Maslak Kasırları İstanbul

II. Abdülhamid’in şehzadelik döneminde gözlerden ırak olarak 8 yıl yaşadığı tarih kokan bir yer Maslak kasırları… İstanbul’un kuzeyinde, kentle Karadeniz arasında, Büyükdere Caddesi üzerinde Astsubay Ordu evinin hemen yanında yer alan yoğun yeşil dokunun hemen kıyısında kurulmuş. Küçük ama ilginç bir saray yapıları topluluğu olarak karşımıza çıkıyor.

Maslak Kasırları

170 dönümlük orman arazisinin ortasında yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı Mimarlık ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini barındırıyor. Açık sarı rengi, panjurlu pencereleri, kırmızı kiremitleri ve ihtişamlı mimarisiyle bizleri çok eskilere, II. Abdülhamit’in şehzadelik yıllarına götürüyor.

Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, 1808-1839 yılları arasında hüküm süren Sultan II. Mahmud döneminde başladığı, bölgenin sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu yıllarda tarih sahnesine çıkan ve bölgeye özel bir konum kazandıran Maslak Kasırları’nın ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları tam olarak bilinmiyor. Bununla  birlikte, büyük bir bölümü 1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz dönemine tarihlenmektedir.

Maslak Kasırları

Şehzadelik yıllarında Sultan II. Abdülhamid’e tahsis edilmiş olan Maslak Kasırları, Sultan’ın Osmanlı tahtına çağrılmasına tanık olmuştur. Bu yönüyle Osmanlı tarihi açısından özel bir önem taşımaktadır. Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı çok iyi görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yüzyıl sonları ahşap Osmanlı konut mimarlığı ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır.

Maslak Kasırları’ndan günümüze Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun, Limonluk, Çadır Köşk ve Paşa Dairesi gelebilmiştir. II. Abdülhamid’in Özel Kalem Müdürlüğü işlevini gören Mabeyn-i Hümayun günümüzde Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık) İstanbul Şubesi olarak kullanılıyor. Kasr-ı Hümayun, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak açılmış durumda. Mabeyn-i Hümayun ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmıştır.

Ulaşımı da çok kolay… Hacıosman-Yenikapı hattında çalışan Metro ile Atatürk Oto Sanayi durağında inerseniz birkaç adım ileride olan bu gizli cennete ulaşabilirsiniz. Ayrıca Beşiktaş’tan bineceğiniz minibüs ile hemen önünde inebilirsiniz. Ben 4. Levent Metro istasyonundan binerek ulaştım Maslak Kasırları’na.

Maslak Kasırları

Giriş biletimi aldıktan sonra, kuzeye doğru, Büyükdere Caddesi’ne paralel düzenlenmiş bir yolda ilerlemeye başlıyorum. Yemyeşil ağaçlar, karaçamlar, manolyalar ki açmak üzereler ve neredeyse her yerde boy atmış olan ortancalar bir cennet havası kazandırmış ortama. Yaklaşık 100 metre sonra Kasrı Hümayun ya da Hümayun Kasrı’nın önüne geliyorum. Yapının önünde oldukça geniş ve büyük bir bahçe bulunmakta olup, yapının giriş kapısına giden yolun iki tarafında geometrik düzenlemeler yapılmış. Simetrik bir düzenleme var.

Kasrın önündeki bahçenin ortasına eliptik bir mekân ve çevresinde yürüme yolları ve yolların çevresine de dikdörtgen adacıklar yerleştirmişler. Sağdaki duvara yakın oluşturulan bir adacığın çevresinde su kanalı oluşturulmuş. Kanaldan adacığa geçebilmek için seyyar ve ızgara tipinde köprüler yerleştirmişler.

Maslak Kasırları

İki katlı olarak görünen yapının girişinde, sütunlar üzerindeki balkon cepheyi hareketlendirmiş. Bir görevli beni içeri alarak bilgilendirme yapıyor. Veliahtlık döneminin büyük bir kısmını Maslak Kasrı Hümayunu’nda geçiren Sultan II. Abdülhamit, Sadrazam Rüştü Paşa ile Mithat Paşa tarafından Osmanlı tahtına çıkmaya burada davet edilmiş. Arazinin eğimine göre yükseltilmiş bir bodrum katı üzerine iki katlı olarak yapılan Maslak Kasrı Hümayun’u tavan arası dışında kâgir olup, cephesi ahşap kaplamadır. Kasrın girişinde, sütunlar üzerine oturan balkon cepheyi hareketlendirmiştir.

Kasra girişte konuklarını karşılayan çift kollu merdivenler Barok üslubun etkilerini taşır. İç mekân tasarımında geleneksel Türk Evi planı uygulanmıştır. Odalar orta sofa çevresinde sıralanmıştır. Odalar sofa çevresinde sıralanmışlar. Bu odalar Sultan Abdülhamit’in dinlenme ve yatak odaları, yemek odası, misafir odası ve çalışma odası gibi mekânlar olarak kullanılmış. Her ne hikmeti varsa kasır ve köşklerde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Oysa buraları ziyaret edenler fotoğraf çekmek isterler.

Maslak Kasırları

Hümayun Kasrı’nı gezdikten sonra, kasrın arka bahçesine inmek istiyorum. Hümayun Kasrı’nın sağ tarafında bulunan bir merdivenle arka bahçeye iniliyor. Arka bahçeye inerken, merdivenin sol tarafında parlak yeşil yapraklarıyla göz dolduran manolya ağacının çiçeklendiğini görüyor ve içimi bir sevinç dalgası kaplıyor. İstanbul’daki manolyalar büyük, parlak ve yeşil yapraklı olup, beyaz-krem rengi dev çiçekleri oluyor. Manolya ağaçlarının İstanbul iklimini sevdiğini, kışın yapraklarını dökmediğini biliyorum.

Arka bahçenin ortasında dairesel bir havuz ve havuzda yüzdükleri düşünülen ördekler için küçük bir sığınak yapılmış. Havuzun sağ ve sol taraflarında peyzaj amaçlı dairesel adacıklar oluşturulmuş. Başta güller olmak üzere ateş çiçekleri, ortancalar ve diğer pastel renkli çiçeklerle bir cennet havası kazandırılmış arka bahçeye.

Maslak Kasırları

Arka bahçenin güneyinde Paşalar Dairesi ile hamam ve oldukça bakımlı bir tuvalet bulunmaktadır. Maslak Kasırları’nın korunmasından ve hizmetlerinden sorumlu görevlilerin kaldığı yapı Paşalar Dairesi olarak biliniyor. Kasırları korumaya yönelik olarak yapılan Paşa Dairesi, uzun koridora açılan odalar halinde düzenlenmiş. İçinde bir külhanın da bulunduğu hamamı gezdikten sonra Mabeyn-i Hümayun bölümüne geçiyorum.

Mabeyn-i Hümayun, tek katlı küçük bir yapı olup, kasrın resmi dairesi niteliğinde olan selamlık bölümüdür. Sultan Abdülhamit’in özel dairesidir. Şehzadelik döneminde günlük çalışmalarını ve görüşmelerini bu yapıda gerçekleştirmiş. Mabeyn Dairesi, Osmanlı sarayında padişahın özel kalem müdürlüğü işlevini gören kurumdu. Özellikle 19. yüzyılda bu kurum büyük bir önem kazanmış. Kelime anlamı Arapçada iki şeyin arası olan Mabeyin ilk önce sarayın harem ve selamlık bölümleri arasındaki daireye verilen ad olarak kullanılmış. Zamanla bu dairede çalışan görevlilerin sayısı artmış. Mabeyinci adı verilen bu görevliler padişahı korumak, halk ve basınla olan ilişkileri yürütmek, saraya gelen ziyaretçilerin ziyaretlerini düzenlemek, saray protokolünü gözetmek gibi görevler üstlenmişler. 

Maslak Kasırları

II. Abdülhamid döneminde devletin yönetimi Yıldız Sarayı’nda yapıldığı için Mabeyin dairesi 1876-1908 yılları arasında devletin en güçlü kurumu olmuş. Mabeyin dairesi genişledikçe Mabeyincilerin sayısı da artmış. Mabeyincilerin en yüksek derecedeki yöneticisine Baş Mabeyinci denmiş, yardımcısına ise İkinci Mabeyinci adı verilmiş. Bu dairede yazı işlerini yürütmekle görevli olan kişilere Mabeyin Kâtibi, bunların başındaki kişiye ise Mabeyin Başkâtibi denmiş. Mabeyincilik kurumu  1908  yılında  meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra önemini yitirmekle birlikte Saltanatın kaldırılmasına kadar ayakta kalmış.

Kamu Denetçiliği Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş olan Mabeyn-i Hümayun’un arka tarafında limonluk bulunmakta. II. Abdülhamid, veliahtlığı döneminde kaldığı Maslak Kasrı’nda, özel ilgisi olan marangozluk işlerinin yanı sıra, bilimsel yöntemlerle bahçe bakımıyla da ilgilenmiş. Mabeyn-i Hümayun’un bir uzantısı olan görkemli serasında seçkin ağaçlar, ender bulunan çiçekler yer alıyor. Özellikle Mabeyn- i Hümayun’un ilginç limonluğu Maslak kasırlarının bir başka özelliğini sergiliyor.

Maslak Kasırları

Abdülhamid bu limonlukta Fransa’dan getirttiği kamelya ağaçlarını yetiştirmiş. Ağaç, çiçek ve sebzelerin bakımına Avrupa’dan getirilen tarım ve ormancılık uzmanları nezaret edermiş. Ayrıca burada üzeri çeşitli çiçeklerle kaplı, Japonya’nın Güney kesimlerinde yetişmekte olan cycas ağaçları bulunuyor. Bu bahçede havuzlar, büyük çaplı göletler de var.

Kamu Denetçileri Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş yapıyı gezmeme izin verilmiyor. Bereket üç yıl önceki ziyaretimde çektiğim fotoğraflarım var. Mabeyn-i Hümayun’dan ayrılarak kuzeye doğru ilerliyorum. Osmanlı saraylarının bazılarında gördüğümüz ‘’Cihannüma Köşkleri’’ni andıran bir yapı karşıma çıkıyor. Yaklaşınca bir tanıtım levhası ile karşılaşıyorum. Levhada ‘’Çadır Köşkü’’ başlığından sonra; ‘’Günlük hava alma ve dinlenme mekânı olarak tasarlanmış olan bu yapı, Osmanlı Cihannüma Köşklerini andırmaktadır. Cihannüma Köşkleri 360 dereceye varan geniş görüş açılarıyla, dinlenme ve ferahlama mekânlarıdır.’’ Açıklaması yer almış.

Maslak Kasırları

Osmanlı Mimarisinde Cihannüma köşkleri, her yanı görmeye elverişli, genellikle kule biçiminde ve her tarafı camlı bir oda olarak karşımıza çıkar. Maslak Kasırları’ndaki Çadır Köşkü, zemin katında ocaklı bir mekân bulunuyor. Üst katta sekizgen bir oda ve odayı 360 derece saran bir balkon yer alıyor. Balkon korkulukları, çatı saçakları ve direkler ahşap ajur işçiliği ile süslenmiş. Ajur olarak adlandırılan kafes oymacılığı Osmanlı Mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Maslak Kasırları içerisinde yer alan yapıların hepsinde kafes oymacılığı önemli bir yer tutmakta ve yapılara canlılık kazandırmaktadır. Çift kollu merdivenle sekizgen odanın bulunduğu balkona çıkıyorum. Oda kapalıydı. Oda çevresindeki balkonda 360 derece dolaşarak, ben de ferahlama olanağından yararlandım.

