Piyerloti Kahvesi ve Altın Boynuz Haliç

 

Benim için, Altın Boynuz Haliç ve çevresini yazma isteği Pierre Loti tepesini ve bu tepedeki Piyer Loti Kahvesini görmek istememle başlamıştı 2009 yılında. İstanbul’un en iyi seyir tepelerinden biri olan Piyer Loti tepesi ile kahvesini çok duymuş ve ‘’mutlaka görülmesi gereken yerler’’ listeme eklemiştim. Güzel bir yaz günü Piyer Loti kahvesini ziyaret etmeye karar verdim ve Eyüp Sultan teleferik istasyonuna giden otobüslerden birine bindim. Teleferik bakımdaydı…İyi ki bakımdaydı, yürüyerek tepeye çıktım.

Dini açıdan İstanbul’un en kutsal yerlerinden biri sayılan Eyüp Sultan Camisinin yanındaki dar, eğimli ve uzun merdivenleri tırmanmaya başladığımda; bir yandan Haliç’in fotoğraflarını çekmiş, bir yandan da ortamın yaydığı mistik huzuru hissetmiştim. Eyüp Sultan Mezarlığı içinde ilerlerken, sağımda ve solumdaki mezarlarda yatanlar ve mezar taşları yüzyıllar öncesine götürmüştü beni. Yolun sonunda karşıma Tarihi Pierre Loti Kahvesi çıkmıştı.

Birkaç yüz yıllık geçmişe sahip olan bu kahve, eşsiz manzarasıyla beni alıp eski zamanlara, Cenevizlilere ve Osmanlılara götürmüştü. Marmara Denizi’ne doğru uzanan Haliç’in bir tarafında Tarihi Yarımada ve Osmanlılar, diğer tarafında ise öteki yaka olarak bilinen Pera (Galata ve çevresi) ve burada yaşamış olan Cenevizliler yer alıyordu. Görülmesi gerekenler listeme eklemekte yanılmamıştım. Piyer Loti Tepesinden Haliç’i izlemenin bir ayrıcalık olduğunun farkına varmış, biraz da Hayaller ve Âşıklar Kenti Venedik ile karşılaştırmıştım. 

19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvehanesi olarak bilinen bu kahve, Fransız yazar Pierre Loti’nin, kahveyi mekân tutmaya başlamasından sonra, Pierre Loti Kahvesi olarak anılmaya başlamış. Haliç’in en muhteşem görüntüsünün izlenebildiği Piyer Loti Tepesi, yıllardır âşıkların sevgilileriyle buluştukları, şehirden kaçarak iç huzura kavuştukları ve Piyer Loti’yi soludukları bir durak olarak biliniyor.

PİYER LOTİ KAHVESİ STANBUL

Pierre Loti, 1850-1923 yılları arasında yaşamış ünlü Fransız yazar ve gezginci olarak karşımıza çıkıyor. Deniz subayı olan Loti, Türkiye’ye ilk kez 1876 yılında gelmiş ve bir yıl kalmış. Eyüp sırtlarındaki Tarihi tepeyi ve kahvehaneyi de o yıllarda keşfetmiş. İç huzura kavuştuğu bu kahvehaneden seyrettiği Haliç’in büyüsüne kapılmış olmanın yanı sıra Aziyade adındaki evli bir Osmanlı kadınına âşık olmuş ve uzun yıllar İstanbul’da kalmış. 

Hazır Haliç’in büyüsünden söz etmişken, Haliç’in varlık nedeni olan İstanbul Boğazı’ndan, mitolojideki büyülerden ve aşklardan da söz edelim. Edelim çünkü İstanbul Boğazı ve Haliç’in tarihçesinde biraz da mitler ve mitoloji vardır. Gerçekten de her şey bir mitoloji ile başlar. Büyülü bir ortamda yaşayan Baş Tanrı ZEUS kendisine bir hayat arkadaşı aradığı zamanlarda âşık olduğu güzel Hera, henüz sütannesi ile birlikte yaşayan genç bir kızdır. Sütannesi, kem gözlerden uzak tutabilmek için, onu hiç yalnız bırakmamaktadır. Oysa Zeus çok beğendiği Hera’yı görmek ve aşkını anlatarak, evlenme isteğini dile getirmek istiyordu. 

Bir kış mevsiminin çok soğuk bir gününde, her nasılsa ıssız bir yerde, Hera yalnız başına hayallere dalmışken, birden bire soğuktan üşümüş, titreyen bir guguk kuşu gelir ve omuzlarına konar. Üşüyen kuşa acıyan Hera onu yakalayıp ısıtmak için göğsüne bastırır. Oysa bu bir kuş olmayıp, Baş Tanrı Zeus’ tur. Hera ile baş başa kalabilmek için böyle bir yola başvurmuştur. Böylelikle ilk buluşma gerçekleşir ve Baş Tanrı Zeus’a yaraşır bir düğünle evlenirler. Zeus, Hera’ya âşıktır ama ne de olsa bir erkektir. Gönlü ara sıra güzellerden yana kayar. Karısını, ölümlü güzellerle, bazen de Tanrıça ya da yarı Tanrıçalar ile aldatır.

HALİÇ İSTANBUL

Evliliğin kutsallığına inanan ve bu duygusunu çevresine de göstermek isteyen Hera, bu koşullara rağmen Zeus’la iyi geçinerek, zorluklarla baş etmeye çalışır. Çalışmasına çalışır da kendisine yapılan bir kötülüğü, hatta bir yanlışlığı hiç unutmaz. Hele bu yanlışlık kutsal saydığı evliliğine yönelik bir davranış olursa, affedilemez bir suç olur. Üstelik, kıskançlığı ile de ünlüdür Hera. Günün birinde, Zeus, Argos Kralı’nın güzelliği ile ünlü kızı İo’yu görür ve ona âşık olur.

Kıskançlığı ile ünlü Hera, bu aşkı öğrenince öyle bir öfkeye kapılır ki, Zeus İo’yu Hera’nın kıskançlığından ve gazabından korumak önlem alır. İo’yu bir beyaz inek şekline sokar. Ama Hera boş durmaz, ineğin başına bir devi nöbetçi koyarak İo’yu denetim altına alır. Nöbetçinin etkisiz hale getirilmesi üzerine de İo’nun başına  at sineklerini musallat eder. İnek şeklindeki İo, sineklerden kurtulmak için kendini sulara atar ve boğazı yüzerek geçer. Boğaza, İnek geçidi anlamında Bosphorus denir.

İo’nun Boğazı geçerken sularla doldurduğu derin vadi ile de Haliç Körfezi oluşur. İo’nun yüzerek geçtiği boğaz, bundan böyle “İnek Geçidi” anlamına gelen Bosphorus olarak bilinmeye başlayacaktır. Dünyaya getirip Keroessa yani Boynuz adını verdiği kız çocuğundan dolayı da bu körfeze Hrisokeras  (Altın Boynuz) denilecektir. Dünya coğrafya edebiyatında Hrisokeras ‘’Haliç’’ olarak adlandırılmaktadır. Arapçada ise Haliç, ‘’İç Liman’’ olarak bilinmektedir.

Bir sonraki yazımda Haliç’i tanıtmaya devam edeceğim.

 

1,948 total views, 2 views today

Share

Kariye Müzesi 3-İstanbul

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul’da gezmediğim müze, saray, köşk ve kasır kalmadığı halde Kariye Müzesindeki Metokhites’in mozaiklerinin yeni farkına vardım. Bu konuda uzman olanlarca Kariye’deki Metokhites’in mozaiklerinin dünyada bir ilk olduğu söyleniyor. Dünyada bir ilk ve tek olan bu ünlü mozaiklerin oluşmasını sağlayan ise Metokhites adlı bir Bizans yöneticisidir.

Bizans İmparatorluğunda başbakanlık düzeyinde görevler edinen Metokhites’in en büyük hayali, saray benzeri evine çok yakın olan Chora Manastırını ayağa kaldırmaktı. 1316’da Chora ile ilgilenmeye başlayan Metokhites, 5 yılda manastırın onarımı tamamladı. Onarım sonrası Manastır depremlere dayanıklı bir hale getirilirken, içi de muhteşem mozaik ve freskolarla süslendi. İpeksi dokumalarla zenginleştirilen manastıra kütüphane de kuruldu.

Metokhites tarafından restore edilen Khora’daki mozaikler dünyada başka örneği olmayan  özelliklere sahip. Dış nartekste İsa’nın hayatı, iç nartekste ise Meryem’in hayatı ile ilgili mozaik sahneler yer alıyor. Bu sahneler, Meryem’in ve İsa’nın hayatındaki olaylara göre kronolojik bir sıra takip ediyor.Başka bir deyişle, İsa’nın ve Meryem’in yaşam öyküleri, iki resimli roman halinde mozaiklerde anlatılıyor. Dış nartekste Kutsal Bakire Meryem, İsa’yı dünyaya getiriyor, İsa’nın yaşam öyküsüne geçiliyor ve Meryem’in ölüm sahnesi ile öykü bitiyor.

