Fransa’nın İncisi Menton

 

28 Mayıs 2015 Perşembe, Menton.

23 Mayıs 2015 Cumartesi günü geldiğimiz Cote D’Azur bölgesinde bulunan şehir, kasaba ve köylerin tamamına yakınını gezmiş bulunuyoruz.  Nice’in güneybatısında kalan Sait Tropez 132 km uzaklıkta olup, satın almak istediğimiz tur kişi başı 175 Euro idi. Coğrafi koşullardan ötürü toplam 6-7 saatlik bir yolculuk da yapmamız gerekecekti. Deniz yolu ulaşımı da seçeneklerden biriydi ama en az bir gün öncesinden Nice gidip bilet almamız gerekiyordu. Bu nedenle Saint Tropez’e gitmekten vazgeçtik. Geriye İtalya sınırındaki Menton kalmıştı görmediğimiz.

Konaklama yerimiz olan Baıe des Agnes’ten 50 km uzaklıkta bulunan Menton’a ulaşma aracı olarak ilk seçenek belediye otobüsleriydi. Önce Nice’e, sonra da Garibaldi Meydanı’ndan kalkan otobüslerle Menton’a gitmemiz gerekecekti. Sıkışık trafik durumu ve her duraktaki dur kalk uygulamasından ötürü büyük zaman kaybı söz konusuydu.  Tren istasyonuna giderek Menton’a ulaşım olup olmadığını öğrenmeye karar verdik. Ulaşım varmış, üstelik kişi başı gidiş geliş ücreti de 12 Euro kadardı. Saat 09,30 da bindiğimiz trenle, aktarma yapılacak diye birkaç istasyonda inip bindikten sonra, saat 10,45’te Menton’a ulaşmıştık. Bilmeyince böyle oluyor. Aktarma yokmuş. İspanya’dan İtalya’ya kadar aynı trenle gitmek mümkünmüş. Biraz heyecanlı bir yolculuk oldu, adrenalimiz yükseldi.

Menton garından çıkar çıkmaz Viktorya Meydanı ile karşılaştık. Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı Kraliçesi Victoria adını anımsadık birden. İngilizler buralara da gelmiş olmalıydılar. Meydanın ortasında oldukça yüksek bir kaidenin üzerinde, iki elinde de defne dallarından yapıldığını sandığımız taçlar bulunan kanatlı bir melek heykeli bulunuyordu. Heykelin Kraliçe Victoria’ya ait olabileceğini düşündüm. Belki de öyledir. Fotoğraf karelerimizde yerini almasını sağladıktan sonra çevreyi gözden geçirdik. İlk dikkatimizi çeken şey şehirdeki yapıların hardal sarısı ve pembe ağırlıklı pastel renkleri oldu. Ocak ayında bile açan çiçeklerin bin bir çeşit renkleri yapıların renklerine eşlik ederek taçlandırıyordu.

İçinde bulunduğumuz Mayıs ayında tüm şehir rengârenk bir çiçek bahçesine dönüşürmüş Menton. Bu nedenle “Ville des Jardins” yani “Bahçeler Şehri” unvanını almış bazılarının gözünde. Amerikalı ve Avrupalı zengin emeklilerin neden burasını tercih ettikleri ortada. İnsana yaşama sevinci aşılıyor renkleri bu şehrin. Diğer taraftan, Fransızların büyük bir bölümü Menton’u  “La Perle de la France” yani ‘’Fransa’ nın İncisi’’ olarak adlandırıyor. Bu tanımlama ilk kez Kaptan Cousto tarafından kullanılmış 1955 yılında. Gerçekten de Fransız Riviyerası’ nın en güzel şehirlerinden birisi Menton. Her iki tanımlamayı da hakediyor.

VII. Edouard Bulvarı üzerinden sahile doğru yürümeye başlıyoruz. Yolumuz üzerinde, sağ tarafta bir kilise var. İçeride bir ayin yapılmakta olduğundan, oyalanmadan geçiyoruz. Bir taraftan yürürken bir taraftan da elimdeki notlardan şehrin ikliminin yaşlılar ve hastalar için mükemmel olduğunu anımsıyoruz. Yetiştirilen limonları ve limon festivalleri ile ünlü olan bu sınır kasabası, özellikle Amerikalı ve Avrupalı emeklilerin tercih ettiği sakin bir yerleşim yeri. Şehri gezdikten sonra burada yaşamayı seçen emeklilere hak verdik eşimle. Yeterli paramız olsaydı biz de burada yaşamayı düşünürdük dedik şehri gezerken.

Başlangıçta Cenovalıların bir koloni kalesi olan Menton, 1346 yılından Fransız devrimine kadar Monaco Prensliği’ni yöneten Grimaldi ailesinin yönetiminde kalmış. 1789 yılında Fransa tarafından ilhak edilmiş. Bir ara Sardunya Krallığı himayesine girdiyse de 1860 yılında yapılan bir plebisitle Fransa sınırları içinde kalması kabul edilmiş. İnternetten derlediğimiz bu kısa tarihi bilgileri konuşarak sahile ulaştık.

Menton Fransa

Kilometrelerce uzanan sahil boyunca yerleşmiş rengârenk cafeler de binaların renkleriyle yarışıyordu adeta. Gördüğümüz masmavi bir deniz, tertemiz kumsallar, yeşil palmiye ağaçları, hardal sarısı ve pembe renkli binalar içimize açmış, yaşama sevincimizi arttırmıştı. İyi ki geldik burasını görmeye dedik eşimle.

İtalya sınırına çok yakın olan bu yerleşim yerine 1870 yıllarında tüberküloz konusunda uzman olan İngiliz Dr. James Bennet gelir. Yılın 300 günü güneşli olan kentin ikliminin klima özellikleri ve iyi havasının özellikle akciğer rahatsızlıklarına iyi geleceğinin farkına varır. Bir klinik açar ve 1871 yılında yazdığı ‘’Fransız Rivierası’’ adlı kitabıyla da kentin özelliklerini tanıtır.

Bu tanıtımdan sonra başta İngilizler olmak üzere Almanlar, İsveçliler, Ruslar ve diğerleri buraya gelip denize hâkim lüks villalara yerleşirler. Daha sonraları Amerikalılar da burada yerlerini alırlar. Emeklilerin ve tüberküloz hastalarının mekânı haline gelir Menton. Pek çok ünlü ismin mezarları şimdi Menton’ un denize bakan yamacındaki Hristiyan Katolik mezarlığında bulunuyor. Dr. Bennet ile birlikte ünlenen ve aranan Menton Yirminci yüzyılda bambaşka bir kimliğe bürünmüş. 

Nice, Cannes ve Monte Carlo gibi yüksek sosyetenin tercih ettiği adreslere kıyasla daha ılımlı ve fakat iklimi nedeniyle artistik çiçek bahçelerine sahip bir şehir havasına girmiş. Başlangıçta da değindiğim gibi, “Ville des Jardins” yani “Bahçeler şehri” unvanını almış. Bu sayede diğer şehirler gibi olmamış, betonlaşmaktan kurtulmuş. Sakin ama keyifli, yeşil bir Akdeniz kenti olarak kalabilmiş. Her yıl Ağustos ayında müzik festivali düzenlenen şehirde, mimozalar Ocak ayında bile çiçek açıyor. Mart-Mayıs ayları arasında tüm şehir rengârenk bir çiçek bahçesine dönüşüyor. Özellikle limon ağaçlarının çiçekleri ve kokuları şehirde yaşayanları mest ediyor. Limon kokulu bir kent Menton. Bir efsane haline gelmiş limon ağaçlarının çiçekleri, kokuları ve limonları.

Menton Fransa

Bir diğer efsaneye göre, Cennetten kovulduktan sonra Melekler Körfezine getirilen Âdem ile Havva Menton’a da uğramışlar. İlk limon ağacı da Havva tarafından dikilmiş. Bu tür efsaneler daha da ünlendirmiş Menton’u ve Limon Festivali’ni… Şubat aylarında Menton’un ünlü Limon festivalleri başlıyor. 80 yıldır durmaksızın yapılan festivallerde yaklaşık 3 hafta boyunca limonları ve limondan yapılmış ürünleri tanıtılıyor. Hiç katkısız üretilen limon reçellerinden aldık liman civarındaki semt pazarlarından. Çok memnun kaldık. Festivallerde limonlar kullanılarak her türlü sanat eserleri düzenleniyor. Düzenlenen atölyeler, konferanslar, konserler ve gösteriler ile de festival destekleniyor. Bu yüzden festivalin Menton için önemi oldukça büyük. Hem buranın adının duyulmasını sağlıyor hem de ağırladığı binlerce turist ile ekonomisine katkı sağlıyor.

Amerika ve Avrupalı zengin emeklilerinin keyif şehri olan Menton sahilinde bir de keyif bulvarı bulunuyor. Bu keyif bulvarına ‘’Promenade du Soleil’’ diyorlar Mentonlular. Kelime kökenini araştırdığımızda ‘’Güneşli Mesire Yolu’’ gibi bir tanımlamaya da ulaşmak mümkün… Mümkün, çünkü Menton’da yılın 300 günü güneşli ve ılıman bir iklime sahip. Aklıma ‘’Bir Güneş ve Portakal Çiçeği Kenti Mersin’’ geldi. Özellikle kışın Mersin de emekliler için çok uygun bir kent.

Fransa’nın İncisi, Bahçeler ve festivaller şehri Menton’un sahilindeki Keyif Bulvarı ya da mesire yolu olarak tanımladığımız Promenade du Soleil boyunca yürüyüşümüzü sürdürüyoruz eşimle. Alplerin eteklerindeki bu festivaller şehrinin keyif bulvarı kıyısında bulunan rengârenk dinlence yerlerinde oturmak bir ayrıcalık olsa gerek.  Farklı renklerdeki masalar, sandalyeler, güneşlikler ve manzara keyfi için ideal bir yer gibi geldi bize. Masmavi deniz, yeşil palmiye ağaçları, hardal sarısı ve pembe renkli binalar hoş birer anı bıraktı belleklerimizde.