1)   http://www. millisaraylar.gov.tr

2)   http://www.mehmetakinci.com.tr

298 total views, 6 views today

Share

Ihlamur Kasrı Beşiktaş İstanbul

Beşiktaş ve Osmanlı Saraylarını yazarken, sarayların eklentileri durumunda olan kasırların önemli işlevleri olduklarının farkına vardım. Devlet işlerinden bunalan padişahların nefes alabilecekleri, gerginliklerinden kurtulabilecekleri mekânlar olduklarını gördüm. Beykoz Kasrı, Hıdiv Kasrı, Küçüksu Kasrı, Maslak Kasırları ve Aynalıkavak Kasrı’nı gezmiş, izlenimlerimi yazmıştım. Beşiktaş ile birlikte Ihlamur Kasrı’nı da gezmeliydim.

Ihlamur Kasrı

Zamanında Ihlamur vadisi olarak bilinen bu bölgeden Ihlamur Nehri ile birleşen Fulya nehirleri akarmış.  Fulya, İstanbul’un  Şişli İlçesinde,  Mecidiyeköy’den güneye doğru dik bir eğimle inen eski dere yatağı imiş. Zamanla çok yoğun bir yerleşim bölgesi olmuş. Derenin adıyla Fulya Mahallesi diye anılır olmuş. 1950’li yıllara kadar Ihlamuraltı Mesiresi olarak adlandırılan Fulya Mahallesi, 1950 sonrasındaki hızlı yapılaşma sürecinde apartman ve sitelerle dolmuş.

Günümüzde hem Büyükdere Caddesi hem de Boğaziçi Köprüsü ve çevre yollarını Beşiktaş’a bağlayan ana ulaşım arterinin yan yollarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan, yoğun bir konut bölgesinin merkezinde yer alan bir kavşak noktası olmasından dolayı, yoğun bir araç trafiğini taşıyor.  Bu yoğun araç trafiği içinde de ”Çöldeki Bir Vaha” olarak karşımıza Ihlamur Kasrı çıkıyor. 

 

III. Selim ve Mimar Melling

Ihlamur Kasrı ve içinde bulunduğu Ihlamur Vadisini kavrayabilmek için, 18. yüzyılın dördüncü çeyreğine, III. Selim dönemine kadar gitmek gerekiyor. III. Selim, Boğaziçi’nde Batı tarzında ilk kasır ve köşkleri inşa ettiren  padişahtır. Saray baş Mimarı da Alman asıllı Antoine İgnace Melling adında biriydi. Melling İstanbul’a Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma hareketlerinin yoğun bir biçimde görüldüğü, Avrupa da ise Doğuya ve Doğu insanına olan ilginin bir hayli arttığı bir dönemde, yani 18. yüzyılda gelir. İstanbul’un her rengiyle içine aldığı insanları, camileri, sarayları ve Doğu’dan gelen her türlü eşyanın satıldığı çarşılarıyla resmetmiş, gravürlerini yapmıştır.

Ihlamur Kasrı

Mimarlığının yanı sıra ressam, dekoratör, restorasyon konularında da uzman olan Melling 19 yıl boyunca Osmanlı sarayının Baş Mimarı olarak çalışmıştır. Kız kardeşi Hatice Sultan’ın Ortaköy’deki sarayını restore eden Mimar Melling’e Beşiktaş Sahil Sarayında bir kasır da yaptırmıştır. 1874 yılında İstanbul’a yerleşen Melling İstanbul’u karış karış gezmiş; saraylar, köşk ve kasırlar, İstanbul Boğazı ve koyları, mesire yerleri ve korular, çeşmeler ve düğün alayları gibi görsel olguların resim ve gravürlerini yapmıştır. 18. ve 19. yüzyıl İstanbul’unu en iyi anlatan resim ve gravürler Melling’in eserleridir.

III. Selim ve kız kardeşi Hatice Sultan Melling ‘ten çok yararlanmışlardır. Melling ’ten etkilenen III. Selim de İstanbul’un gravürlerini çizmiştir. III. Selim’in amcasının oğlu olan II. Mahmud,  Dolmabahçe Sahilsarayı’ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde de Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Oğlu Abdülmecit ise, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatının yapılmasını sağlamıştır.

Ihlamur Kasrı

Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerinin demirlediği, Boğaziçi’nin en büyük koylarından biriymiş. 17.Yüzyıl’da doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir “Has Bahçe ”ye dönüştürülmüş. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anılmış. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigogos Balyan  tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir.

Osmanlı Mimarlığının son dönemlerinin en önemli isimlerinden olan Balyanlar Ailesi çok sayıda ve büyük yapılara imzalarını atmışlar. Balyanlar; Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud, Sultan I. Abdülmecid ve Sultan I. Abdülaziz  olmak üzere, ardı ardına dört kuşakta, Senekerim Balyan, kardeşi Krikor Amira Balyan, Krikor ’un oğlu Garabet Amira Balyan ve oğulları Nigogos, Sarkis, Hagop, Simon kardeşler olarak, yaklaşık bir yüzyıl boyunca meslek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ermeni kökenli bu ailenin hemen tüm bireyleri, sultanlar için çeşitli saray, köşk ve kasırların yapımlarını üstlenmişlerdir. Bir bakıma İstanbul, Balyan Ailesinin İstanbul’udur.

Abdülmecid, devlet işleri dışında hoşça vakit geçirip, avlanma partileri yapabileceği mekânlar ve mesire yerleri arayışına girmiştir. Dolmabahçe Sarayı’na yürüme mesafesinde olan Ihlamur Vadisi ve bu vadideki Hacı Hüseyin Bağları olarak anılan mesire yeri iyi bir seçim olarak görülür.  Ihlamurların gölgelendirdiği bu doğa parçasında Dolmabahçe Sarayı’nın eklentilerinden biri olarak Ihlamur Kasrı’nın yapımına başlanır. Dolmabahçe  Sarayının mimari özelliklerinin yanı sıra bezeme özellikleriyle de ters düşmeyen ve hatta bütünleşen yapılara gereksinim duyulur.

Ihlamur Kasrı

Yüksek duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bir alan içinde yer alan Mabeyn ve Maiyet köşkleri, Sultan Abdülmecid Dönemi’nin bu iki küçük yapısı, yapıldıkları yıllardan günümüze dek kimi zaman Nüzhetiye, kimi zaman da Ihlamur Kasrı adlarıyla tanınmışlardır.

Köşklerin yapımından hemen sonra, bulundukları yörenin adıyla özdeşleşen Ihlamur Vadisindeki bu Sultan yapıları, “sevinç, tazelik, ferahlık” anlamına gelen Nüzhetiye sözcüğü ile de anılmaya başlamış. Nüzhetiye adı aynı zamanda yapıların çevresinden geçen caddeye de verilmiştir. Nitekim Nüzhetiye Caddesi ile Nişantaşı Ihlamur Caddesi’nin birleştiği kavşakta Ihlamur Kasrı kapılarından biri karşımıza çıkar ki bizi Mabeyn ya da Tören Köşkü’ne ulaştırır.

Halit Ziya Uşaklıgil, Sultan Reşat döneminde sarayda yaptığı başkâtiplik anılarını yazarken, Ihlamur Kasrı’ndaki Mabeyn Köşkü’nü, Dolmabahçe Sarayı’nın ufaltılarak, son hadde indirilmiş bir numunesine benzetiyor. Günümüzden yaklaşık yüz altmış yıl önce Graziella, Göl, Şairane Düşünceler gibi kitapları romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasına girmiş bir edebiyatçı ve  “Türk dostu” olan ünlü Fransız yazarı Lamartine, Ihlamur Vadisini şu sözlerle betimliyordu.

Ihlamur Kasrı

Kendimizi Savoie ya da İsviçre’de bir orman parçasını ekmiş, düzenlemiş bir çiftçinin topraklarında sanabilirdik. Çakıllar üstünde akan suların şırıltısından, yapraklar arasında kuş cıvıltılarından başka ses gelmiyordu kulaklarımıza. Ne bir duvar görülüyordu ne bir adam, ne bir parmaklık ne de herhangi bir ev, bir barınak… Hele bir saraya benzer hiçbir şey yoktu. Türk tarihi ve Türkiye izlenimlerini Doğuya Seyahat, Doğuya Yeni Seyahat ve Türkiye Tarihi adlı eserlerinde aktarmış.

Lamartine aynı yapıtında; “…Araba, yaş kumlu bir yerde, üç köy yolunun kavşağında durdu. Arabadan indik. Kılavuzumuz en gölgeli yerden geçirerek bizi ağaçlıklı bir düzlüğe götürdü. Bu düzlüğün sonunda, güney köylerimizdeki fakir papaz evlerine benzeyen dört köşeli düz damlı tek pencereli bir yapı görünüyordu. Üç basamaklı bir merdiven üstünde yeşile boyanmış bir parmaklık, gelmiş olduğumuz yoldan o küçük evin taraçasına gidiyordu.” tümceleri, yapının mimarisi konusunda genel bir fikir vermektedir.

Ünlü yazar yapı için: “Duvarları yeşilimsi bir renge boyanmış, yeri kireç ve mermer bir sıva ile örtülü, dört köşe bir salondu” der. İzleyen satırlar bu büyük salonun büyük bir ıhlamur ağacına bakan tek penceresi ve ortasındaki fıskiyeli küçük havuzu konusunda da bilgi verir. “Kocaman yemiş ağaçları bu taraçayı gölgeliyor. Beş altı ihtiyar ıhlamur, gölgeledikleri damın üstüne dallarını ve yapraklarını seriyorlardı. İncecik bir fıskiyeden suyun şırıldadığı dört köşe küçücük bir havuz, küçük evin önünde görülüyordu. Üç beş basamaklı başka bir merdiven aşağı yukarı yarım dönümlük bir sebze bahçesine iniyordu” sözleri ise, su öğesini ve doğayı ihmal etmeyen geleneksel bir yaşama biçimini tanımlamaktadır.

 

Günümüzde Ihlamur Kasrı

Lamartine tarafından anlatılan dillere destan bu mesire yeri, bütünüyle farklı bir görünümde karşımıza çıkıyor. Bölgedeki yoğun bir yapılaşma, çok yakın zamanlara dek Lamartine ’in anlattığı görünümü koruyan Ihlamur Vadisi’ni de kıskacı içine almış, sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Ancak, nasılsa, küçük bir yeşil doku içindeki Ihlamur Kasrı korunabilmiş. 19. yüzyıl mimarlığının özgün örneklerinden mücevher güzelliğinde iki yapı, bu eski ve anılarla dolu mesireyi süslüyor. 

Mabeyn Köşkü

Mabeyn Köşkü

Bugün dağ-taş yoğun bir yapılaşmanın ve taşıt trafiğinin içinde, çevresini saran duvarların arkasına sığınmış Ihlamur kasırları, Meclis’in ”Milli Saraylar” ı arasında müze olarak değerlendiriliyor Şimdilerde, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’na devredilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Yüksek çevre duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bu geniş bahçede, tarihi süreç içinde değişen işlevlerine göre farklı adlarla anıla gelmiş iki köşk bulunmaktadır. 