Kariye mozaik ve freskleri, Bizans resim sanatının son dönemi olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor. Derinlik fikri, figürlerin hareket değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri olarak karşımıza çıkıyor. Kariye mozaikleri İtalyan Rönesans’ına paralel ilerleyen Bizans Sanatındaki yeni uyanışın önemli örnekleridir. Kariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor.

Dış narteksin güney cephesinde uzanan dar, uzun tek nefli bir şapel ”parekklesion” olarak adlandırılmış. Parekklesion’un doğu ucuna yerleştirilmiş olan Absis ve üzerinde bulunduğu duvar ile kemerler tam bir mozaik ve fresko cenneti. Bu cennette ”Diriliş Sahnesi”nin yanı sıra ”Son Yargı Sahnesi”, ”Mahşer” ve piskopos figürleri yer almaktadır. Bir önceki yazı dizisinde Davut’un oğlu Yusuf’un Meryem ile ilgili olarak gördüğü rüya, Kutsal Ruh olarak İsa’nın dünyaya geleceği, vergi sayımı için Beytüllahim’ gidişleri ve sayıma katıldıktan sonra dönüşte, bir mağarada İsa’nın doğuşunu betimleyen mozaikleri tanı(t)maya çalıştım. Mozaik tasvirleri tanıtmaya devam ediyorum.

Kral Herod’un Huzurunda üç Doğulu Kahin

 

Diyafram kaldırarak bir duvara, içbükey bir tavana, bir kemere hilal ya da yarım daire biçimli olarak oluşturulan alanlar lunet olarak tanımlanmaktadır. Mozaik ve freskolar için mükemmel yerlerdir. Dış narteks güney kanadının ilk doğu lunetinde iki bölümlü bir tasvir bulunmaktadır. Tasvirin sol tarafında atları ile Beytüllahim yıldızını takip eden Baltazar,Gaspar, Melkior adlı üç Kahin kralın Kudüs’e giderek, “Yahudilerin Kralı olarak doğan çocuk nerededir? Sorgulaması yaparlar. Soranlara da ”Çünkü doğuda onun yıldızını gördük, ona ibadet etmek için ve hediyelerini vermek geldik” şeklindeki sözleri Kral Herod tarafından duyulur.  

Kral Herod, baş papaz ve katiplerinden bu konu ile ilgili bilgi ister.  Yeni doğan bu çocuğun Bethlehem/Beytüllahim’de olduğunu öğrenmesi üzerine üç Kral kahini çağırır. Tasvirli sahnedeki  mimari bir yapı önünde taht üzerinde oturan Kral Herod bir elinde asa tutarken diğer elini karşısında duran kahinlere uzatmış vaziyettedir. Kralın arkasında bir muhafız, karşısında ayakta duran üç Kral kahin vardır. 

Soldaki uzun sakallı kahinin elinde İsa’ya sunulmak üzere, içinde hediye olan bir kutu bulunmaktadır. Kutunun içinde bir tanrıya ilk kez sunulacak manevi semboller olan mühür, tütsü ve altın bulunmaktadır. Kral kahinlerin karşısında, tahtında oturmakta olan Herod, kendisinin de bu peygambere ibadet edeceğini söyler ve peygamberi onun için bulmalarını ister.

Üç Kral kahin, Kral Herod’un samimiyetinden kuşku duyarak, ayrılırlar. İsa’yı bularak,  onun ilk ibadet edenleri olurlar, ancak Herod’a haber vermezler. Bu duruma çok sinirlenen Kral Hirodes, Bethlehem’de bulunan ve iki yaşına kadar her erkek çocuğunun öldürülmesi emrini verir. Dış narteksin güney duvarındaki lunette ise Herod’un İsa’ya zarar vereceğini rüyasında gören Yusuf’un kutsal aileyi Mısıra kaçırması anlatılmıştır. Burada “Mısır’a kaçış” yazılıdır.  

Katliamın emredilmesi ve yas tutan anneler

Dış narteksin güney kanadı, güney lunetinde, doğulu kahinlerin bebek İsa’yı bularak hediyelerini sunduktan sonra ülkelerine dönmeleri üzerine, Kral Herod, Bethlehem ve civarında ki iki yaşına kadar olan erkek bebeklerin katliamını emrediyor. Solda taht üzerine oturan Kral Herod, arkasında iki muhafız ile karşısında ise üç asker yer alıyor. Panonun sağ kısmında ise, çocukların askerler tarafından öldürüldüğü katliam sahnesine yer verilmiştir. Bir anne karnı deşilen çocuğuna bakamamakta diğeri ise çocuğunu saklamaya çalışırken görülmektedir.  Mozaikli sahnede  “Sonra Herod, bilginler tarafından alaya alındığını gördüğünde, çok kızdı ve dışarı yolladı ve Bethlem’deki ve bunların bütün kıyılarındaki iki yaş ve altındaki bütün çocukları öldürdü” yazılıdır.  Dış narteksin güney kanat, ikinci bölüm batı kemerinde, günümüze tam olarak gelemeyen mozaik tasvirde, çocukları öldürülmüş anneler bir arada oturarak, ölen çocuklarının yasını tutmaktadır. Tasvirli sahnede, “Rama’da bir ses duyuldu, ağıt ve ağlama ve büyük yas” yazılıdır.

Elizabet ve Yahya’nın katliamdan kaçışı

Dış narteksin güney kanat, birinci kısımdaki batı kemerinde, Azize Elizabeth, kucağında oğlu Vaftizci Yahya ile dağda bir mağaraya sığınmaları betimlenirken, sol tarafta ise, bir asker bir elinde kılıç, diğer elinde kılıcının kını  ile onlara doğru koşarken tasvir edilmiştir. Elizabeth ve oğlu, mucize eseri olarak mağaranın girişinin bir kaya ile kapanması sayesinde katliamdan kurtulmuştur. Mozaikli sahnede “Elizabet’in kaçışı”yazılıdır. 

Kutsal Ailenin Mısır’dan, Nasıra’ya Dönüşü

Dış narteksin batı duvarında, pencerelerin üzerindeki kemerlerde, tasvirli sahnede, Kral Herod’un katliamından kaçarak, Mısır’a giden Kutsal Ailenin Mısır’dan , Nasıra’ya dönüşü anlatılmıştır. Sol tarafta uyur durumdaki Yusuf’a yaklaşan bir melek Kral Herod’un öldüğü, yerine oğlu Arhelaos’un geçtiği bilgisini vererek, artık geri dönebileceklerini söylemektedir. Diğer sahnede ise, Önde Yusuf, Çocuk İsa’yı omzunda taşırken, arkada Meryem, onun arkasında ise, üzerinde yük olan bir eşeği çeken Yusuf’un oğlu bulunmaktadır. Tasvirin en sağında Nasıra Kenti görülmektedir. “Tanrının rüyadaki uyarısıyla, Galile’nin parçasında bir kenara çekildi ve Nasıra denilen şehre geldi ve oturdu” yazılıdır. Meryem’in başının üstünde “Tanrı Anası”, İsa’nınkinde ise “İsa Mesih” anlamına gelen monogramlar görülmektedir.

1,353 total views, no views today

Share

Kariye Müzesi 2-İstanbul

İstanbul’un içinde barındırdığı zenginlikler ve gizemler herhalde bitmez. Binlerce yıldır insanları mıknatıs gibi kendine çekmesi de bu yüzden olsa gerek. Bu zenginliklerden biri de, Fatih semtinde bulunan, Edirnekapı surlarına çok yakın bir konumda olan Kariye Müzesidir. Topkapı Sarayı Müzesi ve Ayasofya’dan sonra İstanbul’un en çok ziyaret edilen müzesi Kariye ya da diğer adıyla Khora’dır.

Kariye MüzesiKariye Müzesi olarak anılan yapı, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde büyük bir yapı kompleksi olan Khora manastırının merkezini oluşturan ve İsa’ya adanmış olan bir kilise yapısıdır. Konstantinos surlarının dışında kalması sebebiyle binaya Grekçe “Kırsal alan” ya da “Kent dışı” anlamına gelen “Khora” ismi uygun görülmüştür. Bizans döneminde kilise, fetihten sonra ise cami olarak kullanılmış tarihi bir yapıdır.
Kariye Müzesi’nde yer alan eşsiz freskolardan; apsiste görülen ve çok az hasarla günümüze ulaşan “Diriliş” (Anastasis) sahnesi sizler tarafından görülmeyi bekliyor.

Tipik bir Bizans yapısı olan Kariye Kilisesi, dışarıdan bakıldığında tuğla duvarları nedeniyle oldukça sade görünüyor.

Ancak içi en süslü kiliseler arasında yer alıyor. Güney cephesinde uzanan dar uzun tek nefli bir şapel olan parekklesion bir bodrum üzerine yapılmış. Yapının üstünün bir kısmı kubbe, diğer kısmı tonozla örtülü. Tek apsisli kilisenin dış narteksi bütün batı cephesi boyunca uzanıyor ve günümüzdeki cepheyi oluşturuyor. Kilisenin orta mekanını örten yüksek kasnaklı ahşap kubbe Osmanlı döneminde onarılmış. Dış cephelerde yuvarlak kemerler, yarım payeler, nişler ve taş tuğla örgü sıraları ile plastik ve hareketli bir görünüm sağlanmış.

