Ihlamur Kasrı Beşiktaş İstanbul

Beşiktaş ve Osmanlı Saraylarını yazarken, sarayların eklentileri durumunda olan kasırların önemli işlevleri olduklarının farkına vardım. Devlet işlerinden bunalan padişahların nefes alabilecekleri, gerginliklerinden kurtulabilecekleri mekânlar olduklarını gördüm. Beykoz Kasrı, Hıdiv Kasrı, Küçüksu Kasrı, Maslak Kasırları ve Aynalıkavak Kasrı’nı gezmiş, izlenimlerimi yazmıştım. Beşiktaş ile birlikte Ihlamur Kasrı’nı da gezmeliydim.

Ihlamur Kasrı

Zamanında Ihlamur vadisi olarak bilinen bu bölgeden Ihlamur Nehri ile birleşen Fulya nehirleri akarmış.  Fulya, İstanbul’un  Şişli İlçesinde,  Mecidiyeköy’den güneye doğru dik bir eğimle inen eski dere yatağı imiş. Zamanla çok yoğun bir yerleşim bölgesi olmuş. Derenin adıyla Fulya Mahallesi diye anılır olmuş. 1950’li yıllara kadar Ihlamuraltı Mesiresi olarak adlandırılan Fulya Mahallesi, 1950 sonrasındaki hızlı yapılaşma sürecinde apartman ve sitelerle dolmuş.

Günümüzde hem Büyükdere Caddesi hem de Boğaziçi Köprüsü ve çevre yollarını Beşiktaş’a bağlayan ana ulaşım arterinin yan yollarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan, yoğun bir konut bölgesinin merkezinde yer alan bir kavşak noktası olmasından dolayı, yoğun bir araç trafiğini taşıyor.  Bu yoğun araç trafiği içinde de ”Çöldeki Bir Vaha” olarak karşımıza Ihlamur Kasrı çıkıyor. 

 

III. Selim ve Mimar Melling

Ihlamur Kasrı ve içinde bulunduğu Ihlamur Vadisini kavrayabilmek için, 18. yüzyılın dördüncü çeyreğine, III. Selim dönemine kadar gitmek gerekiyor. III. Selim, Boğaziçi’nde Batı tarzında ilk kasır ve köşkleri inşa ettiren  padişahtır. Saray baş Mimarı da Alman asıllı Antoine İgnace Melling adında biriydi. Melling İstanbul’a Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma hareketlerinin yoğun bir biçimde görüldüğü, Avrupa da ise Doğuya ve Doğu insanına olan ilginin bir hayli arttığı bir dönemde, yani 18. yüzyılda gelir. İstanbul’un her rengiyle içine aldığı insanları, camileri, sarayları ve Doğu’dan gelen her türlü eşyanın satıldığı çarşılarıyla resmetmiş, gravürlerini yapmıştır.

Ihlamur Kasrı

Mimarlığının yanı sıra ressam, dekoratör, restorasyon konularında da uzman olan Melling 19 yıl boyunca Osmanlı sarayının Baş Mimarı olarak çalışmıştır. Kız kardeşi Hatice Sultan’ın Ortaköy’deki sarayını restore eden Mimar Melling’e Beşiktaş Sahil Sarayında bir kasır da yaptırmıştır. 1874 yılında İstanbul’a yerleşen Melling İstanbul’u karış karış gezmiş; saraylar, köşk ve kasırlar, İstanbul Boğazı ve koyları, mesire yerleri ve korular, çeşmeler ve düğün alayları gibi görsel olguların resim ve gravürlerini yapmıştır. 18. ve 19. yüzyıl İstanbul’unu en iyi anlatan resim ve gravürler Melling’in eserleridir.

III. Selim ve kız kardeşi Hatice Sultan Melling ‘ten çok yararlanmışlardır. Melling ’ten etkilenen III. Selim de İstanbul’un gravürlerini çizmiştir. III. Selim’in amcasının oğlu olan II. Mahmud,  Dolmabahçe Sahilsarayı’ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde de Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Oğlu Abdülmecit ise, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatının yapılmasını sağlamıştır.

Ihlamur Kasrı

Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerinin demirlediği, Boğaziçi’nin en büyük koylarından biriymiş. 17.Yüzyıl’da doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir “Has Bahçe ”ye dönüştürülmüş. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anılmış. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigogos Balyan  tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir.

