Kırkkaşık Bedesteni-Tarsus

 

Mersin’in tarih kokan ilçesi Tarsus ilçesinin merkezinde yer alan Kırkkaşık Bedesteni, Ulu Caminin hemen yanında yer almaktadır. Cami-i kebir, orta cami ve büyük cami olarak da adlandırılan ulu camilerin; halkın cuma ve bayram namazını kıldığı tek merkezler olmasının yanı sıra etraflarında bulundurdukları medrese, türbe, hastane, aşhane, mektep, kütüphane, çarşı, hamam ve çeşmeleriyle alışveriş merkezlerinin en eski örnekleri arasında bulunmaktadırlar.

Tarsus

Diğer taraftan Bedestenler de, zamanlarında önemli birer iktisadi kuruluştu. O devirde, günümüzdeki banka ve borsaların görevini de görürdü. Farsça’dan gelen ve aslında “Bedestan” olan bu kelime değerli, kıymetli kumaşlar, mücevherler ve buna benzer eşyanın satımına mahsus üstü kapalı, korunaklı çarşıların bütününe verilen ad olarak tanımlanıyor. Osmanlıda, kumaş, mücevher ve çeşitli kıymetli eşyaların alım satımının yapıldığı, eşit büyüklükte kubbelerle örtülü, bir çeşit kapalı çarşı olup bu yapıların ilk örneklerine 13. yüzyıl başlarında Anadolu’da rastlanmıştır.

Anadolu’da bilinen ve bugün hala kullanımda olan en eski Bedesten Kahramanmaraş’tadır. Kırkkaşık Bedesteni, Ramazanoğulları Beyliği döneminde yapılan bedesten Piri Paşa’nın oğlu İbrahim Bey tarafından 1579’da yaptırılmıştır. Ramazanoğulları Beyliği, Oğuzlar’ın Yüreğir boyuna mensup olan Ramazan Beyin kurduğu beyliktir. 1383 yılına kadar Elbistan’ı, Elbistan’ın Dulkadiroğulları’na geçmesi ile de Adana’yı merkez yapmıştır.

Ramazanoğulları Beyliği, 1352’den 1608’e kadar 256 yıl hüküm sürmekle beraber, son 92 yılı tam bir Osmanlı hâkimiyetinde geçmiştir. Hanedanın üyeleri, Osmanlı sancakbeyi olarak görev yapmışlardır. Osmanlı sancakbeyi olup daha sonra da paşalık rütbesine yükseltilerek Halep ve Şam beyler beyliklerinde bulunan Pîrî Paşa ve oğlu İbrahim Bey Tarsus ve Adana’da cami, medrese, han ve hamam olmak üzere birçok hayır eserleri yaptırmıştır.

Ramazanoğulları zamanında Çukurova, hac yolunun geçtiği önemli bir bölge haline gelmişti. Osmanlı Devletinin yükselişiyle birlikte bu yolun önemi daha da artmıştır. Bu durumun, bölgenin ekonomik hayatına önemli ölçüde etki ettiği anlaşılmaktadır. İlk zamanlarda Aşevi ve medrese olarak kullanılan Kırkkaşık Bedesteni, cumhuriyetten sonra kapalı çarşı olarak yaşamına devam etmiştir. Eskiden Beyaz Çarşı olarak bilinen bedesten, dikdörtgen bir plana sahiptir.

Dış cephelerde yer alan kaşık süslemelerinden dolayı bedesten ismini almıştır. 21 odası ve 7 kubbesi vardır. Tarsus Belediye’si tarafından 2004 yılında restore edilmiştir. 2005 yılında ise “Proje Yarışma Ödülü” almıştır. 2006 yılından itibaren ise bedestenin dükkânları kiralanmıştır. 2007 yılında ise faaliyete geçmiştir. Bedesten içerisinde dükkân, büro, seramikçi, ahşap, dokuma ve yiyecek-içecek dükkânları yer almaktadır.

1,151 total views, no views today

Share

Ulu Camii-Tarsus

 

Anadolu’da birçok il ve ilçenin merkezinde Ulu Cami vardır. Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Beylikler döneminde Anadolu’nun dört bir köşesinde sultanların insanlara güven vermek, dini vecibelerini yerine getirmelerine yardımcı olmak, komşularına mali ve askeri güçleri ile kültürel ve mimari zenginliklerini göstermek amacıyla inşa edilmişlerdir.Bulundukları kentin, genellikle, en büyük camisi olma özelliğini hala koruyan bu camilerin büyük çoğunluğu ibadete açıktır. Çok az bir kısmı, sonradan yapılan daha büyük camilerden dolayı, en büyük cami olma özelliğini kaybetmiştir. Söz konusu camilerin bir kısmı da deprem ya da yangınlar nedeniyle yıkılmıştır.

Tarsus

1243 Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenilen Selçuklular eski gücünü kaybetmiş, Anadolu’ya yayılmış olan beylikler bağımsız kalmışlar. Müstakil kalan beylikler de güçlerini artırmak ve varlıklarını çevredeki diğer beyliklere göstermek için, büyük bir yarışa girişmişlerdir. Bu yarış Türk mimarisine de canlılık getirmiş ve önemli anıtsal eserlerin ortaya çıkmasına neden  olmuştur. Böylece 13. yüzyıldan başlayarak 15. yüzyılın sonuna kadar devam eden Beylikler Dönemi, sanat tarihi açısından Selçuklu mimarî özelliklerini yenilemişlerdir.