Doğu cephesi dışa taşkın apsislerle bitiyor. Müzede restorasyon çalışmaları sürüyor. Sadece dış ve iç narteksler ziyaretçilerine açık. Müzeye gelen grupların rehberlerinin açıklamalarına kulak verdiğimizde, ziyaretçilerinin ezici çoğunluğunu yabancılar oluşturuyor.İnsanlar Amerika’dan, Japonya’dan, Avusturlya’dan kalkıp İstanbul’a geliyor. Kariye Müzesi’ni geziyor. Bizler yaşadığımız kentleri bile tanımıyoruz. Büyük çoğunluğumuz müzeleri gezmiyoruz.

Bana gelince, İstanbul’a yerleşeli iki yıl olmasına rağmen, oldukça mesafe kaydettim.  İstanbul’da gezmediğim müze, saray, köşk ve kasır kalmadığı halde yeni farkına vardım Kariye Müzesi’ndeki Metokhites’in mozaiklerinin. Kariye’deki Metokhites’in mozaiklerinin dünyada bir ilk olduğu söyleniyor bu konuda uzman olanlarca . Bizans İmparatorluğu’nda başbakanlık düzeyinde görevler edinen Metokhites, zamanla büyük bir güç ve servete kavuştu.  Metokhites’in en büyük hayali, saray benzeri evine çok yakın olan Chora Manastırı’nı ayağa kaldırmaktı.

1316’da Chora ile ilgilenmeye başlayan Metokhites, 5 yılda manastırın onarımı tamamladı. Manastır depremlere dayanıklı bir hale getirilirken, içi de muhteşem mozaik ve freskolarla süslendi. İpeksi dokumalarla zenginleştirilen manastıra kütüphane de kuruldu. Metokhites, bazı mülkleri de kilise için bağışladı.Bizans’taki iktidar savaşı sonunda sürgüne gönderildi. Sonradan İstanbul’a dönmesine ve  yalnızca Khora Kilisesi’nde yaşamasına izin verildi.

Öldükten sonra da manastır arazisi içine gömüldü. Metokhites tarafından restore edilen Khora’daki mozaikler dünyada başka örneği olmayan  özelliklere sahip. Peki nedir bu mozaiklerin özelliği? Sorusunun yanıtına gelince, ilk mozaik fotoroman oluşunda. Dış nartekste İsa’nın hayatı, iç nartekste ise Meryem’in hayatı ile ilgili mozaik sahneler yer alıyor. Bu sahneler, Meryem’in ve İsa’nın hayatındaki olaylara göre kronolojik bir sıra takip ediyor.Başka bir deyişle,İsa’nın ve Meryem’in yaşam öyküleri, iki resimli roman halinde mozaiklerde anlatılıyor.

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul kariye Müzesi

Dış nartekste Kutsal Bakire Meryem, İsa’yı dünyaya getiriyor ve bu kez İsa’nın yaşam öyküsüne geçiliyor; Meryem’in ölüm sahnesi ile öykü bitiyor. Mozaiklerle gerçekleştirilen resimli romanlardan ilkini, müzenin dış narteksinden iç narteksine geçerken kapının üzerinde bir “Pantokrator İsa” mozaiği olarak görüyoruz. Bu betimleme/tasvir birçok ortodoks kilisesinde kullanılan İsa’nin yüceliğini ifade eden, kalıp pozlardan biri. Sakallı olarak betimlenen İsa, sağ eli ile takdis işareti yaparken, sol elinde yeni Ahit’i tutuyor.Sol tarafta İsa’nın doğumu, Vali Quirinus’un önünde nüfus sayımı, Meleğin Yusuf’a görünüp Meryem’i alıp gitmesini öğütlemesi, ekmeğin çoğaltılması, suyun şaraba dönüştürülmesi yer alıyor. Sağ tarafta ise kahin/haberci kralların İsa’nın doğumunu haber vermesi, felçlilerin iyileştirilmesi ve çocukların katli gibi sahneler bulunuyor. Kariye mozaik ve freskleri, Bizans resim sanatının son dönemi olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor.

Derinlik fikri, figürlerin hareket değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri olarak karşımıza çıkıyor. İtalyan Rönesansına paralel ilerleyen Bizans Sanatı’ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridirKariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor. Derinlik fikri, figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri.

Kariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor. Derinlik fikri, figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri. İtalyan Rönesansına paralel ilerleyen Bizans Sanatı’ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridir. Kariye Müzesi’ndeki mozaik ve freskler, İtalyan Rönesansına paralel ilerleyen Bizans Sanatı’ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridir.

 Yusuf’un Rüyası ve Bethlehem’e Nüfus Sayımı için Gidiş

Dış narteks kuzey duvarındaki lunette, üç ayrı sahne tasvir edilmiştir. Sahnenin sol tarafında Meryem, Vaftizci Yahya’yı doğuracak olan Elizabeth ile birlikte tasvir edilmiştir. Meryem Elizabeth’e “sen Allahın sevgili kulusun, karnındaki çocuk da kutsanmıştır.” Sahnenin sol alt köşesinde Yusuf, Meryem’in hamile olduğunu anlayınca düşünceli bir şekilde uykuya dalmış  vaziyette tasvir edilmiştir. Yusuf’a doğru yaklaşan bir melek, ondan ayrılmaması, Meryem’in Ruh-ül Kudüs/Kutsal Ruh tarafından hamile bırakıldığı, insanlığı günahlarında arındıracak bir erkek çocuk dünyaya getireceği, adını da İsa koyacağı haberini vermektedir.

Kariye MüzesiBurada, Meryem’in başının üzerinde, “Tanrı Anası” anlamına gelen monogamları bulunmaktadır.  Sağ taraftaki betimlemede ise dağlık bir yerde, arkada Yusuf, ortada katır üzerinde Meryem, önde ise Yusuf’un oğlu tasvir edilmiştir. Burada, nüfus sayımı için Bethlehem’e gidiş sahnesi görülmektedir.  Arka planda şehir tasvir edilmiştir. Tasvirli sahnede üstte “ve Yusuf , Nasıra şehri dışındaki Galile’den, Judaya’daki Bethlehem olarak adlandırılan Davud’un şehrine çıktı” altta ise “İşte Tanrının meleği O’na rüyasında göründü, dedi ki,Yusuf sen Davud’un oğlu, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma: çünkü kendisinde doğmuş olan Kutsal Ruhtur” yazılıdır.

Valinin Önünde Vergi İçin Yapılan Nüfus Sayımı

Kuzey kısmın doğu kemerinde yer alan tasvirde, İmparator Augustus’un  tüm Roma Eyaletlerinde vergi için nüfus sayımı yapılmasını emretmesi üzerine, yapılan nüfus sayımı anlatılmaktadır.  Herkesin doğduğu şehirde yazılması gerektiğinden, Davud’un soyundan gelen Yusuf’un da ailesi ile birlikte nüfus sayımı için Bethlehem’e gidişleri tasvir edilmiştir. Suriye ve Filistin Valisi Cyrenius taht üzerinde oturur vaziyette, yanında  ise askeri bir  muhafız yer almaktadır.

Valinin önünde elinde kılıç tutan sorguda görevli Romalı asker  ile kayıtları yapan bir katip, karşısında  hamile  olan Meryem’in  kaydını yapmaktadır. Çocuğun babası sorulduğunda Meryem sesiz kalmış, ancak arkasındaki Yusuf hemen cevap vererek çocuğun babasının kendisi olduğunu belirterek onu evlat olarak kabul etmiştir. Arkasında  üç oğlu görülmektedir. “… çünkü o, Davud’un evinden ve soyundandı… vergilendirmek için evleneceği karısı (nişanlısı) Meryem’le ki o gebeydi” yazılıdır.Meryem’in başının üzerinde “Tanrı Anası” anlamına gelen monogramı görülmektedir.

Beytülhalim Dönüşü Mağarada İsa’nın Doğumu

Orta kısımda doğu kemer üzerinde İsa’nın doğum sahnesi yer alır. Nüfus sayımı için gittikleri Bethlehem’den dönüşleri sırasında, kalacakları handa boş yer bulamadıklarından, yolda Meryem’in doğum sancılarının başlaması üzerine Meryem bebeğini bir mağara da doğurmak zorunda kalır. Tasvirli sahnede doğum sonrasında Meryem battaniye üzerinde uzanır vaziyette dinlenirken, kundaklar içinde sarılı çocuk İsa gökten inen bir ışık huzmesi altında, bir eşek ve bir boğanın nefesleri ile ısıtılmaktadır. Meryem’in sağ arka kısmında bir grup melek, sol yanında ise haberci melek çobanlara seslenmektedir. Mozaik panonun alt kısmındaki sahnede ise çocuk İsa’nın yıkanmasına hazırlık sahnesinde, bir kadın İsa’nın ilk banyo suyunu hazırlarken, diğer kadın ise İsa’yı kucağında tutmaktadır. Bu sahnenin yanında ise Yusuf  oturmuş, şaşkın bir vaziyette tasvir edilmiştir.  “Mesih’in doğumu” ve “Korkma: işte, size bütün insanlığa olacak, büyük sevincin iyi müjdesini getiriyorum.” yazılıdır.

