951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 7

Mersin Göçmen barakalarında yaşam…

Mersin Tren Garından hareketle Çakmak Caddesi üzerinden kuzeye, Toroslara doğru yaklaşık 800 metre yürürseniz, Çakmak Caddesi ile 112. Cadde ve 5337. Sokak ile bir kavşak oluşturur. Bu kavşakta birleşen 5 tane yol olduğundan, 1955’te buradaki kahvehaneye ”Beşyol Kahvesi”, bölgeye de ”Beşyol” denirdi.

Beşyol kahvesinin kuzeyinde, Çakmak Caddesi ile sağındaki 112. Cadde arasında kalan ve günümüzdeki Gazi Mustafa kemal Bulvarı’na kadar uzanan bölge 1955’lerde hazine arazisiydi. Üzerinden geçen bir derenin de bulunduğu bu hazine arazisi İş bulmak ümidiyle Mersin’e gelen göçmenlerin çadır kurduğu, sazlar ve tenekelerden kulübeler ve barakalar yaptığı uygun bir yerleşim alanıydı.

Göçmen barakaları olarak bilinen bu yerleşim bölgesine Teneke Mahallesi de denirdi. Denirdi çünkü zamanla çadırların, sazdan ve tenekeden yapılan barakaların sayısı artmış ve 500-600 kişinin yaşadığı bir mahalle olmuştu. Bu mahalle günümüzdeki Nusretiye mahallesinin çekirdeğini oluşturmuştu sanıyorum.

Eski Mersin Devlet Hastanesinde yatmakta olan annemin tedavisinin uzun süreceğinin anlaşılması üzerine, Haziran ayı sonlarında Osmaniye’den Mersin’e göç etme gereği doğmuş, biz de ”Akıncı Ailesi” olarak bu mahallede yerimizi almıştık. Gözlerimi kapatıp 1955 yılını anımsamaya çalışıyorum. Mahallemizin çevresinde doğru dürüst bir yapılaşmanın olmadığını görüyorum sisler arasından. Yapılaşma tren garı ve sahil arasındaydı. Göçmen barakalarının yaklaşık 1 000 metre güneyinde Tren garı ve 1 500 metre güneyinde de Akdeniz sahili bulunmaktaydı.

Tren garına kadar olan bölgede tek tük yapılaşma vardı. Tren garı ile sahil arasındaki bölge, bir bakıma ticaretin kalbinin attığı yerleşim birimiydi. Kiliseler, sinagoglar ve Ulu Cami’nin de bulunduğu bir alandı. Barakaların doğu tarafı portakal bahçeleriyle, batı tarafında ise Devlet hastanesiyle Hastane Caddesi üzerinde sahile doğru sıralanmış bazı konutlar ve çırçır fabrikaları vardı. Kuzeyimiz Toros Dağlarına doğru uzanmakta olup, sonradan 1955-56 Eğitim ve Öğretim yılına başlayacağımız Kuvayi Milliye İlkokulu ile Mersin Şehir Mezarlığı bulunmaktaydı. Bunların dışında portakal bahçelerinin Toroslara kadar uzandığını hatırlıyorum.

Osmaniye’den Mersin’e gelişimizin ertesi günü Mersin Devlet Hastanesine annemi ziyarete gitmiştik. Özlemiştik annemi, O da bizleri özlemişti. Hasret giderdik. Sağlığının iyiye gittiğini söylemişlerdi hemşireler. Hastane kuralları gereği yarım ya da bir saat sonra yanından ayrıldık. Hüzünlenmiştim. Barakalardaki evimize geri döndük. Tek odalı sazdan kulübemizi mümkün olduğunca düzenlemeye ve düzenli tutmaya özen gösterdik. Kalan zamanımızda da çevreyi tanımaya ve arkadaş edinmeye çalıştık.

Bir hafta on gün sonra barakalarda herkes birbirini tanımış ve 10-15 arkadaşımız olmuştu. Arkadaşlarımızdan bazılarının anne ve babaları da dayılarımın çalıştığı çırçır fabrikasında çalışıyorlardı. Babam da çalışmak için başvurmuştu ama işçi alım mevsimleri geçmişti. Başka işler arıyor ve işçi pazarında günlük işlere gidiyordu.