Güneşli Mesire Yolu üzerinde, III. Napolyon iskelesine ulaşmadan önce Sen Jean Costeau Müzesi karşıladı bizi. Tasarımı oldukça ilginç geldi bana. Uzaktan bakıldığında duvarları ardı ardına gelen deniz dalgalarını anımsatıyordu. Kapalı olduğu için gezemediğimiz müzede, Amerikan işadamı ve Cocteau meraklısı Séverin Wunderman’ın topladıkları sergilenmekteymiş.

1955 yılında Menton’u ziyaret eden Cocteau bu şehri ‘’Fransa’nın İncisi’’ olarak tanımlamış. 2003 yılında düzenlenen Uluslar arası tasarım yarışmasını bir Fransız Mimar kazanmış. Mimar Hedonist tasarımda uzmanlaşmış birisi. Hedonist, hayal edilebilecek en iyi teknoloji ve sanatın bir temsilcisi olarak tanımlanıyor. “Bir binanın yerini sevmesi, orayla barışık olması lâzım… Burada yapılan bina neresinden baksan 60-100 yıl kalacak değil mi? Bu, çok ciddi bir sorumluluk. Dolayısıyla onu hissetmen, binanın yerini sevmesi lâzım… Yeri derken kültürünü, geçmişini, tarihini… Dünyayı güzelleştirmesi lâzım… Bugün sadece Prens Charles’ın değil, sokaktaki yerleri temizleyen adamın da güzel bir dünyada yaşamaya ihtiyacı var. Senin mimar olarak o sorumluluğu hissetmen lâzım. Dünyayı güzelleştirmek için uğraşman lâzım.” Diye düşünüyor hedonist mimarlar… Müze 2011 yılında tamamlanarak hizmete girmiş.

Müzenin arka tarafında, biraz içerilerde bir yerde gördüğüm rengârenk bir bina, bir sanat eseri dikkatimizi çekti. Bir sanat kurumu zannettiğimiz bu yapının kapalı bir semt pazarı olması bizi şaşırttı doğrusu. Rıhtımın hemen yanında her sabah kurulan Halles Pazarı imiş burası. Place aux Herbes’de haftada bir gün antika pazarı kuruluyormuş. Müze ve halk pazarını geçiyoruz. Menton Garavan Limanı var önümüzde. Liman ile deniz arasına Çin Seddi’ne benzeyen bir duvar çekilmiş. Üzerinde seyir terası da diyebileceğimiz 500 metre civarında bir yürüyüş parkuru var.

Eşim Serap çıkmadı bu parkura. Ben iyi ki çıkmışım… Muhteşem panoramik fotoğraflar çektim bu seddin üzerinden. Yarım saate yakın kaldığım bu yerden inerek eşimle birlikte İtalya sınırına doğru yürümeye başladık. Sağımızda halk plajları ve cafeler vardı. Sol tarafımızda ise pastel renkli binaların yanı sıra limon, turunç ve portakal bahçeleri bulunuyordu. Alp Dağları’nın eteklerinde tren yolu ve Garavan Tren İstasyonu bulunuyordu.

Yaklaşık 1000 metre yürüdükten sonra İtalya yazılı bir levhaya rastladık. Bu levhadan 1000 metre ileride de İtalya sınırı bulunuyordu.  Google haritalara baktım. 34 km ötesinde de Sanremo vardı. Araba ya da trenle yarım saatte ulaşabileceğimiz bir yerdi. Pasaportlarımız yanımızda olsaydı Sanremo’ya da geçebilirdik belki. Pasaportlarımızı korumaya almak için konaklama yerimizde bırakmıştık. Aslına bakarsanız Cote D’Azur’da dolaştığımız bir hafta boyunca yanımızda hiç kimlik bulundurmadık.

Zaten hiç polis ya da güvenlik görevlisine de rastlamadık. Bir istisna, Fransa İtalya sınırında olan Garavan Tren İstasyonu’nda polisler vardı. İstasyonda duran trende dolaşarak kaçak aradıklarını gördük. Biraz tedirgin olmakla birlikte bozuntuya vermedik ve konaklama yerimiz olan Marina Baıe des Agnes’e doğru yelken açtık. Böylelikle Cote D’Azur’da görülmesi gereken yerlerin tamamına yakınını görmüş oluyorduk…

 

4,027 total views, no views today

Share

St. Paul de Vence-Nice Fransa

 

26 Mayıs 2015, Cote D’Azur, saat 16,20…

Üzerimizde bir tarih ve açık hava müzesi etkisi bırakanTourrettes sur Loup’tan Cote d’Azur’un bir başka efsane kasabası St Paul de Vence kasabasına doğru yola koyulduk. Etrafı surlarla çevrili şirin bir kasaba olan Saint Paul de Vence bir sınır kalesi olarak kurulmuş.

St. Paul de Vence-Cote D’Azur

Rehberimiz Alex ‘’Bir sanat ve kültür kasabası olan Aziz Paul de Vence sizi aşka inandırabilir, yeniden aşık olmanızı sağlayabilir  ve sanatla sarhoş edebilir.’’ Diyor ve bilgilendirmeye devam ediyor. Bu yüzden Saint Paul de Vence, 1900’lerin başından itibaren sanatçıların, şairlerin, senaristlerin meskeni olmuş.İnsanları, gizemli tarihi ve muhteşem doğasıyla modern yaşamdan soğutabilecek özellikler taşır bu kasaba.1911 yılında Cagnes-sur-Mer ile Vence arasında bir tramvay hattının açılışı, o dönemde kale içinde küçük bir köy olan Paul de Vence’in dünyaya açılmasını sağlamış.

St. Paul de Vence-Cote D’Azur

Sanatçılar ve film yapımcıları 1920’li yıllarda keşfetmişler bu sınır kalesi içindeki köyü, günümüzdeki sanat şehrini. Matisse, Picasso, Braque gibi sanatçılar eserlerini yaratmak için buraya gelmişler. Ünlü ressam Chagall, tam 20 yıl burada yaşamış. Sartre, Simone de Beauvoir, Greta Garbo, Sophia Loren, Catherine Deneuve, Burt Lancester kasabanın müdavimleri arasında yer alan ünlü isimlerden bazıları. Alex’in bilgilendirme konuşmaları yolumuzu kısalttı ve kasabaya giriş yaptık.

Rehberimiz bizi önce Matisse’nin uzun yıllar yaşadığı ‘’La Colombe D’or’’ oteline götürüyor. Duvarlarında çok değerli empresyonist ressamların eserleri ile dolu olan ”Le Colombe d’Or” otelinin bir bölümü Matisse’nin eserlerinin sergilendiği bir müze işlevini görürken, restoranı da tam bir tatbilir deneyim için idealdir diyor rehberimiz. Ayrıca birçok sanatçının eserlerine ev sahipliği yapan bir modern sanat vakıf müzesi olan Fondation Maegt görülmeye değer. Biz de bu otelin müzeye dönüştürülmüş olan bölümüne kişi başı 6 Euro ödeyerek girdik. Ziyaret ettiğimiz bu müzede fotoğraf çekilmesine izin verilmedi.

St. Paul de Vence-Cote D’Azur

‘’Altın Kaz’’ ya da ‘’Altın Güvercin’’ anlamına gelen ’’La Colombe D’or’’ otelinin kuruluş hikâyesi de oldukça ilginç. Köydeki girişimcilerden biri olan Paul Roux, annesinin de teşvik ve desteği ile 1920 yılında küçük bir restaurant açar. Teraslı bar olarak da hizmet vermekte olan restaurant kısa sürede tanınır ve çevre kasabalardan da müşteriler gelmeye başlar. Bir süre sonra Paul Roux’da yemeğe gelen eş ve dostun konaklama ihtiyacını karşılamak amacıyla restauranta üç oda ekler. Böylelikle bir efsane doğar.

Günümüzde bile efsane olmayı sürdüren La Colombe D’or,’un ilk önemli konuklarından biri Fransız şair ve senarist Jacques Prevert’tir. Paroles adlı şiir derlemesindeki kelime oyunlarıyla büyük yankı bulmuş döneminde Prevert. Toplumsal umut ve aşk üzerine yazdığı baladlarıyla ve yaptığı resim ve kolaj çalışmalarıyla da bilinen Jacques otelin ve köyün ünlenmesini sağlamış. Otel, Yves Montand ve Simone Signoret’in tanışmalarını ve düğünlerine ev sahipliği yapmasıyla da dünya çapında ünlenmiş.

Yarım saat zaman ayırdığımız otel-müzeden ayrılarak sınır kalesine gidiyoruz. Rehberimiz Alex bizi kalenin önündeki meydanda bırakıyor.  2 saat sonra aynı yerden alacağını söyleyerek bizden ayrılıyor. Meydanda kafeler ve küçük alış veriş yerleri var.  Kale içini gezip, yorulmuş olanların dinlendikleri bir mekan olmuş meydan. Kale surlarını gözden geçiriyor tepe mazgalının bulunduğu giriş kapısına doğru yürüyoruz.  Tepe mazgalının bulunduğu kapıdan girer girmez de birden 500 yıl öncesine gidiyoruz. St Paul de Vence orta çağdan kalma olağanüstü bakımlı taş binalar ve Arnavut kaldırımlarıyla döşeli dekor gibi bir yer. Burası gerçek mi yoksa bir film seti mi insanın kafası karışıyor. Tarihi bir film setinde bulunmanın keyfini çıkarıyoruz.

Zaman zaman İnternetten edindiğim notlarıma bakıyorum. Ziyaret etmekte olduğumuz “Castrum de Sancto Paulo” olarak bilinen Saint-Paul Kalesi’ne ait ilk bulgular 10. yüzyıla kadar uzanmakta. O dönemde Konsüller tarafından yönetilen Saint-Paul, idari ve ekonomik açıdan geniş bir bağımsızlığa sahipti. Provence’ın büyük aileleri burada ikamet ederlerdi.