Beylikler Dönemi Mimarisi denen yeni bir mimari tarz ortaya  çıkmıştır. Cami-i kebir olarak da adlandırılan Ulu Cami­ler, inşa edildiği be­l­dede yaşayan halkın cuma ve bayram namazını bir arada kılmasına imkân verecek şekilde tasarlandığından, yapıldığı dönemin şartlarına göre olabildiğince büyük inşa edilmiştir. Cuma namazı, kendi yurdunda yaşayan, hür her Müslüman erkeğe farz olduğu gibi, beyler de idare ettikleri bölgenin hür olduğunun bir ifadesi olarak Ulu Camiler yaptırmışlardır. Cami-i kebir, orta cami ve büyük cami olarak da adlandırılan ulu camilerin halkın cuma ve bayram namazını kıldığı tek merkezler olmasının yanı sıra etraflarında bulundurdukları medrese, türbe, hastane, aşhane, mektep, kütüphane, çarşı, hamam ve çeşmeleriyle alışveriş merkezlerinin en eski örnekleri arasında bulunmaktadırlar.

Tarsus

Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği Mersin’in Tarsus İlçesi; başta   Cleopatra Kapısı, Aziz Pavlus Kilisesi, camileri, bedestenleri, hamamları gibi tarih kokan mekânlarının yanı sıra Tarsus Şelalesi de ilgimi çekmiştir. Hristiyanlık tarihi açısından oldukça önemli bir yerleşim yeri olan Tarsus, dini inançlar yönünden de önemli bir kenttir. Yeni Ahit’in yazarlarından biri olan Aziz Pavlus ya da St. Paulus da Tarsus doğumludur. Bu nedenle Hristiyanlarca hac yeri olarak kabul edilmektedir.  

Kudüs’teki  Kıyamet Kilisesinden sonraki en kutsal kilise olan St. Paulus Kilisesi ve St. Paul kuyusu Tarsus’ta önemli inanç turizmi merkezleridir. Bunların yanı sıra dünyanın ilk kanalizasyonlu Tarihi Roma hamamı ve Roma yolu da Tarsus’tadır.  Kleopatra Kapısı şehrin en eski kalıntıları arasındadır. Şelalesi ve özellikle Tarsus Barajı gezip görülesi yerlerden olup, turizm açısından mükemmel bir tarihe ve de doğal güzelliklere sahiptir.

Tarsus

Bu güzellikler içerisinde yer alan bir başka inanç mabedi de Tarsus Ulu Camisi’dir. İnternetten edindiğim bilgilere göre, Cami-i Nur adıyla anılan ve bulunduğu semte de adını veren bu cami, Tarsus merkezinde yer alan Türk-İslam sanatının önde gelen eserlerinden biridir. Tarsus, 1514 yılında kısmen, 1608 yılında tam anlamıyla Osmanlı Devleti yönetimine girmiş olan Ramazanoğulları Beyliği bünyesinde kalmıştır. Ulu Camii, 1579 yılında Piri Paşanın oğlu İbrahim Bey tarafından yaptırılmıştır.

Selçuk-Osmanlı üslubunda tek şerefeli minaresi olan cami, Sen Piyer Kilisesi kalıntılarının üstüne yapılmıştır. Yapıda tümüyle kesme taş kullanılmıştır. Camiye kuzey yönündeki anıtsal kapıdan girilir. Bu anıtsal kapı Memlük mimarı özelliklerini taşıyan siyah beyaz mermerlerle süslüdür.  47m.X13 m. boyutlarında dikdörtgen plana sahip olan caminin iç avlusu 10 metre yüksekliğinde, 7.20 metre genişliğe sahiptir.  Dışında ise doğu, kuzey ve batı bölümlerini kapsayan 14 mermer sütunun taşıdığı revakları vardır.

 Avlu taş levhalarla kaplı olup, ortada Hicri 1323 tarihli onarım kitabesi bulunan bir şadırvanı mevcuttur. Son cemaat yeri, doğu-batı doğrultusunda 14 adet baklava dilimli sütunların taşıdığı orijinal kiremitlerle örtülü 16 kubbeden revaklı ve 5 kapılı avlu yer alır. Caminin iç mekân sütunları “İran Kemeri” adı verilen yarı sivri kemerlerle birbirine bağlanmıştır. Caminin minber, mihrap ve müezzin mahfili mermerden yapılmıştır. Caminin doğu bölümünde ayrı mekânda Hazreti Şit ve Lokman peygamberlerin makamları ve Abbasi Halifesi olan ve Pozantı’da 833 yılında ölen Me’mun’un kabri bulunmaktadır. Tarsus Ulu Camisi, Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 01.11.1990 gün ve 696 sayılı kararı ile tescil edilerek korumaya alınmıştır.

983 total views, 2 views today

Share

Sabancı Merkez Camii-Adana

 

Rahmetli Yaşar Kemal ‘’Ölmez Otu’’ adlı eserinde, benim de hafızama kazınmış olan Çukurova’yı,

Ovayı yağlı, mazot dumanlı, sıcak, buğulu, terli, ışıklı, fırın ağzı gibi kokulu bir gürültü almış çalkalanıyor, Çukurova uyanıyordu. Çukurova yorgundu. Serilmişti. Ağır ağır soluk alıyor, homurdanıyordu. Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan, bin başlı ejderha. . .”