Osmanlı Mimarlığının son dönemlerinin en önemli isimlerinden olan Balyanlar Ailesi çok sayıda ve büyük yapılara imzalarını atmışlar. Balyanlar; Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud, Sultan I. Abdülmecid ve Sultan I. Abdülaziz  olmak üzere, ardı ardına dört kuşakta, Senekerim Balyan, kardeşi Krikor Amira Balyan, Krikor ’un oğlu Garabet Amira Balyan ve oğulları Nigogos, Sarkis, Hagop, Simon kardeşler olarak, yaklaşık bir yüzyıl boyunca meslek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ermeni kökenli bu ailenin hemen tüm bireyleri, sultanlar için çeşitli saray, köşk ve kasırların yapımlarını üstlenmişlerdir. Bir bakıma İstanbul, Balyan Ailesinin İstanbul’udur.

Abdülmecid, devlet işleri dışında hoşça vakit geçirip, avlanma partileri yapabileceği mekânlar ve mesire yerleri arayışına girmiştir. Dolmabahçe Sarayı’na yürüme mesafesinde olan Ihlamur Vadisi ve bu vadideki Hacı Hüseyin Bağları olarak anılan mesire yeri iyi bir seçim olarak görülür.  Ihlamurların gölgelendirdiği bu doğa parçasında Dolmabahçe Sarayı’nın eklentilerinden biri olarak Ihlamur Kasrı’nın yapımına başlanır. Dolmabahçe  Sarayının mimari özelliklerinin yanı sıra bezeme özellikleriyle de ters düşmeyen ve hatta bütünleşen yapılara gereksinim duyulur.

Ihlamur Kasrı

Yüksek duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bir alan içinde yer alan Mabeyn ve Maiyet köşkleri, Sultan Abdülmecid Dönemi’nin bu iki küçük yapısı, yapıldıkları yıllardan günümüze dek kimi zaman Nüzhetiye, kimi zaman da Ihlamur Kasrı adlarıyla tanınmışlardır.

Köşklerin yapımından hemen sonra, bulundukları yörenin adıyla özdeşleşen Ihlamur Vadisindeki bu Sultan yapıları, “sevinç, tazelik, ferahlık” anlamına gelen Nüzhetiye sözcüğü ile de anılmaya başlamış. Nüzhetiye adı aynı zamanda yapıların çevresinden geçen caddeye de verilmiştir. Nitekim Nüzhetiye Caddesi ile Nişantaşı Ihlamur Caddesi’nin birleştiği kavşakta Ihlamur Kasrı kapılarından biri karşımıza çıkar ki bizi Mabeyn ya da Tören Köşkü’ne ulaştırır.

Halit Ziya Uşaklıgil, Sultan Reşat döneminde sarayda yaptığı başkâtiplik anılarını yazarken, Ihlamur Kasrı’ndaki Mabeyn Köşkü’nü, Dolmabahçe Sarayı’nın ufaltılarak, son hadde indirilmiş bir numunesine benzetiyor. Günümüzden yaklaşık yüz altmış yıl önce Graziella, Göl, Şairane Düşünceler gibi kitapları romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasına girmiş bir edebiyatçı ve  “Türk dostu” olan ünlü Fransız yazarı Lamartine, Ihlamur Vadisini şu sözlerle betimliyordu.

Ihlamur Kasrı

Kendimizi Savoie ya da İsviçre’de bir orman parçasını ekmiş, düzenlemiş bir çiftçinin topraklarında sanabilirdik. Çakıllar üstünde akan suların şırıltısından, yapraklar arasında kuş cıvıltılarından başka ses gelmiyordu kulaklarımıza. Ne bir duvar görülüyordu ne bir adam, ne bir parmaklık ne de herhangi bir ev, bir barınak… Hele bir saraya benzer hiçbir şey yoktu. Türk tarihi ve Türkiye izlenimlerini Doğuya Seyahat, Doğuya Yeni Seyahat ve Türkiye Tarihi adlı eserlerinde aktarmış.

Lamartine aynı yapıtında; “…Araba, yaş kumlu bir yerde, üç köy yolunun kavşağında durdu. Arabadan indik. Kılavuzumuz en gölgeli yerden geçirerek bizi ağaçlıklı bir düzlüğe götürdü. Bu düzlüğün sonunda, güney köylerimizdeki fakir papaz evlerine benzeyen dört köşeli düz damlı tek pencereli bir yapı görünüyordu. Üç basamaklı bir merdiven üstünde yeşile boyanmış bir parmaklık, gelmiş olduğumuz yoldan o küçük evin taraçasına gidiyordu.” tümceleri, yapının mimarisi konusunda genel bir fikir vermektedir.