Göçmen barakalarında yaşam hem çocuklar hem de büyükler için zordu. Zordu çünkü çırçır ve iplik fabrikalarına vardiyalı işe gidenlerin küçük çocukları da evde yalnız kalmak zorundaydı. Vardiyalı çalışma sisteminde uykuya uyum sorunları da ortaya çıkardı. Saat 16-24 vardiyası bir süre sonra 24-08 vardiyasına ve sonrasında da 08-16 vardiyasına dönüşürdü. Anneannem kendi çocuklarıyla, dayımlarla birlikte bizimle de ilgileniyordu gücü yettiği oranda. Biz de O’nu yormamaya çalışıyor, bazı işlerinde yardımcı oluyorduk. Eve su getirme, çöpleri uygun bir yere götürüp dökme vd. işlerde yardım ediyorduk.

İlkokul üçüncü sınıfta simit satmak…

Sahilde ve sahile paralel sokak ve caddelerde simit ve burma tatlısı satan bizim yaşımızda çocuklar görmüştük. Acaba biz de satabilir miydik? Kardeşimle ben ve diğer çocuklar bir süre sonra ailelerimize ekonomik yönden yararlı olabilir miyiz? Diye düşünmeye başladık.  Babalarımıza açtık simit satma konusunu, uygun buldular ve bizlere birer simit tablası yaptılar. Simit fırınlarıyla konuştular. Peşin parayla iskontolu simit vermeyi kabul etmişlerdi fırıncılar. Bunun üzerine ailelerimiz bizlere 20-30 simit alacak kadar parayı derleyip verdiler.

Sanıyorum Ağustos ayı ilk haftasının sonlarına doğru, güzel bir günün erken saatlerinde, saat 4-4,5 sıralarında göçmen barakalarından 8-10 çocuk simit fırınlarının yolunu tuttuk. Bazılarımız 20 bazılarımız 30 simit alarak Mersin sokaklarına dağıldık. Ben 30 simit almıştım. Tan ağarmakta iken ıssız sokaklarda ”Simiiiiit… Sıcak simit… Sıcak Simiiiiit… El yakmazsa para verme…” Diye bağırdıkça tatlı uykusundan uyanan bazılarınca azarlanıp, kovalandıysak da simitlerimin 20 tanesini satmıştım. En azından fırına verdiğim parayı çıkarmıştım. Geri kalan 10 simidi de öğleden sonra, akşamüzeri satmak üzere eve dönmüştüm. Kardeşim Mustafa’nın aldığı 20 simidin tamamını satmış olarak eve dönmesi ikimizi de sevindirmişti. Simitçilikte iş var. Demiştik birbirimize…

Simit işinde ustalaşmaya başlamıştık. Aldığımız simitlerin tamamını satıyorduk artık ama yine de çok fazla almamaya özen gösteriyorduk. En azından kendi harçlıklarımızı çıkarmaya başlamıştık. Ailelerimize yük olmaktan kurtulmuştuk. Yaz tatili olduğu ve günler oldukça uzun olduğu için zamanımız boldu. Okul ve eğitimi kurtuluş olarak gördüğümüzden, İstasyon Caddesinde, Tren garının karşısındaki Mersin Halk Kütüphanesine gidiyorduk boş zamanlarımızda. Hem çocuk kitapları okuyor hem de Mersin ile ilgili yazılar bulmaya çalışıyorduk. Ben bulabildiğim her şeyi yutarcasına okuyordum. Her zaman meraklıydım. İlgi alanlarımdan biri de yerleşmeye çalıştığımız Mersin kentiydi.

Beyaz altın pamuk ve Mersin…

Bir balıkçı köyünden modern bir kente dönüşmekte olan Mersin’i de tanımaya çalışıyordum. Nasıl olmuştu da bu kadar ilgi çekici ve işçi kentine dönüşmüştü? Sorusu bana aylarca kaldığımız pamuk tarlalarını ve yapılan pamuk hasadını hatırlatmıştı. Hammadde olarak pamuk ile mamul madde olarak iplik ve tekstil ürünlerinin dünyaya pazarlanması gerekiyordu. Bu da dönüşümü gerektiriyordu. Dönüşümde en büyük rolü pamuk üretimi ve Mersin limanı oynamıştı.

