Silifke Azize Thecla Kilisesi

20 Nisan 2015 Pazartesi…

Mersin’den saat 09,00’da hareketle saat 11,00 civarında ulaştığım Silifke’de Göksu nehri boyunca Roma Köprüsüne doğru yürümüş, sonra da Silifke Kalesi’ne çıkmıştım. Kaleyi gezip, fotoğraflarını çektikten sonra Göksu Nehri ve deltasını en iyi görebileceğim bir yer aradım. Kartal yuvasını andıran Kale surları üzerinden Göksu Nehri çevresinde gelişmiş olan Silifke’nin, panoramik ve doyumsuz manzarasını seyrettikten sonra kaleden inmiştim.

Başta Meryemlik olarak da bilinen Ayatekla Kilisesi olmak üzere, Atatürk Evi-Etnografya Müzesi ve Roma tapınağını görmek istiyorum. İnönü Bulvarı’na giriyorum. Bir süre sonra sol tarafta Atatürk Evi-Etnografya Müzesi, sağ tarafta da Roma Tapınağı Müzesi’ni görüyorum…

SilifkeÖnce Atatürk Evi-Etnografya Müzesi’ne yöneliyorum. Saray Mahallesinde, İnönü Bulvarı’na çıkan 137. Sokak içinde bulunan Atatürk Evi bahçe içinde iki katlı kâgir bir yapı… Atatürk’ün 25 Ocak 1925 Salı günü Silifke’ye geldiğinde misafir edildiği ev müzeye dönüştürülmüş. O tarihlerde Silifke Belediye Reisi Hacı Hulusi Efendi’ye ait bir evmiş. Varislerine intikal etmiş olan bu tarihi ev, 1982 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırılmış. 1983 yılında başlayan onarım ve yenileme çalışmaları 1986 yılında tamamlanmış ve müze olarak hizmete girmiş.

Müzeye giriyorum. Alt katında İlçe Halk Kütüphanesi ve idare bölümleri yer almış. Duvarlarındaki panolarda, Atatürk’ün Silifke’yi ziyaretleriyle ilgili fotoğrafları var. Üst kata çıkıyorum. Bu bölüm Atatürk Evi ya da müze-ev olarak düzenlenmiş. Klasik Osmanlı evlerinde görüldüğü gibi, merkezde herkesin toplanabileceği bir sofa bulunmakta… Bu sofaya açılan misafir odası, oturma odası ile ona bağlantılı namaz odası, mutfak ve mutfağa bağlantılı iş odası bulunuyor. Odalar, o dönemin ve yörenin özelliklerini yansıtacak eşyalarla bezenmiş. Bir başka deyişle, küçük ve sınırlı bir etnografya müzesi görünümü kazandırılmış.

Müzeden çıkarak, tekrar İnönü Bulvarı’na giriyorum. Bir süre sonra da Roma Tapınağı Müzesi’ne ulaşıyorum. Ulaşıyorum ulaşmasına da müze kapalı. Restorasyona girmiş. Bir de girmeseymiş hali niceymiş!..Tellerle çevrilmiş müze alanı bir harabe ve adeta bir çöplük…Utandım ve üzüldüm.Tapınakla ilgili internetten derlediğim bilgilere bakıyorum. M.S. 5.yüzyılda yaşamış olan Tarihçi Zosimos’a göre Tapınak, Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’a bir şükran ifadesi olarak yapılmış. Silifke ovasındaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Apollon’dan yardım isteyen dönemin ova halkı, Apollon’un gönderdiği kuş sürülerince çekirgelerin yok edilmesi üzerine tapınağı yapmışlar.Tapınağın işlevi ve işleyişi konusunda değişik görüşler vardır. Bazı tarihçilere göre burası, St. Paulus’un kiliseye dönüştürdüğü Roma Zeus tapınağı ya da 5. Yüzyılda kiliseye dönüştürülen Afrodit tapınağıdır. Kazılardaki bazı bulgulara göre de,  kente batı yönünden girilen kapının sütunlu caddesidir. Tapınakla ilgili yorumlar ne olursa olsun, önemli ve turist çekecek bir ören yeri olduğu anlaşılıyor. Anlaşılıyor da bu haliyle yüzüne bakılmaz..Gerekli restorasyonun özenle ve ivedilikle yapılarak, bir an öce müze olarak ziyarete açılmasını bekliyoruz.Tel çitler arasından zorlukla birkaç fotoğrafını çektiğim tapınaktan ayrılarak, tekrar geri dönerek, 475. Sokak üzerinden Alpaslan Türkeş Bulvarı’na çıkıyorum.