1480’den beri Vigurie bölgesinin merkezi olan Saint-Paul, Doğu Provence’ın bir kaleyle tahkim edilmiş en önemli şehirlerinden biriydi. 1547’de bugünkü surların inşaatı bitmiş. François de Mandon de Saint-Rémy eski kaleyi tamamen yenilemiş. Sivri burçlar ve atılan cisimlerin yönünü değiştiren eğimli duvarlar inşa etmiş. Kalenin duvarları adeta bir bumeranga dönüşmüş. Bu mimari tarzı 120 yıl sonra Vauban tarafından bir sistem haline getirilmiş.

1747’ye kadar gerçekleşen büyük dini karışıklıklar ve taht kavgalarına rağmen Saint-Paul, Katolik Kilisesi’nin başlıca güçlü yerlerinden biri olmuş. Kapılarını pek çok ziyaretçiye açmış.  Bunların içinde işgalci ve yağmacılar ve bunların müttefikleri de yer almıştır. Katliamlar, Vandallar, kıtlık bölgeyi mahvetmiş ama Saint-Paul yine de ayağa kalkmış ve önemini arttırmıştır.

1860’ta, Nice Fransa’ya katıldığında Saint-Paul terk edilmiş gereksiz bir kale haline gelmiş ve kısa sürede harita ve sözlüklerden silinmiştir. Ancak, Paul Roux gibi girişimcilerin çabalarıyla küllerinden yeniden doğmuş.Yüzyılın başındaki turistik ve sanatsal gelişme, yüzyıldır uyuyan bu hayalet şehrin gizemi pek çok ünlü ziyaretçi, hükümdar ve ressam çekmiştir. 1945’ten itibaren şehrin popülaritesi artmış, evler tekrar hayat bulmuş, yıkıntılar tekrar hayata dönmüştür. Her ülkeden, her inançtan âşıklar buraya yerleşmiş ve tutkularını yaşamışlardır. James Baldwin ve Jenny Clagett bir çay salonu işletmiş, Fred Witte sokakları boyamış. Jacques Prevert, Rere’nin yerinde tezgâhta yumurta kırmış “Kara Kedi” zirveye çıkmış.

Zaman içinde Picasso, Braque, Chagall, Dufy, Hartung, Bonnard, Miro, Leger ve daha niceleri Saint-Paul’de ev satın alarak, kendi evlerinde kalmaya başlamışlar. 1964’te Malraux, Maeght Vakfını kurduğunda, sinema dünyası da Saint-Paul’e geldi.  Carne, Kosma, Allegret, Clouzot, Signoret, Montand, Ventura, Geret…

Ve sonrasında tüm Hollywood geldi. Artık seyahat organizatörleri güzergâhlarına Saint-Paul de Vence’ı da eklemeye başlamışlardı. Sokaklar hareketlendi, evlerden kahkahalar yükseldi, 40’tan fazla vitrinde dönemin sanatçılarının eserleri sergileniyordu. Sanat dünyasının aktörleri geleceğin koleksiyonlarını yaratmak için günlük yaşamdan besleniyorlardı. Maeght Vakfı hiç şüphesiz çağdaş sanatın en büyük tapınağıydı. Maeght çifti tarafından kurulan vakıf, kültür hizmeti alanında en çarpıcı örneği oluşturmuştu.

Bu bilgiler ışığında biz, ana cadde Rue Grande’ı takip ederek yola devam ettik. Şık sanat galerileri ve butiklerin arasında bulduk kendimizi. Oldukça ilgimizi çeken yolun ortasındaki kurnalı Büyük Çeşme 1850’de yapılmış. Fotoğraf kareleriyle biz de çeşmenin yanında yer aldık. Kaybolma korkusunu bir yana bırakıp huzur içinde dolambaçlı sokaklara daldık. Sarmaşıklı taş duvarları geçip araya gizlenmiş heykelleri, çeşmeleri keşfettik.

St. Paul de Vence-Cote D’Azur

Burada yaşamış ünlü ressamların reprodüksiyonları tüm galerilerde satılıyor.  Gerçekten tarif edemeyeceğim güzellikte butikler, takı dükkânları, sanat galerileri, parfüm dükkânları, sabun dükkânları, zeytinyağı dükkânları var burada. Daracık sokakları geçtikten sonra ömrümüzce unutamayacağımız heyecan verici manzarasıyla muhteşem bir teras çıktı karşımıza.

O ne manzara öyle… Muhteşem. Çok heyecan verici… Böyle bir güzelliğin olduğunu bilmek bile insana mutluluk veriyor. St Paul de Vence sanat tarihi kitabı gibi bir yer. Buradan Nice’e doğru uzanan yeşilliğin seyrine doyamadık. Burayı ziyaret etmek için herkes kendi sebebini yaratabilir. Bu tarihi kasabaya geldiğimiz anda kendimizi başka bir zamanda dolaşıyormuş gibi hissettik. Hiç ayrılmak istemedik buradan, hayatımızın geri kalanını burada geçirmek isteyecek kadar etkilendik.

Surların dışında ise şapeller, mezarlıklar, zeytinlikler, bağlar ve bahçelerin içine gizlenmiş villalar ile muhteşem vadi manzaraları bizi bekliyordu. Ancak, bize ayrılan zaman dolmuş ve Alex bizi bekliyordu. Bu günkü kültür turundan çok etkilenmiş, memnun kalmış ve mutlu olmuştuk. Aracımıza binerek konaklama yerimiz olan Marina Baıe des Agnes’e doğru yola çıktık…

3,082 total views, no views today

Share

Tourrettes sur Loup-Nice Fransa

 

Loup Nehri Grasse’nin arkasındaki Pre-Alplerde doğar ve Akdeniz’e doğru derin bir vadi oluşturarak yoluna devam eder. Nehir yatağı boyunca şelaleler ve diğer doğal güzellikler nefes kesici manzaralar sunar. Göz alıcı kırlar yamaçlara kurulmuş göz alıcı köyleri taçlandırır. Taçlandırılan bu köylerden biri olan Gourdon Köyü’nü gezdik, teraslarından derin vadileri ve oluşturdukları muhteşem manzaraları izledik.

Gourdon-Cote D’Azur-Fransa

Tourrettes sur Loup’a gitmek üzere bu kartal yuvası üzerine kurulmuş bu Orta Çağ Köyü’nden ayrılıyoruz. Kuzeyde, yolumuz üzerindeki Azur Alplerinin eteklerinde bulunan Sout du Loup’ta kısa bir mola vereceğiz diyor rehberimiz ve kaptanımız Alex. Bol virajlı ve ormanlık bir bölgede Loup Nehri’ne paralel yamaçlara açılmış D3 Karayolu üzerinden keskin virajlarla vadiye doğru iniyoruz.

Vadide karşılaştığımız bir tepeyi aşmak için tünellere giriyoruz. Rotamız üzerindeki manzara harika… Üzüm bağları, lavanta bahçeleri bilinen yerleşim yerleri adeta birer açık hava müzesi. Yolumuzun büyük bir bölümünde yerleşim yok. Kurtların ve vahşi hayvanların yerleşebileceği bir alana benziyor geçtiğimiz yerler. Loup Nehri çevresi kurtların rahatlıkla dolaşabileceği alanlar oluşturmuş en azından eski dönemlerde. ‘’Le Loup’’ olarak haritalarda yer alan nehrin adının kökenine baktığımızda da ‘’Kurt’’ sözcüğü ile karşılaşıyoruz.

Nehir kıyısı yerine ‘’Kurt kıyısı’’ kavramını kullanmayı tercih ediyor yöre halkı. Villeneuve-Loubet yakınlarında denize ulaşan bu nehrin kıyılarında Andon, Greolieres, Cipières, Courmes, Gourdon, Bar-sur-Loup, La Colle-sur-Loup, Villeneuve-Loubet gibi köy ve kasabalar yer almaktadır.Her biri Orta çağdan esintiler getiren ve görenlerin aşık oldukları birer açık hava müzesidir diyor rehberimiz ve kaptanımız Alex.

Courmes’in biraz güneyinde kalan bu yerde ‘’Le Loup’’ çağlayanlar oluşturarak yörenin en önemli mesire yerinin oluşmasını sağlamış. 15-20 dakikada ulaştığımız bu yerdeki çağlayanlara, Birer Euro karşılığında açılan turnikelerden geçerek giriyoruz. Turnikeden geçince karşılaştığım manzara bana Antalya Kemer yolu üzerinde, Antalya’dan yaklaşık 70 km uzaklıktaki Ulupınar Şelale’yi anımsattı. Bir farkla, burada yeterince su yoktu. Çağlayan oluşturan suyun debisi düşüktü. Küresel ısınmanın etkileri dünyanın her yerinde kendini gösteriyordu. Pre-Alplerin eteklerinde bulunan Sout du Loup, 3. ve 4. Jeolojik zamanlarda erozyon yoluyla oluşan bir mesire yeri. Rehberimize göre, çok sıcak yaz günlerinde Cote D’Azur sakinlerinin tercih ettiği yerlerden biriymiş Sout du Loup. Özel olarak düzenlenmiş seyir teraslarından fotoğraflarımızı çektikten sonra, Tourrettes sur Loup köyüne gitmek üzere tur arabamızda yerimizi alıyoruz.

Tourrettes sur Loup

Tourrettes sur Loup

Bu kez Loup Nehri’nin diğer tarafından, virajlar ve kısa tüneller yardımıyla tepelere doğru tırmanmaya başlıyoruz. Sağ tarafımızda yer alan Loup Nehri gittikçe derin bir vadide ip gibi kalırken, sol tarafımız ormanlık ve çalılık bir bölge oluşturuyordu. Nihayet bir düzlüğe eriştiğimizde, kendimce Kurt Kuleleri olarak Türkçe’ye çevirdiğim, Tourrettes sur Loup görünüyor. Kaptanımız Alex fotoğraf çekebilmem için çok kısa bir duraklama yapıyor.