Mabeyn ya da tören köşkü saygınlık, diğeri ise ikincil bir kullanıma ayrılmış olan Maiyet ya da harem köşkü dür. Ben, bahçeye Hakkı yenen Caddesi üzerindeki Müze giriş kapısından girdim. Karşımda asimetrik havuz, çevresinde aslanları ve oldukça gösterişli bir manolya ağacı duruyordu. Sağa döndüğümde ise yol boyunca ortama bir cennet havası katan güllerin arkasında Maiyet Köşkü yer alıyordu.

Bu iki köşkte, Osmanlı İmparatorluğunda 19. Yüzyıldaki mimarlık uygulamalarında kendini ağırlıklı olarak hissettiren ve batılı mimari ögelerin kullanımına önemli ölçüde yer veren bir anlayışın olduğu görülüyor. Uygulama “Sultana Özel” yapılardaki somut biçimlenmeler olarak karşımıza çıkar. Sultana özel olan bu yapılar, doğal olarak yine dönemin bahçe düzenlemeleri yapanların tercih ettiği bir sistem içinde değerlendirilir. Bahçeler Cennetin Simgesidir anlayışına ek olarak, Avrupa ve İngiltere’deki kent bahçeleri düzenlemeleri gündeme gelmektedir.

Mabeyn Köşkü

İki ana yapı arasındaki Barok çizgiler taşıyan ortası havuzlu, çim zemine oldukça geniş yer verilmiş. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır. Osmanlı uygarlığının kuş kavramına ve havuz hayvanlarına verdiği önemi gösteren uygulamanın bir örneği burada da görülmektedir. Ortasına yerleştirilen küçük bir barınak bunu göstermektedir.

Havuz çevresindeki gül ağacı gibi küçük bitki kümeleri ile hareketlendirilmiş bölüm, Batı’nın biçimci bahçe düzenlemelerinden esintiler taşımaktadır. Ayrıca havuz çevresinde havuz eğrisine uygun bir çizgisi olan küçük gezinti yolu da Batı’nın Barok bahçelerinden izler yansıtmaktadır. Yapıların ardında ve biraz da uzak çevresinde kalanlarsa, geleneksel Türk bahçesinin vazgeçilemeyen ve neredeyse bir koru oluşturan ulu ağaçlarıyla gölgelenmiş, setli bir doğu bahçesidir. 

Çitlembik, Karaağaç, Çınar, Ihlamur, Servi, Defne, Atkestanesi ve Manolya gibi ağaçlarla bir yeryüzü cennetine dönüştürülmüş. Yol kenarlarında, küçük adacıklarda ve ulu ağaçların altında yer alan ortancalar ise bahçeye ayrı bir güzellik katmış. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır.

Mabeyn ve Maiyet Köşkleri

Her iki köşk de yükseltilmiş bodrum kat üzerine, tek kat olarak düzenlenmiş ve dikdörtgen planlı yapılardır. Her iki yapı da, genel çizgide uyulan, ortadaki giriş mekânına açılan yan odalardan oluşmaktadır. Bir sofaya açılan yan odalar ise, Batının mimari ögelerini kullanılmasına karşın, geleneksel Türk mimarisinin temel özellikleri göstermektedir. Bu açıdan Ihlamur Kasrı, 19. Yüzyıl Osmanlı mimarisinde, geleneksel değerler ve Batılı ögelerle var olan sentezin tipik uygulaması olarak gösteriliyor.  

Mabeyn Köşkü

Dış cephelerde dönemin mimari bezeme anlayışını yansıtan eklektik(seçmeci) anlayış izleniyor. Özellikle Mabeyn Köşkü dış cephesinde küçük nişler içindeki üç boyutlu vazolar, barok ve ampir süsleme öğelerinin yüksek kabartma uygulamaları görülüyor. Yarattıkları üç boyutlu etki ve ön cephedeki görkemli eğriler çizen merdiven, daha çok Barok çağrışımlar yapmaktadır. Bir başka deyişle, bu 19. Yüzyıl yapısında dış cephe tasarımındaki seçmeci anlatıma karşın, özellikle ön cephedeki etkin izlenim Neobarok’tur. Yapının cephelerine giydirilmiş bu yoğun bezemeler aynı yüzyıl tasarımı bir başka sultan yapısından izlenimler çağrıştırır.

Bu yapı Dolmabahçe Sarayı, izlenimini uyandıran öğelerse, nişleri, üç boyutlu vazoları ve askı çelenkleriyle sarayın Hazine-i Hassa ve Saltanat Kapıları ’dır. Bu önemli benzerlik, sarayın anıtsal kapılarının yapımcısı olarak bilinen Nigogos Balyan’ın Ihlamur Kasrı tasarımında aldığı rolün kanıtı olarak ortaya çıkmaktadır. Maiyet Köşkü ise yine seçmeci bir tutumun izlerini taşır. Cephelerdeki süsleme motiflerinin organizasyonu daha yüzeyseldir. Barok özellik ve anlayıştaki motiflerle Ampir motifleri daha dingin ve dengelidir. Bu bezemeler, Neoklasik çizgiler taşıyan cephelerde belli bir sistematik içinde serpiştirilmiş ve kendi içlerinde sınırlandırılmış yüzeyler gibidir. 

Maiyet Köşkü

Bu köşkler, ana cepheyi öncelikli olarak değerlendiren dış cephe düzenlemeleriyle, 19. Yüzyıl Osmanlı cephe mimarlığının önemli örnekleri arasında yer alır. İç bezemeleriyle de bu yüzyılın ikinci yarısındaki sultan ölçeğindeki seçimleri yansıtırlar. Beğeni kazanan ve sultanın onayını alan bu seçim, yine Batı’nın farklı sanat dönemlerinden alınan bezeme motiflerinin yeni bir organizasyonuyla oluşturulmuş seçmeci bir uygulamadır. 

Mabeyn Köşkü’nde aynalı tonoz, beşik tonoz ve manastır tonozla mekânların örtü sistemlerinde çeşitlilik yaratılmıştır. Kalem işiyle yapılmış boyutlu çiçek ve meyve düzenlemeleri göz kamaştırmaktadır. Kabartmadan altın varaklı alçı bezemeler ve duvarlardaki kimisi mermere öykünen çeşitli renkte damarlı, panolar yapıya, işlevine özgü çarpıcı bir görkem kazandırmıştır. 

Yapının mimarisi ve bezemeleriyle bütünleşen lacivert camdan kapı kanatları, çiçeklerle bezeli porselenden zarif kapı tokmakları, çiçekli porselenlerin kullanıldığı İngiliz yapımı şömineler, tasarımcıların olduğu kadar, bu tasarımda onayı alınan Sultan Abdülmecit’in de sanata incelikli bakış açısını belgelemektedir. Özellikle Dolmabahçe Sarayı’ndan anımsamalara neden olan şömineler, sarayın görkemli salonlarını süsleyen şömine tasarımcılarının bu mekânlar için de çalışmış olabileceğini düşündürmektedir. Maiyet Köşkü ise, dış bezemesinde olduğu gibi iç bezemelerinde de daha yalın bir anlayışta ele alınmıştır.

Tavan bezemelerinde seçilen motiflerin her iki yapıdaki benzerliklerine karşın, biçimlendirilişlerindeki farklılık ve düzenlemelerindeki yalınlık, duvarlarda mermer dokusu verilmiş panolara verilen ağırlık, izleyicilerde daha farklı çağrışımlar uyandırmaktadır. Yapılan özellikle Mabeyn Köşkü’nün yoğun, altın yaldızlı hareketli iç bezemeleri, mobilya seçim ve düzenlemeleriyle de bütünleşmektedir. Mimarisinde olduğu gibi Dolmabahçe Sarayı’nın daha alçakgönüllü ölçülerdeki tefriş öğelerine sahip Mabeyn Köşkü’nde Rokoko, Sheraton üslubunun ilginç mobilya örnekleri, ikiz pencerelerin eğimlerine uygun biçimlendirilmiştir. Tavan süslemesiyle kaynaşan korniş ve perdeler, İngiliz yapımı şöminelerle birlikte ısmarlandığı anlaşılan şöminenin ayrılmaz bir bütünü Copeland marka vazolar, dönemin beğenisini yansıtan ilginç parçalardır. 

Bugün farklı bir işlev yüklenen Maiyet Köşkü’ndeyse dikkati çeken, Neoklasik ve Rönesans üslubundaki mobilyalarla Uzakdoğu motifli bir yapı gibidir. Onarılarak çağdaş işlevler kazandırılan ve geniş bahçesiyle bir müze-saray olarak düzenlenen Ihlamur Kasrı, 1985’deki açılışıyla kültür ve sanat alanında kendine özgü yerini almıştır. Mabeyn ya da Tören Köşkü, özgün eşyası ile müze-saray olarak değerlendirilmiş, Maiyet Köşkü de bir oturma ve seyir mekânı olarak düzenlenmiştir. Kışlık kafeterya olarak da kullanılmaktadır. Bahçedeki, yakın geçmişe kadar lojman olarak kullanılan yapı ise müze-sanat yapısı olarak değerlendirilmiş. 

İstanbul

Yeni işlevi ile özellikle çocukların, giderek gençlerin; resim, heykel ve tiyatro çalışmalarını sürdürdükleri ve sürdürecekleri bir mekân olarak değerlendirilmiştir. 20. yüzyılın sonunda, her yaş grubunu temsil eden izleyicilerin ve çocukların tarih-doğa ilişkisini rahatlıkla kurabileceği bir mekân haline dönüştürülmüş. Tarihi ağaçların gölgelendirdiği kasır bahçesi, ortadaki büyük havuz, setli bahçedeki küçük havuz ve gezinti yolları ile tarihi taş ve mermer malzemenin sergilendiği bir açık hava müzesi görünümüne kavuşmuş olacaktır. Gittikçe yaygınlaşan, çocuklara yönelik resim ve drama kurslarıyla, geçmişi tanıtan çok yönlü sanatsal etkinlikleriyle Ihlamur Kasrı ve bahçesinde Beşiktaş çevresinin önemli bir kültür odağının oluşturulması amaçlanmaktadır.

298 total views, 2 views today

Share

Aynalıkavak Kasrı İstanbul

 

Genelde, hükümdarlar/sultanlar için kent dışında yaptırılan saray ya da köşkler kasır olarak anılmaktadır. Lâle Devri ile birlikte saray dışında bir hayata ilginin artması ile çeşitli kasır ve köşkler yapılmıştır. Klasik Osmanlı mimarisi terk edilmeden inşa edilen bu yapılar, süsleme programlarında yabancı akımlardan etkilenmişlerdir.

III. Selim zamanında Haliç kıyıları ve Boğaziçi’nde tamir edilen, genişletilen veya yeniden yapılan sahilsaraylar arasında Hatice Sultan Sarayı, Çırağan Sahilhanesi, Bebek Kasrı, Neşetabad Sarayı, Beşiktaş Sarayı gibi ahşap ve kâgir binalar vardır.

İstanbul Kasımpaşa’da, Haliç sahilinde kurulu Aynalıkavak ya da orijinal adıyla Tersane Sarayı, İstanbul’un Topkapı ve Üsküdar saraylarından sonra en büyük yapısıydı. Tersane Sarayı, adından da anlaşılacağı gibi Haliç kıyılarına kadar uzanan bir koru içerisinde yapılanmıştı. Haliç tersaneleriyle bağlantısı bulunuyordu. Şimdilerde ise Haliç  bağlantısı kesilmiş durumda, ancak yine de görülmesi gereken yerlerden biri Aynalıkavak Kasrı.

