamız 1951 yılı Ekim ve Kasım aylarında, pamuk tarlaları ve yerfıstığı kabuklarının ayrıştırılması sırasında olmuştu. İkinci tanışmamız da 3 yıl sonra, 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılında, Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu ikinci sınıfına başlamamla gerçekleşecekti. Niğde Misli Köyünden iş bulmak amacıyla geldiğimiz 1954 yılı Ağustos ayında Karaçay deresine bakan bir yerde ev kiraladığımızı anımsıyorum.

Türkiye’de yerfıstığı üretiminin yaklaşık yüzde 81’i Adana, Osmaniye, Toprakkale, Kadirli yörelerini kapsayan Çukurova Bölgesinde gerçekleşiyordu. Üretimde Osmaniye’nin ayrı bir yeri vardı. Öyle ki  ülke üretiminin neredeyse yarısı Osmaniye’de gerçekleşiyordu. Hasadından sonra ekilen bitkiye işlenmiş ve azotça zengin bir tarla bırakan yerfıstığı ekonomik bir bitkiydi. Aynı tarladan iki ya da üç ürün alma şansı veriyordu üreticilerine.

Çukurova bölgesi yüksek gelir sağlayan yerfıstığı yetiştiriciliği açısından önemli bir potansiyele sahipti. Hala da öyledir. Ana ürün olarak ekilecekse pamuk-yerfıstığı-buğday döngüsü,  ikinci ürün olarak ekilecekse buğday-yerfıstığı-pamuk döngüsü uygulanıyordu. Yılda aynı tarladan iki, bazen de üç ürün almak mümkün olabiliyordu. Dünyada değerli bir yağ kaynağı olan yerfıstığı, protein içeriği bakımından da oldukça zengindi. Türkiye’de daha çok çerez olarak kullanılıyordu.

Yerfıstığının çerez olarak kullanılabilmesi için kabuklarından ayrılması gerekiyordu. Günümüzde bu işlem oldukça gelişmiş ayırma makineleriyle yapılmaktadır. Ancak, 1951’li yıllarda insan emeği ile yapılıyordu. Önce tarlalardan yerfıstığı hasadı için çalışmıştık. Sonra da kabuklarından ayrılması işlemine başlamıştık. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla, büyük hangarlarda toplanmış olan kabuklu yer fıstıklarını ayırmak için sabahın erken saatlerinde işe başlardık.

Parmaklarımızla yerfıstığının kabukları kırılır ve çerezlik kısmı ayrılırdı. Kabuklarından ayrılan yerfıstıklarının ağırlıklarına göre ücret ödenirdi. Ailemizin kışlık nafakasını çıkarabilmek için biz çocuklar da kabuklarından ayırma işinde çalışırdık. Güçsüz parmaklarımız buna uygun olmadığı için yerfıstıklarını kabuklarından dişlerimizle ayırıyorduk. Bu tür bir ayırma işleminin yaşlılık dönemlerinde dişsiz kalacağımıza neden olacağını bilemezdik.

 

                                              Osmaniye Yeşilova Köyüne gidiyoruz…

Kısa sürede Yerfıstığı kabuklarını ayırma işi bitmişti. Yerfıstığından temizlenen tarlalara çapa yapmak için gidilmeye başlanmıştı.  Hasadı biten tarlalarda bitki artıkları temizlenip, ikinci ya da üçüncü ürün için hazırlık  yapılıyordu. Bir süre sonra bütünüyle işsiz kalmanın yanı sıra konaklayacak yer sorunumuz da olacaktı. İşsiz kaldığımız günlerde babamın Osmaniye civarındaki Toprakkale ve Haruniye gibi yerleşim birimlerini gezerek kışı geçireceğimiz yer aradığını anımsıyorum. 93 Harbi sonrası gerçekleşen büyük göçte Karagözler Köyünden gelen göçmenlerden bazılarının Osmaniye civarında iskân edildiklerini duymuştu.

Babam Osmaniye Düziçi beldesi Yeşilova köyünde rastladığı Ömer adındaki kişinin atalarının Bulgaristan Karagözler Köyünden geldiğini öğrenmişti. Sonradan Ömer Dayı diyeceğimiz bu kişinin oldukça uzaktan akraba olduğu da konuşmalar sırasında ortaya çıkmıştı. Ömer Dayı, Osmaniye’de fıstık ambarları ve çevresinde konaklamakta olan bizlerin köyünde kışı geçirebileceğimizi söylemişti. Böylece 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış aylarını geçireceğimiz bir köy bulmanın sevinciyle yeni bir göç hazırlığına başlamıştık… Ömer dayının bulduğu bir kamyonla Yeşilova’ya taşınmıştık.

Köyde hatırı sayılır bir konumda olan Ömer dayının bizleri uzaktan akraba olarak tanıtmasıyla diğer köylüler de bizlere kucak açtılar. Bazı hayvan ahırlarını boşaltarak biz Karagözler köylülerine tahsis ettiler. Becerikli olan büyüklerimizin kısa zamanda düzenledikleri hayvan ahırlarından bozma evler bizlere saray gibi gelmişti. Gelmişti çünkü aylardır ilk kez kapalı yerlerde yatıp uyuyacaktık. Üstelik Yeşilova biraz da Bulgaristan’daki köyümüzü andırıyordu. Yeşilova köylüleri eski gelenek ve göreneklerine bağlıydılar, manevi yönleri de kuvvetliydi. Sosyal yaşamları bize uygundu, köye çabuk uyum sağlamıştık.

Zamanla köyün içinde bulunduğu ovayı gezip, gördükten sonra köye neden Yeşilova dendiğini de anlamıştık. Amanos Dağları’nın batı yamaçlarında yer alan köy ve içinde Düziçi ovasında her yer yemyeşildi çünkü. Düziçi Ovası kuzeyinde Ceyhan Nehri, Berke ve Aslantaş Barajları, doğusunda Amanos Dağları ile Bahçe ilçesi, kuzeybatısında Kadirli, kuzeydoğusunda Kahramanmaraş ilinin Andırın ilçesi, güneyinde Osmaniye ile çevriliydi.

Çocukluk anılarımın unutulmazları arasında yer alan Osmaniye yeryüzü yüzey şekillerinden birçoğunu bünyesinde toplamış ender yerlerden biridir. Arazi güneyden itibaren kuzeye ve doğuya doğru gittikçe yükselir. Batı kesimlerinde Adana ovasının düzlükleri yer alır. Kuzeyinde zorlukla geçtiğimiz Amanos dağları (Gâvur dağları), kuzeybatı yönünde Toros dağları, doğusunda Dumanlı, Düldül ve Tırtıl dağları bulunur. Dağlar ile ovalar arasında hafif engebeli araziler bulunur. Ovalık arazileri en çok Merkez, Toprakkale, Kadirli ve Düziçi ilçelerinde bulunmaktadır.

Cennetten bir vahayı andıran ova; eski adıyla Haruniye, şimdiki adıyla Düziçi ovası, Osmaniye ovasının kuzeyinde yüksekçe bir yerde, Toroslar ile Amanosların kesişim kuşağı arasında, Amanos dağlarına doğru biraz eğimli düz bir ovaydı. Denizden yüksekliği 250 metre ile 400 metre arasında değişmekte olan bu ovanın kuzeyinde bulunan dağlardan bazıları da Bulgaristan’daki Karagözler Köyüne tepeden bakan Sakar Balkan’a benziyordu. Sevgilisine kavuşmuş insanlar gibi hissetmiştik kendimizi.

Köyde tarım ve hayvancılık yapılmaktaydı. Tarlalar tarıma uygun alüvyonlu topraklara sahipti. Ceyhan nehri ve diğer akarsular tarafından taşınan, içinde kil, kum, çakıl gibi ufalanmış parçalar bulunan çamurlu tortular, yani Alüvyonlar, geniş alanlara yayılmak suretiyle çok verimli topraklar meydan getirmişlerdi. Özellikle eskiden meydana gelmiş alüvyonların kapladığı ovalar, verim oranı çok büyük olan tarım arazilerini oluşturmuşlardı. Çayırlarla dolu ovaları da hayvancılık için idealdi. Başlangıçta köylüler günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hayvan yetiştirirken, sonraki yıllarda birçok aile, besiciliğe ve sütçülüğe yönelmiştir. Köyde ve ilçede arıcılığın da uğraşlardan biri olduğunu anımsıyorum. Babam ilk arıcılık deneyimini Yeşilova’da gerçekleştirmiş ve sonraki yıllarda ufak tefek kazanç kapısı haline de getirmişti.

Oldukça büyük arazilere sahip olan Osman dayının traktörü vardı. O yıllarda traktöre sahip olmak zenginliğin simgelerinden biriydi. Babamın traktör kullanarak Osman Dayının tarlalarını sürdüğünü anımsıyorum. Biz çocuklar da hayvanlarıyla ilgilenir, ahırlarına giriş ve çıkışlarında yardımcı olurduk. Özellikle koyunlar ve kuzularıyla ilgilenmek çok hoşumuza giderdi.

1951 yıllarında Yeşilova Köyünün bağlı bulunduğu Haruniye ki sonraki adı Düziçi, ulaşım olarak şanslı bir bölgede yer almaktaydı. Düziçi Köy Enstitüsü’nün de burada kurulma nedenlerinden biri ulaşım kolaylığı olurken diğeri verim oranı çok yüksek olan alüvyonlu topraklardı. 30 km güney-batısında Osmaniye ve 125 km güney-batısında da Adana ile kuzey-doğusunda da Maraş ili bulunmaktaydı. Önemli bir kavşak noktasında bulunan Haruniye Adana-Gaziantep karayoluna 10-15 km uzaklıktaydı. Hemen yanı başından da tren yolu geçmekteydi. Karayolunun yanı sıra tren yolunu da kullanabilmesi sağlık, eğitim ve sosyal etkileşim açısından avantaj sağlamaktaydı.

 

                                             Mart 1952, Kerim dayım kız kaçırıyor…

Düdük sesleriyle uyanmıştık derin uykumuzdan. Tanyeri ağarmamıştı daha… Ne oluyor demeye kalmadan köy Muhtarı ile birlikte köy bekçisi ve öfkeli birkaç kişi daha dayanmıştı kapımıza. Babamı ve Kerim dayımı sormuşlardı… Sahi babam da yoktu evde… Annem gelenlere ‘’Ahmet yok evde, Kerim’den de haberim yok.’’ Dedikten sonra, korkulu gözlerle gelenlere bakan bana ve kardeşime ‘’Gidin yatın, korkacak bir şey yok.’’ Demişti. Bu arada Ömer dayı da gelmiş, Köy Muhtarı ve beraberindekilerle konuşup, göndermişti onları.

Olağanüstü sayılabilecek gece yarısı olayının nedeni öğleden sonra anlaşılmıştı. Kerim dayım, daha sonraki yıllarda, kendisine 50 yıl hayat arkadaşlığı yapacak olan Ayşe yengeyi istemiş ancak Karagöz ailesi vermemişti. Kerim dayım babamla birlikte Karagöz ailesinin kızını kaçırmaya karar vermişlerdi meğer.  Günler öncesinden yapılan plan gereği, Kerim dayım babamı da yanına alarak, gece yarısını geçe, Ayşe Karagöz’ü babasının yaşadığı evden zorla kaçırmıştı. Halil dedemi pamuk tarlalarında kaybedince dayılarım babamı babaları olarak bilmişlerdi. Babam da kayınbiraderlerini severdi.

Karagöz ailesi büyükleri Köy Muhtarına durumu bildirerek şikâyetçi olmuşlar, onlar da bizim eve gelmişlerdi. Ortalık biraz sakinleştikten sonra, Ömer dayı ile bazı göçmenlerin de araya girmesiyle, Kurtuldu ve Karagöz aileleri anlaşmış, mahkemelik olmadan sorun çözülmüştü. Tek düze olan Yeşilova’daki hayatımız kız kaçırma olayı ile renklenmişti.

