İstanbul’da Erguvanlar Çiçek Açtı

Şu günlerdeyse İstanbul Boğazı’nın her iki yakasını da pembemsi renkleriyle çepeçevre saran erguvanlar şenlendiriyor. İstanbul’un önemli simgelerinden olan erguvan çiçeği, eşsiz Boğaziçi’nde yeşilin üstündeki mor salkımlarıyla tarifsiz bir renk cümbüşü sunuyor.

Erguvan, İstanbul’u, özellikle de İstanbul boğazını bahar aylarında kendine has mor rengine büründürür. Öyle güzellerdir ki, İstanbul’un bir rengi var ise bu erguvandır diyor erguvan sevenler. Ben de katılıyorum bu görüşe. Gövdesinin her tarafından fışkıran eflatundan pembeye doğru süzülen çiçekleri, insana hayatı müjdeler. İstanbul’un pek çok mezarlığında boy veren erguvanlar ölüm mekânlarında da hayatı anlatır. Bizans ve Hristiyanlığın önemli imgelerindendir erguvan ağaçları ve çiçeklerinin renkleri.

İstanbul’un bir başka markasıdır erguvanlar. İstanbul Boğazı’nın en güzel zamanlarından biri de erguvanların açtığı bahar aylarıdır. Baharda pembe erguvanlar, mor salkımlar yeşilin üzerinde tarifsiz bir renk cümbüşü sunar. Erguvan İstanbul var olduğundan beri Boğaziçi kıyılarında, korularında ve parklarında yaşar.

Tekrar hatırlıyor ve hatırlatıyorum. Nisan ayları İstanbul’da erguvan vaktidir. Çıkın küçük Boğaziçi turlarına. Erguvan şenliğinin keyfini yaşayın, ruhunuz arınsın bütün olumsuzluklardan. Çıkın, parklara gidin ve bir Boğaziçi turuna katılın seyredin erguvanları. İnanın yaşama sevinciniz artacak ve hayata sımsıkı tutunacak ve kendinizi daha direngen hissedeceksiniz.

İstanbul

Erguvan ağaçları 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, dalları çalı görünümünde olan ağaçlardır. Tohumlarından bile yetiştirilme olanakları vardır. Erguvan ağaçlarının çiçeklendiği günler, bayram günleridir İstanbul için. Erguvanlardan Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi şairleri de ilham almış. Benim gibi, erguvanlardan etkilenen ”Abdullah Kartal” adındaki bir şairimizden bir dörtlüğü aşağıya alıyorum.

İstanbul baştanbaşa hayallerle dolsun…

Kız kulesi boğaza karşı selama dursun,

Ellerin ellerimde özlemler son bulsun,

Gönül Gönül’e yürüyelim seninle bu yolu,

Erguvanlar açtığında yeniden dolaşalım İstanbul’u…

İstanbul

Efsaneye göre, İsa’nın ihanet eden havarisi Yahuda kendini erguvan ağacına asmış. Önceleri beyaz olan erguvan çiçeği, utançtan rengini değiştirmiş. Baharda eflatundan pembeye doğru süzülen erguvan çiçekleri, kısa süren renk cümbüşü ve ani, hüzünlü kayboluşuyla edebiyatçılara göre de Boğaziçi’nin utangaç süsü olarak anılıyor.

Bizans İmparatorluğu’nda da önemli bir yer edinmiş erguvanlar. Bizans imparatorları Sultanahmet’teki Büyük Saray’ın “Mor Odası”nda doğar, “erguvan” kaftan giyerlerdi. Erguvan moru Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan bir renktir. Doğal yollarla üretilen en zor renk olduğu için, bir zenginlik ve güç belirtisiydi; imparator dışında hiç kimse mor kaftan giyemez ve pelerin takmasına izin verilmezdi.

Küçük Çamlıca İstanbul

Bursa’nın köklü geçmişinden bugünlere ulaşan simgelerinden biri olan erguvan ağacı; dayanışma, hoşgörü, sevgi ve kardeşliğin simgesi olarak yüzyıllar boyunca düzenlenen bir şenliğe adını vermiştir. 14. yüzyıldan günümüze kadar asırlarca bir ağaç adına bayram düzenleyen başka bir ulus yok gibidir. Geçmişte düzenlenen şenliklerden birine şahit olduğu anlaşılan Evliya Çelebi Erguvan Şenliği’ni şöyle anlatıyor. Yılda bir kez Emirsultan’da, Erguvan Töreni’ düzenlenir. Her taraftan insan denizi gibi insanlar toplanır ki, bu kalabalık töreni anlatmakta kalem yetersizdir. Böyle bir tören ancak Emir Sultan sevgisi ile olur.” Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle, “… Bizim iklimde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır. Osmanlı döneminde baharın müjdeleyicisidir.”

Baharın müjdeleyicisi olarak da bilinen erguvan ağacı etrafında, Bursa’da yaşayan velilerden Emir Sultan hazretlerinin 15. yüzyılda sevenleriyle birlikte sohbet yapması halk tarafından manevi bayram olarak kabul edilmiş ve 500 yıldır sürdürülen ve turistik açıdan da ilgi çeken bu gelenek Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerinin katkıları ile devam ettirilmektedir. Düzenlenen törenlerde geleneksel hale gelen Emir Sultan Meydanı’na her yıl erguvan fidanları dikilmektedir.

Küçük Çamlıca Korusu İstanbul

İstanbul’un bir başka markasıdır erguvanlar. İstanbul Boğazı’nın en güzel zamanlarından biri de erguvanların açtığı bahar aylarıdır. Baharda pembe erguvanlar, mor salkımlar yeşilin üzerinde tarifsiz bir renk cümbüşü sunar. Erguvan İstanbul var olduğundan beri Boğaziçi kıyılarında, korularında ve parklarında yaşar.

Tekrar hatırlıyor ve hatırlatıyorum. Nisan ayları İstanbul’da erguvan vaktidir. Çıkın küçük Boğaziçi turlarına. Erguvan şenliğinin keyfini yaşayın, ruhunuz arınsın bütün olumsuzluklardan. Çıkın, parklara gidin ve bir Boğaziçi turuna katılın seyredin erguvanları. İnanın yaşama sevinciniz artacak ve hayata sımsıkı tutunacak ve kendinizi daha direngen hissedeceksiniz.

Fatih Korusu Beykoz İstanbul

Baharın gelmesiyle birlikte İstanbul rengârenk çiçekleriyle, bu çiçeklerin yer aldığı parkları ve korularıyla göz kamaştırmaya başladı. İstanbul’un her tarafını laleler, nergisler, ıhlamurlar, mor salkımlar süslüyor. İstanbullular da farklı çiçeklerin renk cümbüşüne tanıklık ediyor. Ancak, bu renk cümbüşü içerisinde erguvanların yeri bir başka.

443 total views, no views today

Share

Maslak Kasırları İstanbul

II. Abdülhamid’in şehzadelik döneminde gözlerden ırak olarak 8 yıl yaşadığı tarih kokan bir yer Maslak kasırları… İstanbul’un kuzeyinde, kentle Karadeniz arasında, Büyükdere Caddesi üzerinde Astsubay Ordu evinin hemen yanında yer alan yoğun yeşil dokunun hemen kıyısında kurulmuş. Küçük ama ilginç bir saray yapıları topluluğu olarak karşımıza çıkıyor.

Maslak Kasırları

170 dönümlük orman arazisinin ortasında yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı Mimarlık ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini barındırıyor. Açık sarı rengi, panjurlu pencereleri, kırmızı kiremitleri ve ihtişamlı mimarisiyle bizleri çok eskilere, II. Abdülhamit’in şehzadelik yıllarına götürüyor.

Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, 1808-1839 yılları arasında hüküm süren Sultan II. Mahmud döneminde başladığı, bölgenin sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu yıllarda tarih sahnesine çıkan ve bölgeye özel bir konum kazandıran Maslak Kasırları’nın ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları tam olarak bilinmiyor. Bununla  birlikte, büyük bir bölümü 1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz dönemine tarihlenmektedir.

Maslak Kasırları

Şehzadelik yıllarında Sultan II. Abdülhamid’e tahsis edilmiş olan Maslak Kasırları, Sultan’ın Osmanlı tahtına çağrılmasına tanık olmuştur. Bu yönüyle Osmanlı tarihi açısından özel bir önem taşımaktadır. Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı çok iyi görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yüzyıl sonları ahşap Osmanlı konut mimarlığı ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır.

Maslak Kasırları’ndan günümüze Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun, Limonluk, Çadır Köşk ve Paşa Dairesi gelebilmiştir. II. Abdülhamid’in Özel Kalem Müdürlüğü işlevini gören Mabeyn-i Hümayun günümüzde Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık) İstanbul Şubesi olarak kullanılıyor. Kasr-ı Hümayun, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak açılmış durumda. Mabeyn-i Hümayun ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmıştır.

Ulaşımı da çok kolay… Hacıosman-Yenikapı hattında çalışan Metro ile Atatürk Oto Sanayi durağında inerseniz birkaç adım ileride olan bu gizli cennete ulaşabilirsiniz. Ayrıca Beşiktaş’tan bineceğiniz minibüs ile hemen önünde inebilirsiniz. Ben 4. Levent Metro istasyonundan binerek ulaştım Maslak Kasırları’na.

Maslak Kasırları

Giriş biletimi aldıktan sonra, kuzeye doğru, Büyükdere Caddesi’ne paralel düzenlenmiş bir yolda ilerlemeye başlıyorum. Yemyeşil ağaçlar, karaçamlar, manolyalar ki açmak üzereler ve neredeyse her yerde boy atmış olan ortancalar bir cennet havası kazandırmış ortama. Yaklaşık 100 metre sonra Kasrı Hümayun ya da Hümayun Kasrı’nın önüne geliyorum. Yapının önünde oldukça geniş ve büyük bir bahçe bulunmakta olup, yapının giriş kapısına giden yolun iki tarafında geometrik düzenlemeler yapılmış. Simetrik bir düzenleme var.

Kasrın önündeki bahçenin ortasına eliptik bir mekân ve çevresinde yürüme yolları ve yolların çevresine de dikdörtgen adacıklar yerleştirmişler. Sağdaki duvara yakın oluşturulan bir adacığın çevresinde su kanalı oluşturulmuş. Kanaldan adacığa geçebilmek için seyyar ve ızgara tipinde köprüler yerleştirmişler.

Maslak Kasırları

İki katlı olarak görünen yapının girişinde, sütunlar üzerindeki balkon cepheyi hareketlendirmiş. Bir görevli beni içeri alarak bilgilendirme yapıyor. Veliahtlık döneminin büyük bir kısmını Maslak Kasrı Hümayunu’nda geçiren Sultan II. Abdülhamit, Sadrazam Rüştü Paşa ile Mithat Paşa tarafından Osmanlı tahtına çıkmaya burada davet edilmiş. Arazinin eğimine göre yükseltilmiş bir bodrum katı üzerine iki katlı olarak yapılan Maslak Kasrı Hümayun’u tavan arası dışında kâgir olup, cephesi ahşap kaplamadır. Kasrın girişinde, sütunlar üzerine oturan balkon cepheyi hareketlendirmiştir.

Kasra girişte konuklarını karşılayan çift kollu merdivenler Barok üslubun etkilerini taşır. İç mekân tasarımında geleneksel Türk Evi planı uygulanmıştır. Odalar orta sofa çevresinde sıralanmıştır. Odalar sofa çevresinde sıralanmışlar. Bu odalar Sultan Abdülhamit’in dinlenme ve yatak odaları, yemek odası, misafir odası ve çalışma odası gibi mekânlar olarak kullanılmış. Her ne hikmeti varsa kasır ve köşklerde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Oysa buraları ziyaret edenler fotoğraf çekmek isterler.

Maslak Kasırları

Hümayun Kasrı’nı gezdikten sonra, kasrın arka bahçesine inmek istiyorum. Hümayun Kasrı’nın sağ tarafında bulunan bir merdivenle arka bahçeye iniliyor. Arka bahçeye inerken, merdivenin sol tarafında parlak yeşil yapraklarıyla göz dolduran manolya ağacının çiçeklendiğini görüyor ve içimi bir sevinç dalgası kaplıyor. İstanbul’daki manolyalar büyük, parlak ve yeşil yapraklı olup, beyaz-krem rengi dev çiçekleri oluyor. Manolya ağaçlarının İstanbul iklimini sevdiğini, kışın yapraklarını dökmediğini biliyorum.