1,260 total views, no views today

Share

Kariye Müzesi 1-İstanbul

Mozaiklerle ilk tanışmam İstanbul Ayasofya Müzesinde oldu. İmparator kapısı üzerindeki VI. Leon Mozaiği ile başlayıp Apsis ve Deisis Mozaikleri ile devam eden diğer mozaikler çok ilgimi çekmiş ve fotoğraflarını çekip, açıklayıcı yazılarla paylaşmıştım. Zeugma Antik kentinden çıkarılan ”Çingene Kızı Mozaiği”nin resimlerini görsel basın ve belgesellerde görmüş ve muhteşemliği karşısında kendimden geçmiştim. Antik Zeugma Kenti’ne gidememiştim ama bir o kadar önemli olan Ravenna Kenti mozaikleri ayağımıza gelmişti.

 Kariye Müzesi ve İsa'nın hayatı


Kariye Müzesi ve İsa’nın hayatı

16 Kasım 2013’ten 31 Ocak 2014 tarihine kadar  İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sunumu yapılmış olan Ravenna Mozaikleri sergisi  beni çok mutlu etmişti. Ravenna Mozaikleri sergisini gezdikten sonra, Ayasofya Mozaiklerini bir başka gözle tekrar incelemiş ve belgesel nitelikli bir yazı haline getirmiştim. Araştırmalarım, daha önce gözden kaçırmış olduğum bir başka mozaik ve fresko cenneti olan Kariye Müzesi’ne götürdü beni.

2 Mart 2014 Pazar günü otomobilimizle, yarım saati aşan bir yolculuktan sonra, Edirnekapı kavşağından Fevzipaşa Caddesi’ne girip, bir U dönüşü yaptıktan sonra Şeyh Eyüp Sokağa girdik.  200-250 metre sonra da Kariyer Parkı’na ulaşıp bitişiğinde arabamızı park ettik. Kariye Bostanı Sokak’ta 50 metre aşağı inip, sola döndüğümüzde de Kariye Müzesi kendini gösterdi. Müze önüne geldiğimizde bilet gişesinin önünde uzun bir kuyruk bizi bekliyordu. Bilet kuyruğuna giriyorum. 10-15 dakikalık bir bekleyişten sonra, biletimi alarak, müzeye giriyorum. Müzede restorasyon çalışmaları vardı. Sadece dış ve iç narteksler ziyarete açık. O kadarı ile yetinmek zorunda kalıyorum. Bol bol fotoğraf çekmeye çalışıyorum ama, günlerden pazar ve çok yoğun bir ziyaretçi trafiği var. İstediğimiz gibi olmuyor. Hafta içinde bir kez daha ziyaret etmek düşüncesi ile, çektiğimiz fotoğraflarla yetiniyorum. 

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul kariye Müzesi

Yapıldığında şehrin dışında olduğu için taşra anlamına gelen Khora ismini alan manastır İsa ve Meryem’e adanmış. Dış nartekste İsa’nın hayatı 13 sahne halinde, iç nartekste ise Meryem’in hayatı 20 sahne halinde anlatılmış. Anastasis, Son yargı ve Meryem’in Dirilişi sahnelerini çok etkileyici buluyorum. Kariye Müzesi’ni, en kısa zamanda, bir kez daha ziyaret etmeye karar veriyorum.  İkinci ziyaretimi 6 Mart 2014 Perşembe günü gerçekleştiriyorum. İkinci ziyaretimden önce mozaiklerin tarihsel gelişimlerini araştırıyor ve oldukça ilginç bilgilere ulaşıyorum.

Mozaik, mimari süsleme bağlamında ilk kez Sümerler tarafından M.Ö. 3000 yılından itibaren uygulanmış. Bugün ırak sınırları içerisinde yer alan antik Uruk kentinin bina duvarlarında külah şeklinde kurutulmuş çamurların duvarlara gömülmesiyle ilk  mozaik uygulaması gerçekleşmiş. Diğer antik mozaik örnekleri ise Mısır’da bulunmuş. Doğuda ve Akdeniz kıyılarında bulunan eski mozaikler, çakıl taşlarının yerde ve kaldırım amaçlı kullanıldığını göstermektedir.

Çakıl mozaiği ilk önce Mezopotamya, Frigya ve Persler’de kullanılmış Doğu kaynaklı bir teknik olduğu ortaya çıkıyor. M.Ö. 400 yıldan itibaren mozaik doğal çakıl taşı olma bağımlılığından kurtulmuş kesme ve kırma tekniklerinin gelişmesiyle mozaik renkli desen malzeme açısından çeşitlenmiştir. Bu dönemde de mozaiğin yuvarlak ve derin kaplar üzerinde de uygulanması mümkün olmuştur. İkinci yüzyıldan itibaren mozaik İtalya’da karşımıza bir moda olarak çıkıyor. Popüler desenler; denizde yunus, denizde yaşam ve su ile ilgili mitolojik öyküler ve bunların yanı sıra spor, avcılık konuları da evleri, hamamları, dükkânları süslüyor. Bu dönemde adeta halı, kilim gibi kullanılıyor. Siyah- beyaz renkler kırık çakıl taşları ile elde ediliyor.

Mozaik denince akla Roma İmparatorluğu zamanında yaratılan eserler gelir. Daha çok şehir kaldırımlarında, meydanlarda, ev avlularında kullanılan, sırlı seramikten yapılmış bu mozaiklerin parçaları birkaç milimetre kadar küçük olabilmektedir. 

Gaziantep Arkeoloji Müzesinde bulunan ve Zeugma antik şehrindeki villalardan çıkarılan mozaikler bu dönem eserlerinin en güzel örnekleri arasındadır. Hatay’ın Antakya ilçesi de Roma dönemine ait seçkin bir mozaik koleksiyonunu barındırır. Duvar ve tavan mozaikleri konusunda uzmanlaşan Bizanslılar ise parçacık olarak İtalya’da üretilen ve kalın, renkli camdan oluşan plakalar  kullanmakla ünlüdürler. Bu dönemde, camlar, ışığı daha iyi yönlendirebilmek için farklı açılarda, ve sıvasız olarak yerleştirildi. Bazı desenlerde, camların arkasına gümüş ya da altın yapraklar yapıştırıldı. Daha çok dini görüntüler betimleyen Roma mozaiklerinin aksine Bizanslılar aristokrasinin de mozaiklerini yarattılar. 

İslam kültürü ise mozaik desenlerine getirdiği matematiksel zenginlikle ünlüdür. Yer yer cam küpler ve taşlar kullanılmış olsa da, İslami eserlerde, genelde, desen için özellikle üretilmiş, daha sonra, kenarları elde zımparalanarak boşluksuz yan yana oturacak şekle sokulmuş çini plakalar kullanılmıştır. Dünyaca ünlü mimar Antoni Gaudi, Barselona’da yapımını üstlendiği Güell Parkındaki koltukları mozaikle kaplayarak, tekniğe yeni bir uygulama kanalı açmıştır. Bu mozaikler, farklı amaçlarla yaratılmış seramik ürünlerin yeniden düzenlenmesiyle meydana geldikleri icin kolaj tekniginin ilk örneği olarak da gösterilebilir. Gaudi’nin uyguladığı seramik kaplama tekniğinin özgün adı “trencadis” tir ve Katalanca bir sözcüktür. Kullanılmayacağı, bir işe yaramayacağı varsayılan seramik ve cam parçalarıyla bir binanın giydirilmesidir. Aralarında Chagall ve Picasso’nun bulunduğu birçok modern sanatçı da eserlerini mozaik şeklinde ortaya koymuş, mozaik eserlerin konularına zenginlik katmışlardır. Günümüzde mozaikler mobilya dekorasyonundan yer kaplamalarına, bina kaplamalarından oda bölmelerine kadar birçok farklı yerde kullanılmaktadır.

1,319 total views, no views today

Share

Sirkeci Garı ve Orient Ekspresi-İstanbul

 

İstanbul’un Avrupa’ya açılan kapısı Sirkeci Gar’ını gezerken bir kapıda ‘’Orient Express’’ yazısını görünce aklıma S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi’nin 25.04.2013-11.08.2013 tarihleri arasındaki sergisi Oryantalizmin 1001 Yüzü geldi.  Orient Express yazısının bulunduğu kapının sağ tarafında da ‘’Restaurant 1890’’ göze çarpıyordu. Sirkeci Garı ve Orient Ekspresini anlamanın yolunun biraz da ‘’Oryantalizm’’ kavramını tanımaktan geçtiğinin ayırdına vardım. Bu nedenle, müzedeki sergiden söz etmenin yararlı olacağını düşündüm.

Oryantalizm ya da diğer adıyla Şarkiyatçılık

Sakıp Sabancı Müzesi’nde sanatseverlerin ziyaretine açılan sergi, 19. yüzyıl Oryantalizmine odaklanıyor. “Oryantalizm” teriminin kaynağına iniyor.Bilim dünyasından arkeolojiye, mimariden dünya sergilerine, fotoğraftan modaya uzanan pek çok konudaki etkilerine ışık tutuyor. Sergide, 19. yüzyıl başında gerçekleşen arkeolojik kazıların görüntüleri yer alıyor.