Hem yeni evlilere hem de bizlere, hayvan ahırlarından bozma da olsa, Ömer Dayı ve köylülerce tahsis edilen tek gözlü evler, pamuk tarlalarındaki naylon çadırlarımızdan sonra, saray gibi gelmişti. Yeşilovalılara teşekkür ve minnet borçluyduk. Tarlada, bahçede ve hayvanların bakım ve yayılmasında yardım ediyorduk. yardımlarımız karşılıksız kalmıyordu. Et, süt, yoğurt ve peynir veriyorlardı bizlere. Böylece, 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış ve bahar aylarını sorunsuzca Yeşilova’da geçirmiştik.

Yeşilova’da günler, haftalar, aylar geçmiş ve 1952 yılına girilmişti. Ilıman bir iklime sahip olan Çukurova’da ve Yeşilova’da ekim-dikim zamanı gelmişti. Eli ayağı tutanlar ve hatta 8 yaşına girmiş olan ben de köydeki tarlaların ekim-dikime hazırlık çalışmalarına katılmış, çapa yapmış, fidelerin dikiminde çalışmıştım. Nafakalarını kazanmak için bütün gayretimizle çalışan bizler, Yeşilova’ya yakın yerlere de işe gidiyorduk. Bu arada Ömer Dayı da bizlerin göçebelikten kurtulması için yetkililerle temas ediyordu. Uzun uğraş ve araştırmalardan sonra biz Karagözler köylülerinin Niğde’nin Misli Köyü’ne iskân edildiğini öğreniyoruz.

Bizlere tekrar göç görünmüştü, bakalım ne zaman sona erecekti…

567 total views, no views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 3

                                          Ağustos 1951, Elbistan Hasanköy…

Babam ‘’Anneniz nerede Mehmet?’’ Dedi. ‘’Buralardaydı baba…’’ Dedim ama annem yoktu ortalıkta. Oysa bizi Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak götürecek kamyona eşyalarımız yüklenmiş, bizim de kamyonda yerimizi almamız bekleniyordu. Hasanuşağı Köyünden geçerken Halil dedemleri de alacaktı kamyonumuz. Ama annem yoktu ortalıkta. Büyük bir telaşla aramaya başladık. ‘’Annemi gördünüz mü?’’ Diye sorduğum köylülerden biri ‘’ananız mezarlıkta’’ Dedi. Anlaşılmıştı… Annem iki ay önce toprağa verdiğimiz en küçük kardeşimiz Şaban’ın mezarına gitmişti.

Kardeşim Mustafa ve babamla birlikte biz de gittik mezarlığa. Annem sessizce gözyaşı döküyordu kardeşimizin mezarı başında. Hep birlikte dualarımızı yaptıktan sonra annemi ayırmaya çalıştık mezarın başından. ‘’Yavrum Şaban’ım, seni buralarda bırakıp, nasıl gideceğiz? Gitsek de nasıl geleceğiz?’’ Diye ağıtlar yakan annemi zorla ayırdık kardeşimizin mezarı başından… Yaklaşık olarak üç ay kaldığımız Elbistan Hasanköy’den ayrılma zamanı gelmişti.

Ceyhan pamuk tarlalarında çalışacak mevsimlik işçi bulmak üzere Elbistan’a gelmiş olan bir ‘’elçi’’ ile anlaşmıştı büyüklerimiz. Dayıbaşı olarak da bilinen ‘’elçi’’ Elbistan köylerine dağılmış olan Karagözler Köyü muhacirlerini Adana Ceyhan’a ücretsiz götürecekti. Tarlaya ulaşım ücretini işveren karşılıyordu. Bizi Çukurova’ya götürecek olan Elçi de asgari ölçüde zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve yaptığı harcamaları pamuk tarlalarından kazandığımız ücretlerimizden kesecekti. Bu anlaşma büyüklerimiz tarafından uygun bulunmuş ve yeni bir göç için hazırlıklar yapılmıştı.

Hasanköy’den ayrıldıktan yarım saat sonra Halil dedemlerin köyüne ulaşmış ve eşyaları da yüklenmişti. Elçi tarafından tutulan oldukça büyük kasalı bir kamyonla diğer köylerdekiler de toplandılar. Anımsadığım kadarıyla Halil dedemler yedi kişilik ‘’Kurtuldu’’ ailesiydi. Biz Akıncı ailesi dört kişiydik. Sonraki yıllarda Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayımların kayınbabaları olacak aile bireylerini de sayarsak 25 kişilik bir mevsimlik işçi grubu olmuştuk. Yatak-yorgan, kap-kacak ve diğer zorunlu eşyaların da kamyona yüklendiği kamyon kasasında balık istifi olarak yerlerimizi almıştık.

                                                                  Gavur Dağlarını aşıyoruz…

Kamyon sahibi ve sürücüsü bu kadar kalabalık ve yüklü olacağını düşünmemişti. Gâvur Dağların aşmakta zorlanacağımızı söyleyerek biraz mırın kırın ettiyse de yola çıkmak zorunda kaldı. Elbistan Afşin yoluna girdikten birkaç saat sonra, üzerinde bulunduğumuz kamyon Gâvur dağının daracık, çok virajlı, yanları uçurum ve dik yollarına girmişti. Köylülerden bu yolların çok can aldığını duymuştuk. Eğimi oldukça büyük bir oldukça dar ve yanları uçurum olan yolda zirveye doğru tırmanırken, fazla zorlanmış olacak ki, kamyonun motoru stop etmişti. Sürücü tekrar çalıştırıp harekete geçmek istediğinde, kamyon ileri gitmek şöyle dursun, geriye doğru kaçmaya başlamıştı. Büyük bir panik havasının yaşandığını anımsıyorum. Çok korkmuştuk. Yandaki uçuruma yuvarlanmak işten değildi.

Başta Halil dedem olmak üzere birkaç yaşlı dışında, biz çocuklar da dâhil olmak üzere, herkes kamyondan aşağı atlamıştı. Hep birlikte kamyonu ittiğimizi anımsıyorum. İtme gücümüzle harekete geçen kamyonumuz hız kesmeden zirveye tırmanmış ve gözden kaybolmuştu. Yine korkmuştuk bizi buralarda bırakır mı diye… Yarım saatlik bir zorlu yürüyüşten sonra kamyona ulaşmış ve üzerindeki yerimizi alarak Maraş’a doğru yola koyulmuştuk.

Gâvur Dağındaki bu korkulu yolculuk unutulmazlarım arasına girmişti. Öyle ki İvriz İlköğretim Okulu ikinci sınıfta iken hikâyesini bile sınıfımızın duvar gazetesine yazmıştım. Çok büyük bir panik havası yaratan Gâvur dağı Kahramanmaraş ilinin en yüksek dağı olan Nurhak’tı. Yüksekliği 3093 metre olan bu dağları geçmek isteyenlerden bazılarının hayatlarını kaybettiklerini duymuştuk köylülerden. Öyleydi gerçekten… Derin ve uzun geçitler ve boğazlarla kaplıydı. Akarsularla parçalanmış plato ve yaylalar ulaşımın en büyük engeliydi.

Gâvur Dağı’nın adının tarihte birkaç kez değiştirilmiş olduğunu öğreniyoruz sonraki yıllarda, İvriz’de Hüseyin Seçmen öğretmenimizden. Ortaçağda Diyar-ı İslam ve Diyar-ı Rum sınırını oluşturduğu için bu dağlara Gavurdağı deniliyormuş. Eskiden Adana’nın ilçelerinden biri olan Osmaniye’nin kurucusu ve isim babası büyük devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa 1865’te Cebelibereket ismini vermiş. İsmet İnönü döneminde antik Yunan klasiklerinin Türkçeye çevrilip Bakanlıkça yayınlandığı yıllarda, Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığında, bu dağlara antik Yunan dilindeki “Amanos Dağları” denmiş. 

 

                                                               Ceyhan Pamuk tarlalarında…

Aşılmaz denilen dağları aşmış ve rahatlamıştık. Maraş ilini de geçmiştik. Bundan sonrası esenlikti…Adana-Şanlıurfa otoyolu üzerinden, yaklaşık 320 km yol almamız gerekiyordu. Günlerin alabildiğine uzun olduğu bir gündü, tuvalet molası dışında herhangi bir yerde durmayan kamyonumuz, 10 saatlik bir yolculuktan sonra saat 17,00 sıralarında Ceyhan dışında bir  pamuk tarlası kenarında mola vermişti. Bizi getiren elçi de burada birkaç saat kalacağımızı söyleyip, pamuğu toplanacak tarla sahibini bulmaya gitmişti. 

Babam ve diğer ailelerin büyükleri hemen çevreden uygun taşlar bularak üzerine tandır konulabilecek ocaklar yapmışlardı. Dayılarımın da yardımıyla çevreden toplanan çalı çırpılarla ocak yakılmış, tandır üzerine konulmuştu. Bu arada annem, anneannem ve teyzem de yanımızda getirdiğimiz un çuvalından yeterli un aldıktan sonra tandıra koyacağı bazlama hamurlarını hazırlamıştı. 

Hazırlanan bazlamalar daire şeklinde ve yaklaşık 1 cm kalınlığında olurlardı. Annem göz kararı bu ölçüyü tuttururdu. Dumanlar arasında pişen ve önce biz çocuklara verilen bazlamaların tadını hala hatırlarım. Sıcak bazlamanın üzerine sürülen yağın üzerine de biraz tuz ekilmişti. Hayatımda yediğim en güzel yemekmiş gibi gelmişti bana… Bazlama ile de olsa karınlarımız doymuştu ya, daha ne olsundu…

Karnımızı doyurup, zorunlu ihtiyaçlarımızı giderdikten bir süre sonra elçi ile birlikte işveren de gelmişti. Tekrar kamyona binerek mevsimlik işçi olacağımız pamuk tarlasının yolunu tutmuştuk… O yıllarda Adana’nın bir ilçesi olan Ceyhan, bir konakladığımız pamuk tarlalarından 7-8 km uzaklıktaydı sanıyorum. Konum olarak Çukurova’nın tam ortasında yer alan Ceyhan, yörenin pamuk ambarıydı. Adana’nın yaklaşık 50 km doğusunda ve Ceyhan Nehri’nin kıyısında kurulmuş, büyükçe bir ilçesiydi. Eşyalarımız uygun yerlere indirildikten bir süre sonra aile büyüklerimizin ilk işi başımızı sokacak birer barınak yapma girişimi olmuştu.

1951’li yıllarda pamuk üretimi suya da ihtiyaç duyduğundan tarlalar akarsuyun bol olduğu dere kenarlarında olurdu. Pamuk üretiminden önce çeltik olarak adlandırılan pirinç üretimi de yapılmış olduğundan çevremizde bataklıklar da vardı. Bataklıklar sazlıkların ve sivrisineklerin bolca bulunduğu vahalardı. Bu vahalardan, çadır kurulmasını sağlayacak boyut ve kalınlıkta yeterince saz kesildikten sonra geçici barınak yapılmasına geçildi.

Yaşam çadırlarımızda, duvar elemanı olarak kamış ve sazlar kullanılmış, üzeri çadır beziyle kapatılmıştı. Tuvalet ihtiyacı için diğer aileler ile ortak kullanılan, dere kenarında muşamba ile çevrilmiş seyyar diyebileceğimiz tuvaletler yapılmıştı. Biz tuvaletlere kenef diyorduk. Bulaşık yıkama ve yemek pişirme ihtiyaçları için de çadırlarımızın önüne, çalı çırpı ile yakacağımız ocak yerleri yapıldığını anımsıyorum.

Oldukça zorlu ve yorucu bir yolculuktan sonra, biz çocuklar ve yaşlılarımız kendimizden geçmiş, adeta sızmıştık Ceyhan’daki pamuk tarlalarında. Anne ve babalarımızın oldukça geç yatmış olmalıydılar.

 

                                               Ceyhan Pamuk tarlasında ilk gün…

Annemin ”Mehmeeet, Mustafaaa…” sesiyle uyandık. ”Kalkın artık…kahvaltınızı edin.” Demişti. Gözlerimi açıp, hayretle çevreme bakmıştım. Bir an için nerede olduğumuzu anlayamamıştım. Pamuk tarlasındaydık…Bizden önce kalkmışlardı anne ve babalarımız. Annem sabah kahvaltısına tandırda pişirdiği bazlamaların yanına zeytin ve peynir koymuş, çay demlemişti. O yıllarda zeytin ve peynir en ucuz gıda maddeleriydi. ’’Zeytin ekmekle idare ederiz.’’ Cümlesi yoksulluğun dile getirilişiydi. 