Arka bahçenin ortasında dairesel bir havuz ve havuzda yüzdükleri düşünülen ördekler için küçük bir sığınak yapılmış. Havuzun sağ ve sol taraflarında peyzaj amaçlı dairesel adacıklar oluşturulmuş. Başta güller olmak üzere ateş çiçekleri, ortancalar ve diğer pastel renkli çiçeklerle bir cennet havası kazandırılmış arka bahçeye.

Maslak Kasırları

Arka bahçenin güneyinde Paşalar Dairesi ile hamam ve oldukça bakımlı bir tuvalet bulunmaktadır. Maslak Kasırları’nın korunmasından ve hizmetlerinden sorumlu görevlilerin kaldığı yapı Paşalar Dairesi olarak biliniyor. Kasırları korumaya yönelik olarak yapılan Paşa Dairesi, uzun koridora açılan odalar halinde düzenlenmiş. İçinde bir külhanın da bulunduğu hamamı gezdikten sonra Mabeyn-i Hümayun bölümüne geçiyorum.

Mabeyn-i Hümayun, tek katlı küçük bir yapı olup, kasrın resmi dairesi niteliğinde olan selamlık bölümüdür. Sultan Abdülhamit’in özel dairesidir. Şehzadelik döneminde günlük çalışmalarını ve görüşmelerini bu yapıda gerçekleştirmiş. Mabeyn Dairesi, Osmanlı sarayında padişahın özel kalem müdürlüğü işlevini gören kurumdu. Özellikle 19. yüzyılda bu kurum büyük bir önem kazanmış. Kelime anlamı Arapçada iki şeyin arası olan Mabeyin ilk önce sarayın harem ve selamlık bölümleri arasındaki daireye verilen ad olarak kullanılmış. Zamanla bu dairede çalışan görevlilerin sayısı artmış. Mabeyinci adı verilen bu görevliler padişahı korumak, halk ve basınla olan ilişkileri yürütmek, saraya gelen ziyaretçilerin ziyaretlerini düzenlemek, saray protokolünü gözetmek gibi görevler üstlenmişler. 

Maslak Kasırları

II. Abdülhamid döneminde devletin yönetimi Yıldız Sarayı’nda yapıldığı için Mabeyin dairesi 1876-1908 yılları arasında devletin en güçlü kurumu olmuş. Mabeyin dairesi genişledikçe Mabeyincilerin sayısı da artmış. Mabeyincilerin en yüksek derecedeki yöneticisine Baş Mabeyinci denmiş, yardımcısına ise İkinci Mabeyinci adı verilmiş. Bu dairede yazı işlerini yürütmekle görevli olan kişilere Mabeyin Kâtibi, bunların başındaki kişiye ise Mabeyin Başkâtibi denmiş. Mabeyincilik kurumu  1908  yılında  meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra önemini yitirmekle birlikte Saltanatın kaldırılmasına kadar ayakta kalmış.

Kamu Denetçiliği Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş olan Mabeyn-i Hümayun’un arka tarafında limonluk bulunmakta. II. Abdülhamid, veliahtlığı döneminde kaldığı Maslak Kasrı’nda, özel ilgisi olan marangozluk işlerinin yanı sıra, bilimsel yöntemlerle bahçe bakımıyla da ilgilenmiş. Mabeyn-i Hümayun’un bir uzantısı olan görkemli serasında seçkin ağaçlar, ender bulunan çiçekler yer alıyor. Özellikle Mabeyn- i Hümayun’un ilginç limonluğu Maslak kasırlarının bir başka özelliğini sergiliyor.

Maslak Kasırları

Abdülhamid bu limonlukta Fransa’dan getirttiği kamelya ağaçlarını yetiştirmiş. Ağaç, çiçek ve sebzelerin bakımına Avrupa’dan getirilen tarım ve ormancılık uzmanları nezaret edermiş. Ayrıca burada üzeri çeşitli çiçeklerle kaplı, Japonya’nın Güney kesimlerinde yetişmekte olan cycas ağaçları bulunuyor. Bu bahçede havuzlar, büyük çaplı göletler de var.

Kamu Denetçileri Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş yapıyı gezmeme izin verilmiyor. Bereket üç yıl önceki ziyaretimde çektiğim fotoğraflarım var. Mabeyn-i Hümayun’dan ayrılarak kuzeye doğru ilerliyorum. Osmanlı saraylarının bazılarında gördüğümüz ‘’Cihannüma Köşkleri’’ni andıran bir yapı karşıma çıkıyor. Yaklaşınca bir tanıtım levhası ile karşılaşıyorum. Levhada ‘’Çadır Köşkü’’ başlığından sonra; ‘’Günlük hava alma ve dinlenme mekânı olarak tasarlanmış olan bu yapı, Osmanlı Cihannüma Köşklerini andırmaktadır. Cihannüma Köşkleri 360 dereceye varan geniş görüş açılarıyla, dinlenme ve ferahlama mekânlarıdır.’’ Açıklaması yer almış.

Maslak Kasırları

Osmanlı Mimarisinde Cihannüma köşkleri, her yanı görmeye elverişli, genellikle kule biçiminde ve her tarafı camlı bir oda olarak karşımıza çıkar. Maslak Kasırları’ndaki Çadır Köşkü, zemin katında ocaklı bir mekân bulunuyor. Üst katta sekizgen bir oda ve odayı 360 derece saran bir balkon yer alıyor. Balkon korkulukları, çatı saçakları ve direkler ahşap ajur işçiliği ile süslenmiş. Ajur olarak adlandırılan kafes oymacılığı Osmanlı Mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Maslak Kasırları içerisinde yer alan yapıların hepsinde kafes oymacılığı önemli bir yer tutmakta ve yapılara canlılık kazandırmaktadır. Çift kollu merdivenle sekizgen odanın bulunduğu balkona çıkıyorum. Oda kapalıydı. Oda çevresindeki balkonda 360 derece dolaşarak, ben de ferahlama olanağından yararlandım.

1)   http://www. millisaraylar.gov.tr

2)   http://www.mehmetakinci.com.tr

469 total views, no views today

Share

Ihlamur Kasrı Beşiktaş İstanbul

Beşiktaş ve Osmanlı Saraylarını yazarken, sarayların eklentileri durumunda olan kasırların önemli işlevleri olduklarının farkına vardım. Devlet işlerinden bunalan padişahların nefes alabilecekleri, gerginliklerinden kurtulabilecekleri mekânlar olduklarını gördüm. Beykoz Kasrı, Hıdiv Kasrı, Küçüksu Kasrı, Maslak Kasırları ve Aynalıkavak Kasrı’nı gezmiş, izlenimlerimi yazmıştım. Beşiktaş ile birlikte Ihlamur Kasrı’nı da gezmeliydim.

Ihlamur Kasrı

Zamanında Ihlamur vadisi olarak bilinen bu bölgeden Ihlamur Nehri ile birleşen Fulya nehirleri akarmış.  Fulya, İstanbul’un  Şişli İlçesinde,  Mecidiyeköy’den güneye doğru dik bir eğimle inen eski dere yatağı imiş. Zamanla çok yoğun bir yerleşim bölgesi olmuş. Derenin adıyla Fulya Mahallesi diye anılır olmuş. 1950’li yıllara kadar Ihlamuraltı Mesiresi olarak adlandırılan Fulya Mahallesi, 1950 sonrasındaki hızlı yapılaşma sürecinde apartman ve sitelerle dolmuş.

Günümüzde hem Büyükdere Caddesi hem de Boğaziçi Köprüsü ve çevre yollarını Beşiktaş’a bağlayan ana ulaşım arterinin yan yollarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan, yoğun bir konut bölgesinin merkezinde yer alan bir kavşak noktası olmasından dolayı, yoğun bir araç trafiğini taşıyor.  Bu yoğun araç trafiği içinde de ”Çöldeki Bir Vaha” olarak karşımıza Ihlamur Kasrı çıkıyor. 

 

III. Selim ve Mimar Melling

Ihlamur Kasrı ve içinde bulunduğu Ihlamur Vadisini kavrayabilmek için, 18. yüzyılın dördüncü çeyreğine, III. Selim dönemine kadar gitmek gerekiyor. III. Selim, Boğaziçi’nde Batı tarzında ilk kasır ve köşkleri inşa ettiren  padişahtır. Saray baş Mimarı da Alman asıllı Antoine İgnace Melling adında biriydi. Melling İstanbul’a Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma hareketlerinin yoğun bir biçimde görüldüğü, Avrupa da ise Doğuya ve Doğu insanına olan ilginin bir hayli arttığı bir dönemde, yani 18. yüzyılda gelir. İstanbul’un her rengiyle içine aldığı insanları, camileri, sarayları ve Doğu’dan gelen her türlü eşyanın satıldığı çarşılarıyla resmetmiş, gravürlerini yapmıştır.

Ihlamur Kasrı

Mimarlığının yanı sıra ressam, dekoratör, restorasyon konularında da uzman olan Melling 19 yıl boyunca Osmanlı sarayının Baş Mimarı olarak çalışmıştır. Kız kardeşi Hatice Sultan’ın Ortaköy’deki sarayını restore eden Mimar Melling’e Beşiktaş Sahil Sarayında bir kasır da yaptırmıştır. 1874 yılında İstanbul’a yerleşen Melling İstanbul’u karış karış gezmiş; saraylar, köşk ve kasırlar, İstanbul Boğazı ve koyları, mesire yerleri ve korular, çeşmeler ve düğün alayları gibi görsel olguların resim ve gravürlerini yapmıştır. 18. ve 19. yüzyıl İstanbul’unu en iyi anlatan resim ve gravürler Melling’in eserleridir.

III. Selim ve kız kardeşi Hatice Sultan Melling ‘ten çok yararlanmışlardır. Melling ’ten etkilenen III. Selim de İstanbul’un gravürlerini çizmiştir. III. Selim’in amcasının oğlu olan II. Mahmud,  Dolmabahçe Sahilsarayı’ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde de Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Oğlu Abdülmecit ise, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatının yapılmasını sağlamıştır.

Ihlamur Kasrı

Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerinin demirlediği, Boğaziçi’nin en büyük koylarından biriymiş. 17.Yüzyıl’da doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir “Has Bahçe ”ye dönüştürülmüş. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anılmış. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigogos Balyan  tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir.

Osmanlı Mimarlığının son dönemlerinin en önemli isimlerinden olan Balyanlar Ailesi çok sayıda ve büyük yapılara imzalarını atmışlar. Balyanlar; Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud, Sultan I. Abdülmecid ve Sultan I. Abdülaziz  olmak üzere, ardı ardına dört kuşakta, Senekerim Balyan, kardeşi Krikor Amira Balyan, Krikor ’un oğlu Garabet Amira Balyan ve oğulları Nigogos, Sarkis, Hagop, Simon kardeşler olarak, yaklaşık bir yüzyıl boyunca meslek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ermeni kökenli bu ailenin hemen tüm bireyleri, sultanlar için çeşitli saray, köşk ve kasırların yapımlarını üstlenmişlerdir. Bir bakıma İstanbul, Balyan Ailesinin İstanbul’udur.

Abdülmecid, devlet işleri dışında hoşça vakit geçirip, avlanma partileri yapabileceği mekânlar ve mesire yerleri arayışına girmiştir. Dolmabahçe Sarayı’na yürüme mesafesinde olan Ihlamur Vadisi ve bu vadideki Hacı Hüseyin Bağları olarak anılan mesire yeri iyi bir seçim olarak görülür.  Ihlamurların gölgelendirdiği bu doğa parçasında Dolmabahçe Sarayı’nın eklentilerinden biri olarak Ihlamur Kasrı’nın yapımına başlanır. Dolmabahçe  Sarayının mimari özelliklerinin yanı sıra bezeme özellikleriyle de ters düşmeyen ve hatta bütünleşen yapılara gereksinim duyulur.

Ihlamur Kasrı

Yüksek duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bir alan içinde yer alan Mabeyn ve Maiyet köşkleri, Sultan Abdülmecid Dönemi’nin bu iki küçük yapısı, yapıldıkları yıllardan günümüze dek kimi zaman Nüzhetiye, kimi zaman da Ihlamur Kasrı adlarıyla tanınmışlardır.