Kayalık bir tepe üzerindeki Romanesk bir Orta Çağ Köyü olan Tourrettes sur Loup’a ulaşabilmek için keskin virajları tırmandı arabamız. Derin bir vadi ve kanyonlar oluşturarak denize ulaşmaya çalışan ‘’Le Loup’’ nehrini geride bıraktı. Kurt Kulelerini görmemizi sağlayacak  konuma getirdi. Uçuruma bakan bir kayalık üzerinde, uçuruma uzanan bir kısrak başı gibi karşımızda duruyordu. Köye girdiğimizde bu kısrak başının seyir terasından uçuruma baktık eşimle.

Tourrettes sur Loup

Tourrettes sur Loup

Lavanta tarlaları ve üzüm bağları arasından geçerek, keyifli bir yolculuktan sonra, yerel saatle 11,15’te köye giriş yapmıştık Kurt Kuleleri’nin yerleşim alanına. Her türlü çiçekle birlikte, menekşelerin hâkim olduğu bu Provens köyünde her şey o kadar doğal ve huzurluydu ki, insanların hayatı sanki ağır çekimle ilerliyordu. Köyde tam bir dinginlik vardı.Şarabın, doğanın ve dinginliğin en güzel fotoğrafı olan bu köyler tarihi ve kültürel zenginliği ile insanları hemen etkisi altına alıyor.

Üzerimizde bir açık hava müzesi etkisi bırakan bu Orta Çağ köyünde, başta menekşeler olmak üzere hassas bir çiçek ve parfüm kültürü olduğunu öğreniyoruz. Her yıl Mart ayının ilk ya da ikinci haftasında ‘’Menekşe Rengi Festivali’’ yapılmaktadır diyor rehberimiz. Menekşe, yani violet çiçeğinden yapılmış kavanoz dolusu reçeller ve şerbetler dükkânların vitrinlerini süsler. Bu nedenle Tourrettes sur Loup köyü ‘’Menekşe Şehri’’ olarak anılır olmuş. Violet Köyü olarak da biliniyor.

Parfüm ve şekerlemede kullanılan violet moru menekşeleri dillere destandır. Yıl içerisinde turizme yönelik birçok aktivitenin yanı sıra, değişik konulu festivaller de düzenlenmekteymiş. Köyde birçok tarihsel anıt ve yapılar var. 15. Yüzyılda inşa edilmiş olan Aziz Gregorius Kilisesi bunlardan biridir. Kilise, küçük ama güzel ve oymalar ve güzel dokunmuş bir goblen sahip…

Restore edilmiş taş yüzleri ile binalar arasında tonozlu geçitler, sanat atölyeleri, yerel ürün satan butik dükkânlar, sanat ve el sanatları galerileri insanın başını döndürüyor. Köy sokaklarını gezerken tam bir sanatçı ruhuyla karşılaşıyoruz. 11. Yüzyılda güçlendirilmiş olan surlar içindeki bu Romanesk Orta Çağ köyü, yarım ay şeklindeki bir arter etrafında mafsallı konutların yer aldığı özgün bir mimari zenginliğe sahip.

1925 yılında film yapımcılarının burada çektikleri filmlerinin gösterime girmesinden sonra keşfedilmiş bu Romanesk köy. Yazarlar, şairler, sanatkârlar, ressamlar ve film yapımcıları tarafından istila edilmiş neredeyse. Tarihi köy merkezinde birçok sanat ve el sanatları ile değişik sanat galerileri bulunmaktadır. Resim Sergisi, heykel, sanat, takı, giyim – hepsi burada… Bir bakıma bu Romanesk Orta Çağ köyü şairlerin, yazarların ve sanatçıların buluşma yeri haline gelmiş. Bize ayrılan zaman sonrasında arabamızda yerimizi alarak bir başka sanat merkezine, St. Paul de Vence’ye doğru yelken açıyoruz.

Bu arada unutmadan söyleyeyim. Tur satın almazsanız, Tourette-sur-Loup Nice’e bağlı bir köy olup, 28 km uzaklıktadır…

 

2,452 total views, no views today

Share

Gourdon-Bir Orta Çağ Köyü-Nice Fransa

 

26 Mayıs 2015 Salı, Fransa…

Cote D’Azur’da satın aldığımız ikinci tur kapsamındaki Grasse ve Galimard Parfüm Üretim fabrikası gezildikten sonra Gourdon’a doğru yola çıkıldı. Grasse’dan 4 km uzaklıktaki bir Ora Çağ köyü olan Chateauneuf geçildikten sonra D3 karayoluna girildi.Alp Dağları eteklerinde keyifli bir yolculuk başladı.

Gourdon-Cote D’Azur-Fransa

Kıvrılarak giden yollarda tırmanarak gittikçe yükseliyorduk. Grasse’nin arkasındaki Pre-Alplerde doğan ve Akdeniz’e doğru derin bir vadi oluşturarak yoluna devam eden Loup Nehri iyice aşağılarda kalıyordu. Tırmanma işlemi Gourdon Kanyonu kıyısına kadar devam etti. Rehberimiz ve kaptanımız Alex bölgenin en yüksek noktasında mola verdi.  Bize, kanyonun karşı kıyısında bir kartal yuvasını andıran tepedeki Gourdon Köyü’nü gösterdi. Manzara harika olup tepenin üstüne elle konmuş gibi bir köy vardı kanyonun karşısında.


Devasa bir vadiye bakıyordu Gourdon. Etrafındaki yüksek tepelerden yamaç paraşütü yapıldığını da söylüyor Alex. Deniz seviyesinde yaklaşık 1200 metre yükseklikteki bu yerde mola veren Alex Grasse’taki parfüm üretim fabrikalarının hammaddesi olan bitkilerin, lavantaların, güllerin tarlalarını göstermek istiyor bize.

Gourdon-Cote D’Azur-Fransa

Lavanta ve gül bahçelerinin bulunduğu kanyon kıyısındaki orman içine sürüklüyor bizi. Grasse ve Gourdon’un da içinde bulunduğu Provence bölgesini ve bu bölgenin sembolü olan lavanta tarlalarını, özellikle çiçek açma dönemlerinde, ziyaret etmek, hayatta en az bir kez yaşamanız gereken bir deneyimdir diyor rehberimiz Alex.

Lavanta tarlalarını gezdikten sonra bu kez de bizi  Gourdon Kanyonu kıyılarına götürüyor. Biraz yürüdükten sonra bir seyir terasına ulaşıyoruz. Seyir terasından kanyon ve Alp Dağları bir başka güzel ve gizemli görünüyor. Bir süre kendimizden geçerek kanyonu ve çevresini izliyoruz. Kanyon ve çevresinin panoramik fotoğraflarını çektikten sonra tur arabamıza geri dönüyor ve Gourdon’a doğru gidiyoruz…

Çevresindeki yamaçlar ve tepelerde Orta Çağ köylerinin sıralandığı Loup Nehri Grasse’nin arkasındaki Pre-Alplerde doğar. Akdeniz’e doğru derin bir vadi oluşturarak yoluna devam eder. Nehir yatağı boyunca şelaleler ve diğer doğal güzellikler nefes kesici manzaralar sunar.Konakladığımız yer olan Milleneuve-Loubet’ta Akdeniz’e ulaşır. Akdeniz’e ulaşıncaya kadar da geçtiği yerlerin yamaçlarına kurulmuş köyleri taçlandırır.

Gourdon-Cote D’Azur-Fransa

Taçlandırılan bu köylerden biri de Gourdon Köyü’dür… Çevreden izole edilmiş bu kaya sığınağı 961 yılında Gourdon ailesine verilmiş. Köyün adı bu aileden gelmektedir. Gourdon, Loup Nehri’nden yaklaşık 500 m yüksekte bir yamaç kenarındaki eski bir Sarazen Kalesinin yerine yapılmış. 13. Yüzyıldan kalma Cheteau de Gourdon’un etrafında gelişen köydeki tarihi evler olduğu gibi korunmuş.Bu kaya tepesindeki antik evler arasında bir de küçük kilise bulunuyor.

Gourdon-Cote D’Azur-Fransa

Korunmuş ve kullanılmakta olan bu yapılar yerli ve yabancı turistleri cezp etmeye devam ediyor.  Bal rengi kesme taştan yapılan evleri ve kilisesi ile çok hoş küçük bir köy Gourdon. Kartal yuvası gibi bir tepenin üzerinde kurulmuş Gourdon Kalesi. Kaleden kilometrelerce ötesinin görüldüğü muhteşem bir manzara var.

Köydeki dar sokakları gezerken Ortaçağ evleri ve parfüm mağazalarının yanı sıra bir de şatoya rastladık. Geçmişte Gourdon ailesi ve varislerinin yaşadığı şato tipindeki yapı müze haline getirilmiş. Kapalı olduğu bir zaman diliminde olduğumuzdan ziyaret edemedik.  İnternetten edindiğimiz bilgilere göre müzenin taraçalı bahçelerini, Paris’teki Tuileries Bahçeleri’ni de düzenlemiş olan Le Notre düzenlemiş. Alex’in söylediğine göre müzede, aralarında Henry Rousseau’nun bir eserinin de yer aldığı, sanat koleksiyonu varmış.

Kendimizi yeryüzünün tavanında zannettiğimiz bu antik ve gizemli köyde nefes almadan dolaşıyoruz. Köyde sanat atölyeleri görüp, onlardan birini ziyaret etme fırsatı da buldum. Tek giriş kapısı olan ve oldukça korunaklı Gourdon köyünün dışında lavanta, yasemin ve gül tarlaları bulunuyor. Temmuz ve Ağustos aylarında çiçeklenen lavanta ve yasemin tarlalarının manzaraları muhteşemdir diyor rehberimiz.Yalnız bu tarlaları görmek için gelenler varmış buralara.

İkinci tur kapsamında daha görecek yerlerimiz olduğundan, rehberimizin bize ayırmış olduğu saatin bitiminde tur aracımızın yanına gidiyoruz. Yeni rotamız Tourette sur Loup…Gourdon Kalesi ve çevresine el sallayarak yeni rotamız doğrultusunda harekete geçiyoruz.