Çocuklar dâhil herkes gücü oranında pamuk toplama işine katılacaktı. Katılacaktı çünkü topladığımız pamuğun ağırlığına göre ücret alacaktık. Yevmiye olarak adlandırılan günlük ücret yoktu. Günlük ücret tarla sahibinin işine gelmiyordu. Kaytaranlar olabileceği gibi hasta olanlar ve çok sık tuvalete gidenler de olabilirdi. Devlet denetiminde olabilseydi, bir tarım işçisinin aylık asgari ücreti 120 TL civarındaydı. Bu demektir ki günlük 2 TL yevmiyesi vardı. Oysa elçilik sisteminde günlük 2 TL bile çok görülmekte, ağırlığa göre para ödenmekteydi.

Büyüklerimizin arkasından biz çocuklar da girmiştik beyaz altın olarak bilinen pamuk denizine. Başlangıçta büyüklerimiz gibi başlarımızı kaldırmadan topladığımız pamukları çuvalların içine koyma yarışındaydık. Oyun haline getirmiştik pamuk toplamayı. Birbirimiz ile yarışıyorduk. Pamuk tarlalarında gölge yapacak ağaç yoktur. Dümdüz Çukurova’da güneş yükseldikçe sıcak insanın tepesine vuruyor. Hiçbir şey yapmadan güneşin altında durmak bile hemen terlemenize ve ayakta duramaz hale gelmenize neden oluyordu.

 

                         Çukurova’da Mevsimlik Tarım İşçisi olmak…

Çukurova Bölgesi’nde mevsimlik tarım işçiliği 1951’den beri süregelmekteydi. Hasat dönemlerinde başta Maraş ve Urfa olmak üzere çeşitli Güney-Doğu illerinden bölgeye mevsimlik tarım işçileri temin edilmekteydi. İlk gelenler Bulgaristan muhacirleriydi. Sonra yoksul Güney-Doğu marabaları ve yarıcıları gelmeye başladı.

Şimdilerde de Suriyeli muhacirler de durumda bu kervana. Türkiye’nin ne kadar geliştiğinin bir göstergesi olan tarımda mevsimlik işçi olayını ayrıntılı yazma gereğini duydum. Yazma gereğini duydum çünkü ‘’Çukurova’da mevsimlik işçi olmak’’ olgusu unutulmazlarım arasında olup, ülkemizin kanayan bir yarasıdır.

1950-1951’li yıllar Türkiye’nin kırsal alanları için en önemli dönüm yıllarıydı. Tarımda makineleşme ile birlikte, daha fazla arazinin tarıma açılması, pamuk ve diğer tarım ürünlerinin hasadı için daha fazla işçiye ihtiyaç duyulmuştu. Bunun için mevsimlik işçi bulunmalıydı. Bu iş için becerikli ve işini bilen kişiler, yani ”elçiler” kadrosu oluştu. Mevsimlik işçi bulmak, tarım arazisine getirmek ve çalışmalarını organize etmek için oluşan bu elçiler kadrosuna ‘’çavuş’’, ‘’dayıbaşı’’ gibi adlar da verilmekteydi. Çalışacak işçileri bunlar seçerdi.

Mevsimlik tarım işçilerinin çalışma ilişkileri; işçi, elçi ve işverenlerden oluşmaktaydı. Bu üçlü arasındaki çalışma ilişkisi tamamen devlet denetiminden uzak, vergilendirilmemiş, sosyal güvenlik kavramının da geçersiz olduğu üretim alanıydı. İşverenler, işçilere karşı hiçbir sorumluluğu üstlenmek zorunda değildi. Barınmaları için yer göstermek, işçiler için yaptıkları tek şeydi. Bunu yapmaktaki amaçları da işçilerin çalışacağı bahçelere hızlı bir şekilde ulaşmasını sağlamaktı.

Elçilerin işçiler için yerine getirdiği görevler, onların yaşamlarını kolaylaştırıyor gibi görünse de bunların hepsi işçilerin elçilere olan bağımlılığını güçlendirmekteydi. Bir elçiye bağlı olmadan iş bulunamaz, çalıştığı yerde hiçbir sorununu tek başına çözemez hale gelirdi. Bu bağımlılığı yaratmak ve derecesi elçinin yaptığı işin vasıfları arasındaydı. Elçi, işçiden ve işverenden aldığı komisyonlar dışında sayısız gelir elde etme yöntemini kendisi için yaratmıştı.

Elçilik sisteminde elçi, işçilerin evine giderek onlara gidecekleri yeri ve alacakları ücreti anlatıp işi bağlıyordu. İşçileri anlaşma yaptığı bahçe ya da tarlaya götürüyordu. Elçi gidiş ücretini tarla sahibinden, dönüş ücretini işçiden isterdi. Bunun dışında her işçinin yevmiyesi üzerinden yüzde 10 komisyon alırdı.

 

                                      Eylül 1951, Ceyhan Akçasaz bataklıkları…

Çukurova güneşinin yakıcı doğuşunu hissetmiştik ama gözlerimizi açamıyorduk. Çapaklanmıştı, acıyordu ve göremiyorduk. Diğer çadırlardaki çocuklar da bizim gibiydi ki sızlanıp duruyorlardı. Annelerimiz ya da ablalarımız ılık suya batırdıkları pamuklarla gözlerimizi siliyorladı. Gözlerimizi açmaya çalışırken bir taraftan da kaşınıp duruyorduk. Gece boyunca yine sivrisineklerden kurtulamamış ve bütün gece kanımızı emmişlerdi.

Pamuk tarlalarına komşu dere kenarlarında konaklayan mevsimlik işçilerin derme çatma olan çadırları korunaklı değildi. Kuma ya da toprağa kurulduğu için böcek, yılan, yağmur, soğuk, toz gibi zeminden gelen birçok risk altındaydı. 1950-51 yıllarında Çukurova’daki başlıca tarım, çeltik ve pamuktu. Ceyhan’ın yaklaşık 30 km batısında Kadirli’ye bağlı Akçasaz’ın yanı başında su baskınları sonrasında büyük bataklıklar oluşmuştu. Akçasaz bataklıkları… Sivrisinek ve Sıtma kaynağı bataklıklar.

10-11 yaş altı çocuklar için çadır alanlarında güvenli bir yaşam alanı olmadığı gibi, su kanallarının ve bataklıkların yarattığı riskler ölümcül sonuçlara yol açardı. Açardı çünkü bataklıklardan kaynaklanan sivrisinekler alınan bütün önlemlere rağmen çocukların ve yaşlıların kanlarını içiyor ve sıtma hastalığını yaymaya devam ediyordu.

Çukurova’daki tarım işçilerini ve karşılaştıkları zorlukları en iyi anlatan büyük romancı Yaşar Kemal, ”İnce Memed” ve ” Ölmez Otu” adlı romanlarında sivrisinekleri ve hasarlarını şöyle anlatıyordu.

‘’ Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisi­nekler… Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir.’’

Akçasaz sinek, sıtma yaptı. Artık yakınında köy, insan barınamaz oldu. Sıtmadan ölen öldü, kalanlar da başlarını alıp dağlara sığındılar. Çukurova’nın ağır olan havası Akçasaz yüzünden bir kat daha ağırlaştı, yaşanmaz bir cehennem oldu Çukurova. Yazın Akçasaz’ın yanına yanaşmanın mümkünü kalmadı. Ancak kışlağa inen Türkmenler yaklaşabildiler Akçasaza…”

1950-51 yıllarında Çukurova’daki başlıca tarım, çeltik ve pamuktu. Ceyhan’ın yaklaşık 30 km batısında Kadirli’ye bağlı Akçasaz’ın yanı başında su baskınları sonrasında büyük bataklıklar oluşmuştu. Akçasaz bataklıkları… Çeltik ya da pirinç ekimi kolay olduğu, çok para getirdiği için her yıl daha geniş bir alana çeltik ekilmekteydi. Toprağı sürmek yok, işlemek yok. Topra­ğın yüzüne çeltikleri ekip basıyorlardı suyu. Oluşan bataklıklar bir yandan sivrisineği çoğaltıp halkın sıtmadan kırılıp geçmesine bir yandan da ağalar arasında su kavgalarına yol açıyordu.  

Ağalar arasındaki su sorunu çözümledikten sonra halkın sağlığı kimin umurundaydı… Dünya sineğe sıtmaya boğuluyor, ovada sıtmadan binlerce insan ölüyor, tekmil ovada sıtmadan kimse kalmıyordu, ama para geliyordu. Para geliyordu ya, bütün ova yaz boyunca bataklık oluyordu, varsın olsun… Bir yanda toprak zengini ağalar, diğer yanda topraksız köylülerin bitmeyen kavgaları… Geriye kalan ise ağıtlar ve gözyaşları, eşkıyalık olayları… Biz Karagözler Köyü muhacirleri Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı Çukurova’sını yaşayacaktık.

Sadece biz mi yaşayacaktık, yaşamıştık? Yanıtımız ‘’hayır’’ olacaktı. Çukurova Bölgesi’nde mevsimlik tarım işçiliği 1951’den beri süregelmekteydi. Hasat dönemlerinde başta Maraş ve Urfa olmak üzere çeşitli Güney-Doğu illerinden bölgeye mevsimlik tarım işçileri gelmekteydi. İlk gelenler Bulgaristan muhacirleriydi. Sonra yoksul Güney-Doğu marabaları ve yarıcıları gelmeye başladı. Şimdilerde de Suriyeli muhacirler de durumda bu kervana.

Alınan önlemlerin hiç birisi para etmiyordu. Ne yanan ateş, ne duman, ne çarşaf, ne cibinlik ne de bazılarımızın içine girdikleri çuvallar… Geceleri tepelerinde bir uğultu, iğne gibi saplanan sivrisinek hortumları, insanı çıldırtan kaşıntılar… Sivrisinekler ve sıtma Çukurova’daki mevsimlik işçileri bırakmaz, yeterli bağışıklık sistemi kalmamış olan yaşlıları ve çocukları alır götürürdü öbür dünyaya…

Korunaklı olmayan sazdan yapılmış barınaklarımızda bizi canımızdan bezdiren sivrisineklerin, yılanların, çıyanların ve sıcakların yanı sıra zamansız, aniden bastıran yağmurlardı. Bu yağmurlardır ki zaten yok denecek kadar az olan giysi ve yataklarımızı çamur içinde bırakmaktaydı. Uzaktan seyrettiğimiz Ceyhan garındaki trenlerden yükselen dumanlara çok sinirlendiğimi anımsıyorum. Sinirleniyordum, çünkü aniden bastıran yağmurların nedeninin bu dumanlar olduğunu sanıyordum…

 

                                                               Halil dedemi kaybediyoruz…

Yaşar Kemal’in İnce Memed adlı romanında anlattığı gibi ”Sivrisinekler ve sıtma Çukurova’daki mevsimlik işçileri bırakmaz, yeterli bağışıklık sistemi kalmamış olan yaşlıları ve çocukları alır götürürdü öbür dünyaya…”

Nitekim öyle de oldu. Eylül ayının üçüncü haftası olmalıydı. Her sabah olduğu gibi, yine gözlerimiz çapaklı olarak, zorlukla kalkmıştık biz çocuklar. Kimse pamuk toplamaya gitmemişti. Sanki herkes Halil dedemin çadırı etrafında toplanmıştı. Sessizce ağlayanlar, gözyaşı dökenler, büyük bir hüzün içinde başlarını avuç içne almış olanlar…Neler oluyor diye ben de yaklaştım Halil dedemin çadırına. Babam uzaklaştırmaya çalıştı, neden demiştim. Derken Halil dedemin ”Kurtuldu” ailesinin en küçük ferdi Mustafa dayım ağlayarak ”Halil deden öldü yeğenim.” Demişti.

Bulgaristan Karagözler Köyünden Türkiye’ye göç edip Edirne’de, Bulgar asimilasyonundan kurtulduğu için ailesine ‘’Kurtuldu’’ soyadını alan Halil dedem sivrisinekler ve sıtmadan kurtulamamış ve öbür dünyaya göç etmişti.