Şarkiyat;  Yakın  ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad olarak tanımlanıyor. Kelimenin Latince tabanlı diğer dillerde karşılığı “Orientalism” dir. Kökeni ise güneşin doğuşunu ifade eden Latince  oriens  sözcüğüne dayanmaktadır. Coğrafi anlamda doğuyu göstermekte kullanılmıştır.

Sergide, 19. yüzyıl başında gerçekleşen arkeolojik kazıların görüntüleri yer alıyor. Dünya sergileri görüntüleri, değerli kitaplar, Avrupa’daki Oryantalist Mimarinin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki uygulamaları dikkat çekiyor. Oryantalist tarzda iç mekân tasarımları, sahne dekoru ve moda, stüdyo fotoğrafları ve 19. yüzyıl ile başlayan Doğu’ya seyahatin değişik aşamaları, obje ve örneklerle sunuluyor. Oryantalizm, Napolyon Bonapart’ın 1798’deki Mısır seferi sonrasında Avrupa’da Doğu’ya ilgi ve merakın arttığı bir dönem çerçevesinde çok yönlü bir bakış açısıyla sunulmuş.

“Oryantalizmin 1001 Yüzü” sergisi, aynı zamanda Batı ile Doğu arasındaki etkileşimleri ve Edward Said’in 1978’de yayınladığı Orientalism kitabı ile başlayan yoğun tartışmaları da dikkate alıyor. Sergi Akademik bir kadro ile konularının önde gelen uzmanlarının oluşturduğu bilimsel danışma komitesinin desteğiyle hazırlanmış. Bu sayede Oryantalizm kavramını, sadece Batılı merkez tarafından kontrol edilen tek taraflı bir söylem olmaktan çıkarıp, farklı alanlara yansımaları ve etkileri ile geniş bir yelpazede ele alınmış. Edward Said’in 1978 yılında yayınlanan Oryantalizm adlı eseri Sosyal Bilimlerde etkisi bugün de devam eden tartışmalara yol açmış. Said, Batı’da yapılan şarkiyat çalışmalarının masum bir bilgiden ziyade Batı’nın Doğu üzerindeki hegemonya arzularına hizmet ettiği düşüncesindedir. Bu amacın gerçekleştirilmesi için tarih boyunca olumsuz bir Doğu imajı ortaya konmuş olduğu inancındadır. İlahiyattan filolojiye, resimden güzel sanatlara kadar bu olumsuz imaj tutarlı ve birbirini tamamlayacak şekilde işlenmiştir.

Sirkeci Garı

Oryantalizm ile ilgili tarihi bilgileri anımsadıktan sonra, tekrar Sirkeci Garı’na odaklanalım. İstanbul’un Avrupa’ya açılan kapısı olan Sirkeci Gar’ının temeli 11 Şubat 1888 günü büyük bir törenle atılmış. 03 Kasım 1890’da da hizmete açılmış. Görkemli gar binasının mimarı Alman mimar ve mühendis A.Jasmund’dur. Berlin Üniversitesi mezunu olan Jasmund şark mimarisi konusunda incelemeler yapmak üzere İstanbul’a gelmiş, Sultan II. Abdülhamit’in güvenini kazanarak sarayın danışman mimarı olmuştu. 

Jasmund, gar binasının projesi hazırlanırken özellikle bir nokta üzerinde durmuştu. İstanbul, batının bitip Doğu’nun başladığı yerdi. Bir başka deyişle Doğu ile Batı’nın birleştiği noktaydı. Bu nedenle bina oryantalist bir üslupla hayata geçirilmeli, bölgesel ve ulusal biçim kalıplarına yer verilmeliydi. Bu üslubu yansıtmak için cephelerde tuğla bantlar kullanıldı. Bileşeninde bulunan akril yapışkan sayesinde kullanıldığı yerlerde senelerce gücünü muhafaza eder. Kurumaz, pütürleşmez, elastikiyet kabiliyeti ve yapışkanlığı ömür boyu kalır.

Yapıya sivri kemerli pencereler, ortasına ise Selçuklu dönemi taş kapılarını anımsatan geniş bir giriş kapısı yapıldı. Kapı ve pencerelerin üzerindeki gül pencerelerin vitraylar da bu üslubu tamamlıyordu.

Binanın kaidesi granit, cephesi mermer ve Marsilya Arden’den getirilmiş taşlarla yapıldı. Bekleme salonlarına, Avusturya’dan getirilmiş büyük çini sobalar konuldu. Binanın aydınlatılması ise çeşitli yerlere konulan 300 havagazı feneriyle sağlandı. Orta girişin iki yanında saat kulesi, üç büyük lokanta, ayrıca binanın arkasında geniş bir bira bahçesi ve açık hava lokantası bulunmaktaydı. Gar’daki büyük lokanta ise binanın saat kulesi cephesindeydi. Lokantaya uzun mermer merdivenlerle çıkılıyordu.

Yedikule’de yapımına başlanan demiryolu Yenikapı’ya geldiği zaman hattın, Sarayburnu’na kadar uzanan Topkapı Sarayı bahçesinden geçirilmesi konusu uzun tartışmalara yol açmış, Abdülaziz’in izniyle hat Sirkeci’ye ulaşmıştır. Ancak, Sirkeci’ye ulaşan demiryollarının yapımında istimlâk amacıyla tarihi değerine paha biçilemeyen Bizans ve Osmanlı saray ve köşkleri yıkılmış, sahil özeliğini yitirmiştir. 1869 yılında yapım imtiyazı verilen 2000 km.lik Şark demiryollarının milli sınırlar içinde kalan 337 km.lik İstanbul-Edirne ve Kırklareli-Alpulu kesiminin 1888 de bitirilerek işletmeye açılmasıyla İstanbul, Avrupa demiryollarına bağlanmıştır. Tarihi Haydarpaşa Garı’nın ardından 123 yıllık tarihi olan Sirkeci Gar’ı da Marmaray projesi kapsamında seferlere kapatılıyor. Trenler 19 Mart’tan itibaren Sirkeci’den kalkmayacak.

Orient Ekspresi

Yataklı ve yemekli vagonları bulunan Fransız demiryolu işletmesi Vagon-Li (Wagons-Lits)  Şirketi’ne ait olan Şark Ekspresi, Orient-Express orijinal ismi ile 1883 yılında Paris’ten ilk seferine başladı. Şark Ekspresinin bu ilk seferine Fransız, Alman,  Avusturyalı  ve  Osmanlı asıllı memur ve diplomatlar da katıldı. Ayrıca katılanlar arasında The Times gazetesi muhabiri ile romancı ve seyyah Edmond About da bulunuyordu. Edmond About bu gezi ile ilgili hatıralarını 1884 yılında De Ponteise à Stamboul isimli kitabında yayınladı. The Times muhabiri de II. Abdülhamit ile görüşmek amacıyla bir süre İstanbul’da kaldı.

Şark Ekspresinin seferlerinin başlamasından sonra İstanbul’a gelenler şehirdeki çeşitli otellerde kalıyordu. 1895 yılından itibaren ise İstanbul’a gelen yolcular treni işleten Vagon-Li Şirketi’nin satın aldığı Pera Palas’ta kalmaya başladılar. 4 yıl süren (1914-1918) I. Dünya Savaşı sırasında Şark Ekspresi seferleri yapılamadı. Tren savaş sırasında istasyonda kaldı. I. Dünya Savaşını sona erdiren  mütareke İtilaf Devletleri  ile Almanya arasında Paris yakınlarında Şark Ekspresinin 2419 numaralı vagonunda imzalandı. Daha sonra bu vagon tarihi öneminden dolayı Fransızlar tarafından müzeye kondu. 

1919’da yeniden seferlerine başlayan Şark Ekspresi 1905 yılında açılan Simplon tünelinin ismiyle ‘Simplon Orient Express’ olarak anılmaya başlandı. Şark Ekspresinin yeni sefer güzergâhından I. Dünya Savaşının mağlupları olan Almanya ve Avusturya’nın istasyonları çıkarıldı. Böylece Şark Ekspresi,  Paris,  Lozan,  Milano  ve  Venedik  üzerinden 58 saatte İstanbul’a ulaşmaya başladı. 1929’daki büyük ekonomik bunalım trenin yolcularının azalmasına yol açtı. Şark Ekspresi çeşitli roman ve filmlere konu oldu. Ünlü İngiliz polisiye roman yazarı Agatha Christie ‘Şark Ekspresinde Cinayet’ isimli romanını 1934 yılında yayınladı. 