Silifke-001Google haritalardan edindiğim bilgilere göre, bulvarın güneyinde Ayatekla Sokak bulunuyor. Bu sokak beni, yöre halkının deyimi ile Hristiyanlığın en eski ve en önemli merkezlerinden biri olan Meryemlik’e götürecek. Aslında Meryemlik, Silifke Ayatekla Kilisesi Müzesidir. Kent merkezinden yaklaşık 4 km uzakta olduğu yazılır tanıtım broşürleri ya da Vikipedi’de.

Ben, olmayan yol levhalarından ötürü, yolları şaşırarak 5 km’den fazla yürüdüğümü sanıyorum. Alpaslan Türkeş Bulvarı’na ulaştığımda Ayatekla Kilisesi ile ilgili herhangi bir levha ya da sokak adı göremediğimden, gözüme ilişen bir kahvehanedeki insanlardan yardım istiyorum. Yolu tarif ederken, yayan gideceğimi öğrendiklerinde, çok uzak olduğunu ve yolların da çok eğimli olduğunu vurguladılar. Anladığım kadarıyla tekrar Silifke Kalesi yüksekliğine tırmanmam gerekiyordu. Daha önce de söylediğim gibi yolları şaşırarak, oldukça dik ve kıvrımlı yollarda zorlanarak bir saatte Ayatekla Kilisesi’ne ulaştım.

Efsaneye göre, İsa Peygamber’in havarilerinden biri olan St. Paulus’ün vaazlarından etkilenen 17 yaşındaki Thekla kendini Hristiyanlık dinine adar. St. Paulus’ün bu değerli öğrencisi Konya ve Yalvaç’ta Hristiyanlığı yaymak için propaganda yaparken paganların baskılarına maruz kalır.

Öldürüleceğini öğrenen Thekla kaçıp Seleukia ya da Silifke’ye gelir ve bir mağarada saklanır. Sığındığı mağaradan yöredeki insanlara çok tanrılı dine karşı Hristiyanlık inancını yayar. Efsanelere göre mucizeler yaratarak hastaları da iyileştirir. Yine öldürüleceği bir sırada bu mağarada kaybolduğuna inanılır. Aya Thekla’nın içinde yaşadığı mağara onun kayboluşundan sonra Hristiyanlarca kutsal sayılmıştır. Mağara, Hristiyanlık M.S. 313 yılında serbest bırakılıncaya kadar gizli bir ibadet yeri olarak kullanılmıştır. Bu mağara daha sonra 4. yüzyılda kiliseye dönüştürülmüş.

Hristiyanlığın resmen kabulünden sonraki dönemlerde birçok yapı ile bezenen Meryemlikte, Mağara Kilisesinden başka, bu mağaranın üzerinde bugün sadece apsisinin bir bölümü ayakta kalan Azize Thekla Kilisesi; imparator Zenon tarafından Aya Thekla’ya ithaf-en yaptırılan kilise ile Kuzey Kilise; hamam, birçok sarnıç, mezarlıklar ve şehir suru kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.