2,829 total views, no views today

Share

Grasse-Parfümün Başkenti-Fransa

26 Mayıs 2015 Salı…

Baıe-des-Agnes Marina merkezli konaklama yerinde dördüncü günümüz. Buraya gelmeden önce, kaldığımız Hotel Best Western Syracuse aracılığı ile iki tur satın almıştık. Birinci Tur kapsamında bulunan Nice, Eze, Monte Carlo, Monaco, Cannes ve Antibes yöreleri bir gün önce gezildi ve görüldü. Bu gün ikinci tur kapsamında bulunan Grasse, Gourdon, Tourette sur Loup, Vence ve St. Paul de Vence yöreleri gezilecek.

Saat 09,00’da rehberimiz ve kaptanımız Mercedes araba ile geldi. Adının Alex olduğunu öğrendiğimiz kaptanımız sıcakkanlı, anlaşılır bir dilde konuşkan biriydi. Kanımız ısındı birden… Tanışma faslından sonra tur arabamıza bindik. Alex su ihtiyacımızı da düşünmüş olmalı ki, pet şişelerde su da koymuştu. Harekete geçmeden ve motoru çalıştırmadan önce kısa ve anlaşılır bir açıklama ile ilk ziyaret yerimizin Grasse olacağını bildirdi.

Grasse bir tarih ve sanat kenti olmakla birlikte, dünyanın parfüm başkenti olarak tanınıyor. Bu nedenle, Grasse merkezine girmeden önce Fransa’da üç parfüm üreticisinden biri olan ‘’Galimard Parfüm Üretim Fabrikası’’ ve bölümlerini ziyaret etmenin faydalı olacağını söyledi. Cannes ile Nice arasında, kıyıdan bir hayli içerideki Alp Dağları’nın uzantısı olan Azur Dağları eteklerinde kurulmuş olan Grasse, konaklama yerimizden 30 km uzaklıktaydı. A8 otoyolu üzerinden, Cannes yönünde hareket eden aracımız Antibes kavşağında Sait Bernard bağlantı yolu üzerinden Grasse yoluna girdi. Bir rampayı tırmandıktan sonra da Route du Parc üzerinde ilerlemeye başladı.

Hareketimizden 45 dakika sonra da ilk mola noktamız olan Parfümerie Galimard otoparkına ulaşmıştık. Rehberimiz ve kaptanımız Alex bizi tanıttı ve üretim aşamalarını görmek istediğimizi söyledi. Bir süre sonra da bir hostes önümüze düşerek fabrikayı ve üretim aşamalarında kullanılacak olan kökler, baharatlar, lavanta, yasemin ve gül gibi hammaddeleri tanıtmaya başladı.

Grasse ve Gourdon çevresinde, Alp Dağları eteklerinde lavanta, yasemin ve gül tarlaları oluşturulmuş parfüm ya da koku fabrikalarındaki üretimler için. Gül, Grasse şehri için önemli bir yere sahip diyor açıklama yapan hostes. Zaten kullanım amaçlı ürettikleri ilk koku gül kokusu olmuş.  Ardından portakal çiçeğinin ve yaprağının esansını ya da kokusunu çıkaramaya başlamışlar. Daha sonra da baharatlardan, köklerden ve farklı maddelerden koku üretmeye başlamışlar.

Portakal çiçeği, yasemin, gül gibi narin birçok çiçek Grasse çevresindeki tarlalarda yetişiyormuş. Ama nadir bulunan kokular için Alp Dağları eteklerinde çiçek bahçeleri oluşturmuşlar.

Tarihi ve doğal güzellikleriyle oldukça cazip olan Grasse, parfüm endüstrisine yönelmeden önce halkının geçimini hayvancılık ve dericilik ile sağlayan bir şehirmiş. Bu nedenle popülerliği olmayan sıradan kasabalardan biriymiş. Deri kokusuna tahammülü olmayan halktan insanlar bu kokuyu bastırmak amaçlı koku işine yönelmeye karar vermişler. Her türlü bitkiden koku çıkarma çabasına girişmişler. Böylelikle Fragonard, Galimard ve Molinard markaları ortaya çıkmış. Gezmekte olduğumuz fabrikanın alt yapısı ve markası 1747 yılında, Grasse’da yaşamış olan Jean de Galimard tarafından atılmış.

Grasse parfümeri Fransa’nın milli mirası, Galimard parfümeri evi de onun ayrılmaz bir parçasıdır diyor açıklama yapan hostes. Fragonard markası ise 18. Yüzyıl Fransız saray ressamı olan Jean-Honore Fragonard oluşturulmuş. Fragonard üretim fabrikası ile satış bölümünü Eze Köyü girişinde de görmüş ve ziyaret etmiştik. Bu nedenle, Grasse’da ayrıca Fragonard üretim merkezini görmemiz gerekmiyor. Üretim merkezinde açıklamalarda bulunan hostes, istekli ve meraklı konukların, merkezdeki uzmanların da yardımıyla, kendi kokularını üretebileceklerini söylüyor.

Grasse

Üretim merkezinin bilgi veri tabanına da işlenecek olan bu kişinin kendi kokusu, istenildiğinde fabrikaya sipariş verilebilecekmiş. Şehirde yaklaşık 3500 kişiye istihdam sağlayan 60’a yakın koku firması varmış. Bildiğimiz tüm ünlü markaların ana esanslarını ürettikleri gibi kendi serilerini de üretiyorlarmış. Bu nedenle, şehir merkezinde bulunan butik dükkânlarında da saf parfümler, esans yağları, sabunlar ve doğal oda kokuları bulmak mümkünmüş. Ancak, üretim fabrikalarındaki fiyatların daha ucuz olduğunu söylemişti rehberimiz Alex.

Yarım saate yakın süren fabrikadaki üretim aşamaları ve bilgilendirmeden sonra satış bölümüne ulaştık. Eşim Serap hem kendisi için hem de yakınları ve dostları için koku, kokulu sabunlar ve benzeri şeyler aldı. Alış veriş de tamamlandıktan sonra Grasse şehir merkezine gidiyoruz.

Daha önce de değindiğim gibi Grasse, Fransız Riviera’sının sahil şehirleri Nice ve Cannes’ın ortasında, içeri kısımda dağlık bir bölgede kalıyor. Fransızların tanımlamasıyla, Provence-Alpes-Cote D’Azur bölgesinin Alpes Maritimes kısmında yer alıyor. Deniz seviyesinden 300-350 metre yukarıda, engebeli yamaçlara kurulmuş.

Grasse

Alabildiğine yeşil olan bu kent konuklarına enfes bir hava ve dağ manzarası sunuyor. Güzel manzaralı ufak bir meydanı var. Hayat sakin ve rahat, taşıt gürültüsü neredeyse yok gibi. Ufacık, butik bir şehir olan Grasse adeta bir film seti gibi…

Old City olarak tanımlanan Grasse’ın sokaklarına giriyoruz. Bütün Avrupa kentlerinde olduğu gibi daracık ve pastel renkli sokaklar karşımıza çıktı. Ancak, Endülüs kentlerinden Ronda, Sevilla ve Cordoba sokaklarında gördüğümüz güzellikleri burada bulamadık. Sokaklar oldukça bakımsızdı.

Kaptanımız tarafından bize ayrılan bir buçuk saat içinde şehrin sokaklarını rahatça turladık. Kaptanla buluşmak üzere, ufak meydana yakın bir kafeye oturarak ünlü biralarını da içtik. Tam saatinde rehberimiz ve kaptanımız Alex de gelip, kahvesini içtikten sonra, Alp dağları eteklerinde ve oldukça yüksek bir tepede kurulmuş olan Gourdon köyüne doğru yola çıktık.

Yolu yarılamıştık ki Alex mola verdi ve bizi parfümlerin ana maddesini oluşturan lavanta tarlalarına götürdü. Grasse ve Gourdon’un da içinde bulunduğu Provence bölgesini ve bu bölgenin sembolü olan lavanta tarlalarını, özellikle çiçek açma dönemlerinde, ziyaret etmek, hayatta en az bir kez yaşamanız gereken bir deneyimdir diyor rehberimiz Alex.

Lavanta tarlalarını gezdikten sonra bizi tekrar yönlendiren Alex, Gourdon Kanyonu kıyılarına götürüyor. Biraz yürüdükten sonra da bir seyir terası bulup, kanyon ve çevresinin panoramik fotoğraflarını çekiyoruz. Seyir terasından kanyon ve Alp Dağları bir başka güzel ve gizemli görünüyor. Bir süre kendimizden geçerek çevreyi izledikten sonra tur arabamıza geri dönüyor ve Gourdon’a doğru gidiyoruz…

Grasse -Cannes Cote D’Azur

Cote D’Azur

4,097 total views, no views today

Share

Nice Kalesi-Cote D’Azur Fransa

 

Cote D’Azur’un başkenti konumunda olan Nice’te, Place du Palais Justica, Place de Rossetti, Place Garibaldi, Cours Saleya ve üst kısımları Eski Şehir ya da Vieille Ville olarak biliniyor. Eski şehir bölgesi, birçok şehirde olduğu, gibi Nice’in de kalbi diyebiliriz.

Nice Kalesi Fransa

Dar sokakları ve tarihi binalarıyla Nice’in en tarihi bölgesidir Vieille Ville. Kentin M.Ö. 350 yılı civarında Marsilyalı Yunanlılar tarafından, komşu Ligurianlara karşı kazandıkları zafer sonrasında kurulduğu sanılıyor.

İlk ismi “Nikaia” olan şehrin bu adının, yunan mitolojisinde zafer tanrıçası olan “Nike” isminden geldiği söyleniyor. Kısa sürede Ligurian bölgesinin önemli bir ticaret merkezi haline gelen Nice, aynı zamanda komşu Roma kenti Cemenelum’ un da baş rakibi olmuş. Cemenelum kalıntıları olan Roma hamamları Nice’in “Cimiez” bölgesinde görülebilir. Nice’in en etkileyici ve panoramik yeri neresidir? Sorusunun yanıtı Nice Kalesi’nde yatmaktadır.