Olarak tanımlıyordu.

Sıcak, yakıcı, şehvetli, azgın, kudurtucu, uyuşuk, devingen, ele avuca sığmayan, bin başlı ejderha… Olarak tanımlanan Çukurova’nın Ceyhan İlçesinin ovalarında yer alan pamuk tarlalarında buluyorum kendimi. Birden bire 66 yıl öncesine gidiyorum. Gidiyorum çünkü, 66 yıl önce Maraş İli Elbistan Kazası Hasan Köyden mevsimlik işçi olarak gelmiştik Çukurova’ya. 1951-52 yıllarında, pamuk toplamış-lığım var. Sazlardan yapılmış barınma yerlerinde, doğru dürüst içme suyunun bulunmadığı sağlıksız koşullarda, sabahları açılmayan çapaklı gözlerle uyandığımız günleri anımsıyorum Adana’da dolaşırken.

Korunaklı olmayan sazdan yapılmış barınaklarımızda bizi canımızdan bezdiren, sıcakların yanı sıra zamansız ve aniden bastıran yağmurlardı. Bu yağmurlardır ki zaten yok denecek kadar az olan giysi ve yataklarımızı çamur içinde bırakmaktaydı. Uzaktan seyrettiğimiz Ceyhan garındaki trenlerden yükselen dumanlara çok sinirlendiğimi anımsıyorum. Sinirleniyordum, çünkü aniden bastıran yağmurların nedeninin bu dumanlar olduğunu sanıyordum.

Ceyhan konakladığımız pamuk tarlalarından 7-8 km uzaklıktaydı sanıyorum 1951’’i yıllarda. Konum olarak Çukurova’nın tam ortasında yer alan Ceyhan, yörenin pamuk ambarıydı. Adana’nın yaklaşık 50 km doğusunda ve Ceyhan Nehri’nin kıyısında kurulmuş, büyükçe bir ilçesiydi. Ceyhan, diğer adıyla Seyhan Nehri Çukurova’ya ve çevresine yerleşmiş olan köylere, kasabalara, ilçe ve illere hayat veriyordu. Akdenize dökülmekte olan hayat kaynağı bu nehir zamanla zaptu rapt altına alındı ve Seyhan Baraj gölü ortaya çıktı.

Sabancı Merkez Camii Adana

Seyhan Baraj Gölü ve Seyhan Nehri Adana’yı deniz görünümlü bir şehir olmasını sağladı. Doğal olarak da Seyhan Baraj Gölü, Adana’yı eşine ender rastlanabilecek güzellikte bir kente dönüştürdü. Adana’nın kuzeyinde, Seyhan Baraj gölüne komşu olarak gerçekleştirilmekte olan yeni Adana, haberler ve belgesel nitelikli görsel yapımlarda ilgimi çekmişti.  İlgimi çeken Adana’nın simgeleri Taş Köprü ile Sabancı Merkez Camisi ve kuzeyinde yer alan Merkez Park olmuştu.

Tam gün olmak üzere, birkaç kez Adana’yı ziyaret etmeliydim. İlk ziyaretim 2012 yılı Nisan ayında oldu. İkinci ziyaretimi de 2015 yılı Nisan ayında gerçekleştirdim.Adana’nın simgelerinden biri olan Taşköprü’nün yanına Sabancı Merkez Camisi’ni de eklemek gerekiyor. Üç yıl önce gezme fırsatını bulduğum Sabancı Merkez Camisi’nin, özellikle, kubbesine hayran kalmıştım. Hayran kalmıştım çünkü İstanbul’daki Ayasofya Müzesi kubbesinden daha büyüktü.

Adana

Havada asılı gibi duran ana kubbenin çapı 32 metreydi. Ayasofya’nın kubbe çapının kuzey güney doğrultusunda 31,87 metre, doğu batı doğrultusunda ise 30.86 metre olduğu hatırlanacak olursa, Sabancı Merkez Camisi’nin heybeti ve görkemi oraya çıkar. Ayasofya Müzesi’nin karşısında, Sultanahmet Meydanı’nda, yer alan 6 minareli Sultanahmet Camisi de hayranlık duyduğum yapılardan biriydi. Sonradan öğreniyorum ki ‘’Altı minareli cami denince akla sadece Sultanahmet gelir, soranlara o söylenir.’’ Sözü doğru değildir. 

Yolunuz düşer mi bilmem ama Mersin ve Adana’da iki camide de altı minare birden yükseliyor gökyüzüne. Mersin’de Mugdat Camii olarak bildiğim Hz. Mikdat Camii ve Adana’daki Sabancı Merkez Camii, hem altı minareli olmaları hem de mimari özellikleriyle görülmeye değer yapılardır. Ben öncelikle Adana’daki altı minareli Sabancı Merkez Camisi’nden söz etmek istiyorum.