Ünlü yazar yapı için: “Duvarları yeşilimsi bir renge boyanmış, yeri kireç ve mermer bir sıva ile örtülü, dört köşe bir salondu” der. İzleyen satırlar bu büyük salonun büyük bir ıhlamur ağacına bakan tek penceresi ve ortasındaki fıskiyeli küçük havuzu konusunda da bilgi verir. “Kocaman yemiş ağaçları bu taraçayı gölgeliyor. Beş altı ihtiyar ıhlamur, gölgeledikleri damın üstüne dallarını ve yapraklarını seriyorlardı. İncecik bir fıskiyeden suyun şırıldadığı dört köşe küçücük bir havuz, küçük evin önünde görülüyordu. Üç beş basamaklı başka bir merdiven aşağı yukarı yarım dönümlük bir sebze bahçesine iniyordu” sözleri ise, su öğesini ve doğayı ihmal etmeyen geleneksel bir yaşama biçimini tanımlamaktadır.

 

Günümüzde Ihlamur Kasrı

Lamartine tarafından anlatılan dillere destan bu mesire yeri, bütünüyle farklı bir görünümde karşımıza çıkıyor. Bölgedeki yoğun bir yapılaşma, çok yakın zamanlara dek Lamartine ’in anlattığı görünümü koruyan Ihlamur Vadisi’ni de kıskacı içine almış, sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Ancak, nasılsa, küçük bir yeşil doku içindeki Ihlamur Kasrı korunabilmiş. 19. yüzyıl mimarlığının özgün örneklerinden mücevher güzelliğinde iki yapı, bu eski ve anılarla dolu mesireyi süslüyor. 

Mabeyn Köşkü

Mabeyn Köşkü

Bugün dağ-taş yoğun bir yapılaşmanın ve taşıt trafiğinin içinde, çevresini saran duvarların arkasına sığınmış Ihlamur kasırları, Meclis’in ”Milli Saraylar” ı arasında müze olarak değerlendiriliyor Şimdilerde, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’na devredilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Yüksek çevre duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bu geniş bahçede, tarihi süreç içinde değişen işlevlerine göre farklı adlarla anıla gelmiş iki köşk bulunmaktadır. 

Mabeyn ya da tören köşkü saygınlık, diğeri ise ikincil bir kullanıma ayrılmış olan Maiyet ya da harem köşkü dür. Ben, bahçeye Hakkı yenen Caddesi üzerindeki Müze giriş kapısından girdim. Karşımda asimetrik havuz, çevresinde aslanları ve oldukça gösterişli bir manolya ağacı duruyordu. Sağa döndüğümde ise yol boyunca ortama bir cennet havası katan güllerin arkasında Maiyet Köşkü yer alıyordu.

Bu iki köşkte, Osmanlı İmparatorluğunda 19. Yüzyıldaki mimarlık uygulamalarında kendini ağırlıklı olarak hissettiren ve batılı mimari ögelerin kullanımına önemli ölçüde yer veren bir anlayışın olduğu görülüyor. Uygulama “Sultana Özel” yapılardaki somut biçimlenmeler olarak karşımıza çıkar. Sultana özel olan bu yapılar, doğal olarak yine dönemin bahçe düzenlemeleri yapanların tercih ettiği bir sistem içinde değerlendirilir. Bahçeler Cennetin Simgesidir anlayışına ek olarak, Avrupa ve İngiltere’deki kent bahçeleri düzenlemeleri gündeme gelmektedir.

Mabeyn Köşkü

İki ana yapı arasındaki Barok çizgiler taşıyan ortası havuzlu, çim zemine oldukça geniş yer verilmiş. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır. Osmanlı uygarlığının kuş kavramına ve havuz hayvanlarına verdiği önemi gösteren uygulamanın bir örneği burada da görülmektedir. Ortasına yerleştirilen küçük bir barınak bunu göstermektedir.

Havuz çevresindeki gül ağacı gibi küçük bitki kümeleri ile hareketlendirilmiş bölüm, Batı’nın biçimci bahçe düzenlemelerinden esintiler taşımaktadır. Ayrıca havuz çevresinde havuz eğrisine uygun bir çizgisi olan küçük gezinti yolu da Batı’nın Barok bahçelerinden izler yansıtmaktadır. Yapıların ardında ve biraz da uzak çevresinde kalanlarsa, geleneksel Türk bahçesinin vazgeçilemeyen ve neredeyse bir koru oluşturan ulu ağaçlarıyla gölgelenmiş, setli bir doğu bahçesidir. 

Çitlembik, Karaağaç, Çınar, Ihlamur, Servi, Defne, Atkestanesi ve Manolya gibi ağaçlarla bir yeryüzü cennetine dönüştürülmüş. Yol kenarlarında, küçük adacıklarda ve ulu ağaçların altında yer alan ortancalar ise bahçeye ayrı bir güzellik katmış. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır.