Gerçi Google haritalar ve internet sorgulamalarında Parc du Chateau olarak geçiyor ama biz yine de Nice Kalesi diyelim. Château sözcüğü Fransızcadan Türkçeye Şato olarak geçmiş. Genelde Şato, Orta Çağ Avrupa’sında bir bölgenin derebeyinin oturduğu büyük ve korunaklı binalara verilen isim olarak biliniyor. Şatolar ilk zamanlarda feodal beylerin yönetim merkezi ve oturduğu yerdi. Daha sonraki tarihlerde şatolar asillerin de oturduğu geniş ve korunaklı özel meskenler haline geldi.  “Chateau” kelimesinin tam Türkçe karşılığı “Hisar”dır diyor bazı dilbilimciler.

Nice Kalesi Cote D’Azur Fransa

Şatolar, toprak sahibi olan derebeylerinin kendi malı olarak görülürdü.  Avrupa’da, Şatoların bu özelliklerinden ötürü şehirlerin savunma yapıları olan kale ve hisar gibi yapılar yöneticiyle özdeşleşmiş ve ikamet ağırlıklı olmuşlardır. Şato ve kale aynı anlamda kullanılır olmuştur. Eski Nice’te bir kayalık üzerinde 12. Yüzyılda oluşturulan kale, 1706 yılında 14. Louis tarafından yerle bir edilir. Yalnız 16. Yüzyıl yapısı olan Tour Bellanda kalır.

Antik Yunan motifli seramik mozaiklerle süslenmiş olan bu yapı bugün, kent ve çevresinin muhteşem bir panoramasını sunan bir teras olarak kullanılmaktadır. Piknik için harika bir yer olarak tanımlanmaktadır. Kalenin 14. Louis tarafından yıkılmasından sonra yeni bir kale yapılmamış, kayalık tepe park olarak kullanılmaya başlamış.

Nice Kalesi Cote D’Azur Fransa

27 Mayıs Perşembe günü eşimle Nice’e geldiğimde birlikte Eski Nice bölgesindeki Nice Katedrali’ni gezdik.  Sonrasında eşim kale bölgesine gitmek istemediğini, ama bana da engel olmayacağını söyledi. Bir buçuk saat sonra Massena Meydanı’nda buluşmak üzere birbirimizden ayrıldık. Haritalarda montée du château olarak tanımlanmış olan ‘’Kale tırmanma yolu’’na girdim. Castle Park ya da Parc du Chateau olarak bilinen 92 metre yükseklikteki tepeye tırmanmaya başladım. Eğimli ve dönemeçli bu yol beni önce Yahudi-Hıristiyan Mezarlığı olan Cimetiere Israelite bölgesine götürdü.

Nice Kalesi Cote D’Azur Fransa

Nice Kalesi’ndeki bu mezarlık, Fransa’daki en güzel mezarlıklardan biridir diyor Fransa’yı tanıynlar. 14 000 metrekarelik bir alana yayılmış olan mezarlık bütün şehir panoramasına hâkim olup, açık hava müzesi gibidir. 1783 yılında eski kalenin üzerine kuruluş olan Cimetière du Château’da 2800 mezar bulunmaktadır. Garibaldi ailesinin fertlerinden bazılarıyla Nice’in en ünlü insanlarının, sanatçılarının, idarecilerinin ve milletvekillerinin de mezarları bulunmaktadır. Yahudi bölümü, Protestan bölümü ve Katolik bölümü olmak üzere mezarlık üçe bölünmüş.

Mezarlık girişindeki Holy Trinity Şapel 1935 yılında yapılmış. Mezarlıktan çıkarak Nice’ın panoramik fotoğraflarını çekebileceğim teraslar arıyorum. Bu teraslarda panoramik fotoğraflar çektikten sonra zirveye çıkma yollarını bulmaya çalışıyorum. Sonradan öğreniyorum ki Şato parkına çıkmak için paralı asansörün yanı sıra tırtıla benzeyen minik turist araçları da varmış.

Nice Cote D’Azur Fransa

Nice’in, kalenin en üst konumundaki görüntüsü nefes kesicidir. Kaleden kente baktığınızda ‘’Vay canına! Ne güzel şehir manzarası’’  Dememek elde değildir. Kıyı bandındaki güzel plajlar ve eski renkli kırmızı çatıların üzerinden görünen muhteşem Vieux Port. Kalenin üst kısmından manzaranın keyfini çıkarmak için düzenlenmiş seyir terasları vardır.

Kalenin en üst katında geniş bir alan ve bu alanda kafe ve çocukların vakit geçirecekleri oyun alanları bulunmaktadır. Seyir teraslarından Nice’in güney bölümüne bakıldığında Promenade des Anglais, yani İngiliz Koşuyolu ile muhteşem plajları göz alıcıdır. Daha ilerilere bakıldığında ise bizim konakladığımız Baıe des Agnes’i bile görmek mümkündür.  Bu muhteşem görüntülere kendimi kaptırmışken her nasılsa birden saatime bakıyor ve eşimle buluşmak için 15 dakikalık bir zamanımın olduğunu görüyorum. Koşarcasına kaleden iniyor ve zamanında eşimle buluşarak, Cannes’a gitmek üzere otobüse biniyoruz. Eşim kale ile ilgili izlenimlerimi sorduğunda özetliyorum ama birçok yerini gezemediğimi ve 29 Mayıs 2015 Cuma günü tekrar Nice’e geleceğimi söylüyorum.

Nice Cote D’Azur Fransa

29 Mayıs 2015 Cuma günü yalnız olarak geldiğim Nice’te Garibaldi Meydanı’nı dolaştıktan sonra, kalenin etrafından dolaşarak Nice Limanı’na ulaşıyorum. Çevresini tanıma turlarımdan sonra, bu kez kalenin doğusundan, liman tarafındaki Montee Montfort’tan giriş yapıyorum. Kıvrımlı ve asırlık ağaçların bulunduğu yolları izleyip, yaklaşık 90 metre yükseklikteki zirveye tırmanmaya başlıyorum.

Zirveye giden ormanlık içinde patika türünde değişik yollar var. Rastgele seçimlerle gidiyorum zirveye. İnternetten öğrendiğim ve çok merak ettiğim yapay şelalenin havuzuna rastlıyorum. Su devri daimi olmadığından, şelale de yoktu. Biraz oyalandıktan sonra tekrar yürümeye başlıyor ve kayanın zirvesine ulaşıyorum. O da ne! Sanki 7’den 70’e herkes burada…

Öğrenci grupları, turist grupları, piknik yapanlar, özel olarak düzenlenmiş teraslardan panoramik fotoğraf çekenler…  Ulaştığım bu kayanın üst kısmında, havadar yeşil alanlar, çocuk oyun alanları, bol gölgeli köşeler ve özel olarak hazırlanmış seyir terasları vardı. Serinlemek, dinlenmek ve muhteşem manzaranın tadını çıkarmak isteyen insanların akınına uğramıştı burası.

Dinlence ve park alanı olarak kullanılan bu bölgede kendimi mücevher kutusunda zannettim. Özel olarak düzenlenmiş seyir teraslarından birinde Nice Limanı ve ufukta Eze görünürken, diğer seyir terasında Vieille Ville ve meydanları, Massena Meydanı, İngiliz Koşuyolu ve ufukta bizim konakladığımız Baıe-des-Agnes görünüyordu. Yeterince panoramik fotoğraf çektikten sonra, Eski Nice Kalesi’nden günümüze ulaşabilen Antik Yunan motifli seramik mozaiklerle süslenmiş Tour Bellanda’ya gidiyorum.

Oldukça büyük bir seyir terasının olduğu bu yerden Nice körfezinin muhteşem bir görüntüsü vardı. Dakikalarca seyredip, fotoğraflarını çektikten sonra, asansörün bulunduğu bu yerden, merdivenleri kullanarak indim konaklama yerime geri dönmek için…

3,643 total views, no views today

Share

Old City Nice-Cote D’Azur Fransa

27 Mayıs 2015 Çarşamba günü Nice’e yaptığımız ziyarette Fransızların Promenade des Anglais dedikleri İngiliz Koşuyolu, sahil bandındaki plajlar, tarihi yapılar,  Massena Meydanı ve çevresini gezme fırsatı bulabilmiştik. Programda Cannes kenti ziyaretinin de olması zaman kısıtlamasına neden olmuştu. Bu nedenle de Nice’e tekrar gelmeli, Fransızların deyimiyle Vieux Nice ya da Vieille Ville ile Nice Kalesi gezilmeliydi.

Cote D’Azur

28 Mayıs Perşembe günü Grasse, Gourdon, Tourrettes-sur-Loup ve St. Paul de Vence’yi kapsayan tur 2’ye katılacaktık. Oysa Cuma günü istediğimiz gibi takılacağımız bir gün olacaktı. 29 Mayıs 2015 Cuma günü geldiğinde eşim denize girmek istediğini söyledi. Benimle Nice’e gelmiyordu. Yalnız gitmek zorundaydım. Doyurucu bir kahvaltıdan sonra, Cannes’dan 08,45’ te kalkan ve bizim konaklama yerimiz olan Baıe-des-Agnes’ten geçen otobüse yetişmek üzere harekete geçtim. Çok beklemeden gelen 200 numaralı otobüsle saat 10 civarında Nice Massena’ya ulaşmıştım.

Önceden yaptığım program uyarınca, Fransızların Vieille Ville dedikleri Eski Şehir Nice ya da Antik Nice’i gezmek birinci önceliğimdi. Massena Meydanı’na en yakın ve en kolay ulaşabileceğim yer Place du Palais Justica olarak bilinen Adalet Sarayı Meydanı idi. Alexandre Mari Sokak yardımıyla Adalet Meydanı’na doğru yürümeye başladım. Böylelikle Vieille Ville’ye ayak basmış oluyordum. Kale, Cours Saleya ve üst kısımları Eski Şehir ya da Vieille Ville olarak biliniyor.