Taşköprü tarafından gelirken onlarca fotoğrafını çektiğim Merkez Camisi’ne giriyorum. Serin ve temiz bir hava ile karşılaşıyorum. Üç yıl önce geldiğimde caminin içi çok sıcaktı, soğutma yapılamıyordu. Benim bile sıcaktan çok bunaldığım cami içinde ibadet zorlaşıyordu. Cami adeta boştu. Bu kez camideki bu tür sorunların çözüldüğünü görüyorum. İklimleme sistemi kurulmuş. İçeride bahar havası vardı. Cami ile ilgili olarak internetten derlediğim notlarıma göz atıyorum.

Adana

Cami Adana’nın Reşatbey semtinde; Seyhan Nehri’nin batı kıyısında, Merkez Park’ın güneyinde yer alıyor. Sabancı Merkez Camisi’nin proje mimarı Necip Dinç olarak verilmiş bilgilerde. 65 000 metrekarelik arsası Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından Türkiye Diyanet Vakfı’na devredilmiş olup, caminin %50 si Adanalıların bağışlarıyla tamamlanmış. Geriye kalan %50 si de Hacı Sabancı ve O’nun ölümünden sonra Sabancı Ailesi tarafından tamamlanmıştır. Bu nedenle, başlangıçta Merkez Camii olarak düşünülen adı Sabancı Merkez Camii olarak adlandırılmıştır.

1988 yılında yapımına başlanan Adana’daki Sabancı Merkez Camii’nin inşaatı 10 yıl sürmüş olup, 1998 yılında ibadete açılmış. 4 yarım-kubbe, 5 kubbe, 6 minaresi bulunmaktadır. Bunlar 4 halife ve 4 mezhebe, İslam’ın 5 şartına, imanın 6 şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kuran’da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed’in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik 6 minare Allah’ın 99 güzel ismine karşılık gelmektedir. 

20 000 kişi kapasiteli cami, açık alanın da düzenlenmesiyle 28 000 kişilik kapasiteye ulaşabilir. Klasik Osmanlı Mimarisi tarzında yapılan cami; genel görünüm olarak İstanbul’daki Sultanahmet Camisi’ne, plan ve iç mekân olarak da Selimiye Camisi’ne benzer. Türkiye’deki 6 minareli camilerden ikincisi olup minareleri, beyaz çimento ile fildişi rengindeki kırma malzeme karıştırılarak elde edilen betondan, betonarme olarak yapılmıştır. İç mekân düzenlemesinde kullanılan hat eserlerinin tamamı Hattat Hüseyin Kutlu’ya aittir. Camide kullanılan çiniler, Klasik İznik Çinisi tekniği ile yaptırılmıştır. 

Adana Görüntüleri

Camideki mihrap, minber, kürsü, taç kapı ve diğer kapılar mermerden yapılmıştır. Klasik Osmanlı Camilerindeki kapılarak örneklenerek çizimi yapılan kapıların yapımı Nihat Kartal usta tarafından gerçekleştirilmiştir. Caminin vitrayları Abdülkadir Aydın usta tarafından yapılmıştır. Ahşap kapılar kündekari tarzında olup, Ahmet Yılçay usta tarafından yapılmıştır. Çok özel bir yöntemle ve çok emek verilerek yapılan kündekari uygulamadan da söz etmekte yarar var. Osmanlı sözlüklerinde tutma, kavrama, geçme, oyma gibi anlamları olan kündekari yönteminde dişi ve erkek olarak düzenlenen parçaların çivi ve yapıştırıcı kullanılmadan birbirine bağlanılması yöntemidir.

1,009 total views, 2 views today

Share

İstanbul Eyüp Sultan’a panoramik bir bakış

Dersaadet İstanbul

Dersaadet ya da Saadet Kapısı olarak da adlandırılan İstanbul, 19.yüzyılın ortalarına kadar idari ve yargısal yapılanma açısından dört ayrı bölüme ayrılmıştı. Bu bölümlerden ilki İstanbul Kadılığı’nın yetki sahası olan ve İstanbul Metropolünün kent merkezi kabul edilen Suriçi’dir. Suriçi İstanbul’un en eski bölümüdür. Kuzeyde Haliç, doğuda İstanbul Boğazı ve güneyde Marmara Denizi ile sınırlanmıştır. Tarihi Yarımada olarak da bilinen Suriçi’nin tek kara bağlantısı batıdan olup, çevresi Bizans döneminden kalma surlar ile sur kalıntıları tarafından çepeçevre sarılmıştır.

Bilad-ı Selase

Üç Belde” anlamına gelen Bilad-ı Selase Galata, Üsküdar ve Eyüp’ten oluşmaktadır. Bu üç belde, Metropol ya da anakentin kazaları olup, ayrı kadılar tarafından yönetilmiştir. İstanbul’daki bu ayrım idari ve yargısal bir bölümlenmenin yanı sıra sosyolojik ve kültürel bir farklılığı da ifade etmektedir. Dersaadet’in bu dört ayrı bölümü, aynı kent içerisindeki birbirinden farklı, fakat bir arada ahenkli bir bütün oluşturan dört ayrı dünyayı betimlemektedir. Bu dörtlü yapı aynı zamanda İstanbul’un sosyal ve kültürel yapısını zenginleştiren ve canlı kılan faktörlerin başında gelir. Bilad-ı Selase içinde yer alan Eyüp, İstanbul’un fethi ile birlikte kurulan ilk Osmanlı -Türk yerleşim birimidir.