Bulgaristan’dan göç ettiğimiz Şubat ayından bu yana Halil dedem ikinci kaybımızdı. Dört ay önce en küçük kardeşimiz Şaban’ı Hasan Köy ’de kaybetmiştik, şimdi de Halil Dedem… Daha kimleri kaybedecektik bu göç yollarında…

Halil dedemin vefatının sabahı pamuk tarlasındaki bütün mevsimlik işçiler ve Karagözler köylüleri pamuk toplama işini paydos ettiler. Ölüm haberi Ceyhan’daki yetkililere iletildi. Gelen yetkililer ölüm raporu düzenlediler. Bizi buralara getiren ‘’elçi’’ bir kamyon tutarak bizleri Halil dedemin cenaze namazı için Ceyhan’a götürdü. Usulüne uygun olarak işlemler yapıldı, cenaze namazı kılındı ve defin işlemi gerçekleşti. Hüzünlenmişti herkes… Boynumuz bükük olarak tekrar dönmüştük pamuk tarlasına…

611 total views, no views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 2

 

                                                   Maraş Elbistan köylerinde 3 ay…

Birden acı bir çığlık koptu. ‘’Annemi isteeriiim… Onsuz bir yere gitmeeem… annemi isteeriiim.’’ Diye çığlık çığlığa ortalığı birbirine katan üç buçuk yaşındaki en küçük kardeşimiz Şaban’dı… Yolculuk boyunca öksürmekte olan annemde, o günlerin deyimiyle,  ‘’ince hastalık’’ başlangıcı bulmuşlardı misafirhane revirindeki doktorlar. Acil tedavisi gerektiğinden, iki ay doktorların gözetimi altında olması gerekiyormuş. Bu nedenle Edirne’den ayrılmasına izin vermemişlerdi hastalığı gittiği yerdekilere bulaştırır diye… Babam da yanında refakatçi olarak kalacaktı. Kardeşimizin tepkisi annesiz yollara çıkacak olmasınaydı…

İnce hastalık olarak da bilinen ‘’verem’ ’in enfeksiyon kaynağı bir hastanın öksürmesi sonrasında, havada asılı kalan verem mikrobu sağlıklı bir birinin solumasıyla yayılıyormuş. Sağlıksız ve dondurucu soğuklarda balık istifi yolculuk sırasında mikrop taşıyan bir başkasından kapmış annem mikrobu. Zamanında önlem alınmazsa hasta veremi bulaştırma kaynağı olduğu gibi tedavisi de en az 6 ay süren, uzun süreli bir tedavi gerektiren hastalığa dönüşürmüş. Hastanede ilk iki ayda ağızdan alınan 4 tür ilaç ve hastane sonrasındaki 4 ayda da iki tür ilaç ile toplam altı ay süren tedavi uygulanırmış. Bu tedavinin püf noktası ise tedaviyi aksatmamak gerekiyormuş. İlaç kullanan hasta bulaşıcı olmaktan çıktığı gibi, düzenli ilaç kullandığında da hastalık tamamen iyileşirmiş. Bu yüzden annemin bizimle yolculuk yapmasına izin verilmemişti.  İki ay    hastanede kalması gerekiyormuş.                 

İki gece konakladığımız Edirne Göçmen evi 360 kişilik kapasitesine karşın 1000 kişiyi kötü koşullar altında barındırmaktaydı. Başka seçeneği de yoktu. Yoktu çünkü sürekli muhacir geliyordu Bulgaristan’dan. Göçmenler (muhacirler) ilk olarak burada konaklamakta, kimlikleri yeniden düzenlenmekteydi. Bulgaristan’da soyadı yerine babanın ismi kullanılmaktaydı. Oysa Türkiye’de Soyadı Kanunu gereği yeni bir düzenleme yapılmalıydı. Babam ailemize ‘’Akıncı’’ soyadını alırken Halil dedem ailesine ‘’Kurtuldu’’ soyadını almıştı Bulgaristan’dan kurtulduğumuz için…                                                                                                                 

                                                                  Elbistan köylerine yolculuk…

Çığlık çığlığa tepinmekte ve ağlamakta olan en küçük kardeşimizi Cemile Teyzemle anneannem güçlükle yatıştırdılar. Çocuklarla arası çok iyi olan Kerim dayım da ilgisini dağıtmakta oldukça yardımcı oldu da bizi Haydarpaşa Garına götürecek olan kara tren vagonlarında yerimizi aldık. Anneannem, Halil dedem, dayılarım ve kardeşlerimle birlikte bazı köylülerimiz Maraş İli Elbistan kazası köylerinden birine yerleştirilmek üzere yola çıkarılmıştık. Amcamın Antalya taraflarında bir yere, halamın da Tokat taraflarında bir yere gönderildiğini öğreniyorum sonraki yıllarda.

Elbistan Kahramanmaraş

Maraş Elbistan köylerinden birine giderken geriye, geçmiş yıllara gitmişti Halil Dedem. Güngörmüş biriydi, dinledikleriyle Balkanlar hakkında bilgi sahibi olanlardandı. Bulgaristan, Türklerin en yoğun yaşadıkları Balkan ülkesiydi. Savaştan, yani 93 Harbinden önce, Tuna vilayeti ile Edirne vilayetinin Filibe ve İslimye sancaklarında yaşayan Türklerin sayısı 1 milyon 500 bin ila 1 milyon 700 bin civarındaydı ve toplam nüfusun yarıya yakınını oluşturuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde gerçekleşen en büyük felaketlerden birisi, ’93 Harbi’ ydi.  Bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu’na toprak ve itibar kaybettirdiği gibiİmparatorluğu da büyük bir göç dalgası ile karşı karşıya bırakmıştı.  Sonra da arkası gelmiş, Şumnu ve çevresinde yaşayan Balkan Türklerinin göç hareketini başlatmıştı.

Sisler arasından hayal meyal anımsadığım kadarıyla önce Edirne Karaağaç Garından başlayan yolculuğumuz İstanbul Sirkeci Garına ulaşmamızı sağlamıştı. Sirkeci’den bindirildiğimiz bir gemiyle İstanbul Boğazını geçerek Haydarpaşa’ya geçmiştik. Hava oldukça soğuk olmasına rağmen, hayatımızda ilk kez deniz görmenin heyecanıyla, üşüdüğümüzün farkına bile varmamıştık. Haydarpaşa Garında tekrar bindirildiğimiz kara tren vagonlarıyla yaklaşık 1 300 km’lik bir yolculuk başlamıştı. Büyüklerimizin trendeki görevlilerden biriyle yaptıkları konuşmalarından anladığım kadarıyla önce 1948 yılında faaliyete geçen Maraş Tren Garına kadar gidilecek, sonra da Elbistan’a ulaştırılmış olacaktık.

Bir hafta on günlük zahmetli bir yolculuktan sonra ulaşmıştık.  Anımsadığım kadarıyla 10-12 aile birlikteydik. Maraş İlinin Muhacirler Birimi yetkilileri tarafından karşılanmış, zorunlu bir takım ihtiyaçlarımız giderilmiş ve bir süre dinlenmemiz sağlanmıştı.

Muhacirliğimizin ya da göç sonrası serüvenimizin bundan sonrasının daha iyi anlaşılması için, o dönemdeki adıyla Maraş ve Elbistan’ın doğa yapısından söz etmeliyim. Bizimle birlikte 10 gün yolculuk yapmak zorunda kalan tren görevlileriyle haşır neşir olmuştu büyüklerimiz. Onlar Bulgaristan ve göç hareketine neden olan asimilasyonu sormuşlar, büyüklerimiz de Maraş ve Elbistan köyleri hakkında bilgi edinmek istemişlerdi. Kahramanmaraş ili topraklarının % 60’ı dağlarla, % 24’ü plato ve yaylalarla ve % 16’sı ovalarla kaplıymış. Maraş Dağları Güney Torosların devamı olup, dağlar arasında geniş ovalar ve bol akarsular yer alır. Demişlerdi.

Doğa koşullarının beklenmeyen derecede zor olduğu Elbistan’daki yetkililer yerleşeceğimiz yer seçiminde  aileler birbirinden koparılmıştı. Elbistan köylerine birer aile olmak üzere dağıtılmıştık. Yanlış bir uygulama olmuştu. Yüzyıllarca yaşadığımız topraklarımızdan kopartıldığımız gibi, burada da birbirimizden kopartılmıştık. Bu koparılış psikolojik olarak olumsuz sonuçlara yol açacaktı sonraki günlerde. Kurtuldu ailesini oluşturan anneannem, dedem, teyzem ve dayımlarla biz üç kardeşe de Elbistan’dan yaklaşık 50 km uzaklıkta Hasanuşağı köyü görünmüştü.

                                                                                             

                                   Elbistan Hasanuşağı köyünde, Mart 1951…

Köyde bize ayrılan ağıldan bozma bir evdi. Kış koşullarında bu ev, hele Maraş bölgesinde, yaşama uygun bir yer değildi. Yine de Dedemle birlikte Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayımlar hayvan ağılını yaşanacak hale getirdiler. Hasanuşağı köylüleri bize sahip çıkıp, yardımcı olmaya çalıştılar ilk günlerde. Bir süre sonra herkes kendi işine döndü. Bulgaristan’daki köyümüzden çok farklı bir yapısı olan Hasanuşağı Köyünün arazi yapısı tarıma elverişli

Sonraki yıllarda öğrendiğime göre bizleri Alevi-Kürt köylerine yerleştirmişlerdi. 1951 yılında bu köylerin görüntüsü köy altı yerleşimler olarak bilinen mezralar tipindeydi. Mezralar genellikle küçük ve az nüfuslu olup, su kaynaklarına yakın olurlardı. Dağınık dokulu yapıya sahiptiler. Evler arasındaki uzaklıklar 500 metre ile 1500 metre arasında değişirdi. Alevi Kürtlerin gelenek ve görenekleri bizimkilerden çok farklıydı. İlk bir hafta içinde buralara uyum sağlayamayacağımız anlaşıldı…

Hasanuşağı Köyü, karasal iklimin etki alanı içerisinde olup, ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Söğütlü Çayı’nın iki yakasına kurulmuş olan köyün arazi yapısı, hayvancılık için elverişliydi ancak tarım arazisi sınırlıydı. Sulu alanlar dışında kayda değer bir bitki örtüsü de yoktu.

Kapana kısıldık duygusuna kapılmıştık. Biz muhacirlere her yönüyle çok yabancıydı Elbistan köylerindeki Sosyo-ekonomik yapı… Buralardan gitmenin, bu köylerden kaçmanın bir yolu bulunmalıydı. Bulunmalıydı ama önce Edirne’deki hastanede kalan annemle babamın bizi bulması gerekiyordu bu kapandan kurtulmak için…Edirne’deki Göçmen Misafirhanesinden ayrılalı neredeyse iki aya yakın bir zaman olmuştu. Halil dedemlerle geldiğimiz Elbistan’ın Karahasanuşağı Köyüne uyum sağlamaya çalışıyorduk. Bu arada dört yaşına basmakta olan kardeşim Şaban yolculuk boyunca üşütmüş ve öksürük nöbetleri de artmıştı. Her geçen gün durumu daha da kötüleşiyor, annemi isterim diye tutturuyor ve ağlıyordu... 

 

                                                     Hasanköy’e gidiliyor, Mayıs 1951…

Uykumuz  bitmişti ama yataktan çıkmak istemiyordum. Dün oldukça yorulmuş olmalıydık. Bahar gelmiş, her tarafta çiçekler açmış ve yaklaşık 50 metre uzaktaki deremiz de çağlayanlar oluşturarak akıyordu.   Güzel, güneşli bir gündü. Kardeşlerimle birlikte dere tepe dolaşmıştık. Sürekli ”annem de annem…” Diye tutturup ağlayan küçük kardeşimiz Şaban’ın dikkatini dağıtmak istemiştik kardeşim Mustafa ile…Dikkatini dağıtmıştık ama bazı yerlerde kucağımızda taşımak zorunda kalmıştık. Yorulmuştuk açıkçası…

Tekrar gerinip diğer tarafıma dönmek üzereydim ki yandaki odadan mırıltılar duydum. Alçak seslerle konuşanlardan birinin sesini babamınkine benzettim…Acaba…Dedim. Annemle babam gelmiş olabilir miydi? Hızla kalktım ve yan odaya geçtim…Gözlerime inanamıyordum, gelmişlerdi gerçekten. Önce ellerini öpüp, hoş geldiniz dedikten sonra anneme sarıldım. Babam içinden seven birisiydi, sarılmayı sevmezdi pek. Babasından öyle görmüştü. Çocukluğumuzda annemize daha yakındık.  Annemle   hasret  giderdikten sonra   kardeşlerimi uyandırdım. 