Köşklerin yapımından hemen sonra, bulundukları yörenin adıyla özdeşleşen Ihlamur Vadisindeki bu Sultan yapıları, “sevinç, tazelik, ferahlık” anlamına gelen Nüzhetiye sözcüğü ile de anılmaya başlamış. Nüzhetiye adı aynı zamanda yapıların çevresinden geçen caddeye de verilmiştir. Nitekim Nüzhetiye Caddesi ile Nişantaşı Ihlamur Caddesi’nin birleştiği kavşakta Ihlamur Kasrı kapılarından biri karşımıza çıkar ki bizi Mabeyn ya da Tören Köşkü’ne ulaştırır.

Halit Ziya Uşaklıgil, Sultan Reşat döneminde sarayda yaptığı başkâtiplik anılarını yazarken, Ihlamur Kasrı’ndaki Mabeyn Köşkü’nü, Dolmabahçe Sarayı’nın ufaltılarak, son hadde indirilmiş bir numunesine benzetiyor. Günümüzden yaklaşık yüz altmış yıl önce Graziella, Göl, Şairane Düşünceler gibi kitapları romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasına girmiş bir edebiyatçı ve  “Türk dostu” olan ünlü Fransız yazarı Lamartine, Ihlamur Vadisini şu sözlerle betimliyordu.

Ihlamur Kasrı

Kendimizi Savoie ya da İsviçre’de bir orman parçasını ekmiş, düzenlemiş bir çiftçinin topraklarında sanabilirdik. Çakıllar üstünde akan suların şırıltısından, yapraklar arasında kuş cıvıltılarından başka ses gelmiyordu kulaklarımıza. Ne bir duvar görülüyordu ne bir adam, ne bir parmaklık ne de herhangi bir ev, bir barınak… Hele bir saraya benzer hiçbir şey yoktu. Türk tarihi ve Türkiye izlenimlerini Doğuya Seyahat, Doğuya Yeni Seyahat ve Türkiye Tarihi adlı eserlerinde aktarmış.

Lamartine aynı yapıtında; “…Araba, yaş kumlu bir yerde, üç köy yolunun kavşağında durdu. Arabadan indik. Kılavuzumuz en gölgeli yerden geçirerek bizi ağaçlıklı bir düzlüğe götürdü. Bu düzlüğün sonunda, güney köylerimizdeki fakir papaz evlerine benzeyen dört köşeli düz damlı tek pencereli bir yapı görünüyordu. Üç basamaklı bir merdiven üstünde yeşile boyanmış bir parmaklık, gelmiş olduğumuz yoldan o küçük evin taraçasına gidiyordu.” tümceleri, yapının mimarisi konusunda genel bir fikir vermektedir.

Ünlü yazar yapı için: “Duvarları yeşilimsi bir renge boyanmış, yeri kireç ve mermer bir sıva ile örtülü, dört köşe bir salondu” der. İzleyen satırlar bu büyük salonun büyük bir ıhlamur ağacına bakan tek penceresi ve ortasındaki fıskiyeli küçük havuzu konusunda da bilgi verir. “Kocaman yemiş ağaçları bu taraçayı gölgeliyor. Beş altı ihtiyar ıhlamur, gölgeledikleri damın üstüne dallarını ve yapraklarını seriyorlardı. İncecik bir fıskiyeden suyun şırıldadığı dört köşe küçücük bir havuz, küçük evin önünde görülüyordu. Üç beş basamaklı başka bir merdiven aşağı yukarı yarım dönümlük bir sebze bahçesine iniyordu” sözleri ise, su öğesini ve doğayı ihmal etmeyen geleneksel bir yaşama biçimini tanımlamaktadır.

 

Günümüzde Ihlamur Kasrı

Lamartine tarafından anlatılan dillere destan bu mesire yeri, bütünüyle farklı bir görünümde karşımıza çıkıyor. Bölgedeki yoğun bir yapılaşma, çok yakın zamanlara dek Lamartine ’in anlattığı görünümü koruyan Ihlamur Vadisi’ni de kıskacı içine almış, sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Ancak, nasılsa, küçük bir yeşil doku içindeki Ihlamur Kasrı korunabilmiş. 19. yüzyıl mimarlığının özgün örneklerinden mücevher güzelliğinde iki yapı, bu eski ve anılarla dolu mesireyi süslüyor. 

Mabeyn Köşkü

Mabeyn Köşkü

Bugün dağ-taş yoğun bir yapılaşmanın ve taşıt trafiğinin içinde, çevresini saran duvarların arkasına sığınmış Ihlamur kasırları, Meclis’in ”Milli Saraylar” ı arasında müze olarak değerlendiriliyor Şimdilerde, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’na devredilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Yüksek çevre duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bu geniş bahçede, tarihi süreç içinde değişen işlevlerine göre farklı adlarla anıla gelmiş iki köşk bulunmaktadır. 

Mabeyn ya da tören köşkü saygınlık, diğeri ise ikincil bir kullanıma ayrılmış olan Maiyet ya da harem köşkü dür. Ben, bahçeye Hakkı yenen Caddesi üzerindeki Müze giriş kapısından girdim. Karşımda asimetrik havuz, çevresinde aslanları ve oldukça gösterişli bir manolya ağacı duruyordu. Sağa döndüğümde ise yol boyunca ortama bir cennet havası katan güllerin arkasında Maiyet Köşkü yer alıyordu.

Bu iki köşkte, Osmanlı İmparatorluğunda 19. Yüzyıldaki mimarlık uygulamalarında kendini ağırlıklı olarak hissettiren ve batılı mimari ögelerin kullanımına önemli ölçüde yer veren bir anlayışın olduğu görülüyor. Uygulama “Sultana Özel” yapılardaki somut biçimlenmeler olarak karşımıza çıkar. Sultana özel olan bu yapılar, doğal olarak yine dönemin bahçe düzenlemeleri yapanların tercih ettiği bir sistem içinde değerlendirilir. Bahçeler Cennetin Simgesidir anlayışına ek olarak, Avrupa ve İngiltere’deki kent bahçeleri düzenlemeleri gündeme gelmektedir.

Mabeyn Köşkü

İki ana yapı arasındaki Barok çizgiler taşıyan ortası havuzlu, çim zemine oldukça geniş yer verilmiş. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır. Osmanlı uygarlığının kuş kavramına ve havuz hayvanlarına verdiği önemi gösteren uygulamanın bir örneği burada da görülmektedir. Ortasına yerleştirilen küçük bir barınak bunu göstermektedir.

Havuz çevresindeki gül ağacı gibi küçük bitki kümeleri ile hareketlendirilmiş bölüm, Batı’nın biçimci bahçe düzenlemelerinden esintiler taşımaktadır. Ayrıca havuz çevresinde havuz eğrisine uygun bir çizgisi olan küçük gezinti yolu da Batı’nın Barok bahçelerinden izler yansıtmaktadır. Yapıların ardında ve biraz da uzak çevresinde kalanlarsa, geleneksel Türk bahçesinin vazgeçilemeyen ve neredeyse bir koru oluşturan ulu ağaçlarıyla gölgelenmiş, setli bir doğu bahçesidir. 

Çitlembik, Karaağaç, Çınar, Ihlamur, Servi, Defne, Atkestanesi ve Manolya gibi ağaçlarla bir yeryüzü cennetine dönüştürülmüş. Yol kenarlarında, küçük adacıklarda ve ulu ağaçların altında yer alan ortancalar ise bahçeye ayrı bir güzellik katmış. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır.

Mabeyn ve Maiyet Köşkleri

Her iki köşk de yükseltilmiş bodrum kat üzerine, tek kat olarak düzenlenmiş ve dikdörtgen planlı yapılardır. Her iki yapı da, genel çizgide uyulan, ortadaki giriş mekânına açılan yan odalardan oluşmaktadır. Bir sofaya açılan yan odalar ise, Batının mimari ögelerini kullanılmasına karşın, geleneksel Türk mimarisinin temel özellikleri göstermektedir. Bu açıdan Ihlamur Kasrı, 19. Yüzyıl Osmanlı mimarisinde, geleneksel değerler ve Batılı ögelerle var olan sentezin tipik uygulaması olarak gösteriliyor.  

Mabeyn Köşkü

Dış cephelerde dönemin mimari bezeme anlayışını yansıtan eklektik(seçmeci) anlayış izleniyor. Özellikle Mabeyn Köşkü dış cephesinde küçük nişler içindeki üç boyutlu vazolar, barok ve ampir süsleme öğelerinin yüksek kabartma uygulamaları görülüyor. Yarattıkları üç boyutlu etki ve ön cephedeki görkemli eğriler çizen merdiven, daha çok Barok çağrışımlar yapmaktadır. Bir başka deyişle, bu 19. Yüzyıl yapısında dış cephe tasarımındaki seçmeci anlatıma karşın, özellikle ön cephedeki etkin izlenim Neobarok’tur. Yapının cephelerine giydirilmiş bu yoğun bezemeler aynı yüzyıl tasarımı bir başka sultan yapısından izlenimler çağrıştırır.

Bu yapı Dolmabahçe Sarayı, izlenimini uyandıran öğelerse, nişleri, üç boyutlu vazoları ve askı çelenkleriyle sarayın Hazine-i Hassa ve Saltanat Kapıları ’dır. Bu önemli benzerlik, sarayın anıtsal kapılarının yapımcısı olarak bilinen Nigogos Balyan’ın Ihlamur Kasrı tasarımında aldığı rolün kanıtı olarak ortaya çıkmaktadır. Maiyet Köşkü ise yine seçmeci bir tutumun izlerini taşır. Cephelerdeki süsleme motiflerinin organizasyonu daha yüzeyseldir. Barok özellik ve anlayıştaki motiflerle Ampir motifleri daha dingin ve dengelidir. Bu bezemeler, Neoklasik çizgiler taşıyan cephelerde belli bir sistematik içinde serpiştirilmiş ve kendi içlerinde sınırlandırılmış yüzeyler gibidir. 

Maiyet Köşkü

Bu köşkler, ana cepheyi öncelikli olarak değerlendiren dış cephe düzenlemeleriyle, 19. Yüzyıl Osmanlı cephe mimarlığının önemli örnekleri arasında yer alır. İç bezemeleriyle de bu yüzyılın ikinci yarısındaki sultan ölçeğindeki seçimleri yansıtırlar. Beğeni kazanan ve sultanın onayını alan bu seçim, yine Batı’nın farklı sanat dönemlerinden alınan bezeme motiflerinin yeni bir organizasyonuyla oluşturulmuş seçmeci bir uygulamadır. 

Mabeyn Köşkü’nde aynalı tonoz, beşik tonoz ve manastır tonozla mekânların örtü sistemlerinde çeşitlilik yaratılmıştır. Kalem işiyle yapılmış boyutlu çiçek ve meyve düzenlemeleri göz kamaştırmaktadır. Kabartmadan altın varaklı alçı bezemeler ve duvarlardaki kimisi mermere öykünen çeşitli renkte damarlı, panolar yapıya, işlevine özgü çarpıcı bir görkem kazandırmıştır. 

Yapının mimarisi ve bezemeleriyle bütünleşen lacivert camdan kapı kanatları, çiçeklerle bezeli porselenden zarif kapı tokmakları, çiçekli porselenlerin kullanıldığı İngiliz yapımı şömineler, tasarımcıların olduğu kadar, bu tasarımda onayı alınan Sultan Abdülmecit’in de sanata incelikli bakış açısını belgelemektedir. Özellikle Dolmabahçe Sarayı’ndan anımsamalara neden olan şömineler, sarayın görkemli salonlarını süsleyen şömine tasarımcılarının bu mekânlar için de çalışmış olabileceğini düşündürmektedir. Maiyet Köşkü ise, dış bezemesinde olduğu gibi iç bezemelerinde de daha yalın bir anlayışta ele alınmıştır.