Mabeyn ve Maiyet Köşkleri

Her iki köşk de yükseltilmiş bodrum kat üzerine, tek kat olarak düzenlenmiş ve dikdörtgen planlı yapılardır. Her iki yapı da, genel çizgide uyulan, ortadaki giriş mekânına açılan yan odalardan oluşmaktadır. Bir sofaya açılan yan odalar ise, Batının mimari ögelerini kullanılmasına karşın, geleneksel Türk mimarisinin temel özellikleri göstermektedir. Bu açıdan Ihlamur Kasrı, 19. Yüzyıl Osmanlı mimarisinde, geleneksel değerler ve Batılı ögelerle var olan sentezin tipik uygulaması olarak gösteriliyor.  

Mabeyn Köşkü

Dış cephelerde dönemin mimari bezeme anlayışını yansıtan eklektik(seçmeci) anlayış izleniyor. Özellikle Mabeyn Köşkü dış cephesinde küçük nişler içindeki üç boyutlu vazolar, barok ve ampir süsleme öğelerinin yüksek kabartma uygulamaları görülüyor. Yarattıkları üç boyutlu etki ve ön cephedeki görkemli eğriler çizen merdiven, daha çok Barok çağrışımlar yapmaktadır. Bir başka deyişle, bu 19. Yüzyıl yapısında dış cephe tasarımındaki seçmeci anlatıma karşın, özellikle ön cephedeki etkin izlenim Neobarok’tur. Yapının cephelerine giydirilmiş bu yoğun bezemeler aynı yüzyıl tasarımı bir başka sultan yapısından izlenimler çağrıştırır.

Bu yapı Dolmabahçe Sarayı, izlenimini uyandıran öğelerse, nişleri, üç boyutlu vazoları ve askı çelenkleriyle sarayın Hazine-i Hassa ve Saltanat Kapıları ’dır. Bu önemli benzerlik, sarayın anıtsal kapılarının yapımcısı olarak bilinen Nigogos Balyan’ın Ihlamur Kasrı tasarımında aldığı rolün kanıtı olarak ortaya çıkmaktadır. Maiyet Köşkü ise yine seçmeci bir tutumun izlerini taşır. Cephelerdeki süsleme motiflerinin organizasyonu daha yüzeyseldir. Barok özellik ve anlayıştaki motiflerle Ampir motifleri daha dingin ve dengelidir. Bu bezemeler, Neoklasik çizgiler taşıyan cephelerde belli bir sistematik içinde serpiştirilmiş ve kendi içlerinde sınırlandırılmış yüzeyler gibidir. 

Maiyet Köşkü

Bu köşkler, ana cepheyi öncelikli olarak değerlendiren dış cephe düzenlemeleriyle, 19. Yüzyıl Osmanlı cephe mimarlığının önemli örnekleri arasında yer alır. İç bezemeleriyle de bu yüzyılın ikinci yarısındaki sultan ölçeğindeki seçimleri yansıtırlar. Beğeni kazanan ve sultanın onayını alan bu seçim, yine Batı’nın farklı sanat dönemlerinden alınan bezeme motiflerinin yeni bir organizasyonuyla oluşturulmuş seçmeci bir uygulamadır. 

Mabeyn Köşkü’nde aynalı tonoz, beşik tonoz ve manastır tonozla mekânların örtü sistemlerinde çeşitlilik yaratılmıştır. Kalem işiyle yapılmış boyutlu çiçek ve meyve düzenlemeleri göz kamaştırmaktadır. Kabartmadan altın varaklı alçı bezemeler ve duvarlardaki kimisi mermere öykünen çeşitli renkte damarlı, panolar yapıya, işlevine özgü çarpıcı bir görkem kazandırmıştır. 

Yapının mimarisi ve bezemeleriyle bütünleşen lacivert camdan kapı kanatları, çiçeklerle bezeli porselenden zarif kapı tokmakları, çiçekli porselenlerin kullanıldığı İngiliz yapımı şömineler, tasarımcıların olduğu kadar, bu tasarımda onayı alınan Sultan Abdülmecit’in de sanata incelikli bakış açısını belgelemektedir. Özellikle Dolmabahçe Sarayı’ndan anımsamalara neden olan şömineler, sarayın görkemli salonlarını süsleyen şömine tasarımcılarının bu mekânlar için de çalışmış olabileceğini düşündürmektedir. Maiyet Köşkü ise, dış bezemesinde olduğu gibi iç bezemelerinde de daha yalın bir anlayışta ele alınmıştır.