II. Dünya Savaşı sırasında Şark Ekspresinin seferleri tekrar kesintiye uğradı. II. Dünya Savaşından sonra Trenin güzergâhı üzerindeki ülkelerin bir kısmında sosyalist rejimler kuruldu. Soğuk savaş sebebiyle çeşitli kısıtlamalarla karşı karşıya kalan ve gittikçe önemini kaybeden Şark Ekspresi son seferini 27 Mayıs 1977 tarihinde gerçekleştirdi. Trenin vagonları Montecarlo’da satıldı. Agatha Christie’nin ‘Şark Ekspresinde Cinayet’ isimli romanına konu olan trenin iki vagonu bir İngiliz tarafından satın alındı. Vagonlardan bazıları Fas Kraliyet Sarayı Müzesi tarafından satın alındı. Society Expeditions isminde bir kuruluş tarafından düzenlenen ve sembolik bir anlam taşıyan, Şark Ekspresinin 100. yıl seferine, 1983 yılında, dünyanın değişik ülkelerinden gelen 100 kadar ünlü katıldı. 1983 yılından itibaren senede bir kez eylül ayında olmak üzere seferlerine devam etmektedir.

Kaynaklar:
1)    tr.wikipedia.org/wiki/Sirkeci_Garı‎
2)    www.kulturvarliklari.gov.tr/…/istanbul-tcdd-istanbul-sirkeci-gari
3)    tr.wikipedia.org/wiki/Şark_Ekspres

6,427 total views, 2 views today

Share

Osman Hamdi Bey Salonu-İstanbul Arkeoloji Müzesi

 

Tarihin farklı dönemlerine izler bırakmış uygarlıklardan kalan çeşitli eserlere ev sahipliği yapan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, dünyada müze binası olarak tasarlanan ve kullanılan ilk on müze arasında yer alır. Ayrıca Türkiye’nin de müze olarak düzenlenmiş ilk kurumudur. Sahip olduğu çarpıcı koleksiyonların yanı sıra müze binalarının mimarisi ve bahçesi ile de tarihsel ve doğal öneme sahiptir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, tarihin koridorlarında bir yolculuk yapmak ve uygarlıkların izini sürmek isteyen tüm ziyaretçileri ağırlamaktadır.

?stanbul Arkeoloji Müzeleri

Osman Hamdi Bey’in müdür olduğu dönemde İstanbul Arkeoloji Müzesi, küçük bir taşra müzesi yapısındaydı. Bu nedenle, 1883 ve 1885 yılları arasında müze adına kazılar yaptı ve yaptırttı. İlk arkeolojik araştırmalarını Ayvalık ve Bergama civarında yaptı. Osman Hamdi Bey tarafından yürütülen; 1883′te Nemrut Dağı, 1887-1888 yıllarında Sidon/Sayda ve 1891-1892 yıllarındaki Lagina Hekata tapınağı kazıları ile müzeye çok değerli eserler kazandırdı. Özellikle ”Sidon Kral Nekropolü”nde bulunan İskender, Ağlayan Kadınlar, Satrap, Tabnit ve Likya lahitleri ile batı dünyasında ilk kez bir Türk Arkeoloğunun adı duyulmaya başladı.

İskender Lahdi

İskender Lahdi

Osman Hamdi Bey’in, Lübnan’daki Sidon Kral Nekropolü’nde 1887 yılında yaptığı kazıda ele geçen İskender Lahdi, işçiliği ve yüksek kabartma sahnelerinde anlatılan tarihi olaylarıyla arkeoloji dünyasının baş yapıtlarındandır. Osman Hamdi Bey salonunda, tekne kısmı bezemesiz üç lahitle birlikte sergilenen İskender Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 3 nolu mezar odasında bulunmuştur.Sayda lahitlerinin en önemlisidir. 25 ton ağırlığındaki lahit Sidon Kralı Abdalonymos’a aittir. Uzun cephesinde Makedonya Kralı Büyük İskender’in Perslerle yaptığı savaşlara ilişkin rölyefler bulunduğu için “İskender Lahdi” adıyla tanımlanmıştır.

Lahdin uzun yüzlerinin birinde Makedonlar ile Persler arasında bir savaş sahnesi, diğerinde ise dostluk içinde yapılan bir av sahnesi canlandırılmıştır. Savaş sahnesinin Pers Kralı Darius ile Makedonya Kralı Büyük İskender arasındaki Issos Savaşı olduğu düşünülmektedir. Bu savaş ile Suriye ve Fenike kapıları İskender’in önünde açılmıştır. Diğer yüzde ise Persler ve Makedonlar dostça bır av partisi yapmaktadır.Lahdin kısa yüzlerinin alınlıklarında ise şaşırtıcı şekilde Makedonların kendi aralarında savaştıkları görülür. Bu sahnelerin İskender’in ölümünden sonra komutanları arasındaki çatışmaları anlattığı düşünülmektedir. İskender Lahdi’nin bütün bezemelerinde çok renklilik görülür. Kırmızı, mavi, sarı, mor, kızıl-kahve, fildişi, aşı boyası, kahverengi, toprak boyası, siyah ve beyaz renkler, aradan geçen yüzyıllara rağmen hala canlılığını korumaktadır. İskender Lahdi’nin bir diğer özelliği de, bezemelerde kullanılan silahların ve atların koşumlarının gümüşten yapılmış olmasıdır.Bunlardan gümüş bir balta elimize ulaşabilmiştir. Diğerleri çeşitli dönemlerde mezar soyguncuları tarafından sökülerek alınmıştır. İskender Lahdi, bir tekne ve bir kapaktan oluşur. Ölçüleri 2,12 x 3,18 x 1,67 metredir. Yunanistan’ın ünlü pentelikon mermerlerinden yapılmış olup, boyaları kısmen uçmuştur. Üçgen alınlıklı, çatı kapaklıdır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunan en önemli eser kabul edilmektedir.

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Müzedeki Ağlayan Kadınlar Lahdi, İskender Lahdi ile aynı nekropolde, 3 nolu mezar odasında bulunmuştur. İ.Ö. 360 yılında ölen Sayda Kralı Straton’a ait olduğu ya da Sayda’lı bir zengin için yapıldığı tahmin edilmektedir.Yüksekliği 2,97 metre, uzunluğu 2,54 metre, en 1,37 metre olup, dünyanın en iyi korunmuş lahidlerinden biridir. Lahdin üzerinde kralın ölümüne ağlayan kadınların ve cenaze kortejlerinin rölyefleri bulunmaktadır. Kapağın iki yaninda cenaze alayi, kaidenin etrafinda ise av sahneleri yer alir. Yapımında birden çok heykeltıraşın çalıştığı anlaşılmaktadır. Lahit, bir Ion tapınağı biçimindedir. Yunan yontu sanatının, doğulu etkiler taşıyan bir örneğidir.

Likya Lahdi

Likya Lahdi

Likya Lahdi

Müzedeki Likya Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 4 nolu mezar odasında bulunmuştur. Yunan heykeltıraşçılığının güzel örnekleri içinde yer alır, paros mermerinden yapılmıştır. Lahdin kimin için yapıldığı bilinmemekle birlikte, İ.Ö. 5. yüzyılın sonlarına ait olduğu tahmin edilmektedir. Likya Lahdi, Sayda’da, bugünkü Lübnan sınırlarında bulunmasına karşın, mimarisi tipik Likya mimarisidir. Bu yüzden heykeltraşının Likyalı olması muhtemeldir. Lahitin yüksekliği 2.96 metre uzunluğu 2.54 metre eni 1.37 metredir. Orijinal olarak Lahidin yüzeyi çeşitli tonlarda kırmızı, kahverengi ve mavi renklerde boyanmıştır. Kapaktaki boya daha koyu tonlardadır. Ne boyası nede metal süslemesi bu güne gelebilmiştir. Lahdin kapağı Lıkya lahidlerinde olduğu gibi ters tekne biçiminde olduğu için “Likya lahdi” adı verilmiştir. Lahdin üzerindeki frizler Atina akropolündeki Partenon tapınağının frizlerine benzer.

Tabnit Lahdi

Tabnit Lahdi

Tabnit Lahdi

Müzedeki Tabnit Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 2 nolu mezar odasında bulunmuştur. Sayda kralı Tabnit’e aittir. İ.Ö. 6. ya da 7. yüzyıla ait olup Sayda lahitlerinin en eskisidir. Mısır Firavunlarının kullan­ dığı andropoit/insan bicimli bir lahit olup diorit’den yapılmıştır.Lahitin ilk sahibi Mısırlı bir komutandır. Daha sonra lahide Kral Tabnit yerleştirilmiştir. Hem Mısırlı komutana ait olan ve hiyeroglifle yazılmış lanet yazısı hem de Kral Tabnit için yazılmış Fenike dilindeki lanet yazısı lahitin üstünde okunabilmektedir. Üzerinde mumya bezi olmayan, saçları ve kurumuş da olsa iç organları vücuduna yapışmış şekilde durduğu için korkutucu bir görüntüsü olan Kral Tabnit’in mumyası ise cam bir fanus içinde sergileniyor.