Anne hasreti çeken kardeşimiz Şaban’daki sevinci görecektiniz. ”Annem de annem” Deyip dizinin dibinden ayrılmıyor, bir taraftan da sürekli öksürüyordu. Şaban’ı bağrına bastıktan sonra sevip, okşayan annemi öksürükler telaşlandırmıştı. Acaba oğlum da mı kaptı hastalığı demişti…Yanılmadığı da bir süre sonra anlaşılacaktı. Babam biraz durgun ve moralsiz görünüyordu. Bizi bulmaları oldukça maceralı ve zor olmuş… Öyle söylemişti babam…Zor olmuştu çünkü yardım istedikleri bazı kişi ve kuruluşlar Bulgaristan’dan gelmiş olmamızı pek hoş karşılamamışlar, geldiğiniz yere dönün demişlerdi.

Bir süre daha hasret giderdikten sonra, dedemlerle birlikte gelen eşyalarımızı yükleyecek bir araba bulmanın telaşına düşülmüştü. Ulaşım konusunda Karahasanuşağı köylüleri öküzlerin çektiği bir araba ile bize yardımcı olacaklarını vaat etmişlerdi. En azından yatak-yorgan, kap-kacak gibi eşyaların yanı sıra annemle en küçük kardeşimin taşınmasını sağlayacaklardı. Halil Dedelerde bir gece kaldıktan sonra ailemize yerleşim yeri olarak gösterilen Hasan Köye gitmek üzere köyden ayrılmıştık. 

Hasanköy dedemlerin köyünün yaklaşık 3 km doğusundaydı ama aralarındaki yüksek platolar, derin vadiler ve geçit vermez boğazlardan ötürü yol uzamaktaydı. Yaklaşık 10 km’lik yolculuktan sonra Hasanköy’e ulaşmıştık.Anımsadığım kadarıyla, ulaştığımız Hasanköy’de bize de ağıldan bozma, her tarafı dökülen bir ev vermişlerdi. Babam oldukça becerikli ve çalışkan biriydi. Birkaç gün içinde evi oturulacak hale getirmişti. Bu köydeki evler de birbirinden oldukça uzakta olup, köy altı yerleşimler olarak tabir edilen mezra görüntüsündeydi. Küçük ve az nüfuslu olan Hasanköy su kaynaklarına yakındı. Dağınık dokulu yapıya sahip bu köyün içinden bir ırmak geçmekteydi. Karasal iklimin etkisinde olan köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Köyün arazi yapısı hayvancılık için elverişli olup, tarım arazisi yok denecek kadar azdı. Sulu alanlar dışında kayda değer bir bitki örtüsü de yoktu.

                                                            

                                                              Kardeşimiz Şaban vefat ediyor…

Yürek burkan acı bir çığlıkla uyanmıştık. Annem yanımızda yatmakta olan kardeşimiz Şaban’ın başında dövünüp, duruyordu. ”Yavrum Şabanıım, doyamadığım Şabanıım…” Diye  feryat  ediyordu. Ne olmuştu da feryat ediyordu. Yanımızda yatıyordu işte…Kalkıp, kardeşimize odaklandığımızda nefes almadığının farkına varmıştık. Kaybetmiştik kardeşimizi. Babam dini bütün, tevekkül sahibi biriydi. ”Allah’ım böyle uygun görmüş, oğlumuzun daha fazla hırpalanmasını istememiş olmalı ki Cennetine aldı.” Demişti.

Köy muhtarına ve imamına haber verildi. Mezar yeri gösterildi ve kazıldı. Usulüne uygun defin işlemi yapıldı. Eve döndüğümüzde ailemizde tarifi imkansız bir acı vardı. Sen kalk, Bulgaristan’ın Karagözler  köyünden zorunlu göçe tabi tutul ve Maraş Elbistan köylerinden birinde ciğer pareni toprağa ver. Annem bir hafta kendine gelememişti. hastalığının tekrar seyredeceğinden korkmuştuk. Hani derler ya ”ateş düştüğü yeri yakar.” Şaban’ın ölümü de Akıncı Ailesini yakmıştı.

Hasanköy’deki Sosyo-ekonomik uyumsuzluğun ve işsizliğin üzerine tuz biber eken  kardeşim Şaban’ın yeterli beslenemediği ve hastalığı tedavi edilemediği için öbür dünyaya göç etmesi oldu.  Muhacirliğimizin ilk üç ayında ilk insan kaybımızı vermiştik. Sonrası da gelecekti Çukurova’daki pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışırken.

Temmuz 1951 yılına kadar köyde kaldık. Babam köyde ve yakın çevresinde bedensel güç gerektiren işler aradı fakat bulamadı. Ayrıca Bulgaristan’daki köyümüzden çok farklı bir Sosyo-ekonomik yapısı olan Hasan Köyün sakinleri ile uyum sağlamamız ve asimile olmamız mümkün olmadı. Ailemizi geçindirecek iş olmadığı gibi iş bulma olanağı da yoktu. Diğer köylere dağıtılmış olan muhacirlerin de durumları bizden farklı değildi. Bu kapandan kurtulmalıydık.

Yaz yaklaşıyordu. Elbistan kazasına inen bazı Karagözlüler Çukurova’dan gelen bazı kişilerin mevsimlik işçi aradıklarını öğrenmişlerdi. Mevsimlik işçi olarak Çukurova’ya gitmek kurtuluşumuz olabilirdi. Karar verildi. Çukurova’ya gidilecekti. Bizler için neler getireceği pek belli olmayan yeni bir göç olayı başlamak üzereydi…

548 total views, no views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 1

 

                                                                                                         Ocak 1951, Karagözler Köyü…

Alaca karanlıkta gözümü araladığımda annem evdeki sobayı erkenden yakmıştı. Babam bir köşede sabah namazını kılıyordu. Odun sobasının önündeki hava kapağından  çıkan ateşin alevi beyaz badanalı duvara, duvardan da tavana yansıyarak odayı aydınlatıyordu. Kuzine sobasıydı yanan… Üzerine en az iki tencere sığan kuzine sobaların fırınları da vardı. Ekmek, börek, yemek pişirmenin yanı sıra mükemmel ısınma araçlarıydı kuzineler.

eski resimler (alıntı)

Evimizde oda sayısı çoktu ama  kışın sadece bir iki  odada soba yanıyordu. Kışın hem oturma hem de yatak odası olan kuzineli odaya   serilmiş  olan yataklarda üç kardeş yan yana yatıyorduk. Kardeşlerimden Mustafa 5 yaşında, Şaban  ise 3 ya da üç buçuk yaşındaydı. Babam Ahmet ve annem Emine ile birlikte 5 kişilik bir aileydik. Babaannem ile dedemi hiç tanımadım. İkisi de bizler doğmadan vefat etmişlerdi. Babamın babası Mustafa dedem köyde varlıklı birisiymiş, ”Durgut” sülalesi olarak bilinirmiş. Rahmetli annemin deyimiyle ”deli Durgut” olarak anılırmış köylüler tarafından.

Babamın namazı bitirdiğini gören annem, kalkın artık, kahvaltı edilecek, ev süpürülecek ve hazırlıklar yapılacak dediyse de  ancak soba kızarınca kalkıp giyindik. Kara şalvar, evde örülmüş yün kazak ve  yün çorap… Kara kışın tam ortalarıydı ve  korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden evden pek çıkamadığımız zamanlardı. Böyle bir havada neyin hazırlığı yapılacaktı? Anlatmamışlardı hazırlıkları…

Evlerimiz kerpiç duvarlıydı.  Çamurla sıvanmış ve değişik renklerdeki toprakla boyanmıştı.  Üzerleri tahta  olan odaların zeminine önce hasır, üstünde de kilim serilirdi. Kenarlarda, duvar diplerinde, 5 yastık ve 3 minderden oluşan berde takımları kullanılmıştı. Genellikle odaların kapı arkalarında perde ile kapatılmış üçgen raflar bulunurdu. Duvarlardan biri boydan boya  ahşaptan yüklük dolabı olarak düzenlenirdi. Kalktıktan sonra yataklar buraya konulurdu. Kışın bizim yattığımız odanın duvarlarından birinde uzun bardak rafı,  peçe ve soba borusu bacası olurdu. Bir başka duvarda ise çiçeklik olup, gösterişli  nitelikli eşyanın konulacağı özel raflar ve  çiçeklikte evin salonuna bakan küçük bir pencere bulunurdu…

1944 yılında Bulgaristan’ın Şumnu İlinin Karagözler Köyü’nde, annem mısır çapalarken doğurmuş beni. Öyle söylemişti rahmetli… Babam askerdeymiş. Havaların kanal açmaya uygun olduğu yaz aylarında olmak üzere üç yıl askerlik yapmış. Bulgar yönetimi Türklere silahlı eğitim yaptırmak yerine, yaz aylarında kanal açma işçisi olarak çalıştırmanın daha iyi olacağını düşünmüş. Kanal açma koşullarının uygun olmadığı kış aylarında ise beslememek için evlerine gönderilmişler. Bu yüzden askerlikleri en az üç yıl sürmüş.

Sisler arasından anımsadığım kadarıyla Mustafa Durgut dedemizden kalan oldukça büyük bir evimizle önünde oldukça büyük bir bahçemiz vardı. Bahçede meyve ağaçlarının yanı sıra dövenle harman hasadı yaptığımız bir alanın da olduğunu anımsıyorum. Evimizin yanından geçen bir dere ve dereden sonra yaklaşık 600 metre uzakta da ‘’aşağı mahalle’’ bulunuyordu. Karagözler Köyü iki mahalleden oluşmuştu. Evden çıktığımızda bütün heybetiyle görülen ormanlık dağın Sakar Balkan olduğunu öğrenmiştim yıllar sonra.

Evimizin 30-40 metre ötesinde Mustafa amcam ve ailesinin oturduğunu anımsıyorum. Rahmetli babamın anlattıklarına göre amcam biraz sorumsuz biriymiş. Her fırsatta evden ayrılıp aylarca gezdiği ve haytalık yaptığı olurmuş. O gezerken, dedemin hem sağlığında hem de vefatından sonra Durgutların bütün yükü babamla annemin üzerinde kalmış. Bu nedenle, babamla amcamın arasının çok iyi olmadığını anımsıyorum. Yüzünü pek çıkaramadığım bir de halam vardı. Pek fazla görüşmemiş olmalıyız ki anılarım arasında yer edinmemiş.

Köyümüzde Türkçe eğitim yapan okullar kapatılmış olduğundan, okuma yazma bilen yok denecek kadar azdı. Amcam dışında Bulgarca bilen de yoktu. Amcam da çok gezdiği için öğrenmişti biraz Bulgarcayı.

Köydeki derenin bizden ayırdığı ”Aşağı Mahalle” olarak bilinen yerleşim biriminde anneannem Fatma, dedem Halil, dayılarım Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa ile teyzem Cemile kalabalık bir aile oluşturuyordu. Rahmetli babamın askere alındığı yaz aylarında kardeşlerim ve benimle Yusuf dayımla rahmetli Kerim dayım ilgilendiğini anımsıyorum. Rahmetli Kerim dayım çok şakacı biriydi, beni ve kardeşlerimi eğlendirir, oyalardı. Böylelikle annemin yükü azalırdı. Annem de tarlada çalışma fırsatı bulurdu. Babam askerdeyken ben üç, kardeşim Mustafa bir buçuk yaşındaymış. Kardeşimle beni bir heybenin gözlerine koyar öyle tarlaya gidermiş annem.