Oldukça zorlu bir yürüyüşle bir saatte ulaştığım Meryemlik ya da Ayatekla Kilisesi buluntu ve kalıntıları zahmetime değdi…Görmesem olmazdı…

1,496 total views, no views today

Share

Pompeiopolis Antik Kenti Mersin

Soloi-Pompeiopolis, Mersin’in Mezitli ilçesinin Viransehir beldesinde yer almaktadır. Yörenin en eski ve en önemli antik kentlerinden biridir. Yöre halkı arasında Soli olarak bilinmektedir. Antik kent büyük ölçüde yerleşkelerin arasında kalmış, adeta yüksek katlı yapıların arasında kaybolmuş. 1999 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Remzi Yağcı’nın başkanlığında kazısı başlatılan Soli ören yerinde çalışmalar periyodik olarak devam etmektedir. Antik kentteki kazılar sütunlu cadde ve Soli Höyük olmak üzere iki alanda sürdürülmektedir.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Soloi-Pompeiopolis 19. yüzyılda Avrupalı gezginler tarafından sıkça ziyaret edilen yerlerden biri olmuştur. Soloi-Pompeiopolis ziyaretine ilişkin en erken kaynak olarak Kaptan Francis Beauford’un Karamania adlı eseri gösteriliyor. 1811-1812 yılları arasında, Kraliyet Donanması’na ait bir gemiyle sefere çıkan Beauford, Küçük Asia’nın Güney kıyılarının haritasını çizmiş, seyir ve hidrografik yapısını belirlemiş, deniz kaynaklarını saptamıştı. Antik Çağ’a olan ilgisi ve geniş bilgi birikiminin de yönlendirmesiyle, bu kıyılarda sıralanan ören yerlerini incelemiş, ölçümlemiş, planlarını ve resimlerini çizmiştir. Londra’ya dönen Beauford, incelemelerine ait rapor ve haritalarla birlikte, Karamania adlı kitabını da hazırlamış ve bastırmıştır.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Beauford Pompeipolis Antik Kent’ine de uğramış ve kente yaklaşırken de duygularını şöyle anlatmıştır. ‘’Sonunda, Pompeipolis ya da Soli’nin uzun sütunları ve yükseltilmiş tiyatrosu, ufkun üzerinden görüş alanımıza girdi. Soli’nin görünüşü onun görkemi hakkında kılavuzların anlattıklarını doğrular biçimdeydi. Biz de hiç düş kırıklığına uğramamış olduk. Karaya çıkıldığında karşılaşılan ilk şey, paralel kenarlı ve değirmi uçlu güzel bir liman ya da havzadır.” Görüldüğü gibi, Soloi-Pompeiopolis limanını paralel kenarlı değirmi uçlu güzel bir liman olarak tanımlamıştır. Elli ayak kalınlığında yedi ayak yüksekliğinde duvarlar ya da mendireklerle çevrilip, biçimlendirilmiş yapay bir liman olduğunu kaydeder. Soloi-Pompeiopolis Antik Kenti’ne gelen diğer ziyaretçilerin izlenimleri de oldukça çarpıcı ve olumludur. Limanın, açık denizden görkemli bir görüntüsü vardı. Çengel gibi kapanan dalgakıranları, uzatılmış yarı dairesel ve iki katlı yapısı, çatısında yükselen küp biçimindeki deniz fenerleri kötü havada ya da gece gelen teknelere yol gösteriyordu.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Limanın güvenliği için askerler, caddenin kuzey-doğusundaki höyüğün üzerinde höyüğü ortalayarak dolambaç biçiminde dolanan kulelerden denizi ve karayı sürekli gözetim altında tutuyorlardı. Romalıların Pax-Romana adına verdikleri kentleşme bilincinden Soloi de payını almıştır. Limanlar, İmparatorluk genelinde belirgin ve çarpıcı bir ortak kültür görüntüsü ile donatılmıştır. Roma Liman Kentleri, günümüzdeki hava alanı binalarının bir ülkeye giriş binaları gibi, önemli bir yapıya sahiptir. Limanlar; çevresinde depo, ambar, ofis gibi salt işlevselliğe yönelik değildir. Yapı, Limanı çember gibi saran klasik biçemdeki yapı dizilerinin tam ortasında, sahne dekorlarını aratmayan görkemli bir kompozisyon oluşturur. Ayrıca liman girişinin karşısında bir portikonun yükseldiğini ve bunun sütunlu bir caddeye açıldığını yazar. Sütunlu cadde 450 metre uzunluğundadır.  