1450’lili yıllarda Haliç’ten Okmeydanı’na doğru uzanan Kasımpaşa sırtlarını büyük bir koruluk kaplıyordu. Bizans dönemindeki bu koruluğun, imparatorlara ait bir tür koruluk olduğu sanılmaktadır. Kasımpaşa sırtlarını kaplayan bu koru Fatih Sultan Mehmet’in de en sevdiği yerlerdendi. Buraya sıkça gelir, Otağ-ı Hümayunu ’nu kurdurarak, Okmeydanı’nda ok atışları yapar ve yaptırırdı. Hükümdarların eğlence yeri olması dolayısıyla da ‘’Hasbahçe’’ olarak adlandırılmıştı. Günümüzde Kasımpaşa sırtlarını beton binalar kaplamış. Beton yapılar arasında neredeyse kaybolmuş olan Aynalıkavak Kasrı’nı çok zor buldum. Zor da olsa bulmama değdi doğrusu… Kasrın bahçesi üzerimde ”Çölde bir vaha” etkisi bıraktı.

O dönem tarihçilerinin kayıtlarından, Hasbahçe ’nin yanında ayrıca bir çiçek bahçesi düzenlendiğini, devrin ileri gelenlerinin bu bahçeye pek çok çiçek soğanı ve fidan hediye ettiğini öğreniyoruz. Fatih Sultan Mehmet döneminde, 1455 yılında gemi yapımı amacıyla, Haliç kıyısında Tersane-i Amire kurulmuştu. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında kurulan Taşkızak Tersanesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişletilmiştir.  Tersane inşaatı Yavuz Sultan Selim döneminde önem kazanmış, Haliç Tersaneleri kurulmuştu. Hasköy’den Azapkapı’ya kadar olan sahada yaklaşık 300 geminin yapımının gerçekleştirildiği bir tersane haline gelmiştir.

İstanbul

Tersane Görkemli ve Akdeniz sularına hâkimiyet kuran bir donanmanın oluşmasını sağlamıştır. Bu oluşumdan sonradır ki, Haliç sahillerindeki  bu koruluk, bahçeleriyle birlikte, “Tersane Bahçesi” olarak anılmaya başlanmıştır. Osmanlı Padişahlarının yakın ilgisini gören Kaptan-ı Derya Kayserili Halil Paşa, Tersane Bahçesi’nde, padişahlara layık bir saray yapılmasını emretmiş ve 1613 yılında sarayın ilk binaları tamamlanmıştır. Bunlara ek olarak,  Osmanlı Padişahı I. Ahmet’in 1614 yılında yaptırdığı ilk Kasır ’da Sultan İbrahim doğmuştur.

İbrahim büyüdükçe yeni binalar yapılmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Topkapı, Üsküdar Saraylarından sonra üçüncü büyük sarayı haline gelmiştir. Ancak, IV. Mehmet zamanında çıkan bir yangından sonra sarayın büyük bir bölümü yanmıştır. Günümüze kadar ulaşabilen yapı, Tersane Kasrı’dır. 18. yüzyılın başlarında, Saray bütünü içinde yer alan ve Sultan III. Ahmet döneminde yaptırıldığı sanılan Aynalıkavak Kasrı, yüzyılın sonlarında Sultan III. Selim döneminde büyük bir onarım görerek yeniden düzenlenmiş ve bugünkü görünümünü kazanmıştır.

İstanbul

Aynalıkavak Kasrı, 19. yüzyıl saray, köşk ve kasırlarından oluşan Milli Sarayların yapıları arasında, en erken dönemlerden günümüze gelmiş tek yapıdır.  Geleneksel mimarîsi ve dekorasyon özellikleriyle son derece ayrıcalıklıdır. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lale Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmet, hattat ve şairdi. “Necib” mahlasıyla şiirler yazmıştı. Ayrıca Musiki ile de yakından ilgileniyordu. Bestelerini ve şiirlerini Aynalıkavak Kasrı’ndaki ‘’Beste Odası’’nda bestelemiş ve yazmıştır.

Şehzadelerinin sünnet düğünlerini de burada yaptırmıştır. Söylenceye göre; Sultan III. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünü 10 Ekim 1720’de başlamış ve 23 gün süren muhteşem bir şenlik halinde devam etmiştir. Sünnet düğününden sonra da haremiyle buraya yerleşmiştir. Bu günkü görünümünü kazanan Tersane Kasrı’nın ilginç bir hikâyesi vardır.1718 yılında yapılan Pasarofça Antlaşmasıyla Mora Yarımadasını Türklere bırakan Venedikliler, antlaşma sonrası Osmanlı Padişah’ı III. Ahmet’e çok değerli ve çok büyük Venedik aynaları hediye ederler.

İstanbul

O dönemde, imparatorlukta düz cam üretilemediği için, kristal Venedik aynaları çok beğenilmiş ve makbule geçmiş. Söylenceye göre,  III. Ahmet, kavak boylarına ulaştığı söylenen bu aynalara yakışacak bir ‘’Kasır’’ yapılmasını emretmiş. Böylelikle, Tersane Kasrı’nın adı Aynalıkavak Kasrı olarak anılmaya başlamış. Müzik ve edebiyatla yakından ilgili olan Sultan III. Selim de Tersane Kasrı’nı sevmiş ve 1791’de, Balyan ailesinden Kirkor Balyan’a Tersane Kasrı’nı tamir ettirmiştir. Başlangıçta Haliç ile kıyısı bulunan Tersane Kasrı;  Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmut ve Sultan II. Abdülhamit zamanında tersanelere yapılan eklerden dolayı, Kasır Haliç’ten içeride kalmıştır.

Tersane Kasrı; eğimli bir arazide inşa edilmiş ve bahçesi çeşitli ağaçlarla süslenmiştir. Deniz cephesinde iki, kara cephesinde tek katlı kütlesiyle Osmanlı klasik mimarlığının son ve ilginç yapılarından biridir. Deniz cephesinde ayrıca bir bodrum katı bulunmaktadır. Tersane Kasrı; süsleme açısından da çağının beğenisini yansıtmakta, özellikle besteci Sultan III. Selim dönemi kültürünün pek çok ögesini bünyesinde barındırmaktadır. Zorlu bir dönemde imparatorluğu yöneten III. Selim’in; hüzünlü bakışları, heybetli ama alçak gönüllü duruşuyla derviş meşrep bir padişah olduğu söylenceler arasındadır.

Mevleviliğe yakınlığı nedeniyle Galata Mevlevihane’sinin yenilenmesini sağlamış ve Şeyh Galip Dede ile yakın ilişki içinde olmuştur. Mevlevi tarikatının felsefi kökenindeki ‘’Yenilenme ve Tazelenme’’ olgusunu hem sanat hem de yönetimi sırasında uygulamaya çalışmıştır. Başıbozuk hale gelen yeniçeri ocağını ortadan kaldırarak  yeni bir ordu, Nizam-ı Cedit kuruluşunu gerçekleştirmiştir. 

İstanbul

Asıl adı Tersane Kasrı olan Aynalıkavak Kasrı; geniş saçaklı çatıları, iç dekorasyonda bulunan yerleşik sedir düzenlemeleri, geleneksel ısıtma biçimini oluşturan mangalları ile geçmiş yaşam biçimlerinin görünümlerini sergilemektedir. Öyle ki, bu kültürün başlıca simgeleri olan sedir ve sedirimsi kanepe, mangal, kandil gibi mobilyalarla döşeli olan odalar bizi geçmişin gizemli günlerine götürmektedir. Giriş mekânına bir verandadan girilip, oradan da geniş bir salona geçiliyor. Sanki üç küçük oda birleşmiş gibi, burası selamlık olmalı. Kasrın selamlığı olarak nitelenen bu bölümün bezemeleri son derece zengindir. Bezeme yönünden kasrın en önemli bölümü divanhane ile arz odasıdır. Buradaki pencerelerin arasında basık kemerlerle birbirine bağlanmış dekoratif kolonlara yer verilmiştir.

Bu bölümde kemer ayaklarının içerisi mermer levhalar ve aynalarla kaplanmıştır. Salonun üç tarafında ipek döşemeli divanlar, duvarlarında ise mavi zemin üzerine altın yaldızlarla yazılmış III. Selim’e ait bir şiir yer alır. Salon üç yönde bahçeye bakan hatlarla bezenmiş pencerelere sahip ve üzeri kubbeyle örülü bir arz odası görünümündedir. Bu dönemin özelliği olan Revzenli tepe pencereleri ilgi çekicidir. Revzenli tepe pencereli evler çoğu zaman o dönemlerin en yüksek gelir gruplarına dâhil olanların evleridir.

Bu evlerin soğuklardan ve yağışlardan ve güvenlik amacı ile korunması için pencere kepenkleri vardır. Bir nevi dışarıya karşı kafes niteliğinde de kullanılan kepenklerin kapatılması ile işte bu tepe camları devreye girer. Bu camlar kepenklerin çokça kapalı olduğu zamanlarda gün ışığının içeri girmesini sağlar. Hatta vitray formunda hazırlananlar, renkli camlardan oluşur ve gün ışığı evin içerisine gök kuşağı renklerini içeren motifler halinde girer. Hatta bu camların alçılı desenleri ile birleşen renk cümbüşü, o dönemin çok Türk-İslam mimari geleneğinin temelini oluşturan sadelik anlayışı ile ahşap kaplı düz duvarlarda tavana asılmış şahane tablolar görüntüsü oluşturur. Bu muhteşem eklentilere sahip duvarlara başka bir süsün eklenmesine gerek yoktur.

Bu muhteşem mimari tarz hiçbir eklentide olmayan bir özellikle binanın hem iç hem de dış duvarlarını süslemektedir. Bu süsler ayrıca ev sahibinin gelir seviyesine göre, model, desen, renk zenginliğine kavuşur. Tepe camlarının fonksiyonları saymakla bitmez. Dediğimiz gibi tepecamları sahibinin gelirine göre renk ve desen zenginliğine kavuşur. Ve genellikle de gelir seviyesi iyi hatta yüksek kimselerin evlerini süsler. Her yerinde farklı bir ayrıntı ve güzelliğin olduğu Selamlık bölümünden ayrılıp, soldaki ilk odadan içeri giriliyor. Buradaki odaların dekorunun daha sade olduğu görülüyor. Odaları geçtikten sonra tekrar geniş bir salona giriliyor ki Divanhane olduğunu öğreniyoruz. Ağırlıklı olarak koyu kırmızı renklerin hâkim olduğu bu salonun orta yerinde, ısınma amaçlı bir mangal bulunuyor.

Vitray formunda hazırlanmış renkli camlar burada da göz alıcı ve gün ışığını salonun içerisine gök kuşağı renklerini içeren motifler halinde girmesini sağlıyor. Divanhane ve Beste Odası’nda pencere üstlerinden dolaşan bir frizde dönemin tanınmış şairleri Şeyh Galip ve Enderuni Fazıl’ın, Terane Kasrı ve III. Selim’i öven şiirleri Hattat Mehmet Esad El Yesârî tarafından ta‘lîk hat ile yazılmıştır. Osmanlı hanedanlarının sürgün edildiği tarihe kadar Saray erkânından bazıları bu kasırda yaşamışlardır.  