Tavan bezemelerinde seçilen motiflerin her iki yapıdaki benzerliklerine karşın, biçimlendirilişlerindeki farklılık ve düzenlemelerindeki yalınlık, duvarlarda mermer dokusu verilmiş panolara verilen ağırlık, izleyicilerde daha farklı çağrışımlar uyandırmaktadır. Yapılan özellikle Mabeyn Köşkü’nün yoğun, altın yaldızlı hareketli iç bezemeleri, mobilya seçim ve düzenlemeleriyle de bütünleşmektedir. Mimarisinde olduğu gibi Dolmabahçe Sarayı’nın daha alçakgönüllü ölçülerdeki tefriş öğelerine sahip Mabeyn Köşkü’nde Rokoko, Sheraton üslubunun ilginç mobilya örnekleri, ikiz pencerelerin eğimlerine uygun biçimlendirilmiştir. Tavan süslemesiyle kaynaşan korniş ve perdeler, İngiliz yapımı şöminelerle birlikte ısmarlandığı anlaşılan şöminenin ayrılmaz bir bütünü Copeland marka vazolar, dönemin beğenisini yansıtan ilginç parçalardır. 

Bugün farklı bir işlev yüklenen Maiyet Köşkü’ndeyse dikkati çeken, Neoklasik ve Rönesans üslubundaki mobilyalarla Uzakdoğu motifli bir yapı gibidir. Onarılarak çağdaş işlevler kazandırılan ve geniş bahçesiyle bir müze-saray olarak düzenlenen Ihlamur Kasrı, 1985’deki açılışıyla kültür ve sanat alanında kendine özgü yerini almıştır. Mabeyn ya da Tören Köşkü, özgün eşyası ile müze-saray olarak değerlendirilmiş, Maiyet Köşkü de bir oturma ve seyir mekânı olarak düzenlenmiştir. Kışlık kafeterya olarak da kullanılmaktadır. Bahçedeki, yakın geçmişe kadar lojman olarak kullanılan yapı ise müze-sanat yapısı olarak değerlendirilmiş. 

İstanbul

Yeni işlevi ile özellikle çocukların, giderek gençlerin; resim, heykel ve tiyatro çalışmalarını sürdürdükleri ve sürdürecekleri bir mekân olarak değerlendirilmiştir. 20. yüzyılın sonunda, her yaş grubunu temsil eden izleyicilerin ve çocukların tarih-doğa ilişkisini rahatlıkla kurabileceği bir mekân haline dönüştürülmüş. Tarihi ağaçların gölgelendirdiği kasır bahçesi, ortadaki büyük havuz, setli bahçedeki küçük havuz ve gezinti yolları ile tarihi taş ve mermer malzemenin sergilendiği bir açık hava müzesi görünümüne kavuşmuş olacaktır. Gittikçe yaygınlaşan, çocuklara yönelik resim ve drama kurslarıyla, geçmişi tanıtan çok yönlü sanatsal etkinlikleriyle Ihlamur Kasrı ve bahçesinde Beşiktaş çevresinin önemli bir kültür odağının oluşturulması amaçlanmaktadır.

446 total views, no views today

Share

Aynalıkavak Kasrı İstanbul

 

Genelde, hükümdarlar/sultanlar için kent dışında yaptırılan saray ya da köşkler kasır olarak anılmaktadır. Lâle Devri ile birlikte saray dışında bir hayata ilginin artması ile çeşitli kasır ve köşkler yapılmıştır. Klasik Osmanlı mimarisi terk edilmeden inşa edilen bu yapılar, süsleme programlarında yabancı akımlardan etkilenmişlerdir.

III. Selim zamanında Haliç kıyıları ve Boğaziçi’nde tamir edilen, genişletilen veya yeniden yapılan sahilsaraylar arasında Hatice Sultan Sarayı, Çırağan Sahilhanesi, Bebek Kasrı, Neşetabad Sarayı, Beşiktaş Sarayı gibi ahşap ve kâgir binalar vardır.

İstanbul Kasımpaşa’da, Haliç sahilinde kurulu Aynalıkavak ya da orijinal adıyla Tersane Sarayı, İstanbul’un Topkapı ve Üsküdar saraylarından sonra en büyük yapısıydı. Tersane Sarayı, adından da anlaşılacağı gibi Haliç kıyılarına kadar uzanan bir koru içerisinde yapılanmıştı. Haliç tersaneleriyle bağlantısı bulunuyordu. Şimdilerde ise Haliç  bağlantısı kesilmiş durumda, ancak yine de görülmesi gereken yerlerden biri Aynalıkavak Kasrı.

1450’lili yıllarda Haliç’ten Okmeydanı’na doğru uzanan Kasımpaşa sırtlarını büyük bir koruluk kaplıyordu. Bizans dönemindeki bu koruluğun, imparatorlara ait bir tür koruluk olduğu sanılmaktadır. Kasımpaşa sırtlarını kaplayan bu koru Fatih Sultan Mehmet’in de en sevdiği yerlerdendi. Buraya sıkça gelir, Otağ-ı Hümayunu ’nu kurdurarak, Okmeydanı’nda ok atışları yapar ve yaptırırdı. Hükümdarların eğlence yeri olması dolayısıyla da ‘’Hasbahçe’’ olarak adlandırılmıştı. Günümüzde Kasımpaşa sırtlarını beton binalar kaplamış. Beton yapılar arasında neredeyse kaybolmuş olan Aynalıkavak Kasrı’nı çok zor buldum. Zor da olsa bulmama değdi doğrusu… Kasrın bahçesi üzerimde ”Çölde bir vaha” etkisi bıraktı.

O dönem tarihçilerinin kayıtlarından, Hasbahçe ’nin yanında ayrıca bir çiçek bahçesi düzenlendiğini, devrin ileri gelenlerinin bu bahçeye pek çok çiçek soğanı ve fidan hediye ettiğini öğreniyoruz. Fatih Sultan Mehmet döneminde, 1455 yılında gemi yapımı amacıyla, Haliç kıyısında Tersane-i Amire kurulmuştu. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında kurulan Taşkızak Tersanesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişletilmiştir.  Tersane inşaatı Yavuz Sultan Selim döneminde önem kazanmış, Haliç Tersaneleri kurulmuştu. Hasköy’den Azapkapı’ya kadar olan sahada yaklaşık 300 geminin yapımının gerçekleştirildiği bir tersane haline gelmiştir.

İstanbul

Tersane Görkemli ve Akdeniz sularına hâkimiyet kuran bir donanmanın oluşmasını sağlamıştır. Bu oluşumdan sonradır ki, Haliç sahillerindeki  bu koruluk, bahçeleriyle birlikte, “Tersane Bahçesi” olarak anılmaya başlanmıştır. Osmanlı Padişahlarının yakın ilgisini gören Kaptan-ı Derya Kayserili Halil Paşa, Tersane Bahçesi’nde, padişahlara layık bir saray yapılmasını emretmiş ve 1613 yılında sarayın ilk binaları tamamlanmıştır. Bunlara ek olarak,  Osmanlı Padişahı I. Ahmet’in 1614 yılında yaptırdığı ilk Kasır ’da Sultan İbrahim doğmuştur.

İbrahim büyüdükçe yeni binalar yapılmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Topkapı, Üsküdar Saraylarından sonra üçüncü büyük sarayı haline gelmiştir. Ancak, IV. Mehmet zamanında çıkan bir yangından sonra sarayın büyük bir bölümü yanmıştır. Günümüze kadar ulaşabilen yapı, Tersane Kasrı’dır. 18. yüzyılın başlarında, Saray bütünü içinde yer alan ve Sultan III. Ahmet döneminde yaptırıldığı sanılan Aynalıkavak Kasrı, yüzyılın sonlarında Sultan III. Selim döneminde büyük bir onarım görerek yeniden düzenlenmiş ve bugünkü görünümünü kazanmıştır.

İstanbul

Aynalıkavak Kasrı, 19. yüzyıl saray, köşk ve kasırlarından oluşan Milli Sarayların yapıları arasında, en erken dönemlerden günümüze gelmiş tek yapıdır.  Geleneksel mimarîsi ve dekorasyon özellikleriyle son derece ayrıcalıklıdır. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lale Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmet, hattat ve şairdi. “Necib” mahlasıyla şiirler yazmıştı. Ayrıca Musiki ile de yakından ilgileniyordu. Bestelerini ve şiirlerini Aynalıkavak Kasrı’ndaki ‘’Beste Odası’’nda bestelemiş ve yazmıştır.

Şehzadelerinin sünnet düğünlerini de burada yaptırmıştır. Söylenceye göre; Sultan III. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünü 10 Ekim 1720’de başlamış ve 23 gün süren muhteşem bir şenlik halinde devam etmiştir. Sünnet düğününden sonra da haremiyle buraya yerleşmiştir. Bu günkü görünümünü kazanan Tersane Kasrı’nın ilginç bir hikâyesi vardır.1718 yılında yapılan Pasarofça Antlaşmasıyla Mora Yarımadasını Türklere bırakan Venedikliler, antlaşma sonrası Osmanlı Padişah’ı III. Ahmet’e çok değerli ve çok büyük Venedik aynaları hediye ederler.

İstanbul

O dönemde, imparatorlukta düz cam üretilemediği için, kristal Venedik aynaları çok beğenilmiş ve makbule geçmiş. Söylenceye göre,  III. Ahmet, kavak boylarına ulaştığı söylenen bu aynalara yakışacak bir ‘’Kasır’’ yapılmasını emretmiş. Böylelikle, Tersane Kasrı’nın adı Aynalıkavak Kasrı olarak anılmaya başlamış. Müzik ve edebiyatla yakından ilgili olan Sultan III. Selim de Tersane Kasrı’nı sevmiş ve 1791’de, Balyan ailesinden Kirkor Balyan’a Tersane Kasrı’nı tamir ettirmiştir. Başlangıçta Haliç ile kıyısı bulunan Tersane Kasrı;  Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmut ve Sultan II. Abdülhamit zamanında tersanelere yapılan eklerden dolayı, Kasır Haliç’ten içeride kalmıştır.

Tersane Kasrı; eğimli bir arazide inşa edilmiş ve bahçesi çeşitli ağaçlarla süslenmiştir. Deniz cephesinde iki, kara cephesinde tek katlı kütlesiyle Osmanlı klasik mimarlığının son ve ilginç yapılarından biridir. Deniz cephesinde ayrıca bir bodrum katı bulunmaktadır. Tersane Kasrı; süsleme açısından da çağının beğenisini yansıtmakta, özellikle besteci Sultan III. Selim dönemi kültürünün pek çok ögesini bünyesinde barındırmaktadır. Zorlu bir dönemde imparatorluğu yöneten III. Selim’in; hüzünlü bakışları, heybetli ama alçak gönüllü duruşuyla derviş meşrep bir padişah olduğu söylenceler arasındadır.

Mevleviliğe yakınlığı nedeniyle Galata Mevlevihane’sinin yenilenmesini sağlamış ve Şeyh Galip Dede ile yakın ilişki içinde olmuştur. Mevlevi tarikatının felsefi kökenindeki ‘’Yenilenme ve Tazelenme’’ olgusunu hem sanat hem de yönetimi sırasında uygulamaya çalışmıştır. Başıbozuk hale gelen yeniçeri ocağını ortadan kaldırarak  yeni bir ordu, Nizam-ı Cedit kuruluşunu gerçekleştirmiştir. 

İstanbul

Asıl adı Tersane Kasrı olan Aynalıkavak Kasrı; geniş saçaklı çatıları, iç dekorasyonda bulunan yerleşik sedir düzenlemeleri, geleneksel ısıtma biçimini oluşturan mangalları ile geçmiş yaşam biçimlerinin görünümlerini sergilemektedir. Öyle ki, bu kültürün başlıca simgeleri olan sedir ve sedirimsi kanepe, mangal, kandil gibi mobilyalarla döşeli olan odalar bizi geçmişin gizemli günlerine götürmektedir. Giriş mekânına bir verandadan girilip, oradan da geniş bir salona geçiliyor. Sanki üç küçük oda birleşmiş gibi, burası selamlık olmalı. Kasrın selamlığı olarak nitelenen bu bölümün bezemeleri son derece zengindir. Bezeme yönünden kasrın en önemli bölümü divanhane ile arz odasıdır. Buradaki pencerelerin arasında basık kemerlerle birbirine bağlanmış dekoratif kolonlara yer verilmiştir.