Tavan bezemelerinde seçilen motiflerin her iki yapıdaki benzerliklerine karşın, biçimlendirilişlerindeki farklılık ve düzenlemelerindeki yalınlık, duvarlarda mermer dokusu verilmiş panolara verilen ağırlık, izleyicilerde daha farklı çağrışımlar uyandırmaktadır. Yapılan özellikle Mabeyn Köşkü’nün yoğun, altın yaldızlı hareketli iç bezemeleri, mobilya seçim ve düzenlemeleriyle de bütünleşmektedir. Mimarisinde olduğu gibi Dolmabahçe Sarayı’nın daha alçakgönüllü ölçülerdeki tefriş öğelerine sahip Mabeyn Köşkü’nde Rokoko, Sheraton üslubunun ilginç mobilya örnekleri, ikiz pencerelerin eğimlerine uygun biçimlendirilmiştir. Tavan süslemesiyle kaynaşan korniş ve perdeler, İngiliz yapımı şöminelerle birlikte ısmarlandığı anlaşılan şöminenin ayrılmaz bir bütünü Copeland marka vazolar, dönemin beğenisini yansıtan ilginç parçalardır. 

Bugün farklı bir işlev yüklenen Maiyet Köşkü’ndeyse dikkati çeken, Neoklasik ve Rönesans üslubundaki mobilyalarla Uzakdoğu motifli bir yapı gibidir. Onarılarak çağdaş işlevler kazandırılan ve geniş bahçesiyle bir müze-saray olarak düzenlenen Ihlamur Kasrı, 1985’deki açılışıyla kültür ve sanat alanında kendine özgü yerini almıştır. Mabeyn ya da Tören Köşkü, özgün eşyası ile müze-saray olarak değerlendirilmiş, Maiyet Köşkü de bir oturma ve seyir mekânı olarak düzenlenmiştir. Kışlık kafeterya olarak da kullanılmaktadır. Bahçedeki, yakın geçmişe kadar lojman olarak kullanılan yapı ise müze-sanat yapısı olarak değerlendirilmiş. 

İstanbul

Yeni işlevi ile özellikle çocukların, giderek gençlerin; resim, heykel ve tiyatro çalışmalarını sürdürdükleri ve sürdürecekleri bir mekân olarak değerlendirilmiştir. 20. yüzyılın sonunda, her yaş grubunu temsil eden izleyicilerin ve çocukların tarih-doğa ilişkisini rahatlıkla kurabileceği bir mekân haline dönüştürülmüş. Tarihi ağaçların gölgelendirdiği kasır bahçesi, ortadaki büyük havuz, setli bahçedeki küçük havuz ve gezinti yolları ile tarihi taş ve mermer malzemenin sergilendiği bir açık hava müzesi görünümüne kavuşmuş olacaktır. Gittikçe yaygınlaşan, çocuklara yönelik resim ve drama kurslarıyla, geçmişi tanıtan çok yönlü sanatsal etkinlikleriyle Ihlamur Kasrı ve bahçesinde Beşiktaş çevresinin önemli bir kültür odağının oluşturulması amaçlanmaktadır.

458 total views, 6 views today

Share

Aynalıkavak Kasrı İstanbul

 

Genelde, hükümdarlar/sultanlar için kent dışında yaptırılan saray ya da köşkler kasır olarak anılmaktadır. Lâle Devri ile birlikte saray dışında bir hayata ilginin artması ile çeşitli kasır ve köşkler yapılmıştır. Klasik Osmanlı mimarisi terk edilmeden inşa edilen bu yapılar, süsleme programlarında yabancı akımlardan etkilenmişlerdir.

III. Selim zamanında Haliç kıyıları ve Boğaziçi’nde tamir edilen, genişletilen veya yeniden yapılan sahilsaraylar arasında Hatice Sultan Sarayı, Çırağan Sahilhanesi, Bebek Kasrı, Neşetabad Sarayı, Beşiktaş Sarayı gibi ahşap ve kâgir binalar vardır.

İstanbul Kasımpaşa’da, Haliç sahilinde kurulu Aynalıkavak ya da orijinal adıyla Tersane Sarayı, İstanbul’un Topkapı ve Üsküdar saraylarından sonra en büyük yapısıydı. Tersane Sarayı, adından da anlaşılacağı gibi Haliç kıyılarına kadar uzanan bir koru içerisinde yapılanmıştı. Haliç tersaneleriyle bağlantısı bulunuyordu. Şimdilerde ise Haliç  bağlantısı kesilmiş durumda, ancak yine de görülmesi gereken yerlerden biri Aynalıkavak Kasrı.