Abdülaziz’in küçük kızı Emine Sultan ve ailesi bu kasırda en son kalan Osmanlı Hanedan üyelerinden biri olmuştur. Günümüzde bir müze-saray olarak  ziyarete açık tutulan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katı, Sultan III. Selim’in besteci özelliği de göz önünde tutularak, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan görsel kaynaklar ve kimi kurum ve kişilerin armağan ettiği çalgıların bir araya getirilmesiyle “Türk Çalgıları Sergisi” mekânına dönüştürülmüştür.

Kasrın bahçesindeyse, özellikle yaz aylarında konuklara yönelik kafeterya hizmetleri, klasik Türk Sanat Müziği örneklerinin seslendirildiği Aynalıkavak Konserleri ile ulusal ve uluslararası nitelikte kabul törenleri yapılmaktadır. Türkiye’nin ilk ‘’Musiki Müzesi’’ olan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katında oluşturulmuştur. Kendisi de bir musikişinas olan II. Selim ile özdeşleşen bu saray da onun eğilimlerine uygun olarak bir musiki müzesine dönüştürülme fikri ile bu saray Türkiye’deki ilk musiki müze olma niteliğini taşımaktadır. Sarayda III. Selim’in kullandığı veya diğer devirlerden kalan Osmanlı Türk musikisi aletleriyle, devrin zevkini, süsleme ve sanat anlayışını yansıtan çok çeşitli diğer eşyalar da sergilenmektedir. 

Tersane Kasrı, 1975 yılında Milli Saraylara devredildikten sonra,1984 yılında müze-saray statüsünde, Aynalıkavak Kasrı olarak ziyarete açılmıştır. 2005 yılında yeniden başlatılan yenileme ve tefriş çalışmaları tamamlanarak, 5 Kasım 2010 tarihinde, Müze-Saray olarak halkın ziyaretine açılan Aynalıkavak Kasrı, Pazartesi ve Perşembe günleri kapalı olup, haftanın diğer günleri açıktır.

Kaynaklar:

1)  tr.wikipedia.org

2) http://http://www.millisaraylar.gov.tr

482 total views, 4 views today

Share

Bairro Alto Lizbon

 

                                                                                                    9 Şubat 2018 saat 19,45, Lizbon…

Otelimiz HF Fenix Lisboa’dan yaklaşık 1200 metre uzaklıktaki Restauradores Meydanındayız. Başta Rossio Meydanı olmak üzere Baixa bölgesi ve Ticaret Meydanını panoramatik olarak dolaştıktan sonra bu meydana dönmüştük. 24 saat süreyle geçerli bilet aldık ve gece hayatının muhteşem olduğunu duyduğumuz Bairro Alto’ya gitmeye karar verdik. Verdik çünkü hemen yanımızda Gloria fünikülerinin başlangıç noktası bulunuyordu,

Lizbon’u tramvaylar şehri diye tanımlasak hiç de yanlış olmaz. Yaptığımız panoramatik gezide, neredeyse şehrin bütün sokaklarından tramvaylar geçtiğini görmüştük. Bizdeki otobüslerin, dolmuşların yerini tramvaylar almış. 5-6 vagonlu devasa tramvaylar yerine İstanbul Beyoğlu ya da Kadıköy tramvayı gibi nostaljik ama aynı zamanda şehir halkınca da etkin olarak kullanılan ufak tramvaylar bunlar.

1885 de açılmış olan Gloria füniküleri yüksek mahalle anlamına gelen “Bairro Alto” ya gidiyormuş. Oldukça dik bir yokuşu olan daracık bir sokakta tırmanmaya başladık. 60 metre yükseleceğimiz 250 metrelik sokakta duvarlara çok güzel grafitiler yapılmış, onlara bakarken yolculuk bitiverdi. Pedro de Alcantara durağında indikten sonra birkaç merdivenle Pedro de Alcantara Caddesine giriyoruz. Böylece Bairro Alto semtine giriş yapmış olduk. Durağın bitişiğindeki parkta bulunan “Miradouro de Sao Pedro de Alcantara” olarak bilinen seyir terasına giriyoruz.

Santa Gloria fünikülerinin üst durağında bulunan bir seyir terası burası… Lizbon’un aşağı mahallelerini, Özgürlük Bulvarını, Rossio Meydanı, Alfama Bölgesi, Tejo Nehri ve Sao Jorge Kalesi’ni gözlemlemek için en uygun seyir terası Miradouro de Sao Pedro de Alcantara. Özellikle öğleden sonra ve akşamüstü buraya gelip batan güneşin kaleye vuruşunu ve birer birer ışıkları yanmaya başlayan aşağı mahalle evlerini izlemelisiniz. Demişti otel resepsiyonundaki görevli. Seyir terasından panoramatik fotoğraflar çektikten sonra Dom Pedro V Caddesi üzerinden Bairro Alto’nun kuzey bölgesine ilerliyor ve Principe Real garden’a kadar gidiyoruz.

Bairro Alto, Lizbon’un gece hayatının merkeziymiş. Sayısız küçük bar, samimi trend mekanları ve restoranlar ile Fado’nun insanları hüzünlendirdiği ezgileri duyabilirmişiz. Hafta sonları boyunca fado sanatçıları sokaklara dökülür ve gece boyunca eğlenen insanlarla dolu dar Arnavut kaldırımlı sokaklarda karnaval atmosferi yaşanırmış. Bairro Alto’daki geceler eğlenceli vakit geçiren herkesle barışık olup, ayrımcılık yapmazmış. Yabancılar, yerliler, gay, düz, genç ve yaşlı herkesle mutlu bir karışım olurmuş.

Bairro Alto, Lizbon’un gece hayatının merkezidir. Demişti otelimizdeki görevlilerden biri. Özellikle fado mekanlarıyla göz dolduruyormuş. Kelime anlamı kader olan Fado Müziğinin çıkış noktası ise, keşifler yapmak amacıyla şehirlerinden ayrılan Portekizli denizcilerin gidip de dönmeyenlere yakılan ağıtlar olmuş. Fado mekanlarında insanları hüzünlendiren ve sizi Portekiz’in keşifler dönemine götüren ezgileri dinleyebilirsiniz. 

Principe Real garden’dan geri dönüşte A Padaria Portuguesa olarak bilinen fırına giriyoruz. Aslında bir yeme içme mekanı ama her şey fırından sıcak ve taze çıkarılıyor. Portekizliler de aynı İspanyollar gibi tuzludan çok tatlıya düşkünler. Kahvenin yanında milföy hamurlu ve kremalı tatlıları çok seviyorlar. Özellikle de “Pastel de Nata” ya da “Pasteis de Belem” diye bilinen içi kremalı, dışı çıtır milföylü tatlıları çok meşhur. Belem Turtası olarak da bilinen dışı çıtır hamur, içi muhallebi, üstü bol tarçın ya da pudra şekeri dökülerek yenen sıcacık bu lezzeti Lizbon’da yapan birçok yer varmış. Eşim daha önce bu konuda bilgilenmişti. Pastel de Nata’yı mutlaka tatmak istiyordu. Mekan kalabalık olduğundan, ikimize de birer tane alarak dışarı çıktık. Chiado’ya doğru yürürken yedik. Gerçekten de çok nefisti.

Yürümekte olduğumuz Chiado, Bairro Alto ile Lizbon’un birbirine komşu iki ilçesiymiş. Biri gece modası geçmiş ama şık, diğeri modaya uygun ve geceleri renkli ve eğlencelidir. Chiado, tarihi anıtları, geleneksel mağazaları, ilginç kafe ve lokantalarıyla Lizbon’un gözde alışveriş ve tiyatrolar bölgesiymiş.

Cadde boyunca ilerleyip Church of Sao Roque adıyla bilinen kilisenin yanındaki meydanda biraz oyalandık. Ardından Praça Luis de Camoes olarak bilinen tarihi meydana kadar yürüdük. Geri dönüşümüzde de Pastelaria E Cafetaria Adonis olarak bilinen kafeden balık köftesi alarak yedik. Zaman da bir hayli ilerlediği gibi İstanbul Lizbon arasında yaptığımız yolculuğun da yorgunluğu vardı. Geri dönmeliydik. Öyle de yaptık…

450 total views, no views today

Share

Lizbon Kâşifler Anıtı ve Belem Kulesi

                                                                       10 Şubat 2018 saat 12,30, Lizbon Kâşifler Anıtı…

Lizbon’u yerle bir eden depremin öncesinde Kraliyet Sarayının yer aldığı Ticaret/Comercio Meydanı 1755 yılından sonra tekrar oluşturulmuş. Otobüslerin ve tramvayların içinden geçtiği Ticaret Meydanı, günün en yoğun saatlerinde insanların bir şeyler yemek, dolaşmak, koşu yapmak için seçtiği yerlerden biri. Turistlerin de önemli uğrak yerlerinden biri olan Praça do Comercio aynı zamanda önemli bir ulaşım merkezi olup, Lizbon’un bütün bölgelerine giden ulaşım araçları buradan geçiyor.

Lizbon

Lizbon

Rossio ’den geldiğimiz bu meydanı gezip, fotoğraflarımızı çektikten sonra sahilde bulunan kayalıklarda oturduk. Seyir terasından Tejo Nehri ile nehir üzerindeki 25 Nisan Köprüsünü seyrettik, fotoğraflarını çektik. Zafer Anıtının yanına döndüğümüzde 15 numaralı tramvayın Belem bölgesine gittiğini öğrendik. Fırsatı kaçırmadık, bindik… Ver elini Belem Bölgesi… Kâşifler Anıtı ve Belem Kulesi…

Ticaret Meydanının yaklaşık 6 km batısında, Tejo sahilinde bulunan Belem’e giderken 25 Nisan Köprüsü altından da geçtik. Köprünüm ilk adı Salazar…1966 yılında Salazar Köprüsü olarak açılan Lizbon’ un ilk asma köprüsü 1974 yılında, Karanfil devrimi anısına, 25 Nisan Köprüsü adını almış.  Portekiz 1932-1968 yılları arasında 36 yıl boyunca diktatör Salazar tarafından yönetilmiş. Salazar rejiminin yıkan kansız askeri darbe, silahların namlularında karanfil takıldığı için karanfil devrimi olarak tarihe geçmiş. 25 Nisan 1974 yılındaki Karanfil Devrimi ile Portekiz’de diktatörlük ve sömürgelerindeki savaşlar bitmiş. Portekiz tarihinin yeni bir dönemi başlamış. 25 Nisan günü de ülkede Özgürlük Günü olarak ilan edilmiş.

 

Tejo Nehri üzerinden Lizbon’u karşı kıyı Almada ’ya bağlayan köprünün yapımı 4 yıla yakın sürmüş ve 6 Ağustos 1966 tarihinde trafiğe açılmış. 2.277 metre uzunluğunda ve sudan 70 metre yükseklikte olan köprü üzerinde 6 şeritli yol bulunmaktadır. Alt kısmına 1999 senesinde iki şeritli tren rayı eklenmiş. Köprünün Almada tarafında Cristi Reio adıyla bilinen devasa bir heykel var. Cristo Rei heykelini, ülkeyi İkinci Dünya Savaşına girmekten kurtardıklarına inanılan İsa’ya teşekkür amacıyla dikmişler oraya.