Satrap Lahdi

Satrap Lahdi

Satrap Lahdi

Müzedeki Satrap Lahdi İ.Ö 5. yüzyıla ait adı bilinmeyen bir Pers Satrabına aittir. Lahdin kabartmalarında satrabın hayatından çeşitli sahneler betimlenmiştir. Kıyafetlerin Pers üslubu taşımasından dolayı lahde Satrap/Eyalet valisi lahdi adı verilmiştir.İ.Ö. 5. yüzyıla ait adı bilinmeyen bir Pers Satrabına/Eyalet valisine ait lahittir. Lahit Sayda kral mezarlarından Osman Hamdi Bey tarafından 1887 yılında Sayda Kral Nekropolü 6 Nolu mezar odasından çıkarılmış ve İstanbul’a getirilmiştir.Satrap ve Likya lahitleriİstanbul Arkeoloji Müzelerinde sergilenmektedir. Sayda lahitlerinin önemli bir parçası olan bu lahdin üzerinde Pers dünyasına ait olduğunu gösteren motifler vardır. Pers dünyasında günlük hayatın en önemli olayları av, savaş ve cenaze ziyafetleridir. Persler geleneklerine o kadar bağlıdırlar ki, ölümlerinden sonra da günlük hayatlarındaki bu alışkanlıklarını anlatabilmek ve devam ettirmek için eserlerin üzerlerine bu konuları işletirlerdi. Pers kralı tarafından atanan Satraplardan biri tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Lahdin dört yüzünde sakallı betimlenen satrap ava, harbe çıkarken ve cenaze ziyafetinde göstermektedir. Kapak ve alınlıkta motifler yoktur, sadece işlemeler bulunmaktadır.

Kaynaklar:

1) Vikipedi

2) Müzedeki bigilendirme levhaları

3)www.istanbularkeoloji.gov.tr/

2,108 total views, no views today

Share

Çinili Köşk Müzesi-İstanbul

 

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksinde yer alan Çinili Köşk Müzesi, Türk çini ve keramik sanatının en nadide örneklerini başarıyla sergilemektedir. Çinili Köşk, 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldı. İçini ve dışını süsleyen çinilerden ötürü ”Sırça Saray” ya da ”Kasr-ı Kaşi” olarak tanımlanan bu müze görülmesi gereken yerler listenizde mutlaka yer almalıdır.

Türk çini ve keramik sanatının başarılı örneklerinin sergilendiği bir müze olarak işlevini sürdüren Çinili Köşk, 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldı. İçini ve dışını süsleyen çinilerden ötürü ”Sırça Saray” ya da ”Kasr-ı Kaşi” olarak tanımlanmaktadır. Topkapı Sarayı eklentileri içinde yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde bulunmaktadır.

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

Çinili Köşk, tarihi boyunca geçirdiği değişikliklere rağmen revaklı girişi, eyvanları ve çinileriyle Selçuklu tarzını aksettiren Osmanlı sivil mimarisinin İstanbul’daki tek örneğidir. Firuze, beyaz, mor ve lacivert renkli mozaik tekniğinde yapılmış çinilerdeki ahenk ileri bir süsleme anlayışını ürünüdür.

Müze girişinde, mozaik çinilerle süslü eyvanın altındaki kapının üzerini boydan boya dolanan kitabede, köşkün bitiş tarihi ile birlikte güzelliğinden de söz edilmektedir. Kitabede; ” Senin kapının içi, nimetlerle dolu olan Cennet’in önüdür. senin harimin Kabe gibi muhterem olmuştur. Senin kurulduğun yerin letafeti, ve havası, çürümüş kemiklere adeta can verir. Bu Kasr-ın önü, kerametinden dolayı mülk erbabının/Hükümdarlarının kıblesi, eşiğinin kutlu oluşundan dolayı din ehlinin kıblegahı, yücelik güneşinin doğduğu ve murad sabahının parladığı yer, göğün göz nuru, yeryüzünün ziynetidir.” Yazılmaktadır.  

1737 tarihinde bir yangın geçiren Çinili Köşk’ün revakları ve sütunları yanmıştır.Günümüzdeki 14 sütunlu mermer revak I. Abdülhamit zamanında yeniden yaptırılmış. Yangın sonrasında Çinili Köşk bir süre Saray Ağalarına tahsis edilmiş. 1875 yılında müze olarak kullanılmasına karar verilince içinde bir takım değişikler yapılmış. Müze olarak hazırlıklar tamamlanınca 1880 yılında İmpratorluk Müzesi/Müze-i Hümayun olarak ziyarete açılmış.

Aslında ilk İmparatorluk Müzesi, Topkapı sarayı sınırları içerisinde bulunan Aya İrini’de 1869 yılında kurulmuştu. 1872 yılında da Alman kökenli Dr. Fhilip Anton Dethier müdür olrak atanır. Ancak, Aya İrini yetersiz klınca Çlnili Köşk İmparatorluk Müzesi’nin yeni mekanı olur. 1881 yılında da Sadrazam Ethem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey’in müze müdürlüğüne atanmasıyla birlikte Türk müzeciliğinde yeni bir çığır açılır.

İstanbul Çinili Köşk Müzesi1939 yılında Topkapı Sarayı Müzesi bünyesine alınan Çinili Köşk’ün içindeki eserlerin büyük bir bölümü başka müzelere devredildi. 1953 yılına kadar da müze işlevini yitirdi. İstanbul’un fethinin 500. yılı olan 1953 yılında yenilenerek ”Fatih Müzesi” olarak ziyarete açıldı. Bu dönemde Fatih’e ait olan silahlar, elbiseler, fermanlar, resimler ve benzeri eserler sergilendi. Daha sonraları Türk-İslam Osmanlı Çini ve Keramiklerinin sergilendiği bir bölüm haline getirilen Çinili Köşk, konum olarak yakınlığı nedeniyle, 1981 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlandı.

Çinili Köşk Müzesi’nin salon ve odalarında Selçuklu ve Osmanlı Dönemi çini ve keramiklerinin 12. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başlarına tarihlenen örnekleri sergilenmektedir. Bu koleksiyonlardan seçilen çini ve seramikler; girişin solundaki odada Selçuklu Dönemi, sol taraftaki dışa açılan eyvanda Slip teknikli ve Milet işi, orta salon ile birlikte beş köşeli çıkıntılı odada İznik yapımı, Gülhane Parkı’na bakan sağ köşe odada Kütahya yapımı ve dışa açılan eyvanda ise Çanakkale yapımı eserler olmak üzere girişin solundan başlayarak devam eden bir yerleşim düzeni içinde sergilenmektedir.

Anadoluda çinicilik

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

Kendinden önceki Bizans sosyal mirasını anlamaya ve özümsemeye çalışan Anadolu Selçukluları Bizans mimarisinde çokça kullanılmış olan mozaik ve freskonun yerine mimari süsleme öğesi olarak çiniyi kullanmıştır.

Türk ve İslam dünyasında izleri 9.yüzyılda görülen fakat ağırlığı olmayan çini bezeme 13.yüzyılda Anadolu’da büyük bir atılım yapmıştır. Teknik anlamda seramik malzemeyle aynı imalat sürecine sahiptir. Bu iki malzemeyi ayıran unsur ise kullanım alanlarıdır. Seramik gündelik hayatta kullanılan eşyada, çini ise mimaride kullanılmıştır.  

İlk Müslüman Türk Devletini kuran Karahanlılar dönemine ait yapılarda görülmeye başlayan çini süsleme geleneği, Türk Çini Sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları tarafından çini süslemeleri devam ettirilmiş, Selçuklular, egemenlikleri altına aldıkları yerlerde inşa ettikleri pek çok cami, medrese, kervansaray, saray, türbe ve benzeri eserleri çinilerle bezemişlerdir.

Anadolu Selçuklu Devletinin dağılmasından sonra, çini geleneğini sürdürme çabası, Anadolu’da kurulan Beyliklere düşmüş ve nihayet Osmanlı Devletinin kuruluşuyla yeni bir dönem başlamıştır. Beylikler devrine ait önemli eserler İstanbul‘da Çinili Köşk Müzesinde ve Berlin Devlet Müzesinde bulunmaktadır.İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde yer alan Çinili Köşk Müzesi koleksiyonlarında 11.- 20.yüzyıl başlarına tarihlenen Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait 2000 civarında eser bulunmaktadır. Müze’nin koleksiyonlarını 1981 yılında konum olarak yakınlığı nedeniyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlandığında mevcut olan eserler ile arkeolojik kazılarda bulunan, satın alma, bağış ve müsadere yoluyla giren eserler oluşturmaktadır.

Kaynaklar:

1) http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/

2) tr.wikipedia.org/wiki/İstanbul_Arkeoloji_Müzeleri

3) http://www.iznik.bel.tr/cini.html

2,651 total views, no views today

Share

Eski Şark Eserleri Müzesi-İstanbul

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksi derya içinde derya gibi bir mekan olarak karşıma çıktı. Daha önceleri nasıl farkına varamadığıma üzülüyorum. Oysa, Topkapı Sarayı Müzesi’ni en az 10 kere gezmiş ve yazı dizisi yapmıştım. Sarayın Alay Meydanı bir kapı ve bir yolla Arkeoloji müzelerine bağlanıyordu. Gözden kaçırmıştım. Ayrıca Gülhane Parkı’nı da en az 5 kez gezmiş ve yazı dizisi yapmıştım.