Eyüp İlçesi

Eyüp Sultan

Haliç’in güney kıyısında, surların dışında yer alır. Eyüp İlçesi, İstanbul’un Müslümanlarca kutsal kabul edilen ilçelerinden biridir. Eski Eyüp her şeyden önce kandillerde dolup taşan Eyüp Sultan Türbesi ile ünlüdür. Adını, kabri bu semtte bulunan ve bir sahabe olan Hz. Ebu Eyyub El- Ensari’den alır. Müslümanların Peygamberi Hazreti Muhammet’i tanımış ve O’nun la birlikte savaşmış oldukları için ‘’Sahabe’’ adını alanların mezarları bu bölgede bulunmaktadır. Müslümanlarca İstanbul’un ilk fetih denemesi İ.S. 669 yılında olmuştur. Bu savaşta ölenler,  Müslümanlar açısından Sahabeler ve İslam Şehitleri olarak tanımlanmaktadır.  Bölgede yedi sahabenin bulunduğu söylenmektedir. Eyüp Müftülüğü’nün verdiği bilgilere göre, Hz. Muhammet 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, evi yapılıncaya kadar, Ebu Eyyup el-Ensari’nin evinde 7 ay misafir olmuştur. Aktarılan bilgilere göre, Ebu Eyyup el-Ensari  Peygamber’in vahiy kâtipliğini yapmıştır.  Peygamber ile birlikte çeşitli savaşlara katılmış, 669 yılında da İslam ordusu ile birlikte İstanbul seferine katılmış ve İstanbul Surları dibinde şehit olmuştur. Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra, hocası Akşemsettin’in gördüğü bir rüyadan hareketle,  Ebu Eyyup el-Ensari’nin kabri bulunmuş ve üzerine türbe yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmet türbeyi yaptırdıktan sonra da Eyüp Sultan Camii’ni yaptırmış ve 5 yıl sonra, 1458 yılında ibadete açmıştır. Bu nedenle, Eyüp Sultan Camii ve çevresi yerli ve yabancı turistlerin önemli ziyaret yerlerinden biridir.

Kanuni döneminde ise Eyüp büyük gelişme gösterir. Bu yıllarda semt camiler, mescitler, medreseler, sıbyan mektepleri, çeşme, sebil, hamam, imaret ve türbelerle donatılırken, sahilleri ise yalılar ve köşkler süslemiştir. Bu tarihi dokunun korunması ve Haliç’in eski görkemli günlerine dönmesi amacıyla, Eyüp İlçesi’nin Haliç kıyısında bulunan eski fabrikaların tamamı kapatılmıştır. Kazanımlar yeşil alanlara, parklara, sportif etkinliklerin yapılabileceği mekânlara ve kültür merkezlerine dönüştürülmüştür. Sütlüce Kültür ve Kongre Merkezi bunlardan sadece biridir. Temizlenmiş olan Haliç artık kokmuyor ve Eyüp Sultan önemli bir turizm merkezi olma yolunda ilerliyor.

Eyüp Sultan Camisi ve Türbesi

Eyüp İlçesi ve çevresi (101)Eyüp İlçesi ve çevresi (89)

Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra, hocası Akşemsettin’in gördüğü bir rüyadan hareketle,  Ebu Eyyup el-Ensari’nin kabri bulunmuş ve üzerine türbe yapılmıştır. Türbe sekiz köşeli olup tek kubbelidir. Kesme taştan yapılmıştır. Kubbe cephe yüzlerine oturtulmuştur. Kasnağı yoktur. Cephe köşelerine kabartma sütunlar yapılmıştır. Pencere söveleri mermerdir. Kapısını bulunduğu cephe hariç, diğerlerinde alt üst iki pencere bulunmaktadır. Alt pencerelerin pirinçten dökme kapakları mevcuttur. Kemerli yapısı alternatifli olup mermerdir.

Dışı çinilerle süslü türbe özellikle Cuma, kandil ve bayram günleri ziyaretçilerle dolup taşar. İşleri ters gidenler, kısmetini açtırmak isteyen kızlar, yeni evlenenler, sünnet olanlar ve çeşitli dilekleri olanlar türbenin önünde dua eder ve çevresini üç defa dolaşırlar. Türbenin ayakucunda bulunan suyun kalp hastalığına şifa olduğuna inanılır. Eyüp Sultan’da dilek tutanlar, kurban kesmek gibi çeşitli adaklar adarlar ve dilekleri gerçekleşenler bu adaklan fakir insanlara dağıtırlar. Fatih Sultan Mehmet türbeyi yaptırdıktan sonra Eyüp Sultan Camii’ni yaptırılmış ve 5 yıl sonra da, 1458 yılında ibadete açmıştır. İlk camii zelzeleden ötürü yıkılınca 1800 de bu günkü inşa edilmişti. İslam’ın kutsal Cuma günleri inançlı kalabalıklar türbeyi ziyaret ederler. Yaşlı ağaçlar, uçuşan güvercinler, namaz kılanlar, dua ve ziyaret edenler, türbe ve camii civarını mistik, renkli bir atmosfere büründürür. Bu nedenle, Eyüp Sultan Camii ve çevresi yerli ve yabancı turistlerin önemli ziyaret yerlerinden biridir.