Vasco da Gama Anıtı

Köprünün altından geçtikten 6 durak sonra Belem’deyiz. Durağın karşısındaki parkın içinden geçerek sahile ulaşmak istiyoruz. Parktan geçerken ortasında dikili taş boyutlarında bir anıt dikkatimizi çekiyor.  Anıtın ünlü kaşif Vasco da Gama için yapıldığını öğreniyoruz. Vasco da Gama, 1450 yılında Portekiz’in Sines kasabasında dünyaya gelmiş. Küçük yaşta denizciliğe merak saran Gama, kendisini bu yönde yetiştirmiş. 

Denizaşırı Portekiz İmparatorluğunun temellerini atan Kral I. Manuel tarafından 1495 yılında Hindistan’a denizden yol aramakla görevlendirilen Vasco da Gama’nın emrine dört gemiyle 160 denizci verilmiş. 8 Temmuz 1496 tarihinde yola çıkan donanma uzun süren bir yolculuğun ardından önce Ümit Burnu’na sonra da Mayıs 1498’de Hindistan’ın batı kıyılarına ulaşmış.

Portekiz tarih boyunca çok sayıda ülkeyi kolonileştirmiştir. Afrika ülkelerinden Uzakdoğu’ya ve Güney Amerika’ya kadar birçok ülkeyi sömürgeleştiren Portekiz, sömürgecilik konusunda İngiltere’yi bile geride bırakmıştır. Bugün dünyada 200 milyona yakın insan Portekizce konuşmaktadır.

Kâşifler Anıtı (Padrao Dos Descobrimentos)

Vasco da Gama Anıtından sahile geçtikten sonra yaklaşık 800 metre yürüyerek Kâşifler Anıtına ulaştık. Portekiz tarihine damga vurmuş olan kâşiflerin hepsi bu alandan sefere çıkmışlar.  Anıt, 15. yüzyılda ülke kâşiflerinin sefer yapmalarını finanse ve teşvik eden, Denizci Henry’nin 500. Ölüm yıl dönümü anısına 1960 yılında inşa edilmiş.

Anıt üzerinde, ülkenin altın çağında çok önemli görevler üstlenmiş olan otuz kişinin kabartması yer alıyor. Doğu ve batıdan bakış açısına göre kabartmalarda değişiklik olabiliyor. Doğu cephesinden bakıldığında Denizci Henry, elinde bir gemi ve arkasında Kral Alfonsso V, Pedro Alvares Cabral, Vasco Da Gama ve Ferdinand Magellan bulunuyor. Bunlardan Vasco da Gama Hindistan’ı, Pedro Alvares ise Brezilya’yı keşfetmiş. Ferdinand Magellan da dünya etrafında ilk geziyi yapan kâşif olarak tanınmış. Diğer figürler ise matematikçiler, din adamları, haritacılar ve yine kâşiflerden oluşuyor.

Anıta ön cepheden bakıldığında devasa bir kılıç figürü görülür. Merdivenlere doğru giderken solda ve sağda yazılar görebilirsiniz. Sağdaki yazı ‘’Prens Henry’nin 500. Ölüm yıldönümü anısına’’, soldaki ise ‘’Deniz yollarını keşfeden Henry ve diğer kâşiflere…’’imiş. 52 metre yükseklikte bulunan bu anıta giriş için 10 Euro ödememiz gerektiği gibi, belli bir yüksekliğe kadar asansör ile sonra da biraz merdiven çıkarak eşsiz manzarasına ulaşabilirmişiz. Yeterli zamanımız olmadığından dışarıdan fotoğraflarını çekmekle yetindik ve Belem Kulesine doğru yürümeye başladık.

Lizbon

Belem Kulesi (Torre de Belem)

Kaşifler Anıtından yaklaşık 1200 metre batıda olan Belem Kulesi, Portekiz Kralı Dom Manuel saltanatının son yıllarında, 1515-1520 yılları arasında Tejo/Targus Nehrini korumak amacıyla inşa edilmiş. 1755 yılında yaşanan büyük deprem öncesi nehrin ortasında olan Belem kulesi, nehir yatağının depremden etkilenip değişmesi sonucu,  kıyıda kalmış. Kule bir süre hapishane olarak da kullanılmış. 16. Yüzyıl başlarında ülkede gelişen ve farklı keşiflerin izlerini taşıyan, Gotikten Rönesans’a geçiş zamanına denk gelen, Karma ve gösterişli bir mimari motif tarzına sahip ‘’Manuel’in’’ mimarisinin çok güzel örneklerinden biri sayılıyormuş.

Şehrin sembollerinden biri olan bu eşsiz kule 16 yüzyılda, Portekizli ünlü bir keşif olan Vasco de Gama’nın anısına yaptırılmış. Belem, günümüze kadar zarif mimarisi ile gelmeyi başaran ender yapılardan biri olarak tanıtılıyor rehberlerce. Dışarıdan sade ve küçük görünse de, aslında gayet büyük ve süslemeli bir kuleymiş Belem. Avludan sonra, dört katlı olup, yükseldikçe görüş açısı genişliyormuş. Merdivenler aşırı dar olduğundan kalabalık bir gurup ile en tepeye tırmanmak çok zormuş. Yapımına 1515 yılında başlanan ve 1519 yılında açılışı yapılan kulenin yüksekliği yaklaşık olarak 30 metredir.

1983’de UNESCO tarafından ünlü Jeronimos Manastırı ile beraber Dünya Mirasları Listesine alınmış. Portekiz Kralı Manuel’in döneminde yaşanan muazzam zenginliğin bir kanıtı olarak görülüyor. Kulenin üst kısmı cephanelik ve özel konutlar içeriyormuş. Zamanımız kısıtlı ve kuleye girmek isteyenlerin çokluğu nedeniyle sadece çevresinde dolaşıp, fotoğraflarını çekmekle yetindik.

Pasteis de Belem (Belem Pastanesi)

Portekizliler de aynı İspanyollar gibi tuzludan çok tatlıya düşkünler. Kahvenin yanında milföy hamurlu ve kremalı tatlıları çok seviyorlar. Özellikle de “Pastel de Nata” ya da “Pasteis de Belem” diye bilinen içi kremalı, dışı çıtır milföylü tatlıları çok meşhur. Belem Turtası olarak da bilinen dışı çıtır hamur, içi muhallebi, üstü bol tarçın ya da pudra şekeri dökülerek yenen sıcacık bu lezzeti Lizbon’da yapan birçok yer var. Bazılarında tadına da baktık, ancak eşimin araştırmasına göre turtanın esas çıktığı yer Pasteis de Belem’miş. 15 numaralı tramvayın geri dönüş durağından yaklaşık 400 metre batıda, yolumuz üzerindeydi. Mekânın önünde sürekli sıra bekleyen insanlar, vitrininde turtalar, vişne likörleri ve çeşit çeşit tatlı hamur ürünleri var. Biz de sıraya girdik. Dışarıdan fazla büyük bir yer gibi görünmemekle birlikte, içeriye girdiğinizde bitmek bilmeyen bir dolu salonda hizmet verildiğini gördük. Zar zor bir masa bulup, yerleştik.

Belem Pastais Lizbon

Belem Turtası olarak da bilinen “Pastel de Nata” temel olarak tabanı milföy hamurundan olup, küçük kek kaplarında pişiriliyormuş. İçini pastacı kremasına benzer bir krema ile doldurup fırına verildikten sonra kremanın üstü bizdeki fırın sütlaç gibi kızarıncaya kadar bekletiliyor. Bu da tatlıya hafif bir karamel tadı veriyor. Gerçekten de Belem Turtasının tadı Pasteis de Belem ’de bir başkaymış. Çok sevdik, gezimizi taçlandırmış olarak tramvay durağına ulaşıp, otelimize gitmemizi sağlayacak bir rota çizdik.

508 total views, 2 views today

Share

Lizbon-Baixa Bölgesi ve Ticaret Meydanı

 

                                                                                    10 Şubat 2018 Lizbon Comercio, saat 11,30… 

Sabah saat 08,30’da ayrıldığımız otelimizden bu ana kadar Lizbon’un en büyük ve en ünlü Özgürlük Bulvarının batı yaya bölgesinde kurulan antika pazarlarını gezerek Rossio Meydanına gelmiş, meydan ve çevresini yaşayarak gezmiştik. Şimdi de Comercio ve Rossio gibi Lizbon’un en büyük meydan ve bulvarlarını içinde barındıran Baixa Bölgesine girip tanımak istiyoruz. Lizbon’un en eski bölgesinde yürüyerek keşfedeceğimiz çok şey var. Var ama önce kısa bir tanıtım yapmakta da fayda var.

Eduardo VII Parkından Lizbon

Eski Lizbon yan yana olan üç mahalleden; Bairro Alto, Baixa ve Alfama’dan oluşuyor. Liberdade olarak bilinen Özgürlük Meydanının doğusunda Alfama, batısında Bairro Alto yer alırken Rossio meydanıyla Tejo Nehri arasında kalan bölge Baixa ’dır. Eski Lizbon alt ve üst şehir olarak ikiye bölünmüş. Barrio Alto, kentin daha pahalı üst kısmı olarak biliniyor. Başlangıçta şehir surlarının dışında yer alan Alfama ise yoksul aile ve kişilerin yaşadığı bir bölgeymiş. Lizbon önemli bir limana dönüşürken Alfama denizcilerin ve liman işçilerinin yaşadığı zorlu ve yoksul bölge olarak alçakgönüllü bir konumda kalmış. Hala da öyle…

Muhteşem meydanlar, caddeler, sokaklar, butik alışveriş yerleri, restoranları ve tarihi anıtlarıyla Baixa bölgesi Lizbon’un kalbidir.  11 Kasım 1755’de, dünyanın en güçlü kaydedilmiş depremlerinden biriyle Baixa yerle bir olmuş. Büyük Tsunami ile birlikte bölgedeki binlerce kişi ölmüş. Haritadan silindi sanılan bölge küllerinden yeniden doğmuş. Doğmuş çünkü Portekiz Kralı Jose, harabe haline gelen bölgenin yeniden inşası için Pombal Marquis’i atamış.  Kraldan tam yetki alam Pombal Özgürlük Bulvarı ve çevresindekilerle birlikte bu bölgeyi yeniden yaratmış. Baixa binaları Neoklasik tarzda inşa edilmiş olup, görkemlidir. Daha da önemlisi Depreme dayanıklı mimarinin en eski örneklerini oluşturmaktadırlar.

Lizbon Santa Justa asansörü

Lizbon’un en merkezi ve hareketli bölgesi olan Baixa ’da Rossio ve Figueira Meydanlarını Comercio olarak bilinen Ticaret Meydanına bağlayan birbirine paralel sekiz cadde bulunmaktadır. Bu caddelerden en batıda bulunan Rue Aurea üzerinde, Baixa bölgesini oldukça yüksek bir tepede bulunan Bairro Alto’ ya bağlayan Tarihi Santa Justa Asansörü tüm turistlerin ilgi odağıdır. İlgi odağıdır çünkü Paris’teki Eiffel Kulesi kadar olmasa da eski Lizbon mahallelerinin panoramatik fotoğraflarını çekecek kadar yükselmektedir. En üst konumunda, panoramik görüntü ve fotoğraflar için bir de seyir terası bulunmaktadır.