Pompeipolis Antik Kenti

Pompeipolis Antik Kenti

Doğuya özgü Roma sütunlu caddelerinin merkezi konumu her yerde insanları buraya çekiyordu. Örneğin bir Romalı da, Bizanslı da sütunlu caddede dolaşıp, limana doğru yürüyerek buraya gelen ticari teknelere şarap, tahıl, zeytinyağı ve canlı hayvanların yüklenişini, kölelerin ve askerlerin getirilişini izleyebiliyor, günlük yaşamında dinlenirken rıhtımda balık tutabiliyordu. Sütunlu Cadde’de genelde soylular, kamu görevlileri,  tüccarlar, zanaatkârlar ve özgür halk geziyordu. Bunların arasında yerli halktan Yahudi ve Fenike kökenliler olduğu gibi, Kıta Yunanistan ve Roma’dan gelen Grek ve Latinler de vardı. Özgür vatandaşlardan dedeleri korsanlık yapanlar, atalarının aralarında gerçek entelektüellerin de olduğunu ancak Helenistik Dönem’in sonunda dağılan devlet otoritesinin istikrarsızlığı nedeniyle korsanlığa başladıklarından söz ediyor bir yandan da baskıcı rejimler karşısında özgürlüğe düşkünlüklerini vurguluyorlardı. Liman onlar için özgürlük demekti. Çünkü orada yalnızca mallar değil fikirler de değişiyordu. Kimi zaman Sütunlu Cadde’de karşılaşan aydın kesimden soylular, Cilicia Campestris’in nefis üzümlerinden yapılma özel kav şaraplarını yudumlarken, hararetle felsefi tartışmalar yapıyorlardı. Konu genellikle aynı olup, Siyaset ve Doğu-Batı İlişkileri tartışılırdı. Doğunun Stoacı felsefesini, batının Yeni Plâtonculuğuna ve Aristotelesçiliğine karşı savunuyorlardı. Çünkü dünya olaylarına doğunun kaderci bakış açısı onlara huzur veriyordu.