Eyüp El-Ensari’nin türbesi ya da yaygın tabiriyle Eyüp Sultan Türbesi, Eyüp semtinin toplumsal hayatında merkezi bir yer tutar. Bu türbelerle ilgili geleneklerin birçoğu bugünde sürmektedir. Müslümanların kutsal aylarında ve Ramazanda, Eyüp Sultan Camii ve türbesi çevresinde mahşeri bir ziyaretçi kalabalığı olur. İğne atsan yere düşmez deyimi tam da burada geçerlidir. Kutsal aylar dışında da hemen her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmekte ve dua edilerek, dileklerde bulunulmaktadır. İstanbul’un fethinden  sonra  Türklerin sur dışında kurduğu ilk yerleşim merkezi olan Eyüp’te; başta Eyüp Sultan Camii olmak üzere Osmanlı döneminden kalma çok sayıda tarihi eser mevcuttur. III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’ın inşa ettirdiği imaret 200 yıldan beri faaliyetini sürdürmektedir.

Tarihi Eyüp Mezarlığı

EYÜP SULTAN İSTANBUL (8)EYÜP SULTAN İSTANBUL (6)

Tarihi Eyüp mezarlığında Osmanlı  Döneminin önemli asker, devlet adamı ve âlimlerinin mezarları bulunmaktadır. Bölgede bir değil yedi ”Sahabe” bulunduğu söylenceler arasındadır. Eyüp Sultan Türbesi’nin Eyüp’ün yerleşim dokusuna kazandırdığı bir başka özellik, bu türbede yatan kişiyi Evliyaullah (Allah Dostu) ve Sahabe bilen Osmanlı’nın ona yakın olmak için Eyüp’te defnedilmek istemesidir. Gerek Osmanlı döneminde, gerekse de Cumhuriyet yıllarında halktan kişilerin yanı sıra, birçok şöhretli isim de son istirahatgah olarak Eyüp’ü seçmişlerdir. Bunun sonucunda semte mistik havasını veren büyük mezarlıklar kurulmuştur. Hem bu mezarlara ait mezar taşlarının sanatsal değerleri, hem de çağlara tanıklık eden üzerlerindeki kitabeleri nedeniyle, Eyüp’teki mezarlıklar bir açık hava müzesi gibidir ve yüzlerce yıllık bir tarih kesitini hüznün diliyle anlatır bizlere. Bu mezarlıklardaki servi ağaçları ise adeta ölümle yaşamın içi çeliğini vurgular. Eyüp Sultan Türbesi, yeni evlenenlerin ve sünnetlik çocukların buraya ziyarete getirilmesi, Haliç’in bol çeşitli ve lezzetli balıklarını satan balıkçıları, serin ve tatlı suları, Haliç’e bakan tepeler üzerindeki güzel manzaralı mesire yerleri, çiçekçiliği, İstanbul’un süt ve kaymak ihtiyacını karşılayan mandıraları, kıyı kahvehaneleri ve oyuncakçı dükkânları ile de ünlüydü. Düdüklü testiler, fırıldaklar, tahtadan arabalar ve eşyalar, oyuncak tef, davul, düdük ve özellikle “kaynana zırıltısı” ile Eyüp oyuncakçıları, çocukları çok sevdiğine inanılan Eyüp Sultan Hazretleri’nin manevi rehberliğinde faaliyet gösterirlerdi. 19.yy. sonunda bu bölgenin sanayileşmeye açılması ve 1960’lardan sonraki hızlı gecekondulaşma ile bu geleneksel dokunun tamamına yakını ortadan kalkmıştır.

Osmanlıda Kılıç Kuşanma Törenler

Eyüp İlçesi ve çevresi (99)Eyüp İlçesi ve çevresi (100)

Osmanlı zamanında en önemli ve dikkat çekici gelenek, cülus olarak adlandırılan padişahların tahta geçme törenlerinden sonra Eyüp Sultan’da kılıç kuşanmalarıdır. Avrupa İmparatorluklarında kralların Taç Giyme Törenlerinin yerini, Osmanlıda Padişahların Kılıç Kuşanma törenleri almaktadır. Kılıç Kuşanma Törenleri;  okunan dualar ve kılınan namazlarla dini-manevi bir özellik taşımakta ve yeni padişaha makamının anlamını hatırlatmaktaydı. Ancak bu gelenek belki fetihten de eskidir. Zira Bizans döneminde Eyüp’te bulunan Leon Makelos manastırının başpapazı, harbe giden imparator, kumandan ve asilzadelere kılıç kuşatmak ve onları takdis etmek gibi bir hakka ve makama sahipti. Eyüp Sultan’a ‘’Cülus Yolu’’ adı verilen bir rota izlenerek gidilirdi. 