Pamuk, lifleri için yetiştirilen değerli bir tarım bitkisiydi. Dokuma sanayinin en önemli hammaddelerinden biri olan pamuk lifleri, ucuzluğunun yanı sıra kolayca eğirilebilen doğal bir büküme sahipti. Dokunmadan önce özel bir işlem gerektirmemesi, yıkanmaya karşı dayanıklılığı ve yünden daha sağlam olması gibi üstün niteliklerinden ötürü gerek kumaş, gerek öbür dokumaların üretiminde yaygın olarak kullanılıyordu. Her ne kadar günümüzde, naylon, reyon ve polyester gibi yapay lifler dokumacılık alanında önemli bir yer tutuyorsa da, dünyada hâlâ milyonlarca insan geçimini pamuk tarımından ya da pamukla ilgili bir işten sağlanmaktadır. 

Giderek artan pamuk üretimine karşılık, liflerin tohumlardan ayılması işleminin elle yapılıyor olması pamuğun işlenip satılmasını çok yavaşlatıyordu. Sonunda, 1793’te Eli Whitney adında bir Amerikalı mühendis “çırçır” denen bir makine geliştirerek pamuk liflerinin elle ayıklanmasına son verdi. Tek bir kişinin çalıştırdığı bu makineyle 5060 işçinin elle yapabileceği iş kolayca yapılabiliyordu. Whitney’in çırçır makinesi sayesinde pamuk üretiminin hızla artması, elde edilen pamuğu eğirmek ve dokuyabilmek için daha hızlı ve daha nitelikli tezgâhlara gereksinim doğurdu; bu alandaki  yenilikler ve buluşlarla pamuklu dokuma sanayisi dünyanın en büyük sanayi dallarından biri durumuna gelmişti.

Pamuklu dokuma sanayisi 18. yüzyılda İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin öncü sanayi kollarındandı. Türkiye’de ilk kez 19. yüzyıl başlarında Çukurova bölgesinde ilkel yöntemlerle başlayan pamuk üretimi 1833’te Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’ nın Çukurova yöresini ele geçirmesiyle gelişmeye başladı. 1860 yılından itibaren Süveyş kanal inşaatının başlaması o güne kadar küçük bir balıkçı köyü halindeki Mersin’i birden öne çıkardı. Suya dayanıklı en sağlam kereste sedir, katran olarak ta anılan ağaçtı. Lübnan’ın simgesi olan bu ağaç Lübnan dağlarının yağmalanması sonucu azalınca, Torosların yüksek tepeleri yeni kaynak olarak gözlerin Mersin’e dönmesine yol açtı…

Mısır’daki Süveyş kanalı başta olmak üzere doğu Akdeniz’in diğer tersanelerinin ihtiyaç duyduğu kereste dağların yüksek yerlerinden kesiliyor özellikle Suntras, şimdilerde can çekişen Efrenk/Müftü deresi üzerinden deniz kıyısına ulaştırılıyordu.  Herhangi bir iskele olmadığı için gelen gemilerin kıyıya mümkün olduğunca yaklaşması ve denize giren taşıyıcı işçilerin sığ sularda gemiyle, kara arasında yük taşıması gerekiyordu. Bu ise önemli gecikmelere ve maliyetlere neden oluyordu. Çözüm Mersin limanının ve iskelelerinin yapılmasından geçiyordu. Böylelikle Mersin dünya ticaretine entegre oluyordu. Bu sonuç yabancıların Mersin’e olan ilgilerini arttırmıştı.

1864’te Fransızlarca kurulan ilk çırçır fabrikasını İngilizler ’in Adana, Mersin ve Tarsus’ta kurdukları öbür fabrikalar izledi ve daha sonra başka pamuk işleme tesisleri kuruldu. Zelviyan ve Miğırdiç Kardeşler tarafından kurulan bir çırçır fabrikası 1944 yılında Mustafa Güleç adında bir işadamı tarafından işletilmeye başlamıştı. Fabrika yılda 500 ton pamuk işleme kapasitesine sahip olup, 64 beygir gücünde bir lokomobil ile çalışmaktaydı. Abdülkadir Perşembe tarafından 1937 yılında kurulmuş diğer bir çırçır fabrikası da 50 beygir gücünde bir dizel motorla çalışmakta olup, yılda 500 ton pamuk işliyordu.