Cote D’Azur

Eski şehir bölgesi birçok şehirde olduğu gibi Nice’in de kalbi diyebiliriz.  Dar sokakları ve tarihi binalarıyla Nice’in en tarihi bölgesidir Vieille Ville. Kentin M.Ö. 350 yılı civarında Marsilyalı Yunanlılar tarafından, komşu Ligurianlara karşı kazandıkları zafer sonrasında kurulduğu sanılıyor. İlk ismi “Nikaia” olan şehrin bu adının, yunan mitolojisinde zafer tanrıçası olan “Nike” isminden geldiği söyleniyor. Kısa sürede Ligurian bölgesinin önemli bir ticaret merkezi haline gelen Nice, aynı zamanda komşu Roma kenti Cemenelum’ un da baş rakibi olmuş. Cemenelum kalıntıları olan Roma hamamları Nice’in “Cimiez” bölgesinde görülebilir.

Cote D’Azur

Eski Nice, Barok mimarinin hâkim olduğu bir bölge olarak karşımıza çıkıyor. Burada görülecek çok müze, saray, yapı var. Nice ve çevresi uzun yıllar İtalyan egemenliği altında kalmış. Halkın büyük çoğunluğu da İtalyan’mış. 19. yüzyılda Fransa İtalya’ya göre daha zengin ve güçlü olduğundan, 1860 yılında yapılan referandum ile Nice ve bulunduğu bölge Fransa’ya bağlanmış. Bu nedenle, o dönemden kalma evlerde tipik İtalyan mimari özellikleri de görülüyor. Konuşmayı ve yakın iletişimi seven İtalyanların yaptığı birbirine yakın binalar ve pencereleri kepenkli evler yan yana sıralanmış.

Eski kentin merkezi konumunda olan Adalet Meydanı, canlı bir turizm merkezi olarak biliniyor. Meydan çevresinde Neoklasik mirasın görkemli örneklerinden biri olan Hukuk Mahkemesi binası ya da Adalet Sarayı bulunuyor. Renkli kaldırım taşlarına bakmakta olan Adalet Sarayı’nın anıtsal merdivenleri önemli öğelerden biri olarak kendini gösteriyor. Bir diğer anıtsal yapı da Divo Jakoba Kilisesi’dir. Güzel bir çeşmenin de bulunduğu meydana bakan Palais Rusca Adalet Sarayı’nın ek binalarından biri.

Cote D’Azur

Bir zamanlar askeri bir kışlanın parçası olduğu söyleniyor. Adalet Meydanında yeterince dolaştıktan sonra Eski şehrin dar sokaklarına giriyorum. Bir taraftan yürüyerek antik kenti keşfetmeye çalışırken, bir taraftan da Rossetti ailesi tarafından çekirdeği oluşturulan Rossetti Meydanı konumuna ulaşmaya çalışıyorum. Place du Palais Justica olarak bilinen Adalet Sarayı Meydanı’nın kuzey doğusunda eski şehrin mücevherlerinden biri, Place de Rossetti bulunuyor. Nice Katedrali’nin de bulunduğu bu meydan Eski Şehrin mücevher parçası olarak değerlendiriliyor gezginler tarafından.

Başta katedral olmak üzere, meydan çevresindeki yapıların tarihleri çok eskiye dayanıyor. Oldukça eski tarihlerde Piazza Santa-Reparata denilen bu küçük yerin şansı, 1825 yılında bir asfalt yolun meydana ulaşmasıyla değişmiş. Rosetti Ailesi’nin girişimleriyle bölge gelişmiş. Aileden Honore Rossetti bir şövalye, Dominika Rossetti şair ve Cesar Rossetti avukat sadece birkaç isim olarak karşımıza çıkıyor.

Eski şehirde dolaşırken mola verilmesi gereken güzel bir meydan Rossetti. Havaalanına gitmek için otobüs duraklarının da bulunduğu bu meydan her zaman hareketli ve kalabalık… Meydanda çok sayıda restoran, bar, cafe, yeme içme mekânları bulunuyor.. Nice’te güzel bir kare oluşturmuş Place de Rossetta. Nice kentini ve özellikle Rossetti Meydanı çevresini süsleyen Barok tarzda inşa edilmiş yapıları 17. Yüzyıla aittir. 19. Yüzyılda Nice’ e gelmeye başlayan İngiliz Aristokrasisi, kentin gelişimine büyük katkıda bulunmuş.

 

Kraliçe Victoria 1895-99 yılları arasında düzenli olarak kenti ziyaret edip Cimiez’ deki Victoria Otelinde kalmış. Kraliçe Victoria ve saray erkânının bu ziyaret ve konaklamaları Nice’e olan ilgiyi arttırmış. Zamanla, İngiliz ve Avrupa yüksek sosyetesinin sevilen mekânı haline gelmiş. Meydanın ayrıcalıklı ve popüler olmasının nedenlerinden biri de Nice Katedrali. Nice Katedrali ilk defa 13. Yüzyılda inşa edilmiş. Yaklaşık 400 yıl sonra da, 1650-1699 yılları arasında, Jean-Andre Guibert tarafından yeniden tasarlanarak inşaatı yenilenmiş.

Cote D’Azur

Katedralin Barok tarzındaki inşası 49 yıl sürmüş. 1699 yılında tamamlanan katedral Meryem Ana ve Aziz Reparata için adanmış. Nice Katedrali’nin en eşsiz özelliklerinden biri, katedral içinde, her biri belli bir dini temaya adanmış olan on şapelinin bulunmakta oluşudur. Katedrali gezerek bir hayli fotoğraf çekiyorum.

Katedralden bir sonraki durağınız, dondurma seviyorsanız, ünlü Fenocchio dondurma dükkânı önündeki insan kuyruğu olmalıdır. 1966 yılında açılan dondurma dükkânı bir aile şirketi olup, o zamandan beri ailece işletilmektedir. Dondurmacıda benzersiz tatlar yelpazesi oldukça geniştir. Farklı lezzetlerde 95 çeşit dondurma ve 35 çeşit şerbet bulunmaktadır. Sunulan tatlar arasında çikolata, vanilya, lavanta, gül, domates, fesleğen ve daha fazlası vardır. Dondurmacı dükkânı önünde her zaman kuyruklar olduğunu öğreniyorum. Kuyrukta bekleyenler, ‘’Fenocchi dondurma dükkânını ziyaret bir zorunluluktur.’’ Diyorlar. Geceleri müzik ve eğlence dolu bambaşka yerlere dönüşen Rossetti’de yerel restoranlar Fransa ve İtalyan mutfağından farklı tatlar sunmaktadır.

Rossette Meydanı’nda yeterince kaldıktan sonra, Eski Şehir ya da Vieux Nice’de kurulan açık pazarları da içinde barındıran bölgeye geçiyorum. Eski Şehrin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biridir Cours Saleya. Vieux Nice ile denizi birbirinden ayıran surların dibinde, surlar boyunca kurulmuştu ben gittiğimde.

Pazarı panoramik olarak fotoğraflamak istiyorum. Uygun bir yer ararken surlara çıkan merdivenleri görüyorum. Benim gibi düşünenlerin doldurduğu sahanlığa çıkarak fotoğraflarımı çekiyorum. Nice’te yerel ürünlere yönelik alışveriş yapmak isterseniz burası iyi bir seçenek…

Temelde birçok yerde bulabileceğiniz tezgâh usulü bir Halk Pazarı demişlerdi daha önce buraları ziyaret eden bazı arkadaşlar. Bizdeki semt pazarlarının bir çeşidi olmalı diye düşünmüştüm. Cours Saleya’nın kelime kökenlerine baktığımızda ‘’Fiyatlı Pazar’’ ya da ‘’Ucuz Halk Pazarı’ kavramlarına ulaşabiliriz.

Yerelde üretilen sabunlar, parfümler, çeşitli hediyelik eşyalar, çiçekler… Dünyanın en meşhur çiçek ve antika pazarı burada kuruluyor. Antika pazarının Pazartesi günleri kurulduğunu öğrenmiştim internetten. Diğer günler meyve, sebze, et, balık, kahvaltılıklar ve hediyelik eşya satışları yapılıyormuş. Çiçekler rengârenk… Yöresel lezzetler, kavanozda incir reçeli, zeytinyağları, değişik sirke ürünleri, hediyelik eşyalar, mis kokulu sabunlar, bulabileceğiniz ürünlerden sadece birkaçı…

Çok büyük bir pazar değil, başka bir yere giderken veya öğle yemeği seçenekleri aranırken uğrayabilirsiniz. Pazarın iki yanında da restoranlar yer alıyor. Cours Saleya olarak tanıtılan açık halk pazarında yeterince zaman harcadıktan sonra, önce Massena Meydanı’na sonra da Place Garibaldi’ye doğru yürümeye başlıyorum. Tramvayla da gitmek mümkün ama bir yöreyi tanımanın en iyi yolu yürüyerek gezmek diye düşünüyorum.

Garibaldi Meydanı şehrin kuzeyinde yer alıyor. Yaklaşık olarak 15 dakika yürüyerek meydana ulaşıyorum. Geniş bir meydan… Ancak meydanda pek fazla bir şey yok derken, fıskiyeli bir havuz ile içindeki bir heykel dikkatimi çekiyor.  Yakından baktığımda heykelin İtalya Devleti’nin kurulmasına öncülük eden Giuseppe Garibaldi’ye ait olduğunu görüyorum.  Garibaldi Nice doğumlu, o dönemde Nice İtalya topraklarındaymış.

Giuseppe Garibaldi   İtalya Devleti’nin kurulmasına öncülük etmiş biri. İtalyanlar tarafından İtalya’nın en büyük kahramanı ve yurtseverlerinden biri olarak kabul ediliyor. İnternetten yaptığım araştırmaya göre, Garibaldi kişisel olarak pek çok askeri mücadeleyi yönetmiş ve birleşik İtalya’nın kurulmasını sağlamış.