Pompeipolis Antik Kent

Caddedeki Sütunlar korint ve kompozit baslığa sahiptir. Beauford, bu gün bile 25 tanesi ayakta duran Sütunlu Cadde’deki 200 sütunun 44’ünün ayakta olduğunu kaydeder. Kompozit baslıklarda insan, hayvan ve tanrı figürleri islenmiştir. Sütun konsolları üzerinde duran Nemesis gibi Tanrı-Tanrıça ve Pompeiopolis için önemli kişilerin heykelleri burada gezinti yapanlar için ayrı bir ilgi alanıydı. Bulunan kompozit sütun başlıkları Mersin Müzesi’nin bahçesinde sergilenmektedir. Sütunların bazılarında heykel kaideleri ve yazıtlar dikkat çeker. Mersin ve çevresinin tarih öncesi çağları konusunda iki önemli merkez bize bilgi sağlar. Yumukktepe ve Gözlükule’de yapılan kazılar bölgenin Neolitik döneme kadar tarihlenmesine izin verir. Soloi-Pompeipolis’te yürütülen kazılarda bulunan Neolitik ya da Kalkolitik döneme ait olduğu düşünülen orak ve delgi parçaları, yine kireçtaşı dibek tasları kentin tarihini oldukça eskiye dayandırmaktadır. İ.Ö. 6. yüzyıla kadar bölgenin yazılı tarihi Hurri, Luwi, Arzawa ve Kizzuvvatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil Krallıklarının tarihleri ile iç içedir. Antik kaynaklara göre kent, Ovalık Kilikia’nın batı sınırı kabul edilmiştir. Kent’in kurulusu İ.Ö. Birinci Binyılın başlarından itibaren devam eden Helen kolonizasyon hareketine tarihlenir. Kentin kurulusu İ.Ö. 700 yılları olarak belirlenmiştir. Soloi Kenti, Rhodos’daki Lindos kentinden gelenler tarafından koloni haline getirilmiştir. Kent, İ.Ö. 4. yüzyılın ortalarından itibaren Pers egemenliğine girmiştir. Soloi, İ.Ö. 333 yılında Büyük İskender tarafından fethedilmiştir. İskender’in ölümünün ardından Seleukos Krallığı’nın hâkimiyetine girmiş ve en parlak çağını bu dönemde yaşamıştır. Kent, İ.Ö. 70 yılında Armenia kralı III. Tigranes tarafından yağmalanmış ve halkı da Tigranokerta’ya sürülmüştür. Bölgede baş gösteren korsan sorununu çözmek için Roma Devleti tarafından görevlendirilen prokonsül Pompeius Magnus korsanlara karşı başarılı olmuştur. İ.Ö. 66 yılında boşaltılmış durumda olan Soloi’a ya gelerek korsanlardan sağ kalıp, bağlılık gösterenleri buraya yerleştirmiştir. Ayrıca Pompeius, kente “Pompeiopolis” adını vermiştir.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Kentte Pompeius idaresi İ.Ö 66 yılı Ekim ayında başlamıştır. Böylece Soloi-Pompeipolis’te Roma dönemi başlamıştır. Soloi-Pompeipolis’in İ.Ö. Kabaca 5. yüzyılın ortalarından itibaren sikke bastığı görülmektedir. Soloi’nun Klasik dönem sikkelerinde bastığı en eski tip okçu figürüdür. Okçu figürü 4. yüzyılın başında yerini Tanrıça Athena figürüne bırakır. Athena figürü İ.Ö. 4. yüzyılın ikinci çeyreğinde sona erer. Bundan sonra Soloi, satrap sikkeleri basmıştır. İ.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında Soloi, Athena tipindeki sikkelerini yeniden basmaya başlar. Ardından Büyük İskender ve onun bölgeye tayin ettiği Balakros’a ait sikkeleri basılmıştır. İ.Ö. üçüncü ve birinci yüzyılları arasında kent kendi sikkelerini bastırmıştır. İ.Ö. 2. yüzyılda Seleukos kralları adına sikkeler basmıştır. İ.Ö. 66 yılından itibaren Pompeius Magnus’a ait sikkeler görülmeye başlar. Roma İmparatorluk dönemi sikkeleri İmparator Nero’dan başlamakta İmparator Trebonianus Gallus’a kadar izlenebilmektedir. Kent, Romalılar döneminde, Efes, Milet, liman kentleriyle karşılaştırılabilir.

Pompeipolis Antik KentiHadrian, Kilikya seferi sırasında İ.S. 130- 150 yıllarında Soli’yi ziyaret eder, kentin yapımını üstlenir. Liman, Hadrianus’un Anadolu’yu ikinci ziyaretinde yapılara verdiği destek sayesinde 130-150 yılları arasında bitirilmişti. Halk Hadrianus’a olan gönül borcunu onun heykelini Sütunlu Cadde’ye ve sütun konsollarından birinin üzerinde dikerek birçok kez kanıtlamak istemişti. 209’a tarihlenen Antoninus Pius zamanına ait bir sikkede limanın bitmiş hali birçok kişi tarafından övünçle, hatıra para olarak saklanıyordu. 6. yüz yılın ilk yarısında, kentte bir deprem meydana gelmiştir. Ancak, kentte önemli bir yıkım olmamıştır. Pompeipolis’in piskoposluk merkezi olması, burada önemli düzenlemeler yapılmasını da beraberinde getirir.  3. yüzyıla dek kent gelişimini sürdürür. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla, bölgedeki istikrarsızlık, ileri ki dönemlerde iyice kendini hissettirir, Soloi-Pompeipolis kenti, Büyük İskender’in, Roma İmparatorluğu’nun yükselmesindeki önemli konumuna bir daha ulaşamaz. Tarsus ön plana çıkmış ve Pompeipolis’in saltanatına son vermiştir.