Çukurova Grubu kurucuları…

Çukurova Grubu’nun kurucuları Eliyeşil ile Karamehmetler, Tarsus’un büyük toprak sahipleriydi. İki ailenin ilk ciddi girişimi, 1887’de kurulan azınlıklara ait Mavromati ve Şürekâsı İplik Fabrikası’nın 1925’te devralınmasıydı. Eliyeşil ve Karamehmetler, Çukurova Sanayi İşletmeleri’ni kurarak bölgede gayrimüslimlerden sonra sanayiye ilk adım atan Türk ailelerdi.  Türkiye’nin en eski ve en büyük tekstil komplekslerinden biri olan bu tesisler, 1925’te sadece 50 çırçır ve 5 bin iğlik kapasiteye sahipti. 1932’de büyük bir değişim geçiren fabrika, Türkiye’nin ilk modern tesisi hüviyetini kazandı. 1940’lara doğru tarım araçları temsilciliği işine girdiler. Asıl büyük atılım iş makineleri acenteliğiyle geldi. 1949’da işçi sayıları 3 bine ulaşmıştı. Eliyeşil ve Karamehmetlerin Tarsus ve Mersin’de oluşturdukları sanayi kompleksleri binlerce kişiye iş kapısı olmuştu.

1951 yılında Bulgaristan’daki varlıklarından koparılan bizler 4 yıl sonra hala toparlanamamış ve Mersin’deki Göçmen barakalarında yaşamak, çırçır fabrikalarında çalışmak, simit satmak ve sağlıksız koşullarda yaşamak zorunda kalmıştık. Tek kurtuluşumuz, nasıl ve ne şekilde olursa olsun, iyi bir eğitim görmekten geçiyordu. Geçiyordu çünkü yaşadığımız Göçmen barakaları, özellikle yağmur sonraları iyice yaşanmaz hale geliyordu. Yağmur sonrası barakalarımıza dolan çamurlu suyla mı, yoksa bastığımızda ayaklarımızı kurtaramadığımız çamurla mı yaşayacaktık? Hafakanlar basıyordu. Yine de zamanla alıştık ve olumsuzluklara önlemler almaya başlamıştık. Derken yaz tatili bitti, okula başlama zamanı geldi. Günümüzdeki Kuvayi Milliye Caddesi üzerinde aynı adla anılan ilkokula kaydımız yapılacaktı…

209 total views, 2 views today

Share

1951 Bulgaristan Göç Anıları Bölüm 6

 

İlkokul yılları (1953-1955)

Niğde Misli Köyü’nde, 1953-54 eğitim ve öğretim yılını başarıyla tamamlayıp ikinci sınıfa geçmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitapları okuyup bilgi dağarcığımızı doldururken , diğer taraftan da köydeki mağaraların ve kilisenin gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken… Temmuz 1954 sonlarına doğru, bir yıldır Osmaniye’de çalışmakta olan babam gelmişti. Hoş beşten sonra da ‘’Toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Demişti.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… İki yıl önce Osmaniye Yeşilova Köyü’nden gelmiştik Misli’ye. Geri dönecektik, niye gelmiştik. Çevre, okul ve yeni arkadaşlara ne kadar uyum sağlaya bilecektik? Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorularımız yanıtsız kalmıştı. Babam biraz da üzgün ve çaresizlikle ”Osmaniye’de Karaçay kenarında” ev tuttuğunu söylemişti. Çaresiz toparlanmaya başladık. Başladık çünkü Misli Köyünde evimizden başka bir şeyimiz yoktu.  Evi de yemek ve yiyecek yapamayacağımıza göre Osmaniye’ye gitmek zorundaydık.

Kısa sürede toparlanıp 8 km doğudaki Hüyük İstasyonundaki kara tren vagonlarına eşyalarımız yüklenmişti. Yine 350 km’lik tren yolculuğunu üç günde tamamlamış, babamın kiralamış olduğu Karaçay kıyısındaki evimize ulaşmıştık.

Gözlerimi kapatıp o günlere gidiyorum. Sisler arasından babamın kiraladığı evi görmeye çalışıyorum. İki katlı ahşap bir ev beliriyor hafızamda. Hafızamdan çıkıp gelen Karaçay kıyısındaki bu ahşap evin oldukça büyük bir bahçesi var dereye doğru uzanan. Alt katta oturan ev sahibimizin kapısı bahçeye, Karaçay deresine açılıyor. Evin arkasından ahşap merdivenle çıkılan üst kat bize kiralanmış, iki odası var. Odalarında gezindikçe kirişler üzerindeki tahtalar gıcırdıyor. Zemine tahta döşenmiş, gezinirken dikkatli olmak gerekiyor. Alt kattakiler rahatsız etmemek gerekiyor. Yine de arada sırada kardeşimle güreşirdik.