Bu bölümde kemer ayaklarının içerisi mermer levhalar ve aynalarla kaplanmıştır. Salonun üç tarafında ipek döşemeli divanlar, duvarlarında ise mavi zemin üzerine altın yaldızlarla yazılmış III. Selim’e ait bir şiir yer alır. Salon üç yönde bahçeye bakan hatlarla bezenmiş pencerelere sahip ve üzeri kubbeyle örülü bir arz odası görünümündedir. Bu dönemin özelliği olan Revzenli tepe pencereleri ilgi çekicidir. Revzenli tepe pencereli evler çoğu zaman o dönemlerin en yüksek gelir gruplarına dâhil olanların evleridir.

Bu evlerin soğuklardan ve yağışlardan ve güvenlik amacı ile korunması için pencere kepenkleri vardır. Bir nevi dışarıya karşı kafes niteliğinde de kullanılan kepenklerin kapatılması ile işte bu tepe camları devreye girer. Bu camlar kepenklerin çokça kapalı olduğu zamanlarda gün ışığının içeri girmesini sağlar. Hatta vitray formunda hazırlananlar, renkli camlardan oluşur ve gün ışığı evin içerisine gök kuşağı renklerini içeren motifler halinde girer. Hatta bu camların alçılı desenleri ile birleşen renk cümbüşü, o dönemin çok Türk-İslam mimari geleneğinin temelini oluşturan sadelik anlayışı ile ahşap kaplı düz duvarlarda tavana asılmış şahane tablolar görüntüsü oluşturur. Bu muhteşem eklentilere sahip duvarlara başka bir süsün eklenmesine gerek yoktur.

Bu muhteşem mimari tarz hiçbir eklentide olmayan bir özellikle binanın hem iç hem de dış duvarlarını süslemektedir. Bu süsler ayrıca ev sahibinin gelir seviyesine göre, model, desen, renk zenginliğine kavuşur. Tepe camlarının fonksiyonları saymakla bitmez. Dediğimiz gibi tepecamları sahibinin gelirine göre renk ve desen zenginliğine kavuşur. Ve genellikle de gelir seviyesi iyi hatta yüksek kimselerin evlerini süsler. Her yerinde farklı bir ayrıntı ve güzelliğin olduğu Selamlık bölümünden ayrılıp, soldaki ilk odadan içeri giriliyor. Buradaki odaların dekorunun daha sade olduğu görülüyor. Odaları geçtikten sonra tekrar geniş bir salona giriliyor ki Divanhane olduğunu öğreniyoruz. Ağırlıklı olarak koyu kırmızı renklerin hâkim olduğu bu salonun orta yerinde, ısınma amaçlı bir mangal bulunuyor.

Vitray formunda hazırlanmış renkli camlar burada da göz alıcı ve gün ışığını salonun içerisine gök kuşağı renklerini içeren motifler halinde girmesini sağlıyor. Divanhane ve Beste Odası’nda pencere üstlerinden dolaşan bir frizde dönemin tanınmış şairleri Şeyh Galip ve Enderuni Fazıl’ın, Terane Kasrı ve III. Selim’i öven şiirleri Hattat Mehmet Esad El Yesârî tarafından ta‘lîk hat ile yazılmıştır. Osmanlı hanedanlarının sürgün edildiği tarihe kadar Saray erkânından bazıları bu kasırda yaşamışlardır.  

Abdülaziz’in küçük kızı Emine Sultan ve ailesi bu kasırda en son kalan Osmanlı Hanedan üyelerinden biri olmuştur. Günümüzde bir müze-saray olarak  ziyarete açık tutulan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katı, Sultan III. Selim’in besteci özelliği de göz önünde tutularak, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan görsel kaynaklar ve kimi kurum ve kişilerin armağan ettiği çalgıların bir araya getirilmesiyle “Türk Çalgıları Sergisi” mekânına dönüştürülmüştür.

Kasrın bahçesindeyse, özellikle yaz aylarında konuklara yönelik kafeterya hizmetleri, klasik Türk Sanat Müziği örneklerinin seslendirildiği Aynalıkavak Konserleri ile ulusal ve uluslararası nitelikte kabul törenleri yapılmaktadır. Türkiye’nin ilk ‘’Musiki Müzesi’’ olan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katında oluşturulmuştur. Kendisi de bir musikişinas olan II. Selim ile özdeşleşen bu saray da onun eğilimlerine uygun olarak bir musiki müzesine dönüştürülme fikri ile bu saray Türkiye’deki ilk musiki müze olma niteliğini taşımaktadır. Sarayda III. Selim’in kullandığı veya diğer devirlerden kalan Osmanlı Türk musikisi aletleriyle, devrin zevkini, süsleme ve sanat anlayışını yansıtan çok çeşitli diğer eşyalar da sergilenmektedir. 

Tersane Kasrı, 1975 yılında Milli Saraylara devredildikten sonra,1984 yılında müze-saray statüsünde, Aynalıkavak Kasrı olarak ziyarete açılmıştır. 2005 yılında yeniden başlatılan yenileme ve tefriş çalışmaları tamamlanarak, 5 Kasım 2010 tarihinde, Müze-Saray olarak halkın ziyaretine açılan Aynalıkavak Kasrı, Pazartesi ve Perşembe günleri kapalı olup, haftanın diğer günleri açıktır.

Kaynaklar:

1)  tr.wikipedia.org

2) http://http://www.millisaraylar.gov.tr

638 total views, 2 views today

Share

Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi Haliç İstanbul

 

Günümüzde ulaşım ve iletişim araçları, nasıl çalıştıkları konusunda hiç bir ipucu vermeyen “kara kutular” gibidir. Yapıları ve çalışma sistemleri bilinmediği gibi anlaşılmaları da zordur. Ancak bu araçların ataları çok daha basit ve şeffaf bir şekilde tasarlandıklarından  incelenerek ulaşım ve iletişim araçlarının gelişimlerini anlamak mümkün olmaktadır. Bir otomobildeki kavrama pedalı, vites kutusu ve dişliler arasındaki bağlantıyı anlamanın yolu, otomobilin bu kısmını açık hale getirmekten geçer. Rahmi M. Koç tarafından Hasköy Haliç kıyısında kurulan Rahmi M. Koç Müzesi, Türkiye’de sanayi, ulaşım ve iletişim tarihine adanmış ilk ve tek müzedir. Dolayısıyla, Rahmi M. Koç Müzesinin zengin koleksiyonu bu konuda ideal bir kaynak teşkil etmektedir. Günümüz teknolojilerinin atası olan bu basit araçları anlamak kolaylaşmaktadır. Rahmi M. Koç Müzesi 2002-2003 eğitim yılında Türkiye’de ilk kez uygulamaya konulan sistemli bir “Müze-Eğitim” Programına Vehbi Koç Vakfı Koç Özel İlköğretim Okulu ile birlikte imza atmış. Bu program sayesinde öğrenciler müzeyi büyük gruplar halinde, alelacele, hiçbir şey anlamadan gezmek yerine, müze koleksiyonunun hangi müfredat konularına hitap ettiğinin bilincinde olarak gezdirilmektedir.  Böylelikle maksimim verim elde edilmektedir.  

Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye’de Ulaşım, Endüstri ve İletişim tarihine adanmış ilk önemli müzedir. Haliç’in kıyısında, endüstriyel arkeolojinin önde gelen örneklerinden olan muhteşem binalar içinde yer alan koleksiyonu gramofon iğnesinden gerçek boyutlarda gemilere ve uçaklara kadar uzanan binlerce objeyi içermektedir. Müze, konumu, bulunduğu tarihi mekân ve İstanbul’un her iki yakasına da yakın oluşuyla oldukça iddialıdır. Müzenin dünya çapındaki beğenisi, bünyesindeki yetenekli mühendisler ve zanaatkârlar tarafından yaratılmış, insanoğlunun dehasını ve çalışkanlığını yansıtan objelerden kaynaklanmaktadır. 11 250 m2 kapalı alanı bulunan müzenin ayrıca 7 000 m2’ lik açık alanı da bulunmakta olup; Lengerhane, Tersane ve Dış mekân olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır.

Müzenin tarihçesi

Sultan III. Ahmet (1703-1730) zamanında, 12. yüzyıldan kalma bir Bizans binasının temelleri üzerine kurulmuş olan bu eski Osmanlı Lengerhanesi, şu anda ikinci sınıf tarihi eser kapsamındadır. Zincir ve ucundaki çıpa anlamında olan ‘’Lenger’’ ve ev anlamında kullanılan ‘’hane’’ sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan ‘’Lengerhane’’ Gemicilikte, denize atılan zincir ve ucundaki çıpanın üretildiği Ev’dir. Bina, Sultan III. Selim  zamanında Maliye Bakanlığı’nın kontrolüne verilmeden önce restore edilmiş ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra ise binaya Cibali Tütün Fabrikası sahip olmuştur. Lengerhane binasının çatısı 1984 yılında çıkan bir yangında ciddi hasar görmüş ve bina 1991 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafından satın alındığı tarihe kadar terk edilmiştir. Rahmi M. Koç Müzesi Lengerhane Binasında kurulmuştur. 1991 yılında alınan Lengerhane Binasının restorasyonu Garanti Koza firması tarafından yapılmıştır. Orijinal binaya camlı bir rampa ile geçilen yeraltı galerisi ilave edilmiş ve Aralık 1994’de açılmıştır. Müzenin ilk bölümünün süratle büyümesi ile 1996 yılında Haliç’in kıyısında, Lengerhane Binasının tam karşısında, bir harabe olarak duran Hasköy Tersanesi alınmıştır. 14 terk edilmiş bina ve tarihi kızak orijinaline sadık kalınarak restore edilmiş ve müzenin ikinci kısmı Temmuz 2001’de açılmıştır.

Lengerhane binası

Müzenin bu bölümü birinci kat, Zemin Kat ve Bodrum Kattan oluşmaktadır. İletişim bölümünün bulunduğu birinci katta  Edison’un 1876 yılında ABD Patent Ofisi’ne sunduğu gerçek patent modeli olan telgraf gibi son derece özel parçalar yer almaktadır. Bu katta ayrıca Boğaziçi Üniversitesi kandilli Rasathanesi’nden alınan astronomi ve nevigasyonu ile aletlerin bulunduğu gibi, dünya standartlarındaki bilimsel aletler koleksiyonu da sergilenmektedir. Lengerhane ’nin zemin katında buharlı makine modelleri, buharlı gemi makine modelleri, sıcak havalı ve içten yanmalı motor modelleri, lokomotif modelleri, kule saati, bilyeli saat, yatay reprodüksiyon makinesinin yanı sıra iç dekorasyonundan tüm aksesuarlarına, özgün Fransız spesiyalitesinden servisine kadar her şeyiyle 1930’ ların Paris’ini Haliç kıyılarına getiren ‘’Cafe da Levant’’ yer almaktadır.

Lengerhane ‘nin bodrum bölümünde ise havacılıkla ilgili ölçekli modeller, otomobil ve demiryolu modelleri, oyuncaklar, film seti ve matbaa makinelerinin yanı sıra Denizcilik Modelleri ve Kaptan Köşkü bulunmaktadır. Deniz ve denizcilikle ilgili her şey, müzenin kurucusu Rahmi M. Koç’un özel ilgi alanlarından biri olduğundan, müzenin en gözde bölümlerinden biridir. Yine bu bölümde bulunan Kaptan Köşkü canlandırmasında telsiz odası, harita odası ve 2. Dünya Savaşı öncesi İngiliz gemilerinden alınmış dümen, makine telgrafı, pusula gibi parçalarla dekore edilen Kaptan Köşkü yer almaktadır.

Hasköy Tersanesi

Bu tarihi tersane 1861 yılında Osmanlı Deniz Hatları Şirketi (Şirket-i Hayriye) tarafından kendi gemilerinin bakım ve onarımını yapmak üzere yapılmıştı. Tersane orijinal olarak 2 atölyeden oluşturulmuş, ihtiyaç doğdukça ve imkânlar müsait olduğunda büyütülmüştür. Tersane, 1984 yılında Ulaştırma Bakanlığının kontrolüne geçmeden önce, değişik kamu kuruluşlarının kontrolü altında bulunmuştur. Nihayet 1996 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafında n satın alınmıştır. Müzenin tersane bölümü 1. kat ve zemin kat olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.