1450’lili yıllarda Haliç’ten Okmeydanı’na doğru uzanan Kasımpaşa sırtlarını büyük bir koruluk kaplıyordu. Bizans dönemindeki bu koruluğun, imparatorlara ait bir tür koruluk olduğu sanılmaktadır. Kasımpaşa sırtlarını kaplayan bu koru Fatih Sultan Mehmet’in de en sevdiği yerlerdendi. Buraya sıkça gelir, Otağ-ı Hümayunu ’nu kurdurarak, Okmeydanı’nda ok atışları yapar ve yaptırırdı. Hükümdarların eğlence yeri olması dolayısıyla da ‘’Hasbahçe’’ olarak adlandırılmıştı. Günümüzde Kasımpaşa sırtlarını beton binalar kaplamış. Beton yapılar arasında neredeyse kaybolmuş olan Aynalıkavak Kasrı’nı çok zor buldum. Zor da olsa bulmama değdi doğrusu… Kasrın bahçesi üzerimde ”Çölde bir vaha” etkisi bıraktı.

O dönem tarihçilerinin kayıtlarından, Hasbahçe ’nin yanında ayrıca bir çiçek bahçesi düzenlendiğini, devrin ileri gelenlerinin bu bahçeye pek çok çiçek soğanı ve fidan hediye ettiğini öğreniyoruz. Fatih Sultan Mehmet döneminde, 1455 yılında gemi yapımı amacıyla, Haliç kıyısında Tersane-i Amire kurulmuştu. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1455 yılında kurulan Taşkızak Tersanesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişletilmiştir.  Tersane inşaatı Yavuz Sultan Selim döneminde önem kazanmış, Haliç Tersaneleri kurulmuştu. Hasköy’den Azapkapı’ya kadar olan sahada yaklaşık 300 geminin yapımının gerçekleştirildiği bir tersane haline gelmiştir.

İstanbul

Tersane Görkemli ve Akdeniz sularına hâkimiyet kuran bir donanmanın oluşmasını sağlamıştır. Bu oluşumdan sonradır ki, Haliç sahillerindeki  bu koruluk, bahçeleriyle birlikte, “Tersane Bahçesi” olarak anılmaya başlanmıştır. Osmanlı Padişahlarının yakın ilgisini gören Kaptan-ı Derya Kayserili Halil Paşa, Tersane Bahçesi’nde, padişahlara layık bir saray yapılmasını emretmiş ve 1613 yılında sarayın ilk binaları tamamlanmıştır. Bunlara ek olarak,  Osmanlı Padişahı I. Ahmet’in 1614 yılında yaptırdığı ilk Kasır ’da Sultan İbrahim doğmuştur.

İbrahim büyüdükçe yeni binalar yapılmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Topkapı, Üsküdar Saraylarından sonra üçüncü büyük sarayı haline gelmiştir. Ancak, IV. Mehmet zamanında çıkan bir yangından sonra sarayın büyük bir bölümü yanmıştır. Günümüze kadar ulaşabilen yapı, Tersane Kasrı’dır. 18. yüzyılın başlarında, Saray bütünü içinde yer alan ve Sultan III. Ahmet döneminde yaptırıldığı sanılan Aynalıkavak Kasrı, yüzyılın sonlarında Sultan III. Selim döneminde büyük bir onarım görerek yeniden düzenlenmiş ve bugünkü görünümünü kazanmıştır.

İstanbul

Aynalıkavak Kasrı, 19. yüzyıl saray, köşk ve kasırlarından oluşan Milli Sarayların yapıları arasında, en erken dönemlerden günümüze gelmiş tek yapıdır.  Geleneksel mimarîsi ve dekorasyon özellikleriyle son derece ayrıcalıklıdır. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lale Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmet, hattat ve şairdi. “Necib” mahlasıyla şiirler yazmıştı. Ayrıca Musiki ile de yakından ilgileniyordu. Bestelerini ve şiirlerini Aynalıkavak Kasrı’ndaki ‘’Beste Odası’’nda bestelemiş ve yazmıştır.

Şehzadelerinin sünnet düğünlerini de burada yaptırmıştır. Söylenceye göre; Sultan III. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünü 10 Ekim 1720’de başlamış ve 23 gün süren muhteşem bir şenlik halinde devam etmiştir. Sünnet düğününden sonra da haremiyle buraya yerleşmiştir. Bu günkü görünümünü kazanan Tersane Kasrı’nın ilginç bir hikâyesi vardır.1718 yılında yapılan Pasarofça Antlaşmasıyla Mora Yarımadasını Türklere bırakan Venedikliler, antlaşma sonrası Osmanlı Padişah’ı III. Ahmet’e çok değerli ve çok büyük Venedik aynaları hediye ederler.