Cülus Yolu, Fatih Sultan Mehmet’ten Vahdettin’e kadar Osmanlı Padişahlarının tahta çıktıklarında kılıç kuşanıp ata bindikleri, cülus törenlerinin yapıldığı, padişahın hükümranlığını sembolize eden tarihi bir yoldur. Geleneğe göre Sultan kayık ile Eyüp’e gelir, vezirler ve devlet adamları yolun başında kendisini selamlar, o ise binek taşının oradan atına binerek Eyüp Sultan Hazretleri’ni ziyaret ederdi. Sultan’ın bir işareti üzerine Şeyhülislam gelip beline dört halifeye ait kılıçlardan birini kuşatır ve Allah’ın yardımıyla din ve devlet düşmanları üzerine muzaffer olması için dua ederdi. Törenden sonra Sultan yeniden ata biner yolda toplanan ahaliye Cülus bahşişi dağıtarak Topkapı Sarayı’na geri dönerdi. Bir döneme damgasını vurmuş Osmanlı Padişahlarının iktidara ilk adımı attıkları Cülus Yolu’nda sultanların ata bindikleri tarihi “Binek Taşı” halen ziyaretçilerini beklemektedir.

Kaynaklar:

1) http://www.eyupmuftulugu.gov.tr/

2) http://www.mehmetakinci.com.tr

2,825 total views, 2 views today

Share

Sultanahmet Camisi- İstanbul

 

Türk ve İslam dünyasının en ünlü anıtlarından birisi olan Sultanahmet Camii; İstanbul’a gelen yerli ve yabancı turistlerin ziyaret programlarına aldıkları en önemli anıtlardan biridir. Sultanahmet merkezli bütün tur programlarında; Sultanahmet Camii, Ayasofya ve Topkapı Müzeleri ile meydandaki örme dikili taş, Obelisk ve Yılanlı sütunun yanı sıra Yerebatan sarayı ve Binbirdirek sarnıcı da ziyaret edilen önemli yerlerdendir.

Sultanahmet Camii ve meydanı (34)

İstanbul Sultanahmet Camii

Gerek Hristiyan dünyasında, gerekse Müslümanların dünyasında yer alan ve bu dinlerin hamiliğini üstlenen imparatorlar, padişahlar ve sultanlar; Tanrıya ulaşmanın ve inancının en iyi biçimde ifade edebilmenin yolu olarak, bir benzeri daha olmayan kiliseler, mabetler ve camiler yapma ve yaptırma yarışına girmişlerdir. 17.Yüzyılın iki önemli eserinden biri olan Sultanahmet Camii, Sinan’dan sonra Türk mimarlığının meşalesini ele alan Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’nın ellerinde yükselirken; Sinan’ın Şehzade Camii, göz önünde tutulmuştur.

Ancak onun şeması çok ileriye götürülmüştür. Şehzade Camii İstanbul’un Şehzadebaşı semtinde Mimar Sinan tarafından yapılmış olan cami. Kanuni Sultan Süleyman tarafından Saruhan valisi iken 1543′de 22 yaşında ölen oğlu Şehzade Mehmet adına yaptırılmıştır. Camiyi 1543–1548 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırttı. Mimar Sinan’ın çıraklık eserimdir dediği camidir. 18,42 metrelik kubbesi 4 büyük yarım kubbeye yaslanır.

Şadırvan avlusu 12 sütunda 16 kubbelidir. İkişer şerefeli çift minaresi vardır. İmaret ve medrese, tabhane, türbeler cami bahçesinde ve arka sokaktadır. Bilindiği gibi; Sultanahmet Camii’nin banisi Sultan I.Ahmet genç yaşta, henüz 14 yaşında iken Osmanlı tahtına 14. Hükümdar olarak oturmuş ve 14 yıl saltanat sürmüştür. Döneminde Avusturya-Osmanlı savaşı sona ermiştir. Zitvatorok barış anlaşması bölgeye ve Osmanlıya bir rahatlama dönemi açıp devletinin saygınlığını tekrar perçinlemiştir.

I. Ahmet, Allah’a bir şükran belgesi olmak üzere, Taht Şehri İstanbul’da, o zamana kadar görülmemiş güzellikte bir mabet yükseltmeyi aklına koyar. Baş motifi ve tutkusu, Allah’a kulluğunu kanıtlayabilmek üzere, o zamana kadar yapılmış olan camilerin en büyüğünü ve en güzelini yaptırmak ister. Özellikle de Ayasofya’yı geçmek, buna bir de nam-u şanını kıyamete kadar yaşatacak bir eser bırakma ihtirası hiç çekinmeden eklenebilir.

Ayasofya yapılıncaya kadar, dünyanın en ünlü ve en ulaşılmaz mabedi, Hz. Süleyman’ın Kudüs’te yaptırmış olduğu ”Mescidi Aksa” idi. Mescidi Aksa’yı aşmak isteyen Bizans İmparatoru Justinianus, bu hayalini, Ayasofya’yı yaptırarak gerçekleştirmiş. Kanuni Sultan Süleyman da, Ayasofya’yı aşacak bir cami yaptırmak ister.1551-1558 yılları arasında yapılan bu cami ile Ayasofya da aşılır. Sultan I. Ahmet, Ayasofya ile Süleymaniye arasında; atalarına saygısızlık olmasın diye, Süleymaniye’yi aşmayacak ama Ayasofya’dan daha görkemli bir cami için, At Meydanını seçer.