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

Görsel ve yazılı basında Ravenna Mozaikleri sergisi beni İstanbul Arkejoji Müzeleri’ne yönlendirdi. Eski Şark Müzesi, Çinili Köşk Müzesi ve Arkeoloji müzesini de içinde barındıran bu kompleksi tanıma ve tanıtma fırsatını yakaladım. Bunlardan Çinilik Köşk Müzesi’ni barındıran yapı en eski ve en muhteşemi olup, 1492 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır.

Bu yazı dizimde tanı(t)maya çalışacağım yapı ise 1883 yılında Osman Hamdi Bey tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi olarak yaptırılan Eski Şark Eserleri Müzesi’dir. Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri çatısı altındaki üç müzeden biridir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri girişi solunda yer alan ilk bina olup, hemen dikkatinizi çeker.

Eski Şark Eserleri Müzesi’nin en önemli eserleri arasında Mısır mezar buluntuları, Lugal-Dalu heykeli, Babil’in iç ve dış duvarlarını kaplayan ve büyük bir bölümü Berlin Müzesi’nde olan İştar Kapısı, tarihin bilinen ilk anlaşması olan Kadeş Anlaşması, Hammurabi Kanunları gibi eşsiz buluntular bulunuyor.

Eski Şark Eserleri Müzesi koleksiyonları, Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi, Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslam öncesi çağlarına ait eserlerinden oluşuyor. Bu eserlerin çoğunluğu 19. yüzyıl sonunda başlayıp, I. Dünya Savaşı’na kadar süren arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmış ve bu ülkelerin o zamanki hakimi olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a getirilmiş. Sergilenen eserler; İslamiyet Öncesi Arabistan Eserleri, Mısır Eserleri, Mezopotamya Eserleri, Anadolu Eserleri, Urartu Eserleri ve Çivi Yazılı Belgeler bölümlerinden oluşuyor.

 

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

Eski Şark Eserleri Müzesi’nde anlatım bölgesel bir sınıflama ile yapılmış. Arabistan Yarımadası, Mısır, Mezopotamya ve Anadolu kültürleri kendi tarihi gelişimleri içinde sunulmuş. Akad Kralı Naramsi’nin Steli, Kadeş Anlaşması, İştar Kapısı, Hammurabi Kanunu gibi eşsiz eserlerin yanında 75.000 tane çivi yazılı belgenin bulunduğu Tablet Arşivi de bu bölümde yer alıyor.

Eski Şark Eserleri’nin bugün içinde bulunduğu bina, Osman Hamdi Bey tarafından 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi yani Güzel Sanatlar Akademisi olarak inşa ettirilmiştir. İleride Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin temellerini oluşturacak olan bu akademi Osmanlı İmparatorluğu’nda açılmış olan ilk güzel sanatlar okuludur. Binanın mimarı daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzeleri Klasik binasını inşa edecek olan Alexander Vallaury’dir. 1917 yılında içindeki akademinin Cağaloğlu’nda başka bir binaya taşınması üzerine bu bina müzeler müdürlüğüne tahsis edilmiştir.

Dönemin müze müdürü Halil Edhem Bey Yakındoğu ülkelerinin eski kültürlerine ait eserleri Yunan, Roma ve Bizans eserlerinden ayrı sergilenmesinin daha uygun olacağını düşünmüş ve binanın Eski Şark Eserleri Müzesi olarak düzenlenmesini sağlamıştır. Bu iş için davet edilen Alman uzman Eckhard Unger, 1917-1919 ve 1932-1935 yıllarında İstanbul’da çalışmış, müzenin teşhirini tamamlamış ve eserler üzerine bir dizi yayın yapmıştır.

II. Dünya Savaşı sırasında savunma amacıyla boşaltılan müze, daha sonra mimari ve planlama dalında uzman olan Osman Sümer tarafından Unger’in ilkelerine göre tekrar düzenlenmiştir. 1963 yılında müze yapısında büyük bir düzenleme yapılarak 1974 yılında tekrar ziyarete açılmıştır. En son 1999-2000 yıllarında bakım ve onarımları yapılan Eski Şark Eserleri Müzesi 8 Eylül 2000’de bugünkü haline kavuşmuştur. Eski Sanayi-i Nefise Mektebi’nin derslikleri sergi salonlarına dönüştürülmüş.

Müzeye girişte ilk karşımıza çıkan İslamiyet Öncesi Arabistan Eserleri olup, salon 1 de teşhir edilmiş.Hemen yanındaki salon 2 de Eski Mısır Eserleri teşhir ediliyor. İki salonu da gezip, fotoğraflarını çekiyorum. Salon 2 den 3’e geçerken çarpıcı Aslan Kabartmaları karşıma çıkıyor. İlk görüş çarpıcı ve hayranlık uyandırıcı oluyor. Belgesellerde yeni Babil Krallığı ve Babil’in Asma Bahçeleri konulu bir yapımda, boğa ve ejder kabartmalı İştar Kapısı ile Babil’deki Aslanlı yol görüntüleri aklımı başından almıştı. Ankara Anıt Kabir’deki Aslanlı Tören Yolu ile bağlantı kurmaya çalışmıştım.

Dicle ve Fırat nehirlerinin verimli topraklarında yer alan Mezopotamya’da kurulmuş olan krallıklardan Yeni Babil’n başkenti, başta Babil’n Asma Bahçeleri olmak üzere İştar Kapısı ve Aslanlı Tören Yolu ile unutulmazlarım arasına girmişti. Müzede en fazla teşhir salonu/3-4-5-6 nolu salonlar Eski Mezopotamya Eserlerine ayrılmış. Geriye kalan 7-8-9 nolu salonlar Eski Anadolu Eserlerine ayrılmış. Ben, Ankara’dak Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni çokça ziyaret etmiş, yüzlerce fotoğraf çekmiş ve bu müzeyi tanıtmak için 10 yazı dizisi yapmış biri olarak, daha çok Eski Mezopotamya Eserleri ile ilgilenmeyi seçtim.

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan topraklara, iki ırmak arası anlamına gelen Mezopotamya tabiri kullanılır. Nehrin akış yönüne göre bölge Yukarı Mezopotamya ve Aşağı Mezopotamya olarak bölümlendirilmiştir. Mezopotamya, İlk Çağ’ın en eski ve en önemli uygarlık merkezlerinden biridir. Topraklarının verimli, ikliminin yaşamaya uygun olması nedeniyle, dışardan birçok kavim buraya gelip yerleşmiştir. Mezopotamya’da Sümer, Akad, Elâm, Babil ve Asur devletleri kurulmuştur.

Asya kökenli bir kavim olan Sümerler, M.Ö 3500 yıllarında Mezopotamya’ya gelip yerleştiler.Kent devletleri halinde yaşadılar. Kent devletlerini birleştirerek ilk imparatorluklardan birini kurdular. Devasa veri üreten imparatorluğun hafızası için ilk kısmi yazıyı, yani matematiğin dilini icat ettiler. Mezopotamya kültür ve uygarlığının temeli Sümerler tarafından atıldı. Mezopotamya devletleri kültür ve uygarlık yönünden büyük ölçüde Sümerlerin etkisinde kaldılar. Kent devletlerinin başında “ensi” ve “patesi” adı verilen rahip krallar vardı.

M.Ö. 2350’de Akadlar, Sümerleri egemenlikleri altına aldılar. M.Ö. 4000′de Arabistan’dan göç eden ve Sami kavimlerinden olan Akadlar, Fırat Irmağı boylarına gelip yerleştiler. M.Ö. 2350’de Sümer egemenliğine son veren Sargon, Akad Krallığı’nı kurdu.Mezopotamya’ya egemen oldular ve tarihin ilk büyük imparatorluğu olan Akad İmparatorluğu’nu kurdular.

İlk Babil Devleti M.Ö ikinci bin yılında Samilerin bir kolu olan Amurrular tarafından kuruldu. En güçlü dönemlerini Hammurabi zamanında yaşadılar. Hammurabi, Sümer ve Akadların yasalarını toplayarak zamanın ihtiyaçlarına göre düzenleyen ünlü “Hammurabi Kanunları”nı meydana getirdi.Babil Devleti, M.Ö. 1800 yıllarında Hititler tarafından yıkıldı. Babil, uzun yıllar Asurların egemenliği altında kaldı.Babilliler, Medlerle birleşerek M.Ö. 612 yılında Asur egemenliğine son verdiler yeni Babil Devleti’ni kurdular. Yeni Babil Devleti’ne de M.Ö. 539 yılında Persler son verdi.

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi

Toparlayacak olursak; toplam beş bölümden oluşan müze, anlatımlarını bölgesel bir sınıflama ile yapmış. Bu sayede antik kültürleri kendi tarihi gelişimleri içersinde sunmuş. Sizler de tarihin koridorlarında yolculuk yapmak ve uygarlıkların izini sürmek istiyorsanız İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni mutlaka ziyaret etmelisiniz.

 Kaynaklar:

1) http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/eski_sark_eserleri_muzesi

2) http://www.istanbul.net.tr/istanbul-Rehberi/istanbul-muzeleri/eski-sark-eserleri-muzesi/131/4

2,698 total views, no views today

Share