1,467 total views, no views today

Share

Mersin Yumuktepe Höyüğü 2

Yumuktepe Höyüğü ’nü görüp, fotoğraflarını çektikten sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Mersin Müzesi’ne tekrar uğradım. Amacım, yetkililerden biri ile görüşüp, höyüğün perişan durumunu anlatmaktı. Müze müdürü ya da uzmanlardan birini bulamadım. Müze girişinde görevli olduğunu sandığım bir arkadaş telaşlanacak bir durum olmadığını, her yıl değişik üniversitelerden gelen arkeologlar tarafından kazıların sürdürüldüğünü söyledi.

Mersin Yumuktepe

Mersin Yumuktepe

Ben de müzeyi bir kez daha gezmeye ve Yumuktepe bilgilerimi tazelemeye karar verdim. Mersin’in Atası olan Yumuktepe, 9 000 yıl önce, höyüğün çekirdek tabakasını oluşturan Neolitik çiftçiler tarafından oluşturulmuştur. Ardından gelen yerleşimler ile tepe zaman içinde 23 metre yükselmiştir. Önceki kalıntıların üzerine yollar yapılmış ve teraslı evler inşa edilmiştir. Böylece, höyükteki tabakalanma daha karmaşık bir hale gelmiştir. Yumuktepe yerleşkesi, uygun konumu, bir Akdeniz limanına sahip olması, doğal kaynaklara ve ticari olanaklara sahip olması nedeni ile yörenin gözde bir kenti olmuştur. Bizans dönemine, 13. yüzyıla kadar kesintisiz olarak yerleşme ve ticari bölge olarak kalmıştır. Anadolu platosu, Doğu Akdeniz, Ege, Suriye-Filistin ile ticari ilişkilerini canlı tutmuştur. Ancak, Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve yerleşke içeride kalmıştır. Bu durum ticari avantajın kaybolmasına neden olmuştur. Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyüğü, Mersin Kent merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Toroslar İlçesi’nin Demirtaş mahallesinde yer almakta olup,  denizden 2,5 kilometre içeridedir.

Bir başka söylenceye göre Yumuktepe Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Roma İmparatoru Hadrianus zamanında Hadrianapolis olarak değiştirildi. Ne var ki deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıdaki Pompeipolis’in deniz ticaretini ele geçirmesi Yumuktepe ’ye darbe vurdu. Liman olarak bütün önemini kaybetti. Höyük 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır. Ankara’da Arkeoloji Enstitüsü’nü de kurmuş olan John Garstang höyükte 23 tabakalı yerleşim saptamıştır. ‘’Prehistorik Mersin’’ adlı yapıtında, taş ve seramikten yapılmış ev aletlerinin listesini vermiştir. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1939 yılında ara verilen kazılar 1946-1947 yıllarında tamamlanmıştır. 1946-47 yıllarındaki kazılardan 45 yıl sonra, 1993 yılında, Kültür Bakanlığı himayesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yeniden başlanmıştır. Kazı çalışmalarına Roma Üniversitesi’nden Dr. Isabella Caneva’da katılmıştır. 2009 yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü desteği ile höyüğün üst kısmında çalışmalar yapılmıştır. Bütün bu kazı çalışmalarının günce olarak özeti müzedeki bilgilendirme panolarına yazılmıştır. Aşağıdaki bilgiler bu panolardan alıntıdır.