Zemin Kat

Tersane binasının zemin katı müzenin ana sergi salonu olup, Erdoğan Gönül Galerisi olarak bilinmektedir. Otomotiv dünyasının duayenlerinden Erdoğan Gönül’ün hayatı otomobillerle iç içe geçmiştir. Türkiye’nin ilk otomobili Anadol’a hayat veren ekibin içinde de yer alan Erdoğan Gönül; Koç Topluluğu kurucusu Vehbi Koç’un damadı ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi iken, 2003 yılında 70 yaşında vefat etti. Erdoğan Gönül Galerisi’nde, müzenin sahip olduğu büyük otomobil koleksiyonunun daha modern olan örnekleri sergilenmektedir. Otomobillerin sergilendiği bu galeri ayrıca kurumsal ve özel etkinlikler için de kullanılmaktadır.

Ana Giriş

 Tersanenin zemin katında bulunan ana giriş bölümünde, müze koleksiyonunun bazı önemli objelerinin dönüşümlü olarak sergilendiklerini öğreniyoruz. Burada lokomotif modelleri, kronometreler ve Rahmi M. Koç’un özel meraklarından biri olan Minyatürler yer almaktadır. Ayrıca, ana girişte müze dükkânı bulunmakta olup, müzede sergilenen objelerle ilgili olarak yazılmış kitaplar ve hatıra eşyaları satılmaktadır.

Sualtı Bölümü

Ana girişten sonra, zemin ve 1. kat düzenlemesinin U mıknatıs biçiminde olduğunu görüyoruz. Biz, öncelikte Sualtı Bölümünün bulunduğu sola yöneliyoruz. Akvaryuma benzeyen bir camekânlı mekân içerisinde iki dalgıç mankeninin yanı sıra dalgıç ayakkabıları, dalgıç tulumbası ve şnorkelli deniz motoru bulunmaktadır. İki dalgıç giysisinden biri 1964 Rus yapımı, diğeri ise Miller Down CO. Miami, Florida patentlidir. Siebe Gorman & Submarine Engineers tarafından imal edilen dalgıç pompasının, iki dalgıca birden hava verecek şekilde tasarlandığını öğreniyoruz. Şnorkelli Deniz motoru ise dünyanın tek taşınabilir, batabilen ve benzinle çalışan Aqua Scooter. Ulaşımı güç koylar, kayalıklar ve dalış alanlarına kolayca gidebilmek; kayık, yelkenli ve şişme botlarda kıçta takma motor olarak tasarlanmış.

Ne Nasıl Çalışır? 

Eğitimin ön planda olduğu bu bölümde, günlük yaşamda kullanılan pek çok alet ve aracın çalışma ilkeleri kesitler ve bilgi panolarıyla anlatılmaktadır. Duvar dibine yerleştirilmiş bir Fiat Palio kesiti, Palio ’ya ait tüm detayları üzerinde olan ve istenildiğinde çalışmakta olan bir model olarak konulmuş. Bu modelde, Palio kasasının ayrıntılarının yanı sıra, motorun ve şanzımanın çalışmasını da görmek mümkün oluyor. Bir başka konuma konuşlandırılmış olan gerçek bir traktörün kısmen kesiti alınmış. Böylelikle, motorun ve güç aktarma organlarının işleyişini görmek mümkün oluyor. 1970 yıllarda, Anadol otomobillerinin yerini almak üzere hazırlanan bir otomobil şasisi ve önü cam olan Beko 3505 marka bulaşık makinesi de sergilenenler arasında bulunmaktadır.

Klasik Otomobiller Bölümü 1

Daha çok 2. Dünya Savaşı sonrası otomobil klasiklerinin sergilendiği bu bölümde, 90 ı aşan araçtan oluşan otomobil koleksiyonunun örneklerinden bazıları görülmektedir. Hemen göze çarpanlardan biri Albion Röntgen Arabasıdır. Kızılay tarafından kullanılmış olan bu araba, 1917 yılında sadece şasi olarak ısmarlanmış, sonra da kasası ve X ray cihazı İngiltere’de takılmış.2. Dünya Savaşındaki Müttefik Kuvvetlerle Osmanlı İmparatorluğu arasındaki savaşta kullanılmış, daha sonra da Kızılay’a devredilmiş. Otomobil meraklılarının en çok ilgisini çeken otomobil klasiklerinden Cadillac Coupe Deville, serginin en önemli objelerinden biridir. 1902 yılında Henry Leland tarafından yaratılan Otomobil Şirketi aynı yılın Ekim ayında ilk Cadillac otomobil tanıttı. Cadillac her zaman için kaliteli, lüx ve yenilikçi olması ile tanındı. Hidrolik direksiyonu dünyada ilk kullananlar arasındadır. Mükemmel kalitesi ile tanınmış lüks otomobil markası olan Cadillac Kuzey Amerika pazarında büyük bir başarı elde etti.

1909 yılında General Motors  tarafından satın alınmıştır. Kısa sürede General Motor’sun en prestijli markası haline gelmiş ve güçlü rakiplerine karşı üstünlük sağlamıştır. Cadillac Coupe Deville 1949 yılında ilk kez tanıtıldı. İlk model bir dayanak olmaksızın hardtop ve deri döşeme vardı. Yıllar geçtikçe, Coupe Deville daha büyük ve daha güçlü hale geldi. Cadillac marka otomobiller, her dönem için kaliteli, lüks ve yenilikçi olmasıyla tanınmıştır.

21 855 adet üretildiğini öğrendiğimiz bu 1960 model ‘’Coupe de Ville’’ günümüz otomobil koleksiyonerleri tarafından aranan ve büyük rağbet görüyormuş. Otomobil merakım olmamakla birlikte, karşıma çıkan Anadol otomobil örnekleri beni de heyecanlandırdı. Yerel otomobil olarak ilk ortaya çıktıklarında, Konya Ereğli’sine 13 km uzaklıktaki İvriz İlköğretmen Okulu Orta 3 öğrencisiydim. İlk yerel otomobile verilecek ad için yarışma açılmıştı.

Yarışmayı, ‘’Anadol’’ adıyla, müzik öğretmenimiz rahmetli Kemal Çuhalılar’ın kazandığını ve 10 000 lira ödül aldığını duymuştuk. Sergilenmekte olan Anadol A1 in 1963 yılında, Koç Grubu’na dâhil Otosan tarafından, Türkiye’de yerel bir otomobil endüstrisi kurmak amacıyla İngiliz Reliant Motors Şirketi ile işbirliği yaparak Ford Motorunun kullanıldığı fiberglas otomobiller serisinin bir ürünü olduğunu öğreniyorum. Dikkati çeken bir otomobil klasiği de Fittibaldi F1 yarış arabası olmuştu.

Klasik Otomobiller Bölümü 2

Bu bölümde de 2. Dünya savaşı sonrası otomobil klasikleri sergilenmektedir. Sergilenmek üzere seçilmiş olanlar arasında Madlen Buharlı Otomobil, Model T Ford, 1933 Model Buick ve Magirus İtfaiye arabası bulunmaktadır. Bir at arabasına benzeyen Madlen Buharlı Otomobili, müze ziyaretçilerine önemli mesajlar vermektedir. İlk otomobil tasarımcılarının at arabalarına çok şey borçlu olduklarının canlı örneği karşımızda durmaktadır. Basitten, bu günkü teknolojiye giden yolu anlamak açısından sergi daha da bir önem kazanmaktadır. Otomobil tarihinin en önemli kişilerinden biri olan Henry Ford ‘’T Modeli’’ ni 1908 de yaratmış. 1903’te Henry Ford 11 yatırımcıyla birlikte 28.000 Dolar sermayeyle Ford Motor Company’i kurmuş. Şirket tarafından 1908’de piyasaya sürülen Model T, 1913’e kadar üne kavuşmuş ve ABD yollarının her yerinde görülür olmuş. Aynı yıl Ford’un fabrikalarında yürüyen bantlı üretim başlatılmış, verimliliği yüksek derecede arttırmış.

1918 yılında ABD’de kullanılan arabaların yarısı Model T olmuş. Aynı modelden 1927 yılına kadar 15 milyon araç satılarak 45 yıl süre tutulacak rekor kırılmış. Galeriye adı verilen Erdoğan Gönül tarafından müzeye bağışlanan 1933 Model Buick; iki kapılı 66C Konvertible modeli olan otomobilin bagajının yerinde ‘’Dicky Seat’’ denilen katlanan bir arka koltuk bulunmaktadır. 1920 yılında ünlü Alman üreticisi Magirus tarafından üretilmiş olan itfaiye aracı uzun yıllar İzmir itfaiyesi tarafından kullanılmış.

Tarım Bölümü

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de kullanılan tarım aletlerinden ilginç olanlar sergilenmiş. Atatürk’ün tarımı desteklemek amacıyla, tarımda bizzat kullandığı traktör ve değişik tarım aletleri müzeyi gezenlerin ilgi odağı olmuştu. Tarım aletleri içerisinde, Neolitik Çağdan beri  kullanılmakta olan toprağı sürme aracı kara saban da yer alıyordu. Buğday ve arpa gibi ürünlerde, daneleri saplarından ayırmakta kullanılan ve antik sayılabilecek düven ile yaba da ilgi çekici tarım aletleri arasındaydı.

Tarım aletlerinden düven ile yaba, çocukluk anılarımın canlanmasına neden oldu. Orak ve tırpanlarla biçilen buğday ya da arpa, harman yeri olarak tanımlanan oldukça geniş ve sert bir yüzeyi olan alana serilirdi. Altında kesici çakmak taşlarının yerleştirilmiş olduğu düven, öküzler ya da atlarla çekilir ve sapların saman haline gelmesi sağlanırken, daneler de saplardan ayrılmış olurdu. Düven ile yabayı görünce 1953 yılına bir yolculuk yapmam gerekti. Şimdiki adı Konaklı olan Niğde’nin merkez köylerinden Misli ’de ilk harman deneyimini yaşamıştım. Düven üzerinde sapların kesilerek buğday danelerinin ayrılmasını görmek oldukça önemli bir görsel şölendi çocukluğumuzda. Tek bir at tarafından çekilen düven üzerindeki sürücü yanına aldığı bizim gibi çocuklara, kamçılanan atın şahlanarak ileri atılmasıyla, keyifli dakikalar yaşatırdı. Sapların yeterince ufak samanlar haline gelmesinden sonra, karışım rüzgârlı havalarda yaba ile savrulurdu. Hafif olan saman rüzgârla uçarken, ağır olan daneler olduğu yere düşerdi. Böylelikle dane hasadı yapılırdı.

Buharlı Makineler ve Dizel Motorlar

Yerli ve yabancı üretim dizel motorlarının bulunduğu bu bölümde sergilenen objeler arasında Marshall Seyyar Buhar Makinesi, Ruston Gaz Motoru, Üç Pistonlu Buharlı Gemi Makinesi ve Aral Dizel Motoru da bulunmaktadır. Tarım aletlerini ve taş kırıcıları çalıştırmakta kullanılan Marshall Seyyar Buhar Makinesi, İngiltere’de 1872 de piyasaya sürülmüş. Devasa bir boyutu olan Ruston Gaz Motoru da İngiltere’de üretilen objeler arasında yer alıyor. Avrupa’da, özellikle İngiltere’de 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin makineleşmiş endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa’daki sermaye birikimini arttırmasına, Sanayi Devrimi ya da Endüstri Devrimi, denir. Sanayi ve Endüstri devrimi ülkemize gecikerek girmiştir.

İngiliz Kablo Döşeme Gemisi SS John McKay’e ait olan Üç Genleşmeli Buhar Makinesi 1922 yılında İngiltere’de yapılmış. Günümüzde de, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş olan internet, Dünya’mızda kıtalar arasında suların altından giden kablolar aracılığıyla akışını sürdürüyor. 1920 li yıllarda ise mükemmel bir telefon iletişimi için sualtı kablolarından yararlanılmıştı. Aral Dizel Motoru ’na gelince, bir Türk Tasarımı olup, Hüseyin Cahit Aral tarafından tasarlanmış ve yapılmıştır. 1961 ve 1963 yılları arasında Kayseri’de üretilen bu dizel motor, Hüseyin Cahit Aral tarafından müzeye bağışlanmıştır. Sanayi ve Ticaret bakanlığı da yapan Hüseyin Cahit Aral, İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi mezunu olup, elektrik mühendisidir.