1900’lü yıllarda Baixa ile Barrio Altoyu birbirine bağlamak için Gustave Eiffelin öğrencilerinin tasarladığı dövme demirden yapımına başlanan bu nostaljik Elevador Santa Justa asansörü 1902 yılında hizmete girmiş. Eşimle benim de görülmesi gereken yerler listemizde olan asansörü gördük ama binmedik. Asansöre binmek isteyenlerin oluşturduğu kuyruk uzundu, üstelik bir önceki akşam biz füniküler aracılığıyla o bölgeye ulaşmış ve gezmiştik. Sadece asansörü görmek istemiştik. Asansör önünde fotoğraflar çektikten sonra Baixa’nın en ünlü caddesi Rua Augusta’ ya geçiyor ve Tejo Nehri’ne doğru ilerliyoruz.

Lizbon Rua Augusta

Rua Augusta, birbirine paralel sekiz caddenin tam ortasında yer alıyor. Bölge tamamen düzlük ve alışveriş mağazalarıyla dolu. Trafiğe kapalı caddeye restoranların değişik renklerdeki masa ve sandalyeleri konulmuş, müşterilerini beklemekteler. Cadde zemini adeta gergef gibi işlenmiş,siyah bazalt ve sarı traverten taşlarla döşenmiş kaldırımları ayrı bir hava katıyor caddeye.  Hediyelik eşya dükkânları, restoranlar çeşit çeşit. Derken caddenin sonundaki, Rua Augusta’nın ile Praça do Comercio’yu birbirine bağlayan, etkileyici Arco da Rua Augusta yani devasa Zafer Anıtı görünüyor.

Lizbon Arco da Rua Augusta

Kentin önemli turistik simgelerinden biri olan Arco da Rua Augusta, yani Zafer Anıtı,  1755 Depremi’nin ardından kentin yeniden dirilişini anımsatmak amacıyla inşa edilmiş. 11 metre yüksekliğinde ve 6 sütun üzerine oturan anıtın üstüne tarihsel figürlerin heykelleri konulmuş. Aralarında Marki de Pombal ve Vasco de Gama’nın bulunduğu tarihi figürlerin heykelleri de bulunmakta olup, Atlantik Okyanusu’ndan gelenler için şehrin giriş kapısı olmuş. Şehrin orijinal planların hazırlanmasından yaklaşık bir asır sonra, ancak 1875 yılında bitirilmiş.  Kule üstündeki üç heykel zaferi sağlayan Valor ve Genius’u ödüllendiren kadın alegorisini imiş… Tabandaki oturmuş iki figür ise Portekiz, Tejo ve Douro’nun iki akarsuyu temsil ediyormuş.

Lizbon

Fotoğraflarını çekerek Zafer Takı’nın altından Praça do Comercio yani Ticaret Meydanı’na geçiyoruz. Depremin öncesinde Kraliyet Sarayının yer aldığı Ticaret Meydanı 1755 yılından sonra tekrar oluşturulmuş.  Meydanın üç tarafını örten geleneksel boyalı binalar ve merkezindeki Kral Jose heykeli ile Lizbon’daki meydanlarının en ilgi çekici ve en büyük olanıdır.  Meydanda dolaşıp, fotoğraflarınızı çektikten sonra, İster hemen sahilde bulunan kayalıklara oturup manzaranın tadını çıkarın, isterseniz kafelerden birine oturup Portekiz’in muhteşem şaraplarından tadın. Demişti Cafe Tur danışmanı.

Otobüslerin ve tramvayların içinden geçtiği Ticaret Meydanı, günün en yoğun saatlerinde insanların bir şeyler yemek için ya da dolaşmak, koşu yapmak için seçtiği yerlerden. Turistlerin de önemli uğrak yerlerinden biri… Praça do Comercio aynı zamanda önemli bir ulaşım merkezi olup, Lizbon’un bütün bölgelerine giden ulaşım araçları buradan geçiyor. Alfama Bölgesine giden 28E numaralı sarı tramvayın da buradan geçtiğini gördük. 

Sahilde bulunan kayalıklarda oturduk. Seyir terasından Tejo Nehri ile nehir üzerindeki 25 Nisan Köprüsünü seyrettik, fotoğraflarını çektik. Zafer Anıtının yanına döndüğümüzde 15 numaralı tramvayın Belem bölgesine gittiğini öğrendik. Fırsatı kaçırmadık, bindik… Ver elini Belem Bölgesi… Kâşifler Anıtı ve Belem Kulesi…

676 total views, no views today

Share

Lizbon’un Kalbi Rossio Meydanı

 

                                                                                                          10 Şubat 2018 Lizbon, saat 08,30…

Otelimiz kahvaltı dahil olarak rezerve edilmişti. Zamandan kazanmak için saat 07,30’da kahvaltı salonuna indik. Açık büfe kahvaltıda Kuş sütünden gayrı her şey vardı. Öyle ki misafirleri güne neşeli başlasınlar diye, açık büfede kahvaltılıkların yanı sıra alkolü düşük değişik şaraplar ve şampanya da koymuşlardı bir buz kovasının içine. Hayatımda böyle kahvaltı veren bir başka yer tanımadım. Kahvaltımız bittikten sonra biz de birer kadeh şampanya alarak güne keyifli başladık.

Dün 9 Şubat 2018 Cuma günü saat 17,00’de otelimiz Fenix’in önündeki Pombal Meydanından hareketle Liberdade olarak bilinen Özgürlük Bulvarında keyifli bir yolculuktan sonra Rossio ve Figueria meydanlarıyla Baixa bölgesi ve Ticaret meydanını panorama tik olarak gezmiş ve şehri ikiye ayıran Tejo nehri kıyısına kadar ulaşmıştık. Otelimize geri dönerken de, şehir içindeki bütün ulaşım araçları için 24 saat geçerli olan kartlı bilet almıştık. Biletlere 12 Euro ödemiştik. Bu gün hem yürüyerek hem de ulaşım araçlarından yararlanarak Lizbon’u yaşayarak gezmek istiyoruz. Pombal meydanından Özgürlük Bulvarına giriyoruz. 90 metre genişliğindeki bulvarın iki tarafında ikincil taşıt yolları, bisiklet yolları ve mozaiklerle kaplı yaya yolları var. Kestane ve palmiye ağaçları arasında yürürken desenli mozaikler bir başka güzellik katıyor ortama. Fotoğraf çekerek ilerliyoruz bir taraftan da Portekiz tarihini konuşuyoruz eşimle.

Avrupa’nın güneybatısında İber yarımadası üzerinde yer alan yaşlı kıtanın en batı ucudur Portekiz ve başkenti Lizbon. Portekiz toprakları geride bıraktığı üç bin yıl içinde Fenikeliler, Yunanlılar, Romalılar, Cermenler ve Endülüs Emevilerinin de bulunduğu çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış. 711 yılında Emevilerin yönetimine geçen şehir Endülüslüler zamanında gelişip, büyümüş. Lizbon, bir zamanlar, Brezilya’dan Macau’ya kadar uzanan bir denizcilik imparatorluğunu kontrol eden, kıtanın en zengin şehirlerinden biriymiş.

Bugün Avrupa’nın en batısında kalan küçük bir devlet konumunda bulunsa da, geçmişte öncüsü olduğu coğrafi keşiflerle dünya tarihinin seyrini değiştirmiş bir ülkedir Portekiz. Bu durumunu biraz da Atlas Okyanusuna açılan Tejo nehrine bağlıdır. Portekizliler uzak denizlere yelken açan ilk milletti.Uzak denizlere açılmada,bilinmeyen coğrafyaları keşfetmedeki başarıları,haritacılık konusunda ilerlemeleri ve devrin en gelişmiş gemilerine sahip olmalarından kaynaklanıyordu. Coğrafi keşiflerle birlikte dünyanın dört bir yanına yayılan Portekiz, gittikleri ülkelere dili ve kültürünü de götürmüş. Portekiz dünyaca ünlü kaşifleri Kristof Kolomb, Vasco De Gama, Alvaro Fernandes, Luis Cadamosto, Bartolomeu Dias, Joao Rodrigues Cabrilho  ve Denizci Prens Henry gibi onlarca kaşifin sayesinde dünyanın dört bir yanına yayılmış.

Kâşifler diyarı Portekiz’in başkenti Lizbon tarihi yapılarıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Binaları mavi seramiklerle, kaldırımları ve meydanları taş ve seramik desenlerle süslü bu şehir her şeyi hak ediyor. Beyaza yıkanmış binaları, kızıl çatıları, sarı renkli nostalji tramvayı herkesi büyüleyecek güzellikte…

Portekiz’in başkenti olan Lizbon, ülkenin batısında, Tagus nehrinin döküldüğü Atlas Okyanusu sahilinde yer alıyor. Avrupa’nın diğer başkentlerine benzemeyen Lizbon huzur, güvenlik ve bolca nostalji barındırıyor. Ortaçağ mimarisinin en iyi korunduğu yerleşim alanlarından biri olan şehir; Arnavut kaldırımlı dar sokakları, nostaljik pastane ve kafeleri, muhteşem katedralleri ve renkli gece kulüpleriyle gezilmesi gereken şehirler içinde ilk sıraları almayı hak ediyor.

Lizbon, her köşe başında karşınıza çıkan tarihi eserleri, yedi tepeye kurulmuş şehir mimarisi, rahatlatıcı deniz havası, şehri ikiye bölen Tagus/Tejo nehri sayesinde ‘’karşı taraf’’ kavramının oluştuğu, sıcakkanlı insanları ile İstanbul’a benzetilen bir beyaz şehir…

Bu şehir ve topraklarında bulunduğu Portekiz tarih boyunca çok sayıda ülkeyi kolonileştirmiş. Afrika ülkelerinden Uzakdoğu’ya ve Güney Amerika’ya kadar birçok ülkeyi sömürgeleştiren Portekiz, sömürgecilik konusunda İngiltere’yi bile geride bırakmıştır.  Bugün dünyada 200 milyona yakın insan Portekizce konuşmaktadır. Bu nedenle halkının bir bölümünü sömürgelerinden gelenler oluşturmuş. Günümüzde 50’yi aşkın müzeye sahip olan Lizbon, Tejo nehrine bakan yamaçların arasından kıvrılarak inen dar cadde ve sokaklarıyla konuklarını büyüleyen mükemmel bir görüntüye sahip… 

1500 metre uzunluğundaki Özgürlük Bulvarında keyifli bir yolculuk yaptıktan sonra, İstanbul’daki Sultanahmet Meydanını andıran Rossio Meydanına geçiyoruz. Nasıl ki İstanbul’a gelenlerin mutlaka görmesi gereken meydanlardan biri Sultanahmet’tir. Lizbon’a gelenlerin de mutlaka görmesi gereken meydanlardan biri Rossio ’dur. İlk dikkatimizi çeken de meydanın zemini oldu. Oldukça çekici olan siyah ve beyaz renklerden oluşan dalgalı bir yapı oluşturmuşlar. Kendinizi gerçekten dalgalı bir ortamda hissediyorsunuz. Böyle bir uygulamayı İzmir’in Kordon Boyunda görmüştüm.