Erken Neolitik dönem (M.S. 7 000-6 100)

Yapılan ilk kazının en derin çukurunun yanı başında yeni bir sondaj yapılmıştır. Eski çukurun 80 cm aşağısında insan yerleşkesine ait izler bulunmuştur. Ortaya çıkan taş temeller ile arka yüzlerinde saz izleri bulunan duvar sıvası, dal örgüsü tekniğindeki kulübelerin varlığına işaret etmektedir. Elde edilen arkeolojik kalıntılar, daha önce öne sürüldüğü gibi, bunların ahır olarak değil yaşam alanı olarak kullanıldığını göstermektedir. Çok sayıda iyi korunmuş hayvan kemiği, Prehistorik Mersin’in ekonomisi hakkında fikir vermektedir. Bulunan hayvan kemiklerinin çoğu koyunlara ve keçilere aittir. Geri kalanı da sığır ve domuzlara aittir. Bu dört hayvan kemiklerinden anlaşılıyor ki Yumuktepe, önde gelen evcil hayvanların bulunduğu en erken yerleşkelerden biridir. Meyve toplayıcı ve avcı toplulukları sona ermiş ve yerleşik düzene geçilmiştir.

Bu durum kültüre alınmış tohumlar tarafından da doğrulanmaktadır. Buğday ve arpanın yanı sıra baklagillerden mercimek, bezelye ve burçak tohumları kültüre edilmiştir. Ayrıca zeytin, incir, Antep fıstığı gibi ürünlerin aralarında bulunduğu botanik kalıtılar karışık bir tarım ekonomisinin uygulandığına işaret etmektedir. En erken çanak çömlekler; küçük, kalın çeperli ve perdahlı olup, devetüyünden koyu kahverengine kadar değişen renklerle boyanmışlardır. Aletlere gelince; en tipik örnekleri delgiler olan obdisyen aletlerdir. Ayrıca kemiklerden yapılmış farklı delgiler ve ıspatulalar da kalıntılar arasında yer almaktadır.

Orta Neolitik dönem ( M.Ö. 6 293-6 060)

Derin sondajın arkasında, 9 metre genişliğinde yeni bir çukur açılmıştır. Garstang’ın 26. tabakasının altındaki yapı, bir koridorla birbirine bağlanmış dikdörtgen odalardan oluştuğu anlaşılmaktadır. Temel taşları sayesinde bu plana ulaşılmıştır. Üst yapı, bir olasılıkla, dal örgüsü tekniği ile oluşturulmuştur. İrili ufaklı yuvarlak çakıllardan oluşan sedimenter kayaç olan konglomeraların oluşturduğu iki bloğun uzaktan getirildiği tahmin edilmektedir. Sitenin güneyindeki anıtsal yapıda kullanılmıştır. İç kısımdaki yapılar ayırt edilememektedir. Ancak, çakıl taşlarından yapılmış, iki plasterli niş göze çarpmaktadır. Tabanda oraya çıkarılan karbonlaşmış tohumlar, besinlerin kültüre alındığını göstermektedir. Orta Neolitik dönemdeki en yaygın çanak çömlekler kavuniçi renkte, perdahsız küçük kap ve kâselerin yanı sıra perdahlı siyah renkli kaplardır. Taş aletlerde bir değişiklik gözlenmemiştir.

Geç Neolitik dönem ( M.Ö. 5 800)

Bir sonraki yapı katından önce kalın bir kül tabakası bulunmaktadır. Bu katmanda bazı mezarlar bulunmuştur. Çok iyi korunmamış iskeletler küçük yuvarlak mezarlar içindedir. Taş ve kabuktan yapılmış boncukları olan kolyeler dışında, yıldırım motifleri ile süslü küçük çömlekler ve kâseler mezar buluntuları arasındadır. Geç Neolitik dönemi asıl tanımlayan mimari özelliklerdir. Evler büyüktür ve apsise sahiptir. Etrafları taş döşeli silo ile çevrilidir. Kerpiç tuğlalar ilk kez kullanılmıştır. Yerleşim, höyüğün eteklerine doğru genişlemiş ve teraslı evler ile büyük tahkimat duvarları inşa edilmiştir. Boyalı ve perdahsız çanak çömleklerin ortaya çıkışıyla keramik repertuarında değişim gözlenir. Yeni tip çanak çömlekler kaba ya da düz dipli, boyunlu çömleklerdir. Çeşitli geometrik motifler kırmızı ve kahverengi renklere boyanmıştır.