Zeytinyağı Fabrikası

Buharlı makineler ve dizel motorlardan sonra karşımıza çıkan en ilginç ve ilgi çekici obje Zeytinyağı Fabrikası oldu. ‘’Araser Zeytinyağı Fabrikası’’ Ege sahillerinde yer alan Bademlide ki gerçek bir zeytinyağı fabrikasının parçalarından oluşturulmuş otantik bir fabrika görüntüsündedir. Gerçek bir buharlı makinenin taşıyıcı bantlarla çevirdiği değirmen taşlarını, ezilmiş zeytin küspesini ve sıcak su kazanı gibi detayları da görmeniz mümkün olacaktır. Sergileme, bilgi panoları ve hareketli makinelerle desteklendiği gibi, bir mankenle de güçlendirilmiş.

Serra Bahar tarafından yapılmış olan mankene dönemin giysileri giydirilmiş. Özellikle eğitim amaçlı müzeye gelen öğrencilerin ilgi ve dikkatini çekecek olan bu manken, dalından soframıza gelen zeytinyağı yolculuğunun anlaşılmasına büyük katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum. Araser Zeytinyağı fabrikası modelinin ana makinesi olan Buhar Makinesi, 1927 yılında Belçika’da üretilmiş ve Nadir Araser tarafından müzeye bağışlanmış. Genç James Watt kaynayan çaydanlığın kapağını kapalı tutmaya çalışırken başlattığı devrimin boyutlarının farkında değildi. Kaynayan çaydanlık ve ürettiği buhar, buhar makinelerinin atası oldu. 1765’de Thomas Newcomen’ın yaptığı bir model üzerinde uğraşarak buhar makinesini çalıştırmayı başardı. Thomas Newcomen buhar makinesini bulan kişidir James Watt ise sadece onu Sanayi’de kullanılacak biçime çevirmiştir. Buhar makinelerinin güvenliğini sağlamak amacıyla üretilen ve buradaki makinede de kullanılan standart basınç ölçüm araçlarının da ilgi çeken başka objeler olduğunu söylemeliyim.

Atölye ve Tornahane

Tahta ve kereste biçmeye yarayan, elektrik ve su gücüyle çalışan büyük bıçkı makineleri olan tersane hızarı, Orijinal haliyle ve tüm detaylarıyla canlandırılmış. Orijinal Şirket-i Hayriye Tersanesi’nden arda kalan birkaç parçadan biri olan bu önemli ve tarihi hızar Glasgow, İskoçya’daki bir çelik mühendisliği şirketi olan P&W Mac Lellan tarafından üretilmiştir. Yaklaşık 150 yıl sonra bile tamamıyla kullanılır durumdaymış. Metal ya da ahşap parçaların işlenmesinde ve kopyalanmasında kullanılan torna ve torna tezgâhları Hasköy Tersanesi’nin en önemli objeleriydi. Bozulan ya da kullanılamaz hale gelen parçaların onarımı ve yenilenmesi torna tezgâhlarında gerçekleştiriliyordu. Günlük yaşamda, evinizin ya da arabanızın yedek anahtarlarını yaptırmak için uğradığınız anahtarcı, kopyalama yapan torna tezgâhlarından yararlanır. Müzede sergilenenler; açık torna tezgâhı, düşey ve kopya çıkarma tezgâhlarıdır.

Denizcilik Bölümü

Rahmi M. Koç’un özel ilgi alanlarından biri Denizcilik olduğundan, Müze Koleksiyonunun büyük bir bölümü denizcilik objelerinden oluşmaktadır. Koleksiyonda yer alan bazı tekneler ve modellerin yanı sıra, ender örneklerden biri olan Amphicar da sergilenmektedir. Hem karada hem de suda giden bir otomobil olan Amphicar, 2. Dünya Savaşı sırasında bu tür araçlar üreten Alman Hans Trippel tarafından 1957-1958 yıllarında tasarlanmış ve üretilmiş. Müzeye İlkay Bilgişin tarafından bağışlanmış. Sandal yapım atölyesinde ise bir mankenle güçlendirilmiş ve dikkat çekici hale getirilmiş, yapım aşamasındaki bir sandal sergilenmektedir. Ayrıca, sandal yapımında kullanılan alet ve edevatlar da sandalın yanındaki tezgâhta yerini almış.

Denizcilik bölümünün en gözde objelerinden biri de Riva Sürat teknesidir. İtalya’daki ünlü Riva Tersanesinde yapımı gerçekleştirilen som ahşap sürat teknesi olan Riva Super Aquarama, kesinlikle, tasarlanmış en güzel ve en etkileyici sürat teknelerinden biridir. Sergilenmekte olan diğer önemli objelerden biri de Randa Yelkenlidir. Kaliteli ve bindirme kaplamalı olan Randa Yelkenli Kotra, İngiltere’deki Southern Yacht Services tarafından 1910 yıllarında üretilmiştir. Bülent Kozlu anısına, oğulları Can ve Cem Kozlu tarafından müzeye bağışlanmıştır.

Raylı Ulaşım Bölümü

Bu bölümde, çeşitli dönemlere ait ve değişik özelliklerde lokomotifler ve vagonlar sergilenmektedir. Açık ve kapalı alanlarda, buharlı lokomotiflerin yanı sıra dizel motorlu lokomotifler de sergilenmektedir. Raylar üzerine yerleştirilmiş lokomotif ve vagonlar açık alanlarda, bahçede sergilenirken; modellerle birlikte Sultan Abdülaziz’in saltanat  vagonu ile Kadıköy-Moda Tramvayı müzenin iç kısmında sergilenmektedir.

Batılaşmanın ivme kazandığı 19. yüzyılda Sultan Abdülaziz Batı’ya bir seyahat yapar. O seyahatin yapıldığı vagon şimdilerde Rahmi Koç Müzesi’nin önemli objelerinden biridir. Bir söylenceye göre evini bir demiryolu müzesine çeviren emekli gar müdürü Mete Tekyıldız, 2000’li yıllarda, Devlet Demiryollarının Yedikule deposunda atıl durumda ve çürümekte olan Saltanat Vagonunu kurtarmak için Rahmi Koç ile görüşür. Rahmi Koç gerekli izinleri aldıktan sonra İngiltere’den planlarını getirtip vagonu tamir ettirir, müzeye kazandırır. Sedef kakmalı, tamponları ahşap geçme, merdivenleri el mekaniği olan bu Saltanat Vagonu Rahmi Koç’un ülkemize en büyük hizmetlerinden biri olarak bilinmektedir. İstanbul’da öğrenim gördüğüm 1961-63 yılları arasında popüler olan ulaşım araçları tramvaylardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda, 30 Ağustos 1869 tarihindeki “Dersaadet’te Tramvay ve Tesis İnşası” na dair bir sözleşmeyle İstanbul caddelerinde yolcu, eşya taşımacılığı için demiryolu yapılmış. 

Hayvanların çektiği araba işletmeciliği, 40 yıl süreyle Konstantin Krepano Efendi’nin kurduğu “Dersaadet Tramvay Şirketi ” isimli şirkete verilmiş. İlk atlı tramvay 1871 yılında Azapkapı-Galata, Aksaray-Yedikule, Aksaray-Topkapı ve Eminönü-Aksaray olmak üzere 4 hatta çalışmaya başlamış. İstanbul’da 1869 yılında çalışmaya başlayan atlı tramvay, yerini 1914 yılında elektrikli tramvaya terk etmiş. Toplu taşım için en uygun araçlar olan tramvaylar; 12 Haziran 1939 gün ve 3642 sayılı yasayla Hükümete devredilen Tramvay İşletmesi, daha sonra İstanbul Belediyesi’ne ve 16 Haziran1939 gün ve 3645 sayılı yasayla da İETT`ye bağlanmış.

Her ne hikmet ise,12 Ağustos 1961 günü Avrupa yakasından, 14 Kasım 1966 tarihinde ise Anadolu yakasından kaldırılarak İstanbul’da Tramvay İşletmeciliği son bulmuş. Yerine troleybüsler devreye girmiş. Müzede sergilenen ve Kadıköy-Moda hattında çalışmış olan tramvay, 1934 yılında Alman Siemens firması tarafından üretilmiş.1966 yılına kadar, 30 yılı aşkın bir süre hizmet verdikten sonra, 1966 yılında hizmetten kaldırılmıştır. Hizmetten kaldırılan ve İETT tarafından saklanan eski vagonlardan bazılarının yenilenmesiyle, nostaljik amaçlı olarak, Taksim-Tünel arasında 1989 yılında işletmeye açılmıştır. Taksim-Tünel hattında çalışan nostaljik tramvaylar İstanbul’un simgelerinden biri haline gelmiştir.

891 total views, 4 views today

Share

İstanbul Müzeleri ve Rahmi M. Koç Müzeciliği

Kültürel ya da tarihsel değeri olan nesnelerin toplanarak sergilendiği yerler olarak tanımlayabileceğimiz müzeler, toplumların bilim ve sanat ürünleri ile yer altı ve yer üstü zenginliklerini sergilemek amacıyla oluşturulmuş kurumlardır. Yüzyıllar boyunca toprak altında saklı kalmış tarihî eserlerin gün ışığına çıkarılarak sergilenmesi, toplumu oluşturan bireylerin geçmişi daha iyi tanımalarına olanak sağlar.

Ayrıca müzeler, toplumu aydınlatmak amacıyla insan soyunun gelişimi, doğa olaylarının oluşumu ve teknolojinin geçirdiği değişim gibi konularda araştırmalar yapan bilimsel merkezlerdir. Halkın beğenisinin yü­kselmesi ve eğitimi için de önemli katkıları vardır. Böylelikle, toplum yararına sürekli yönetilen kurumlar haline gelmişlerdir. Diğer bir deyişle, müzelerin iki önemli konusu vardır. Koleksiyonları sergilemek ve eğitim. Günümüzdeki müzelerin, özelikle özel müzelerin büyük bir bölümü etkinliklerini eğitim ve konferanslarla tamamlamaktadır.

Müzeler, tarihte önemli yeri olan veya günlük hayatta her zaman kullanılan ve bahsedilen Objelerin gerçeklerini görme imkânını bizlere sunduğu için önemlidir. Çağdaş bir müze, sadece bir grup objenin deposu olmanın ötesinde, ziyaretçilerinin de yardımıyla, devamlı değişen ve gelişen dinamik bir yapı sergiler. Eğitim” çağdaş bir müzenin en  önemli görevidir ve müzeler örgün eğitim kurumları olan okullara alternatif oluşturan yaygın eğitim kurumlarıdır.

Günümüzde ülkelerin kalkınmışlıkları ve güvenirlikleri sahip oldukları müzeler ve sanatçılarla ölçülmektedir. Bu konuda özellikle İstanbul önemli atılımlar gerçekleştirmiş durumdadır. İstanbul Modern sanat Müzesi, Sakıp Sabancı Müzesi, Rahmi M. Koç Müzesi, İstanbul Pera Müzesi, Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Dolmabahçe sarayı Müzesi, Küçüksu kasrı Müzesi, Beylerbeyi Sarayı Müzesi gibi onlarca müze İstanbul’un Bir Dünya kenti olmasını sağlamıştır.

Rahmi M. Koç Müzesi ve eğitim

Günümüzde ulaşım ve iletişim araçları, nasıl çalıştıkları konu­sunda hiç bir ipucu vermeyen “kara kutular” gibidir. Yapıları ve çalışma sistemleri bilinmediği gibi anlaşılamamaktadır. Ancak bu araçların ataları çok daha basit ve şeffaf bir şekilde tasarlandıklarından bunlar incelenerek ulaşım ve iletişim araçlarının gelişimlerini anla­mak mümkün olmamaktadır. Bir otomobildeki kavrama pedalı, vites kutusu ve dişliler arasındaki bağlantıyı anlamanın yolu, otomobilin bu kısmını açık hale getirmekten geçer. 