Caminin tasarımını ve gerçekleştirilmesi işini; mimarlığının yanı sıra musikişinaslığı ve sedefkârlığı ile de ün yapmış olan Mimarbaşı Mehmet Ağa’ya verir. Sedef, günümüzde çok değerli olan bir malzeme olarak bilinir. Sedefin sahip olduğu sağlam yapı, birçok bilim adamının ilgisini çektiği gibi, Mehmet Ağanın da ilgisini çekmiş ve sedef konusunda uzmanlaşmıştı. Genellikle, yanardöner renkli ve parlak yapılı olan sedef, kendi kendini tamir edebilen bir madde olarak bilinir. 

Sedefkâr Mehmet Ağa; karşısında Süleymaniye, yanı başında Ayasofya gibi eşsiz iki anıtın arasında, onlarla yarışacak bir eser tasarlar ve Sultan I. Ahmet’in onayını alarak, 1609 yılının güneşli bir gününde, başta padişah olmak üzere, bütün devlet erkânının katılımıyla caminin temeli atılır Aynı yüzyılda yaşayan Evliya Çelebi, temel atma törenini şöyle anlatıyor. ”Cümle üstad, mimar ve mühendisler toplanıp; Üsküdarlı Mahmut Efendinin ve üstadımız Evliya Efendinin duaları ile temelin kazılmasına başlandı.

Evvela; Sultan Ahmed Han, eteğine toprak doldurup ‘’Ya Rab, Ahmed kulunun hizmetidir, kabul eyle’’ deyup, amelelerle birlikte temelden toprak taşıdı.” İnşaat 7 yılda tamamlandı. Cami;  Medrese, Daru-l Kurra, Muvakkithane, Sıbyan Mektebi, Arasta, Hamam, İmaret, Darü’ş-şifa ve Türbe’den oluşan külliyenin merkez yapısı olup bir dış avluyla çevrelenmiştir. Cami; kapladığı alan bakımından, Ayasofya ve Süleymaniye’yi geçmişti.

Ana yapının kapladığı alanın eni 64 metre, boyu 74 metre olup, yüksekliği de 43 metre olmuştu. Üstelik Mekke’deki 6 minareli mabedden sonra, 6 minaresi olan tek cami, I. Ahmet camisiydi. o dönem, İslam aleminden gelen bir takım itirazlar üzerine, Mekke’deki mabede yedinci bir minare yaptırılarak, itirazların önünü aldığı söylenir. Sultanahmet Camisi’nin içi dört yapraklı yonca planına sahiptir. Dört fil ayağı çok etkilidir. Ana kubbe 43 metre yüksekliğinde ve 23,5 m çapındadır.

Sultanahmet Camii İstanbul

Bu ölçüler Mimar Mehmet ağanın bir mühendis olarak kabiliyetini gösterir.  Caminin içi çok dahiyane bir ustalıkla yerleştirilen 260 pencere sayesinde ferah bir  havaya bürünmüştür. Pencerelerin yerleştiriliş şeklinden dolayı büyük kubbe sanki havada asılı gibi durmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda yaptırılan Adana’daki Sabancı Merkez camisiyle Mersin’deki Mugdat camisinin de 6 minaresi olup, 6 minareli cami sayısı 3 e çıkmıştır.  Sultanahmet camiinin tasarımı, Osmanlı cami mimarisi ile Bizans kilise mimarisinin 200 yıllık sentezinin zirvesini oluşturur.Komşusu olan Ayasofya’dan bazı Bizans esintileri içermesinin yanı sıra geleneksel İslami mimari de ağır basar ve klasik dönemin son büyük camisi olarak görülür. Köşe kubbelerin üstündeki küçük kulelerin eklenmesi dışında, geniş ön avlunun cephesi Süleymaniye Camii’nin cephesiyle aynı tarzda yapılmıştır. Ağır bir demir zincir batı tarafındaki avlu girişinin üst kısmını asılı tutar.

Caminin avlusuna yalnızca sultan at sırtında girebilirdi. Sultan avluya at sırtında girdiği zaman başını zincire çarpmamak için eğerdi. Bu, padişahın bile camiye girerken kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini göstermek amaçlı sembolik bir eylemdi. Avlu neredeyse caminin kendisi kadar geniştir ve kesintisiz bir kemer altıyla çevrilmiştir. Her iki tarafında abdesthaneler vardır. Ortadaki büyük altıgen fıskiye avlunun boyutları göz önüne alındığında küçük kalır. Avluya doğru açılan dar anıtsal geçit kemer altından mimari olarak farklı durur. Yarı kubbesi kendinden daha küçük çıkıntılı bir kubbe ile taçlandırılmış ve ince sarkıt bir yapıya sahiptir.

Sultanahmet Camii İstanbul

Her katında alçak düzeyde olmak üzere, caminin içi İznik’te, 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20 binden fazla çiniyle bezenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler geleneksel, galerideki çinilerin desenleri çiçekler, meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır. 20 binden fazla çini İznik’te çini ustası Kasap Hacı ve Kapadokyalı Barış Efendi’nin yönetiminde üretilmiştir. Cami; mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği, yarım kubbeleriyle büyük kubbesinin içi de mavi ağırlıklı kalem işleriyle süslendiğinden, Avrupalılarca Mavi Cami (Blue Mosque) olarak bilinir.

Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle, ana cami konumuna gelmiştir.  Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkâr kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır.

Sultanahmet Camii İstanbul

Kaynaklar:

1) Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2) Sultanahmet Camii koruma ve İhya Derneği

10,650 total views, 6 views today

Share