Erken Kalkolitik dönem (M.Ö. 5 000)

16. yapı katında,15 metre derinlikte başka mimari özellikler ortaya çıkmıştır. Burada taş temelli kerpiç duvar ile tahkim edilmiş, anıtsal kapısı olan bir yerleşim vardır. Birbirine bitişik, sırayla inşa edilmiş yaşam alanları askerlerin kullandığı barakalar olarak açıklanmıştır. Bunların bulunduğu yerleşim alanı olan sitedalin iç çapı 60 metre ile sınırlanmıştır. Yerleşimin geri kalan bölümü höyüğün eteklerindeki teraslara yayılmıştır. Bu yerleşim dışı mahalleler ile sitedali birleştiren en az bir yolun varlığı ortaya çıkarılmıştır. Sitedalin küçük boyutları, tahkimat sistemi, yoğun teraslama sistemi ve farklı mimari özellikleri bir yukarı ve hizmet edilen bir şehir olarak yorumlanmıştır. Bu durum, daha önceden belirlenmiş sosyal bir ayırımın göstergesidir. Söz konusu evre, Güney Doğu Anadolu’daki Mezopotamya kökenli Obeyd kültürü etkisinin zirvesini temsil etmektedir. Tipik Obeyd üslubunda, kavisli kabartma süslerle bezenmiş çanak çömlekler Yumuktepe ’de sıklıkla karşımıza çıkmıştır.

Geç Kalkolitik dönem (M.Ö. 4 300)

Takip eden tabakalarda tahkimat, en azından yamaçlar üzerindeki duvarları desteklemek için devam etmiştir. Geçmiş yıllarda sadece üstün körü incelenen tabakalarda, hem boyalı hem de çakmak taşı ile işlenmiş tipik Geç Obeyd çanak çömlekleri bulunmuştur. Bu tabakalarda bulunanlar Yumuktepe’deki son Yakın Doğu etkili mallardır. Daha sonra yerlerini Troia ve Beycesultan gibi Batı Anadolu merkezlerinin kültürel özelliklerine bırakır. Bunda, Yumuktepe’de gelişen yeni metalürji endüstrisinin payı vardır. Geç Kalkolitik dönemi takip eden evre olan şimdiye kadar fazla incelenmeyen Bronz çağında yerleşim, yamaçlara ve özellikle güney kesime doğru genişlemiştir.

Ortaçağ tabakaları ( 11. ve 13. yüzyıllar )

Höyükteki yeni kazılar, Yumuktepe ’nin Geç Orta Çağ’da hala bir kale olduğunu göstermektedir. Bunun neden, çevresindeki geniş düzlüğe tepeden bakan bir yükselti olmasıdır. Yumuktepe ’deki kalıntılar yardımı ile 11. ve 13. yüzyıllar arasına tarihlendirilen üç yapı katı vardır. Bunların arasında en iyi korunmuş olanı 11. yüzyıla tarihlendirilmiş olan bir yapı katıdır. Sur içinde yapılan bir sokak boyunca sıralanmıştır. Bu, Yumuktepe ‘nin son kez tahkim edildiği tarihtir. Doğu kısmı kazılmayı bekleyen bu yapı katı ile ilişkili büyük bina, doğu-batı eksenindedir. Bu bina tabanını altında bulunanlar, yapının dini bir işlevi olduğunu düşündürmektedir. Bina altındaki gömülerde haç, cam koku şişesi, cam bardak, seramik, maşrapa ve kâse gibi ölü hediyeleri bulunmaktadır. Ortaçağ yapı katlarında ele geçen buluntular, Yumuktepe ‘nin bu evrede de Batı Anadolu, Suriye-Filistin, Akdeniz ve Ege bölgesi ile ticari ilişkiler içinde olduğunu göstermektedir.

1,519 total views, no views today

Share