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra babam evden çıktı. Anneme sormuştum neyin hazırlığını yapacağız diye. Göç var yavrularım demişti annem. Göç olayını bilmiyorduk ki, annemin ne dediğini pek anlamadık ve kartopu oynamaya çıktık evden…

                                                                Atalarımın vatanı Karagözler Köyü…

Atalarımın doğup, büyüdüğü ve bu dünyadan göçtüğü Karagözler Köyü Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda Şumnu’ya 55 km, Karadeniz’e kıyısı olan Varna kentine 90 km uzaklığındaydı. Bir bakıma Bulgaristan’ın Karadeniz bölgesi köylerinden biriydi.

Köyün güneyinde bulunan Sakar Balkan gerçekten görülmeye değer olup, bizim dağımız dermişim. Sakar Balkanın içinde görülmeye değer mağaralar olduğunu söylemişti Kerim Dayım. Çıplak tepe denen yerine çıkıldığında bütün Gerlovo Alçağı denen ova rahatlıkla görülmekteymiş.

Tipik Balkan ikliminin özelliklerini taşımakta olan köyümüzde kış ayları sert ve yoğun kar yağışlı, yazları ise sıcaktı. Köyün geçim kaynağı hayvancılık ve  tarımın yanında odunculuktur. Sakar Balkan’dan elde edilen odunlar geçim kaynaklarından biriydi.  Tarım olarak buğday ve arpanın yanında daha çok tütün ve çilek üretimi yapılırmış. Bölge kurşun, çinko, krom, manganez ve altın gibi madenler bakımından  zenginmiş. Ülkeyi neredeyse baştan başa gezen amcamın anlattıklarına göre Tuna ve Meriç nehirleri Bulgaristan’ın en önemli iki akar suyuymuş. Tuna Nehri, Volga’dan sonra Avrupa’ nın ikinci uzun ırmağı olması, başta Viyana  olmak üzere, on ülkeden geçmesi Osmanlı için çok önemli ve stratejik bir nehir olmuştu. “Tuna nehri akmam diyor etrafımı yıkmam diyor” dizeleriyle başlayan Plevne Marşı Tuna Nehri ve Plevne’nin ne kadar çok önemli olduğunu anlatmaktadır. Meriç nehri havzası da Bulgaristan’ın neredeyse üçte birini kaplarmış. 

Şumnu İlinin Vırbitsa ilçesine bağlı en gelişmiş köylerinden biri olarak gösterilen Karagözler nüfusunun tamamı Türk’tü. Bulgaristan’da bir köyün tamamı nasıl Türk olmuştu ve olmaya da devam ediyordu. Sorunun yanıtı Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda yatıyordu. Osmanlı Beyliği 1300’lü yıllarda Bizans’a yakın sınır bir bölgede ortaya çıkmış, Rumeli’ye geçiş, Osmanlı Devleti’nin büyümesinde en etkili rolü oynamıştı. Gelişme Rumeli’de gerçekleşmiş, Edirne Osmanlının Başkenti olmuştu. Bu nedenle Osmanlı Devleti, Rumeli güdümlü bir Türk- İslam Devletiydi. Bugün Anadolu ve Anavatan olarak kabul ettiğimiz pek çok şehrimizin fethi Rumeli’de fethedilen pek çok şehirden sonra olmuştu.

Osmanlı Rumeli’deki varlığını güçlendirmek ve sürdürebilmek için, Anadolu’daki pek çok Türkmen grubunu sürgünler ve iskânlar neticesinde Rumeli’ye yerleştirmişti. Rumeli’ye yerleşecek olan Türk ailelerinin öncelikle gönüllü olmasını istenmiş, gönüllü olmadıkları takdir de zorla sürgün edilerek fetih edilen bölgeye iskân edilmişti. 500 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan şehrin günümüzdeki adı Şumen. Şumnu, günümüzde Bulgaristan’ın en gözde turizm merkezlerinden biri olarak biliniyor. Doğa ve tarihin buluştuğu şehir, ağırlıkla Türklerin yaşadığı Deliorman bölgesinde yer alıyor. 

14. yüzyıl ortalarında Türklerin Rumeli’ye geçişi Balkanlar’ın tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştu. 1389’da Çandarlı Ali Paşa tarafından fethedilen Şumnu bölgesi Osmanlı döneminde stratejik önem taşıyan askeri üslerden biri olmuş. Osmanlı Devleti büyümüş ve 600 yıl sürecek bir imparatorluğa dönüşmüş. Ne var ki 1683’te gerçekleşen II. Viyana kuşatmasının başarısız olması imparatorluk için sonun başlangıcı olmuş. Bu tarihten itibaren  Osmanlı Devleti artık kendi gündemini kendi tayin edemez bir hale gelmiş. Osmanlının gündemini daha çok Avrupalı devletler belirlemiş. 

Avrupalı devletlerle birlikte Rusya da Osmanlının Rumeli’den çıkması için her şeyi yapmışlar. Böylece Rumeli ve Balkanlarda bulunan Türkler Anadolu’ya dönmeye başlamışlar.  Karagözler sakinlerinden bazıları olan bizler de artçıları olarak geri dönüşü sürdürüyorduk ve sonraki yıllarda da sürecekti.

Osmanlının güçlü olduğu dönemde Anadolu’dan Rumeli’ye ve Balkanlara akan göç, zayıf düştüğünde tersine dönmüştü.  Osmanlı Devleti’nin göçler konusunda en çok sıkıntı yaşadığı ve zorlandığı dönem, 93 harbi olarak da bilinen, 1877-78 Osmanlı Rus harbinden sonra gerçekleşen 93 göçüydü. 93 harbinden sonra Anadolu’ya göçmek zorunda kalan 5,5 civarındaki Türklerden en az 500 bin kişi de de yollarda eşkıyalar ve çeteler tarafından öldürülmüştü.

Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti. Getirmişti çünkü Türklerin Anadolu’ya göçleri Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından çok önemli bir faktördü. Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin gerçek hüviyetine kavuşabilmesi bölgeden biran önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden en çok Türk göçleri Balkanlardan olmuştur.

Yüzyıllarca hiç durmadan devam etmiş olan Türk göçleri belli aralıklarla hala tekrarlanmaktaydı. Türkiye’de “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi” ve “89 Göçü” en çok bahsedilen göçlerdi. Bu göçlerde belirtildiği gibi, göç edenlere “muhacir”, “mübadil” ya da “göçmen” ifadeleri kullanılmaktadır. Bulgaristan doğumlu Türk yazar, şair ve öğretmen olan Ömer Osman Erendoruk bu yaşananları, “Bulgaristan ve Rumeli Türklerinin Anavatan Türkiye’ye dönüşü” olarak adlandırmıştı. Öyledir de zaten…

 

                                                                           Bulgar Hükümeti Türkleri Göçe zorluyor…

Bazı sessiz çığlıklar vardır. Kulaklarınız duymaz ama hissedersiniz. Beyninizi kemirir dururlar, yüreğinizi yakar eritirler.  Böylesi sessiz çığlıkları koparan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulaması gelir.

Bulgaristan II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın yanında yer almıştı. Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan’a girmişlerdi. Bulgaristan’daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırılmış ve Alman karşıtı gruplar iktidara gelmişlerdi. Bu süreçte, Rusların da etkisiyle, Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslüman-Türklere karşı asimilasyon politikası başlatıldı. Söz konusu politika ile etnik kökeni ne olursa olsun, sınıf bilincinin geliştirilerek kişisel ve etnik kimliklerin ortadan kaldırılması ve Sosyalist bir Bulgaristan devletinin ve toplumunun yaratılması amaçlanmıştı.

Türklerin tarlaları kooperatifleştirme gerekçesiyle ellerinden alınarak, okullarını ve vakıfları devletleştirip eğitim haklarını engellenmiş. Bulgar yönetimi tarafından bir toprak reformu olarak nitelenen uygulamayla Türkler, kendi topraklarında ücretli isçiye dönüşmüştü. Yoğun olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalan Karagözler Köyü yaşayanları da kayıpları en aza indirgemek için, kendilerini saklama yöntemini benimsemişlerdi. Saklanmak, asimilasyona uğramış gibi görünmek… Daha önceleri görmek, bilgilenmek, öğrenmek ve çalışmak için gittikleri 55 km uzaklıktaki Şumnu ve 90 km uzaklıktaki Varna ile bağlantılarını kestiler neredeyse. Kapalı bir ekonomi sistemi oluşturdular. Sadece gaz ve tuz gibi üretemedikleri maddeleri almak için gider oldular şehirlere. Aralarından göze batmayacak ve Bulgarca bilenleri seçerek bunu sağladılar. Şehir bağlantılarını keserek yöneticilere kendilerini unutturmak istediler.

Kapalı bir ekonomi sistemi uygulayan Karagözler yaşayanları koyunların yünlerinden çoraplarını, derilerinden çarıklarını, sütlerinden peynir ve yoğurtlarını yaptılar. Şeker kamışı ve şeker pancarından şeker ve şeker ürünlerini sağladılar. Tarlalarından buğday, arpa ve mısır gibi ürünleri sağladılar. Yalnızlık duygularını yok etmek için maneviyata önem verdiler ve daha çok sarıldılar. Kadınları kara çarşafa büründü görünmemek için. Aralarındaki anlaşmazlıkları yok saydılar ve birbirlerine kenetlendiler. Karagözler Köyü için yazdıklarım diğer Türk köyleri için de aynen geçerlidir.  

Karagözler Köyü ve diğerlerinin seçtikleri bu yaşam biçimini Bulgar yöneticileri kırılması zor bir direniş olarak algıladılar. Hem direnişi kırmak ve hem de Türklerle birlikte ekonomik getirisi olmayan çingenelerle haytaları da zorunlu göçe tabi tuttular. 1950 yılına gelindiğinde Bulgaristan’daki Türkler, beyinlerini kemirip duran sessiz çığlıklarından kurtulabilmek için bir yandan Bulgar makamlarından Türkiye’ye göç için pasaport isterken, diğer yandan da Cumhurbaşkanın İsmet İnönü’ye kabulleri konusunda dilekçeler yazmışlardı.

Türk Hükümetinin yoğun baskıları sonucunda, kısa bir süre için göçe izin veren Bulgaristan, yaklaşık 200 000 kişilik göçün iki üç ay içinde gerçekleşmesini isteyerek Türk Hükümeti’ni de zora sokmak istemişti. Türkler, Bulgar Hükümeti’ne, henüz taşınmaz mallarını ve hayvanlarını satamadıklarını, pasaportlarını çıkaramadıklarını bildirdilerse de, Bulgar Hükümeti göçmenleri göçe zorlamaya devam etti.

Asimilasyon politikaları ile bizleri eritmek ve Türk azınlığı sindirmek kabul edilemezdi. Ayrıca yoğun olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti.  Bu ve diğer nedenlerle, koşullar ve sonuçları ne olursa olsun, babam ve akrabalarımızla bazı komşular Türkiye’ye gitmeye karar vermişlerdi. Zor bir karardı ama verilmişti.

 

                                                                                                               Ocak 1951, Göç başlıyor…

Göç dalgası başladığında daha henüz 7 yaşındaydım… Hava karlı ve oldukça soğuk olmasına rağmen köyde göç telaşı yaşanıyordu. Göç telaşıyla birlikte bir de hüzün çökmüştü insanların üzerine. Hem kalanlar hem de göçenler için ayrılıklar hüzünlendirmişti insanları. Göç beni, kardeşlerimi ve bizimle birlikte göç edecek ailelerin çocuklarını da etkilemişti. Üzülmeli miydik, sevinmeli miydik? Büyüklerimiz sevinmemiz gerektiğini söylemişlerdi. Her bakımdan özgür olacak ve daha güzel günler görecektik, öyle denmişti. Ancak göçlerin olumsuz etkilerini bilmiyorduk. Başımıza geleceklerden habersizdik.

Hudutların kapılarının kısa bir süreliğine açılmasıyla birlikte, bütün olumsuz koşullara rağmen göç başladı. Osmanlının gelişme ve yükselme döneminde geldiğimiz bu topraklardan Ana vatanımız Türkiye’ye geri dönmeye, göç etmeye karar vermiştik.