İstanbul

O dönemde, imparatorlukta düz cam üretilemediği için, kristal Venedik aynaları çok beğenilmiş ve makbule geçmiş. Söylenceye göre,  III. Ahmet, kavak boylarına ulaştığı söylenen bu aynalara yakışacak bir ‘’Kasır’’ yapılmasını emretmiş. Böylelikle, Tersane Kasrı’nın adı Aynalıkavak Kasrı olarak anılmaya başlamış. Müzik ve edebiyatla yakından ilgili olan Sultan III. Selim de Tersane Kasrı’nı sevmiş ve 1791’de, Balyan ailesinden Kirkor Balyan’a Tersane Kasrı’nı tamir ettirmiştir. Başlangıçta Haliç ile kıyısı bulunan Tersane Kasrı;  Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmut ve Sultan II. Abdülhamit zamanında tersanelere yapılan eklerden dolayı, Kasır Haliç’ten içeride kalmıştır.

Tersane Kasrı; eğimli bir arazide inşa edilmiş ve bahçesi çeşitli ağaçlarla süslenmiştir. Deniz cephesinde iki, kara cephesinde tek katlı kütlesiyle Osmanlı klasik mimarlığının son ve ilginç yapılarından biridir. Deniz cephesinde ayrıca bir bodrum katı bulunmaktadır. Tersane Kasrı; süsleme açısından da çağının beğenisini yansıtmakta, özellikle besteci Sultan III. Selim dönemi kültürünün pek çok ögesini bünyesinde barındırmaktadır. Zorlu bir dönemde imparatorluğu yöneten III. Selim’in; hüzünlü bakışları, heybetli ama alçak gönüllü duruşuyla derviş meşrep bir padişah olduğu söylenceler arasındadır.

Mevleviliğe yakınlığı nedeniyle Galata Mevlevihane’sinin yenilenmesini sağlamış ve Şeyh Galip Dede ile yakın ilişki içinde olmuştur. Mevlevi tarikatının felsefi kökenindeki ‘’Yenilenme ve Tazelenme’’ olgusunu hem sanat hem de yönetimi sırasında uygulamaya çalışmıştır. Başıbozuk hale gelen yeniçeri ocağını ortadan kaldırarak  yeni bir ordu, Nizam-ı Cedit kuruluşunu gerçekleştirmiştir. 

İstanbul

Asıl adı Tersane Kasrı olan Aynalıkavak Kasrı; geniş saçaklı çatıları, iç dekorasyonda bulunan yerleşik sedir düzenlemeleri, geleneksel ısıtma biçimini oluşturan mangalları ile geçmiş yaşam biçimlerinin görünümlerini sergilemektedir. Öyle ki, bu kültürün başlıca simgeleri olan sedir ve sedirimsi kanepe, mangal, kandil gibi mobilyalarla döşeli olan odalar bizi geçmişin gizemli günlerine götürmektedir. Giriş mekânına bir verandadan girilip, oradan da geniş bir salona geçiliyor. Sanki üç küçük oda birleşmiş gibi, burası selamlık olmalı. Kasrın selamlığı olarak nitelenen bu bölümün bezemeleri son derece zengindir. Bezeme yönünden kasrın en önemli bölümü divanhane ile arz odasıdır. Buradaki pencerelerin arasında basık kemerlerle birbirine bağlanmış dekoratif kolonlara yer verilmiştir.

Bu bölümde kemer ayaklarının içerisi mermer levhalar ve aynalarla kaplanmıştır. Salonun üç tarafında ipek döşemeli divanlar, duvarlarında ise mavi zemin üzerine altın yaldızlarla yazılmış III. Selim’e ait bir şiir yer alır. Salon üç yönde bahçeye bakan hatlarla bezenmiş pencerelere sahip ve üzeri kubbeyle örülü bir arz odası görünümündedir. Bu dönemin özelliği olan Revzenli tepe pencereleri ilgi çekicidir. Revzenli tepe pencereli evler çoğu zaman o dönemlerin en yüksek gelir gruplarına dâhil olanların evleridir.