Eski Lizbon’un en önemli meydanlarından biri olan Rossio Google Haritalarda Square Pedro IV olarak da adlandırılıyor. Meydan bir taraftan daracık sokaklarla Baixa ve aşağı şehire açılırken, bir taraftan da Özgürlük Bulvarıyla yeni şehire açılmaktadır. Yapım tarihi 1887 yılına kadar giden meydan dikdörtgen şeklinde olup, uzun kenarı kuzey-güney aksındadır. Kuzey ve güney kenarlarına yakın olacak şekilde konuşlandırılmış iki çeşme bulunmaktadır. 19. yüzyılda meydan Portekiz mozaikleri ile kaplanmış ve Fransa’dan gelen çeşmeler meydana yerleştirilmiştir. Merkezinde ise Portekiz ve Brezilya Kralı Dom Pedro’ nun heykeli bulunuyor. Kuzeyinde 1846 yılında açılmış Devlet Tiyatrosu yer alırken, kuzeybatısında Rossio tren istasyonu yer alır. Bu istasyondan Portekiz’in diğer birçok şehrine gitmek mümkünmüş.

Bir zamanlar hayvan pazarının kurulduğu Rossio Meydanında bir zamanlar Engizisyon mahkemelerinin kurulduğunu öğreniyoruz. 18. Yüzyılda bayram kutlamalarının yapıldığı meydan boğa güreşi arenası olarak da kullanılmış. Ne kadar da İstanbul’daki Sultanahmet Meydanı ve tarihçesini andırıyor. Sultanahmet Meydanında olduğu gibi Rossio ’da Lizbon’un kalbi olmuş.

Masaları dışarıya yayılmış restoran ve kafeleriyle Rossio çok renkli bir dünya sunmaktadır ziyaretçilerine. Dış cephesi Lafonten’den hikâyeler anlatan, Portekiz ve İspanya’ya özel bir seramik çalışmasıyla süslenmiş Tabaccarin Monaco’nun çok güzel bir kafe olduğunu görüyoruz. Meydandaki kafelerin en ünlüsü ise Aurea sokağına yürürken sağında kalan kafe Nikola’dır.

Rossio meydanında yüzünüzü deniz yönünde döndürdüğünüzde karşınızdaki yaya yolu Augusta Caddesi olup, sizi Ticaret meydanına götürür. Solunuzdaki tepeler ise birinin üzerinde kalenin de bulunduğu Alfama, sağınızda yükselen tepelik yerler de Barrio Alto’ dur… Rossio ile Ticaret Meydanı arasında kalan bölge de Baixa ’dır.

Lizbon’da toplu taşım ulaşımı çok iyi düzenlenmiş. Birçok seferin ilk kalkış yeri Rossio ‘nun sol paralelinde bulunan Figueira Meydanıdır. Belem bölgesi için Augusta ya da herhangi bir paralel caddesini takip ederek Comercio (Ticaret) Meydanı’na inmeniz gerekiyor. Tren, Metro ve otobüs durakları gibi ulaşmak istediğiniz her yer için Rossio bir merkezdir…

1922 yılında açılmış olup, Lizbon’a gelen bütün turistlerin kahve içtikleri bir yer olarak söylenen Pastelaria Suiça ’da mola verip biz de kahve içtik. Nefeslendikten sonra meydanın doğusunda, bize göre sol tarafında kalan Figueira Meydanına geçtik.

Figueira Meydanı ve Kral I. John heykeli

Figueira da Orta Çağdan beri tarihi meydanlardan biri… Portekiz’de özellikle Lizbon’da 100 yıllıktan fazla kafeler, restoranlar, kitapçılar ve diğer yerler var. Eski dünyanın kâşifleri yaşamasını, harcamasını, kaliteyi biliyorlarmış. Modern zamanın turistleri için de her şeyi düşünmüşler. Sevimli görünüşleriyle tuk tuklar, rehber eşliğinde cincırlı şehir gezileri, özlemli tramvaylar, ilginç-renkli-eğlenceli kara ve deniz taşıtları… Seçenekler çok…

810 total views, 4 views today

Share

Lizbon-Kaşifler Şehrinde ilk gün

 

                                                                                 9 Şubat 2018 öğleden sonra, Lizbon Portekiz…

Neredeyse iki yıldır gitmek için birçok proje yaptığımız bir şehir olan Lizbon’dayız nihayet. Kaşifler diyarı Portekiz’in başkenti Lizbon tarihi yapılarıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almış. Binaları mavi seramiklerle, kaldırımları ve meydanları ise taş ve seramik mozayiklerle süslü bu şehir her övgüyü hak ediyor. Beyaza yıkanmış binaları, kızıl çatıları, sarı renkli nostalji tramvaylarıyla herkesi büyüleyecek güzellikte bulduk Liznon’u…

İki yıldır Lizbon’a gelmek için birçok proje yapmıştık. Otellerinde yer ayırttık, uygun ücretli uçak bileti bulamadık. Uçak bileti bulduğumuz zamanda da ekonomik konaklama yeri bulamadık. Tam ümidimizi kesmiştik ki Cafetur ’un promosyonlu bir turu ile karşılaştık.  9-12 Şubat tarihleri arasında düzenlediği bu etkinlik dikkatimizi çekti. Üstelik 9 Şubat eşimin doğum günüydü.  

Pombal Meydanı Lizbon

Cafetur bize özel program yaptı. Bizi İstanbul’dan alıp Lizbon’da seçtiğimiz Otel HF FENİX’e kadar bütün transferleri sağlayacak ve aynı şekilde dönmemizi sağlayacaktı. Bir bakıma ulaşımınızı sağlıyordu. Biz Liberdade olarak bilinen Özgürlük Bulvarının kuzey ucunda bulunan Pombal Meydanı çevresindeki Hotel Fenix Lisboa’yı seçtik. Ulaşım, otel kahvaltı ücretlerinin tamamı kişi başı 1200 TL olup, çok ekonomik bir seyahat sunuyordu Cafetur. Bir taşla birkaç kuş vurmak buna denirdi. Mutlu olmuştuk. Bize özel Turu hemen satın aldık. Lizbon’da özgür dolaşacaktık.

Portekiz’in başkenti olan Lizbon, aynı zamanda Avrupa’nın en renkli başkentlerinden birisidir demişti Google Baba. İber Yarımadasının önemli finans ve ekonomi merkezi olarak biliniyormuş. Ülkenin en kalabalık şehri olan Lizbon, aynı zamanda Portekiz’in en zengin şehriymiş de. Lizbon da, Roma ve İstanbul gibi, yedi tepe üzerine kurulmuş. Tagus/Tajo Nehri’nin Atlantik Okyanusu’na döküldüğü bölümünde yer alıyor. 1260 yılından beri Portekiz’in başkenti olan şehir, 16. Yüzyılda, Portekiz İmparatorluğu döneminde en ihtişamlı dönemini yaşamış.

1932-1968 yılları arasında 36 yıl boyunca diktatör Salazar tarafından yönetilmiş Portekiz. 1968 yılında felç geçiren Salazar o güne kadar koltuğunu bırakmamış, adeta yapışmış. 1974 yılındaki Karanfil Devrimi ile Portekiz’de diktatörlük ve sömürgelerindeki savaşlar bitmiş. Portekiz tarihinin yeni bir dönemi başlamış. Portekizliler bu özgürlüğün tadını çıkarıyor. Gelen konuklarına da bunu hissettiriyorlar.

Özgürlük Bulvarı (Liberdade) Lizbon

Yerel saatle 15,40’da indiğimiz Lizbon hava alanından otelimize ulaşıp, kaydımızı yaptırmak ve yerleşmek saat 16,45’i buldu. Saat 17.00’de otelden çıkarak Pombal Meydanına giriş yaptık. Meydan Portekiz tarihinin en önemli kişilerinden biri olan Marques de Pombal’ın ismini taşıyor. Merkezinde 1755 yılındaki depremden sonra kentin yeniden yapılandırılmasından sorumlu olan Marquês de Pombal’ın onuruna yapılan muhteşem anıt bulunuyor. Bu anıtın üstündeki Marquês de Pombal elini, iktidarının sembolü olarak, aslanın üzerine koymuş ve başyapıtı olan Lizbon şehrine Özgürlük Bulvarı (Liberdade) boyunca bakıyordu.

1755 yılındaki büyük depremde Lizbon’un neredeyse tamamına yakını yıkılmış, yerle bir olmuş. Öylesine büyük bir yıkım olmuş ki şehri gören Fransız yazar ve filozof Voltaire, böyle bir yıkıma kayıtsız kalmakla suçladığı Tanrının varlığından şüphe duyacak kadar ileri gitmiş. Yıkım sonrası dönemde Kral I. Jose ’nin en önem verdiği bakanı olan I. Pombal Markizi, kraldan bütün yetkileri aldıktan sonra bir yıl içinde Lizbon’u yeni baştan inşa etmiş. Ayrıca hukuk, ekonomi ve ticarette reformlar yapmış.

Özgürlük Bulvarı (Liberdade) Lizbon

Pombal Meydanının kuzeyinde, şehir merkezinin en güzel yeşil alanlarından biri, Eduardo VII Parkı bulunuyor. 260 dönüm büyüklüğündeki bu park, 1903 yılında Portekiz’i ziyaret eden İngiltere Kralı 7. Eduardo ’nun hatıra parkı olarak düşünülmüş ve yapılmış.

Eduardo VII Parkı Lizbon

Başlangıçta çeşitli bitki türlerini barındırmak için düşünülen park alanı, neredeyse bir müzeye dönüşmüş.  Burada beş kıtadan bitki ve çiçekler içeren bir sera da bulabilirsiniz. Göller, çeşmeler ve heykeller bu alanı süslüyor.  Fransa’daki saray bahçelerinden esinlenildiği söylenmektedir. Hafta sonlarında Lizbonlular için vazgeçilmez piknik alanlarından biri olmuş.

7. Eduardo Parkının ziyaretini bir sonraki güne bırakarak Liberdade olarak bilinen Özgürlük Bulvarına giriyoruz. Yürümeye başlar başlamaz İki tarafının kestane ve palmiye ağaçlarıyla süslü olduğunu görüyoruz. Paris’in en meşhur ve görkemli bulvarı olan Champs Elysees Bulvarına benzetiyoruz Avenue da Liberdade’yi. Lizbon’un eski şehir mahalleleri olan Bairro Alto ve Alfama’nın arasından geçen bulvarın iki yanında bütün dünya markalarının mağazaları bulunuyor. Eşim ilgi gösteriyor fakat çabuk vazgeçiyor. Görülecek çok yer var.

Özgürlük Bulvarı (Liberdade) Lizbon

Yaklaşık 1500 metre uzunluğundaki bulvarın güney ucuna doğru fotoğraflar çekerek ilerliyoruz. 100 metre genişliğindeki Özgürlük Bulvarı aynı zamanda bir keyif bulvarı tadında… Lizbon’u yeniden inşa eden I. Pombal Markizi 250 yıl sonrasını, günümüzün trafik akışını da hayal edebilmiş o günlerde. Tasarımlarını öyle planlamış.

Yaklaşık 30 dakika sonra bulvarın güney ucundaki meydana, Restauradores Square’a ulaşıyoruz. Meydanın ortasında Monumento dos Restauradores olarak bilinen tarihi bir anıt bulunuyor. Bu anıtın üzerinde, Portekiz’in İspanya’ya karşı 1640 yılında bağımsızlığını kazandığı savaşta ölenlerin anılarını yaşatmak için, savaşın geçtiği yerler ve tarihleri yazılmış.

Restauradores Meydanı

Meydanı keşfedip, fotoğrafladıktan sonra güney doğusundaki eski Lizbon’un en önemli ve en büyük meydanı Rossio ’ya geçiş yapıyoruz…

930 total views, 2 views today

Share