Vermesine vermiştik ama evlerimiz ve mallarımız ne olacaktı? Evlerimizi ve tarlalarımızı satmak istedik, kimse almadı, alamadı. Alacak durumları da yoktu zaten. Evlerimizi, bahçelerimizi, tarlalarımızı ve hayvanlarımızı öylece bıraktık. Türkiye ile Bulgaristan arasında varılan anlaşma gereği günde en fazla 800 göçmen gönderilecekti. Sırayla gönderiliyorduk. Soğuk mu soğuk bir Şubat günü yalın yapıldak düştük, düşürüldük yollara… Amcamlar, halamlar, dayımlar ve köyden bazı ailelerle beş kişilik ailemiz de üstü açık bir kamyona doluştuk yatak, yorgan ve kap kacaklarımızla. Şumnu’daki tren istasyonuna götürülecektik.

Karagözler Köyünden ayrılanların sessiz çığlıkları yüzlerinden okunuyordu. Kulaklarınız duymuyor ama hissediyordunuz. Beynimizi kemirip duruyorlar, yüreğimizi yakıp eritiyorlardı.  Böylesi sessiz çığlıkları koparan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulaması geliyordu. Geliyordu çünkü toplum olarak yüzlerce yıl yaşadığımız topraklardan koparılmamız, kendimize ve coğrafyamıza yabancılaşmanız sağlanıyordu. Hapsinden önemlisi de Atalarınızın yüzlerce yılda elde edebildiği ve bir insanlık mirası olarak bize devrettiği kültürel birikiminiz yok oluyordu.

Anadilinizin erimesi, geleneklerinizin yavaş yavaş terk edilmesi, müziğinizin yabancılaşması, tınılarının farklılaşmasıdır asimilasyon. Sizi farklı kılan, özel kılan, şekillendiren, sizi siz yapan her şeyin, isteğiniz dışında, elinizden kayıp gitmesiydi. Asimilasyonu yaşamayan bilmez, bilemez. Tanımı da güçtür…

Köyümüzle Şumnu arasındaki 55 km’lik yol boyunca yüzümüze vuran ve her tarafımıza işleyen ayazla donduk. Trenlere bindiğimizde ısınırız diye avuttuk kendimizi. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Garda yeterli tren olmadığı gerekçesiyle, Şubat 1951’in dondurucu soğuklarında, bir iki gün bekletildiğimizi anımsıyorum sisler arasında. Trenler geldiğinde de, göçmen kafilelerinin trenlere binmesi için 20-30 dakikalık zaman bırakılmıştı. Yaşlılar ve küçük çocukların kara tren vagonlarına yerleştirilmeleri nedeniyle eşyalara bakacak zaman kalmıyordu. Onlarca ailenin eşyası başka vagonlara konulmuştu. Bu düzenleme sırasında kıymetli bazı eşyaların kaybolduğunu, bazılarının da istasyondaki görevlilerce alındığını büyüklerin konuşmalarından anlamıştım. Sadece eşyalar mı? Rahmetli babamın sonraki yıllarda anlattıklarına göre, Bulgar makamları göçmenlere ait kimlik ve okul diplomalarının çıkışına da izin vermemişlerdi. Kimliksiz vatandaşlar olarak Edirne’ye girecektik.

 

                                                                                                   Edirne Göçmen Misafirhanesi…

Şumnu Edirne arası yaklaşık 300 km’dir. Saatte ortalama 30 km yol alan trenlerle en az 10 saat yolculuk yapmamız gerekiyordu. Göçmenlerin üst üste olduğu kara tren vagonlarında yolculuk başladı. Vagonlar hem soğuk hem de sağlıklı değildi. Annem sürekli öksürüyordu. Şiddetli öksürükleri önemli bir hastalık belirtisiydi. En küçük kardeşimiz Şaban da öksürüyordu ama durumu pek tehlikeli değildi sanıyorum. Ya da ben öyle zannetmiştim.

Yolculukla birlikte, köyümüzden ayrılalı bir haftaya yakın zaman geçmiş olabileceğini düşünmüştüm. Nihayet Edirne’ye giriş yapmıştık. Trenimiz Karaağaç garına muhacirlerin sevinç sesleri arasında girmişti. Başta babam ve dedem olmak üzere trenden toprağa ayak basanlar, hemen yerlere kapanmışlar ve toprağı öpmüşlerdi. “şükürler olsun vatanımız geldik, vatanımız geldik…” diye diye yüzlerini toprağa sürmüşlerdi.

Yaşlılar hemen kamyonlarla göçmen misafirhanesine gönderilmiş ve yanlarında getirebildikleri eşyaları ayrıca nakledilmişti. Bu sırada kafilede hastalanmış olanlar ki annem de onlardan biriydi, revire kaldırılmıştı. Diğer göçmenler, bir yandan misafirhanelere yerleştirilmiş, bir yandan da revirlere alınarak sağlık kontrolleri yapılmıştı. Ayrıntılı bir muayeneden geçirilerek tüberküloz, soğuk algınlığı, ishal ve kızamık gibi bulaşıcı sağlık sorunlarının olup, olmadığı araştırılmıştı. Göç sırasında yaşadığımız koşullar, şiddetli soğuklar, sağlıksız mekânlar ve beslenme yetersizlikleri bu tür hastalıkların kaynağıydı. Başta annem olmak üzere, bu tür hastalıkları olanlar iki üç ay Edirne’de kalarak tedavi edilecekler, diğerleri Türkiye’nin değişik yörelerine gönderilecekti.

748 total views, no views today

Share

Sütlüce ve Haliç Kongre Merkezi İstanbul

 

İlk kez 1961 yılında tanıştığım İstanbul benim için dünyanın birinci harikasıdır. Öyledir çünkü başka türlü dünya tarihinde gelmiş geçmiş en büyük üç imparatorluğa başkentlik yapamazdı. Başta Doğu Roma İmparatorluğu olmak üzere Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları 1600 yıl boyunca dünyayı yönetmişler. Bu üç imparatorluğun en büyük zenginlik kaynaklarından biri de Altın Boynuz olarak da tanımlanan Haliç’tir. Bu nedenle, Boğaziçi’nin yanı sıra Haliç ve kıyılarına da ayrı bir düşkünlüğüm vardır. Fırsat buldukça Eyüp iskelesinden bindiğim İstanbul deniz otobüsleriyle Haliç kıyısındaki iskelelere uğrayarak Eminönü’ne, bazen de Üsküdar’a kadar gider gelirim.

Haliç Eyüp İskelesi

Haliç’in; doğal bir liman olmasının yanı sıra, sunduğu zenginlik kaynaklarından biri de barındırdığı balıklar, özellikle palamutlardır. Antik tarihçilere göre, Ege ile Karadeniz arasındaki akıntılar, palamut başta olmak üzere, balık sürülerini Haliç’e girmeye zorlamaktadır. Bu nedenle, Haliç’te elle bile balık tutulabilmektedir. Günümüzde de; Galata Köprüsü, Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü üzerinde, günün her saatinde amatör balıkçıları görmek mümkündür. Birkaç saat içerisinde, kovalarını balıkla doldurup evin yolunu tutarlar.

Coğrafi açıdan bakıldığında ise; Haliç ile İstanbul Boğazı arasında kalan Pera ya da ‘’Öteki Yaka’’ olarak adlandırılan Beyoğlu, Dicle ve Fırat Nehirlerinin arasında kalan Mezopotamya’ya benzer. Yunancada iki nehir arasındaki yer anlamına gelen Mezopotamya, medeniyetlerin beşiği olarak bilinmektedir. İstanbul’un önemli bir bölgesi de, Haliç ve Haliç’i besleyen Nehirler ile İstanbul Boğazı arasında kalan bir bölgede bulunur. Mezopotamya’dan sonra, Medeniyetlerin beşiği olarak yerini almıştır.

Haliç Kongre ve Kültür Merkezi

Eyüp İskelesinden bindiğim vapur yavaşça iskeleden uzaklaşıyor. Bu esnada Eyüp Sultan Camii ve çevresinin fotoğraflarını çekiyorum. Vapurumuz Eski Galata Köprüsüne doğru yaklaşırken, Piyerloti Tepesine ve eteklerindeki Eyüp Sultan mezarlığına bakıyorum. Derken Eyüp İskelesinin tam karşısında, öteki yakada bulunan Sütlüce Kongre ve Kültür Sarayı fotoğraf karelerime giriyor.

İstanbul’da birçok dev organizasyona ev sahipliği yapan Haliç Kongre Merkezi, Ulusal ve uluslararası her ölçekte farklı etkinliklere de ev sahipliği yapmaktadır. İstanbul’un deniz kıyısındaki tek kongre merkezi olan Haliç Kongre Merkezi, özgün mimarisi, sahile açılan ve tamamı gün ışığı alan geniş galeri ve dinlenmelik yerleri ile çeşitli organizasyonlarda tercih edilmektedir. İstanbul 4. Uluslararası Opera Festivali kapsamında, 25 Haziran 2013 günü saat 21,00’de, Rigoletto ile festivalin açılışı yapılacaktı. üniversite öğrencisi olduğum yıllarla öğretmenliğimin ilk yıllarında opera ve tiyatro delisi olan ben bu fırsatı kaçırmadım. Böylelikle Haliç Kongre ve Kültür merkezini de görmüş oldum.

Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul’un en büyük hayvan kesimhanesi Sütlüce’de kurulmuş. Kesimhane 61 yıl hizmet verdikten sonra Haliç’te yarattıkları yüksek hava ve su kirliliğinden ötürü kapatılmış. Kesimhanenin kapatılması ile birlikte önemini yitirmiş olan Sütlüce; Haliç’teki kapsamlı temizleme çalışmasıyla birlikte MiniaTurk, Santral İstanbul ve Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi gibi yapıların yenilenmesiyle önem kazandı. Kâğıthane ile birlikte yükselen semtler arasına girdi. 

İlk kez, ”minia” türündeki bir uygulamayı, 1987 yılında Avusturya’nın Klagenfurt Eyaletinde görmüş ve başta Anıt Kabir olmak üzere; Ayasofya, Sultanahmet Camii gibi yapıların ”minia”larını görmek çok hoşuma gitmişti. MiniaTurk bir açık hava müzesi olarak kurulmuş. Parka giriş gişeleri parktan yüksekte kalacak şekilde konuşlandırılmış. Böylelikle, açık hava müzesi görünümündeki park, girişten biraz alçakta kalmış. Giriş, yüksek bir platform olarak tüm parkı üstten gözlemleme olanağı sağlamış, iyi olmuş. Panoramik fotoğraf  çekme kolaylığı sağlanmış.

MiniaTurk’u geride bırakarak Eski Galata Köprüsünü geçip, Sütlüce İskelesine yaklaşırken fotoğraf makinemle çok sayıda fotoğraf çekiyorum. Haliç gezisine çıkmadan önce de arşivimdeki bilgileri yanıma almıştım. Fotoğraf çekmekten fırsat buldukça bilgilerimi gözden geçiriyorum. Arşiv notlarıma göre; Sütlüce, İstanbul’un Beyoğlu İlçesi’ne bağlı mahallelerden biridir. Kuzeyinde ve batısında Haliç, doğusunda Örnektepe, güneyinde ise Halıcıoğlu bulunmaktadır. 

Haliç Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi

Rahmi M. Koç Müzesi tarafından kurulan ve Hasköy-Sütlüce arasında seferler yapan trenler ile MiniaTurk, bu bölgeye olan ilginin artmasında başlıca etken oldular. Hasköy-Sütlüce arasındaki seferlerini sürdüren özlemli tren seferlerinde; lokomotifin makas değiştirmesinden, Haliç’in manzarasına, hatta 50 yıl öncesinin tıraş köpüğü reklamlarına kadar her detay yer alıyordu. İki istasyon arasındaki keyifli ve özlemli tren seferleri 15 dakika sürmektedir. Sütlüce İskelesinden uzaklaşıyor ve Haliç Köprüsü’nün altından geçerek Ayvansaray’a yöneliyoruz…

1,533 total views, 2 views today

Share

Kraliyet Yazlık Sarayı-Madrid İspanya

 

5 Nisan 2008 Cumartesi, Madrid…

Madrid’de üçüncü günümüz. İlk iki gün, rehberli ve rehbersiz olarak Madrid’in görülmesi gereken meydanları, bulvarları, caddeleri ve sokakları gezildi. Madridliler şehirlerini tanımlarken, Madrid’den sonra görülebilecek en güzel yerin cennet olduğunu belirtmek için, “Madrid’den sonra cennete” diyorlar. Madridliler biraz abartmış olsalar da şehir kendine has tadıyla ziyaretçileri büyüsü altına alıyor.  Bizi de büyüleyen Madrid’in yılda 65-70 milyon ziyaretçisi bunun en büyük kanıtı…

Bu gün kişi başı 60 Euro ödediğimiz Segovia merkezli ekstra turumuz var. Önce, Madrid’in yaklaşık 80 km kuzeyindeki Royal Palace of La Granja of San Ildefonso olarak bilinen Kralın yazlık sarayına sonra da sarayın 15 km kuzey-batısında bulunan Segovia ’ya gidilecek. Saat 7.30 civarında yapılan güçlü bir kahvaltıdan sonra otelimiz Barcelo’dan ayrılarak tur otobüsümüzde yerimizi aldık. Yoklama yapan rehberimiz işaret verince yolculuk başladı. Yolculuk boyunca Kappa Tur ailesinden Demir Bey, önce İspanyollar ve İspanya tarihi hakkında özet bilgi verdi.