Bu evlerin soğuklardan ve yağışlardan ve güvenlik amacı ile korunması için pencere kepenkleri vardır. Bir nevi dışarıya karşı kafes niteliğinde de kullanılan kepenklerin kapatılması ile işte bu tepe camları devreye girer. Bu camlar kepenklerin çokça kapalı olduğu zamanlarda gün ışığının içeri girmesini sağlar. Hatta vitray formunda hazırlananlar, renkli camlardan oluşur ve gün ışığı evin içerisine gök kuşağı renklerini içeren motifler halinde girer. Hatta bu camların alçılı desenleri ile birleşen renk cümbüşü, o dönemin çok Türk-İslam mimari geleneğinin temelini oluşturan sadelik anlayışı ile ahşap kaplı düz duvarlarda tavana asılmış şahane tablolar görüntüsü oluşturur. Bu muhteşem eklentilere sahip duvarlara başka bir süsün eklenmesine gerek yoktur.

Bu muhteşem mimari tarz hiçbir eklentide olmayan bir özellikle binanın hem iç hem de dış duvarlarını süslemektedir. Bu süsler ayrıca ev sahibinin gelir seviyesine göre, model, desen, renk zenginliğine kavuşur. Tepe camlarının fonksiyonları saymakla bitmez. Dediğimiz gibi tepecamları sahibinin gelirine göre renk ve desen zenginliğine kavuşur. Ve genellikle de gelir seviyesi iyi hatta yüksek kimselerin evlerini süsler. Her yerinde farklı bir ayrıntı ve güzelliğin olduğu Selamlık bölümünden ayrılıp, soldaki ilk odadan içeri giriliyor. Buradaki odaların dekorunun daha sade olduğu görülüyor. Odaları geçtikten sonra tekrar geniş bir salona giriliyor ki Divanhane olduğunu öğreniyoruz. Ağırlıklı olarak koyu kırmızı renklerin hâkim olduğu bu salonun orta yerinde, ısınma amaçlı bir mangal bulunuyor.

Vitray formunda hazırlanmış renkli camlar burada da göz alıcı ve gün ışığını salonun içerisine gök kuşağı renklerini içeren motifler halinde girmesini sağlıyor. Divanhane ve Beste Odası’nda pencere üstlerinden dolaşan bir frizde dönemin tanınmış şairleri Şeyh Galip ve Enderuni Fazıl’ın, Terane Kasrı ve III. Selim’i öven şiirleri Hattat Mehmet Esad El Yesârî tarafından ta‘lîk hat ile yazılmıştır. Osmanlı hanedanlarının sürgün edildiği tarihe kadar Saray erkânından bazıları bu kasırda yaşamışlardır.  

Abdülaziz’in küçük kızı Emine Sultan ve ailesi bu kasırda en son kalan Osmanlı Hanedan üyelerinden biri olmuştur. Günümüzde bir müze-saray olarak  ziyarete açık tutulan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katı, Sultan III. Selim’in besteci özelliği de göz önünde tutularak, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan görsel kaynaklar ve kimi kurum ve kişilerin armağan ettiği çalgıların bir araya getirilmesiyle “Türk Çalgıları Sergisi” mekânına dönüştürülmüştür.

Kasrın bahçesindeyse, özellikle yaz aylarında konuklara yönelik kafeterya hizmetleri, klasik Türk Sanat Müziği örneklerinin seslendirildiği Aynalıkavak Konserleri ile ulusal ve uluslararası nitelikte kabul törenleri yapılmaktadır. Türkiye’nin ilk ‘’Musiki Müzesi’’ olan Aynalıkavak Kasrı’nın zemin katında oluşturulmuştur. Kendisi de bir musikişinas olan II. Selim ile özdeşleşen bu saray da onun eğilimlerine uygun olarak bir musiki müzesine dönüştürülme fikri ile bu saray Türkiye’deki ilk musiki müze olma niteliğini taşımaktadır. Sarayda III. Selim’in kullandığı veya diğer devirlerden kalan Osmanlı Türk musikisi aletleriyle, devrin zevkini, süsleme ve sanat anlayışını yansıtan çok çeşitli diğer eşyalar da sergilenmektedir. 

Tersane Kasrı, 1975 yılında Milli Saraylara devredildikten sonra,1984 yılında müze-saray statüsünde, Aynalıkavak Kasrı olarak ziyarete açılmıştır. 2005 yılında yeniden başlatılan yenileme ve tefriş çalışmaları tamamlanarak, 5 Kasım 2010 tarihinde, Müze-Saray olarak halkın ziyaretine açılan Aynalıkavak Kasrı, Pazartesi ve Perşembe günleri kapalı olup, haftanın diğer günleri açıktır.

Kaynaklar:

1)  tr.wikipedia.org

2) http://http://www.millisaraylar.gov.tr

648 total views, 4 views today

Share