Umduğunu bulamamanın hayal kırıklığını yaşamış olarak Garibaldi Meydanı’ndan ayrılıyorum. Hazır buraya kadar gelmişken Nice Kalesi’nin etrafından dolaşarak Port Nice’e, Nice Limanı’na ulaşmak istiyorum. Garibaldi Meydanı’ndan Cassini Sokak’a girerek Port Lympia denilen yere ulaşıyorum. Çevreyi gözden geçirdikten sonra da limanın denizle buluştuğu yere rotamı çeviriyorum…

2,766 total views, no views today

Share

Festivaller ve Plajlar Kenti Cannes

 

Cote D’Azur kıyılarını kapsayan 25 Mayıs 2015 tarihli birinci turumuzun üçüncü ayağında yer alan Monaco ve Monte Carlo gezilerimiz olabildiğince verimli geçti sayılır. Turumuzun dördüncü ayağında, Monaco’dan 60 km uzaklıktaki Cannes var. Film festivalleri, kumarhaneleri, plajları, deniz ürünleri, restoranları ve beş yıldızlı otelleri ile Cote D’Azur’un en ünlü kenti Cannes…

Fransız kaptanımız bu kez dağlara ve tepelere tırmanmamızı gerektirmeyen alternatif yollardan birini seçiyor. Yaklaşık bir saat sonra da festivaller ve plajlar kenti Cannes’a ulaşıyoruz. Bizi Festival ve kongre salonuna bitişik olan Vieux yat limanı karşısındaki otobüs duraklarının yanında indiriyor.Kaptanımız ve rehberimiz, ne rehber ama! Bize bir saat zaman ayırdığını söyleyip yat limanını gösterdikten sonra kıyı boyunca ilerlememizi söylüyor. Bir saat sonra da Inter Continental Carlton Cannes otelinin önünde buluşacağımızı söyleyerek bizden ayrılıyor.

Çevreyi dikkatlice gözden geçirdiğimizde,  Antibes’e geldiğimiz 200 numaralı otobüsün hareket noktasını görüyor ve  beynimizin bir köşesine not ediyoruz. Not ediyoruz çünkü bu turda bize ayrılan sürenin, panoramik bile olsa, Cannes’ı tanımak için yeterli olmayacağını düşünüyoruz.  Durum böyle olunca, 200 numaralı otobüsle Cannes’a bir kez daha gelme kararı alıyoruz.

Cannes Cote D’Azur Fransa

Cannes’a tekrar gelme kararımızdan sonra ben, ‘’Old Cannes’’ bölgesini görmek istediğimden, otobüs duraklarının arka taraflarına gidiyoruz. Kapalı bir Pazar yerini geçtikten sonra Hôtel de ville annexe la Ferrage karşımıza çıkıyor. Belediye Başkanlığı burada olduğuna göre, bölge ilginç olmalı diye düşünüyoruz. Çevrede biraz daha dolaştıktan sonra, bize ayrılan sürede ‘’Eski Cannes’’ ile ilgili ayrıntılara erişemeyeceğimizi anlayarak, geri dönüyor ve yat limanı tarafına geçiyoruz.

Liman boyunca, Boulevard de la Croisette boyunca,  ilerlemeye başladığımızda ise mahşeri bir kalabalık karşımıza çıkıyor. Çıkıyor çünkü Cannes Film Festivali’nin yapıldığı Palais des Festivals et des Congres’a yaklaşmıştık. Kırmızı halıda fotoğraf çektirmiş olanlar uzaklaşırken, bizim gibi fotoğraf çektirmek isteyen binlerce kişi de festival kongre salonunun girişindeki kırmızı halıya ulaşmaya çalışıyordu.

1946 yılından bugüne değin yapılmakta olan Altın Palmiye ödüllerinin dağıtıldığı Cannes Film Festivali, rağbet gören festivallerden birini oluşturmaktadır. “Palais des Festivals et des Congre’s” adlı binada yapılan festival nedeniyle, bölgeye giden turistler bu binayı görmeden geri dönmemektedirler.

Her yıl Mayıs ayında düzenlenen Uluslararası Cannes Film Festivali şehre canlılık katan, hatta şehrin ana gelirini oluşturan en önemli etkinlik olarak tanımlanıyor. Bu nedenle de Cannes’e festivaller şehri deniliyor. Hepsi Cannes film festivali kadar meşhur olmasa da yılın her ayı mutlaka uluslararası bir fuar ve etkinlik takvimi varmış. Cannes’ın önemli gelir kaynaklarından birinin festival turizmi olduğu söyleniyor.

68. Cannes Film Festivali 13 Mayıs 2015’te Catherine Deneuve tarafından muhteşem bir açılışla başlamıştı. 25 Mayıs 2015’te sona ermiş. Her yıl ortalama 20 filmin ‘’Altın Palmiye’’ için yarıştığı festivale binlerce sinema profesyoneli ve 4 bin 500 gazeteci tarafından izlenmiş. Bu yıl Cannes’daki açılış 1987’den beri ilk kez bir kadın yönetmenin filmi, Emmanuelle Bercot’nun yönettiği ‘Standing Tall’ ile yapılmış. Başrollerinden birinde Fransız sinemasının yıldız oyuncusu Catherine Deneuve’ün olduğu film, sorunlu bir gencin suçla dolu büyüme öyküsünü konu almış.

Cote D’Azur

Joel ve Ethan Coen başkanlığındaki jürinin kararıyla festivalin büyük ödülü, daha önce Altın Palmiye’yi kazanan, ‘’A Prophet / Yeraltı Peygamberi’’ filminin yönetmeni Jacques Audiard imzalı ‘’Dheepan’’ olmuş. Film, göçmenlerin hikayesini göçmen karşıtı bir yere giden bir finalle anlatmış. Sinema diliyle de kimseyi etkilemedi yorumları yapılmış. Bu nedenle Cannes’ın gelmiş geçmiş en tartışmalı Altın Palmiyelerinden biri olarak hatırlanacak denmiş sinema yorumcuları tarafından.

Cannes’ı dünya jet sosyetesinin vazgeçilmez mekanlarından biri yapan festivalin hikâyesi ise çok eskilere dayanıyor. İngiliz aristokratlarından biri olan Lord Brougham, 1800’lerin ortalarında verem olan kızının tedavisi için Nice’e doğru yola çıkar. 1800’lü yıllar, tüm dünyada kolera, tifüs, veba, sarıhumma, çiçek gibi bulaşıcı hastalıkların yaygın olduğu yıllardır.

Nice’te de karantina vardır. Karantina önlemlerinden ötürü Lord ve kızı Nice’e alınmaz. O da, o zamanlar küçük bir balıkçı kasabası olan Cannes’a sığınır. Sığındığı bu balıkçı kasabasının temiz havası, güzel iklimi kızına iyi gelir ve iyileşir. Kızının iyileşmesinden sonra Lord kendisine burada bir malikâne yaptırır.

Cote D’Azur

Yakın dostlarını ağırladığı bu küçük balıkçı kasabasının iyileştirici ünü kulaktan kulağa yayılır.  Dünyaca tanınan bir yer olmasını sağlar. Ünlü modacı Coco Chanel’in bronz teni ile plajlarında poz vermesiyle de Cannes’ın denizi, kumu ve plajları birden dünya jet sosyetesinin vazgeçilmez mekânları haline gelir. Cannes Film Festivali Kongre Merkezi önüne bu bilgileri hatırlayarak ulaştık.

Mahşeri kalabalık arasında uygun bir yer bularak kırmızı halıda özçekim ya da selfie yöntemiyle fotoğraflarımızı çektik.  Kırmızı halıda fotoğraflarımızı çektikten sonra  La Croisette  Bulvarı’nda mor salkımlar, begonviller, yaseminler, denizden esen rüzgâr, palmiyeler ve Cannes’ın ihtişamlı yapıları eşliğinde sahil boyunca yürüdük. Onlarca farklı renkte bezenmiş bir kentle karşılaşmıştık.

Bulvarın sağ tarafında göz alabildiğine uzanan Cannes plajlarının tadını soğuk ülkelerden geldiğini tahmin ettiğimiz turistler çıkarıyordu. Bulvarın sol tarafında ise uluslar arası ünlenmiş oteller yer alıyordu.

İlk karşılaştığımız otel Intercontinental Carlton idi. Açıldığı 1911 yılından beri dünyaca ünlü birçok yıldıza ev sahipliği yapan otel, dünyanın en prestijli otelleri arasında yer alıyor. La Croisette’in merkezinde yer alan otel, kentin göbeğinde olmanın yanı sıra büyüleyici Akdeniz manzarasından da bütünüyle yararlanıyor. 343 oda, 39 süit, 2 restoran, 2 bar ve sağlık kulübünün yer aldığını öğrendiğimiz otel, Cary Grant ve Grace Kelly’nin başrollerini oynadığı “Hırsızı Yakalamak” filminde de bolca yer almıştı.

Cote D’Azur

Bulvarda ilerledikçe sırasıyla Hotel Le Martinez  ve Majestic Barriere otellerine rastlıyoruz. Şehrin en lüks otelleri arasındaki yerini yıllardır koruyan Le Martinez, kapılarını ilk kez 1929 yılında açmış. La Croisette Bulvarı’nda bulunmasıyla konumunu eşsiz kılan ve geçtiğimiz yıllarda özenle restore edilen otel, pastel tonlardaki art-deco tarzıyla dikkat çekiyor. Kusursuz servisi ile 385 oda, 27 süit ve 2 teras eviyle hizmet veren otel ayrıca özel plaja ve spa’ya sahip.

Hotel Majestic Barriere’e gelince; Sharon Stone, Kate Moss, Robert De Niro ve Michael Jackson’ın Cannes’daki favori oteli için pek fazla söze gerek yok diyor oteli tanıyanlar. Son derece zengin ve gösterişli bir dekorasyona sahip otelde 23’ü süit olmak üzere toplam 305 oda bulunuyor. Akşamüstü çayınızı keyifle yudumlayacağınız otelin efsanevi barı Le Fouquet’s ise her an ünlü bir film yıldızıyla göz göze gelebileceğiniz bir mekan.

Bizimle birlikte olmayan rehberimiz ve kaptanımızla sözleştiğimiz saatte otel Carlton önünde buluşarak, turumuzun beşinci ayağı olan Antibes’e doğru yola çıkıyoruz. 

2,796 total views, 2 views today

Share