Bilindiği gibi Endülüs, bugün İspanya’nın güneyinde bir bölge olmaktan çok öte kadim bir medeniyet ve kültür mirasıdır. Tarihte ise Endülüs, İslam, Katolik ve Musevi kültürlerinin aynı potada eriyip mükemmel bir karışım oluşturduğu yerdir. Endülüs dönemi 750 yıl boyunca İber Yarımadasına hükmetmiş, birçok ilklere imza atmış, dünya kültür ve bilim mirasına önemli eserler bırakmış bir medeniyet olarak biliniyor.

711 yılında, Kuzey Afrikalı berberi komutan Tarık Bin Ziyad’ın, bugün adını verdiği, Cebel-i Tarık boğazından geçerek fethettiği İber Yarımadası, tarihte görülmemiş gelişmişlikte bir dönemin doğuşunu başlattı. İber Yarımadasında Endülüs Döneminin başladığı yıllarda, Büyük İspanya İmparatorluğu çalışmaları da başlamıştı. İspanya Yarımadasından Müslüman Emevilerin kovuluşu olan Reconquista, yani Yeniden Doğuş süreci, Kastilya’daki iç savaşı kazanarak tahta çıkan Kastilya kraliçesi Katolik I. İsabel ile Aragon kralı Katolik II. Fernando’nun evlenmesi ve iki hanedanın birleşmesiyle sonuçlandı. Bundan sonra da Endülüs’teki Ronda, Seville, Kordoba ve İspanya’nın manevi başkenti Toledo gibi şehirler iki hanedan tarafından ele geçirildi.

Yol boyunca kar yağdı

İspanya, ”Yeniden Fetih” rüyasını gerçekleştirdikten sonra, 16. yüzyılda Avrupa’daki en büyük güçlü imparatorluk olmuş. Bu dönemden 18. yüzyıla kadar Avrupa’daki meselelerle oldukça yakından ilgilenmiş. İspanya kralları Avrupa’nın birçok yerine yayılmış eyaletlere hükmetmiş. İspanyol İmparatorluğunun, evrensel bir imparatorluk olduğunu ve birçok yerde, özellikle de Amerika’da koloniler kurarak yayıldığını anlattı. Öyle ki İspanyolcanın, bugün bile, İspanya sınırları dışındaki 200 milyonun ana dili olduğunu hatırlattı. Rehberimizin tarihi bilgilerini dinlerken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmamıştık. Oysa 45 dakikalık bir yolculuk yapmıştık ve dışarıda da kar yağıyordu. Madrid’den ayrılırken, hava günlük güneşlikti. Hayretler içinde kalmıştık.

Madrid

Demir bey, sormamıza meydan vermeden tekrar açıklamalara girişti. Ankara Beypazarı’nın 50 kilometre kuzeyinde, denizden 1600 metre yüksekte; sarıçam, karaçam ve köknar ormanları arasındaki ”Eğriova Yaylası” Ankaralıların yaylasıdır. Madrid ve Madridlilerin yaylası da Segovia ve 7 kilometre uzağındaki Granja kasabasıdır. Madrid günlük güneşlik iken, Granja ‘da kar olabilir. Diyen rehberimiz Demir Bey, öncelikle, Granja kasabasına uğrayacağımızı bir kez daha söyledi.

Ganja’da, Fransa’daki Versallais Saraylarının bahçelerinin örnek alındığı İspanya’nın Kraliyet yazlık sarayı ve bahçesinin mutlaka görülmesi gerektiğini anlattı. Bu arada, Granja kasabasına da gelmiştik. Yolculuğumuz, havanın yağışlı olması nedeniyle, umulandan fazla olmuş ve bir buçuk saati bulmuştu. Granja kasabası da kar altındaydı, ancak, kar yağışı durmuştu. Ben ve eşim, böyle bir hava beklememiştik. Özellikle, eşimin ayakkabıları spor ve yazlıktı. Granja’daki gezi boyunca, ayaklarından ısı kaybederek üşüdü. Bereket hastalanmadı.

Madrid

Granja’nın; çam ormanlarıyla kaplı, 2 bin metrelik Guadarrama Sıradağlarının eteklerinde, pınarların ve eriyen karların beslediği Eresma ve Clamores ırmaklarının buluşma noktasındaki dev bir kaya kütlesinin üzerine kurulmuş bir kent olduğunu öğreniyoruz. Granja adı da ”Çiftlik” ya da ”Çiftlik Evi” kökeninden gelmiş. 1450 yıllarında, Kastilya Kralı Enrique IV tarafından, San Ildefonso adındaki din adamı Ganja’ya Başpiskopos olarak atanır ve bu yörede bir şapel inşa etmesi istenir. 1477 yılında, ülke yönetimine hâkim olan Katolik Monarşi, Şapel için arazi bağışlarken, rahiplerin yaşam alanlarını oluşturmak için de oldukça geniş arazisi olan bir ”Çiftlik” yeri ayrılır. İspanyolca ‘da, ”Çiftlik” sözcüğünün karşılığı ” La Granja” ve Başpiskopos, San İldefonso’ya ayrıldığından, San İldefonso’nun çiftliği anlamında ”La Granja de San Ildefonso” adını almış yerleşim bölgesi.

Yazlık saraya en yakın olan meydanda park eden otobüsten inerek, rehberimizin peşinden yürümeye başlıyoruz. Rotamız üzerinde bir kiliseye rastlıyoruz. Eşimin, kapısında durup, içeri girdiği kilisenin kökeni, San Ildefonso tarafından kurulması istenen Şapel olsa gerek. Kilisede panoramatik bir ziyaretten sonra, kiliseyi geçiyoruz. Kraliyet sarayına ulaşmadan önce, yoğun karla kaplı, çam ağaçları arasında, oldukça geniş bir cadde yürüyor ve fotoğraflar çekiyoruz. Rehberimiz Demir Bey, Fransa’daki Versallais ve Marly le Roi bahçelerinden söz ediyor biraz.” Fransa’nın bir sömürge imparatorluğu kurduğu, Güney Amerika’dan Afrika’ya kadar uzanan bir coğrafyanın zenginliklerinden yararlandığı zamanlar.”      diyor Demir Bey. Fransa’da, Kralların adının güneşle birlikte anıldığı zamanlar. Kendilerini Tanrı mertebesinde gören, gösterişin çılgınlık haline geldiği, altının renginin sarayın duvarlarına vurduğu, yani, her şeyin altından yapıldığı bir dönem.

1668’de XIV. Louis, babasının mütevazı av konağını 20 000 kişilik bir saraya dönüştürmek için emir verir. İlk olarak 1660’larda Louis de Vau’nun inşa ettirdiği kanat yapılar, teraslar, salonlar eklenerek göz kamaştıracak bir saraya dönüşür. 1770’de XIV. Louis Opera Evi’ni yaptırır. Sarayda renkli mermer, taş ve ahşap oymalarla dolu;  kadife, gümüş ve yaldızla kaplı mobilyalarla süslü mekânlar ve devlet daireleri oluşturulur. Olympos tanrılarına adanmış özel odalar yaptırılır. Tanıtımına devam ediyor Demir Bey; Sarayda,17 dev aynanın kapladığı Aynalı Salon dillere destandır. Taç giyme törenlerine, Kraliçe’nin doğumlarına, düğünlere bu muhteşem yapısıyla, Aynalı Salon ve Versallais sarayı tanık olmalıdır. Ancak, bu sınırsız harcama, şatafat ve israfın yanı sıra sınırsız güç, 1789’da açların, yoksulların ve düzene karşı olanları ayaklandırır.  Fransa’da İhtilal, büyük bir halk hareketine dönüşür. Saray işgal ve talan edilir. Versallais sessizliğe gömülür ve hanedan kanlı bir biçimde sonlandırılır.

Madrid

Rehberimizin tanıtım eşliğinde Royal Palace of La Granja de San Ildefonso saray bölgesin de girmiştik. Kastilya Kralı Enrique IV tarafından, San Ildefonso adındaki din adamı Ganja’ya çiftlik evi ve arazisinin bağışından 200 yıl sonra, Paris’teki dedesi 14. Louis’i resmi ziyarette bulunan Philip V, boş kalan zamanlarında, Versallais sarayını ve bahçelerini gezer ve çok etkilenir. Geri dönüşte, San İldefonso’nun çiftlik evini, Versallais Sarayı ve bahçelerine dönüştürmeye karar verir. Saray ve bahçeler içinde, Başpiskoposluk yapılanması yeniden düzenlenecek ve şapelden daha büyük bir kilise de yapılacaktır.

Saray çalışmaları, 1721 yılında, İspanyol Mimar Theodore Ardemans başkanlığında başlanır. Saray bahçeleriyle sarayın uyum içerisinde yapılandırılabilmesi için Fransız mimar, heykeltıraş ve tasarımcılardan yararlanabilmek için, Paris’e elemanlar gönderilir. Fransa Kraliyet binalarının tasarımlarını yapan mimar ve tasarımcılarla görüşülür ve Fransa Kralının izniyle, İspanya’ya gelmeleri sağlanır.1.500 dönümlük arazide yapımı sürdürülen sarayın çevresinde, 18. yüzyıl Avrupa bahçe tasarımının en iyi örneklerinden biri ortaya çıkar. Bahçenin, görsel açıdan desteklenmesi için su, su kanalları, çeşmeler, nehirler ve çağlayanlar yapmak gerekir. Yeterli ve basınçlı, rezervuar etkisi yapabilecek su için, dağlarda eriyen karlar tarafından beslenecek yapay bir göl tasarlanır. Böylelikle, yeterli doğal kaynak dağlardan sağlanır.    

Orijinal su kanalları ve boru hatları hala işlevseldir. Parkın, yaklaşık 40 metre yükseğinde oluşturulan gölden gelen su, ortalama beş atmosferlik bir basınç sağladığından, çeşmelerde akış mükemmeldir. 40 metre yükseklik, tatlı ve doğal bir eğimle sonlandırılmış tasarımcıları tarafından. Fransa Kraliyet binalarının tasarımlarını yapan ve uygulayan Robert de Cotte ve René Carlier tarafından. 26 anıtsal çeşmede, mitolojik öyküler dillendirilmiş ve bahçelere fantastik bir hava verilmiştir. Çeşmeler; Tüm Yunan tanrılarıyla ilgili, alegori ve mitlerdeki sahneleri içeren klasik mitoloji temaları temsil edecek şekilde tasarımlanır ve uygulanır.

İnsan yaşamına ve davranışlarına yönelik anlatımlar da sembolik karakterler ve ifadeler kullanılmasının alegori olduğu biliniyor mitolojide. Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirmenin en iyi yöntemi olarak biliniyor o günlerin tasarımcılarında. Tasarımlar ve denetim, Fransız Kraliyet binaları projelerini denetleyen ve uygulayan Robert de Cotte tarafından gerçekleştirilmiş. Kraliyet sarayı müze haline getirilmiş. Kapalı olduğu için, bahçeleri gezmek, heykel ve çeşmeleri incelemekle yetindik. Segovia ‘ya gitmek üzere, tekrar tur otobüsümüzde yerlerimizi aldık…

1,120 total views, no views today

Share