Rahmi M. Koç tarafından kurulan Rahmi M. Koç Müzesi, Türkiye’de sanayi, ulaşım ve iletişim tarihine adanmış ilk ve tek müzedir. . Dolayısıyla, Rahmi M. Koç Müzesi’nin zengin koleksiyonu bu konuda ideal bir kaynak teşkil etmektedir. Günümüz teknolojilerinin atası olan bu basit araçları anlamak kolaylaşmaktadır. Rahmi M. Koç Müzesi 2002-2003 eğitim yılında Türkiye’de ilk kez uygulamaya konulan sistemli bir “Müze-Eğitim” Programına Vehbi Koç Vakfı Koç Özel İlköğretim Okulu ile birlikte imza atmış. Bu program sayesinde öğrenciler müzeyi büyük gruplar halinde, alelacele, hiçbir şey anlamadan gezmek yerine, müze koleksiyonunun hangi müfredat konularına hitap ettiğinin bilincinde olarak gezdirilmektedir. Böylelikle maksimim verim elde edilmektedir.  

714 total views, 4 views today

Share

Altın Boynuz Haliç ve Hasköy İstanbul

İlk kez 1961 yılında tanıştığım İstanbul benim için dünyanın birinci harikasıdır. Öyledir çünkü başka türlü dünya tarihinde gelmiş geçmiş en büyük üç imparatorluğa başkentlik yapamazdı. Başta Doğu Roma İmparatorluğu olmak üzere Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları 1600 yıl boyunca dünyayı yönetmişler. Bu üç imparatorluğun da en büyük zenginlik kaynaklarından biri de Altın Boynuz olarak da tanımlanan Haliç’tir. Bu nedenle, Boğaziçi’nin yanı sıra Haliç ve kıyılarına da ayrı bir düşkünlüğüm vardır. Fırsat buldukça Eyüp iskelesinden bindiğim İstanbul deniz otobüsleriyle Haliç kıyısındaki iskelelere uğrayarak Eminönü’ne, bazen de Üsküdar’a kadar gider gelirim.

Ayvansaray İstanbul

Eyüp iskelesinden kalkan deniz otobüsü Sütlüce’den sonra Ayvansaray İskelesine uğramıştı. Ayvansaray İskelesi’ndeki yolcuları da alan deniz otobüsü, Hasköy İskelesi’ne doğru dümen kırdı. Tam karşımızda Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi görülüyor. Hemen fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Yaklaştıkça karşımıza Hasköy Tersanesi, tersane önünde bir denizaltı ve şehir hatları vapuru, arka planda ise raylı sistemler ve vagonlar, daha arkada da hava üssü öğeleri göze çarpıyordu. Hasköy Tersanesi’ni çok yakından görebilecek biçimde ilerleyen vapurumuz, yavaşça Hasköy İskelesi’ne yanaşarak yolcularının bir bölümünü indirdi ve yeni yolcular aldı.

Hasköy’ü 2009 yılında tanıma fırsatını bulmuştum. Beyoğlu İlçesi’nin 5 ana semtinden biri olan Hasköy, Rahmi M. Koç Sanayi Müzesinin kurulmasıyla birlikte tekrar hatırlanan ve yükselişe geçen bir semt haline gelmiştir. Kâğıthane ile Kasımpaşa arasında yer alan Haliç kıyısındaki bu semtte, Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Yahudi ve Rumlar oturmaktaydı. Günümüzde Yahudi ve Rumlar, yok denecek kadar azalmış ve azınlık durumuna gelmişlerdir. 

Hasköy İskelesi

Tarihçesine baktığımızda; Fatih Sultan Mehmet,  İstanbul’un fethinde çadırını buraya kurmuş. ‘’Padişaha Özgü Köy’’ anlamına geldiği için, semtin adına ‘’Hasköy’’ denmiştir. Padişahın ünlü hocası Akşemsettin ’in de bir süre burada oturduğu söylenceler arasındadır. Osmanlı döneminde bahçeleriyle ünlü olan Hasköy bahçelerinde portakal, limon, turunç ve nar yetiştirilmekteydi. Daha sonra bu bahçelerin yerini tersaneler ve çeşitli büyüklükteki atölyeler almıştır. Taşkızak Tersanesi ve çevresinde yer alan torna ve tezgâh atölyeleri Hasköy semtinde yaşayanların büyük bir bölümüne iş olanakları sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında kurulan Taşkızak Tersanesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişletilmiştir. Hasköy’den Azapkapı’ya kadar olan sahada yaklaşık 300 geminin yapımının gerçekleştirildiği bir tersane haline gelerek, Görkemli ve Akdeniz sularına hâkimiyet kuran bir donanmanın oluşmasını sağlamıştır. Mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığına ait olan Taşkızak Tersanesi’nin arazileri ve binaları, takas yoluyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına devredilmiş. Böylelikle, bu sahil bandı da düzenlenerek İstanbulluların hizmetine sunulmuş olacaktır.

Hasköy civarı

Hasköy’ün Yükselişe geçmesinde önemli bir katkısı olan Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye’de Ulaşım, Endüstri ve İletişim tarihine adanmış ilk önemli müzedir. Haliç’in kıyısında, endüstriyel arkeolojinin önde gelen örneklerinden olan muhteşem binalar içinde yer alan koleksiyonu gramofon iğnesinden gerçek boyutlarda gemilere ve uçaklara kadar uzanan binlerce objeyi içermektedir. Özellikle, otomobillerin bulunduğu galeri muhteşemdir.

Sultan III. Ahmet (1703-1730) zamanında, 12. yüzyıldan kalma bir Bizans binasının temelleri üzerine kurulmuş olan bu eski Osmanlı Lengerhanesi, şu anda ikinci sınıf tarihi eser kapsamındadır. Bina, Sultan III. Selim (1789-1807) zamanında Maliye Bakanlığı’nın kontrolüne verilmeden önce restore edilmiş ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra ise binaya Cibali Tütün Fabrikası sahip olmuştur. Lengerhane binasının çatısı 1984 yılında çıkan bir yangında ciddi hasar görmüş. Bina 1991 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafından satın alınarak yenilenmiştir. 

742 total views, 6 views today

Share

Sütlüce ve Haliç Kongre Merkezi İstanbul

 

İlk kez 1961 yılında tanıştığım İstanbul benim için dünyanın birinci harikasıdır. Öyledir çünkü başka türlü dünya tarihinde gelmiş geçmiş en büyük üç imparatorluğa başkentlik yapamazdı. Başta Doğu Roma İmparatorluğu olmak üzere Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları 1600 yıl boyunca dünyayı yönetmişler. Bu üç imparatorluğun en büyük zenginlik kaynaklarından biri de Altın Boynuz olarak da tanımlanan Haliç’tir. Bu nedenle, Boğaziçi’nin yanı sıra Haliç ve kıyılarına da ayrı bir düşkünlüğüm vardır. Fırsat buldukça Eyüp iskelesinden bindiğim İstanbul deniz otobüsleriyle Haliç kıyısındaki iskelelere uğrayarak Eminönü’ne, bazen de Üsküdar’a kadar gider gelirim.

Haliç Eyüp İskelesi

Haliç’in; doğal bir liman olmasının yanı sıra, sunduğu zenginlik kaynaklarından biri de barındırdığı balıklar, özellikle palamutlardır. Antik tarihçilere göre, Ege ile Karadeniz arasındaki akıntılar, palamut başta olmak üzere, balık sürülerini Haliç’e girmeye zorlamaktadır. Bu nedenle, Haliç’te elle bile balık tutulabilmektedir. Günümüzde de; Galata Köprüsü, Atatürk Köprüsü ve Haliç Köprüsü üzerinde, günün her saatinde amatör balıkçıları görmek mümkündür. Birkaç saat içerisinde, kovalarını balıkla doldurup evin yolunu tutarlar.

Coğrafi açıdan bakıldığında ise; Haliç ile İstanbul Boğazı arasında kalan Pera ya da ‘’Öteki Yaka’’ olarak adlandırılan Beyoğlu, Dicle ve Fırat Nehirlerinin arasında kalan Mezopotamya’ya benzer. Yunancada iki nehir arasındaki yer anlamına gelen Mezopotamya, medeniyetlerin beşiği olarak bilinmektedir. İstanbul’un önemli bir bölgesi de, Haliç ve Haliç’i besleyen Nehirler ile İstanbul Boğazı arasında kalan bir bölgede bulunur. Mezopotamya’dan sonra, Medeniyetlerin beşiği olarak yerini almıştır.

Haliç Kongre ve Kültür Merkezi

Eyüp İskelesinden bindiğim vapur yavaşça iskeleden uzaklaşıyor. Bu esnada Eyüp Sultan Camii ve çevresinin fotoğraflarını çekiyorum. Vapurumuz Eski Galata Köprüsüne doğru yaklaşırken, Piyerloti Tepesine ve eteklerindeki Eyüp Sultan mezarlığına bakıyorum. Derken Eyüp İskelesinin tam karşısında, öteki yakada bulunan Sütlüce Kongre ve Kültür Sarayı fotoğraf karelerime giriyor.

İstanbul’da birçok dev organizasyona ev sahipliği yapan Haliç Kongre Merkezi, Ulusal ve uluslararası her ölçekte farklı etkinliklere de ev sahipliği yapmaktadır. İstanbul’un deniz kıyısındaki tek kongre merkezi olan Haliç Kongre Merkezi, özgün mimarisi, sahile açılan ve tamamı gün ışığı alan geniş galeri ve dinlenmelik yerleri ile çeşitli organizasyonlarda tercih edilmektedir. İstanbul 4. Uluslararası Opera Festivali kapsamında, 25 Haziran 2013 günü saat 21,00’de, Rigoletto ile festivalin açılışı yapılacaktı. üniversite öğrencisi olduğum yıllarla öğretmenliğimin ilk yıllarında opera ve tiyatro delisi olan ben bu fırsatı kaçırmadım. Böylelikle Haliç Kongre ve Kültür merkezini de görmüş oldum.

Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul’un en büyük hayvan kesimhanesi Sütlüce’de kurulmuş. Kesimhane 61 yıl hizmet verdikten sonra Haliç’te yarattıkları yüksek hava ve su kirliliğinden ötürü kapatılmış. Kesimhanenin kapatılması ile birlikte önemini yitirmiş olan Sütlüce; Haliç’teki kapsamlı temizleme çalışmasıyla birlikte MiniaTurk, Santral İstanbul ve Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi gibi yapıların yenilenmesiyle önem kazandı. Kâğıthane ile birlikte yükselen semtler arasına girdi. 

İlk kez, ”minia” türündeki bir uygulamayı, 1987 yılında Avusturya’nın Klagenfurt Eyaletinde görmüş ve başta Anıt Kabir olmak üzere; Ayasofya, Sultanahmet Camii gibi yapıların ”minia”larını görmek çok hoşuma gitmişti. MiniaTurk bir açık hava müzesi olarak kurulmuş. Parka giriş gişeleri parktan yüksekte kalacak şekilde konuşlandırılmış. Böylelikle, açık hava müzesi görünümündeki park, girişten biraz alçakta kalmış. Giriş, yüksek bir platform olarak tüm parkı üstten gözlemleme olanağı sağlamış, iyi olmuş. Panoramik fotoğraf  çekme kolaylığı sağlanmış.

MiniaTurk’u geride bırakarak Eski Galata Köprüsünü geçip, Sütlüce İskelesine yaklaşırken fotoğraf makinemle çok sayıda fotoğraf çekiyorum. Haliç gezisine çıkmadan önce de arşivimdeki bilgileri yanıma almıştım. Fotoğraf çekmekten fırsat buldukça bilgilerimi gözden geçiriyorum. Arşiv notlarıma göre; Sütlüce, İstanbul’un Beyoğlu İlçesi’ne bağlı mahallelerden biridir. Kuzeyinde ve batısında Haliç, doğusunda Örnektepe, güneyinde ise Halıcıoğlu bulunmaktadır. 

Haliç Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi

Rahmi M. Koç Müzesi tarafından kurulan ve Hasköy-Sütlüce arasında seferler yapan trenler ile MiniaTurk, bu bölgeye olan ilginin artmasında başlıca etken oldular. Hasköy-Sütlüce arasındaki seferlerini sürdüren özlemli tren seferlerinde; lokomotifin makas değiştirmesinden, Haliç’in manzarasına, hatta 50 yıl öncesinin tıraş köpüğü reklamlarına kadar her detay yer alıyordu. İki istasyon arasındaki keyifli ve özlemli tren seferleri 15 dakika sürmektedir. Sütlüce İskelesinden uzaklaşıyor ve Haliç Köprüsü’nün altından geçerek Ayvansaray’a yöneliyoruz…

1,010 total views, 2 views today

Share