Osmaniye Amanos etekleri

Gözlerim kapalı hayalimi sürdürüyorum. Evden çıkıp dere kenarına yöneliyorum sisler arasından. 1954’lü yıllarda doğal akışına bırakılmış olan derenin dağlardan sürüklediği çalı çırpı ve odunlar kışlık yakacaklarımızı oluşturmuştu. Kış gelmeden toplamıştık ulaşabildiklerimizi. Kışın çok geniş bir akış alanı olan derenin bahar aylarında oluşan adacıklarındaki yabani meyve ağaçlarından meyve topladığımızı anımsıyorum. Özellikle alıç ağaçları bolca bulunurdu bu adacıklarda ve derenin karşı kıyısında. Çiçekleri pembe ve beyaz olarak iki renkte ve dikenli bir ağaç türü olan alıç genelde yabani ortamlarda kendiliğinden yetişirmiş. Babam öyle söylemişti. Bulgaristan’daki köyümüzden geçen dere kenarında da bulunurmuş alıç ağaçları. Meyveleri muşmula ile benzerlik gösteren alıç ağacının meyveleri kırmızı, turuncu ya da sarı renkliydi. Mayhoş bir tadı bulunan alıç ekşi muşmula diye de bilinmekteydi.

Karaçay Deresi’ne komşu olan Osmaniye’nin Karaçay Mahallesi kendi halinde insanların huzur içinde yaşadığı, komşusuna güvenip evinin kapılarını açık bıraktığı, çocukluğumuzda dayanışmanın öneminin bizlere aktarıldığı yoksul fakat yoksun olmayan bir mahalleydi. Ev sahibimizin bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden ailemize ikram ettiği domates, biber, salatalık ve renklerinden ötürü morko dediğimiz Patlıcan hala hatırımdadır. Hatırımdadır çünkü annem patlıcanları dilimler halinde kesip, kızarttıktan sonra bize biftek olarak yedirirdi. Diğer taraftan Koyun, kuzu ve danaların sokaklarda kesilerek satıldığı dönemlerdi. Sakatatları isteyenlere bedava verilirdi. O yönden de oldukça zengindik. Protein ihtiyaçlarımız böylelikle karşılanıyordu. Öyle çok sakatat ürünleri yemiştik ki şimdilerde yanlarından geçmek istemiyorum.

 

Karaçay Deresi Osmaniye…

Amanosların en güney ucunda bulunan İslahiye tepelerinden doğan Karaçay Deresi, 42 km’si Osmaniye il sınırları içinde olmak üzere, 70 km’lik bir akıştan sonra Ceyhan Nehri’ne katılıyormuş. Günümüzde Karaçay Deresi ile ilgili ıslah çalışmalarının yanı sıra mesire alanları da yapılmış. Osmaniye İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü internet sitesinden edindiğim bilgilere göre, şehir merkezine 4 km mesafede bulunan Karaçay mesire alanından sonra da 3 500 metre uzunluğunda, tabiat parkı özelliğinde bulunan vadi sonunda Karaçay şelalesi bulunmaktaymış. Karaçay Deresi dik yamaçlardan aşağıya inerken 25 metre yüksekliğinde Karaçay Şelalesini oluşturmaktaymış. Eşsiz güzellik ve manzara arz eden Karaçay Şelalesi buraya ayrı bir güzellik vermekteymiş.

Ev sahibimizin sebze ikramlarıyla Karaçay deresindeki yabani meyve ağaçlarından edindiklerimizin dışında diğer zorunlu giderlerimiz için paraya da ihtiyacımız vardı. Bu kez pamuk tarlalarına gitmedik ama çapa ve yerfıstığı hasadına gitmiştik.

 

Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu…

Fakir Fukara kesiminin çocuklarına bırakacakları en büyük miras fukaralık ve eğitimsizliktir. Deyimi genelde doğrudur. Babam bu deyimin dışına çıkılabileceğini düşünen, en azından ekonomik yönden orta halli duruma geçmemiz için eğitime olan inancı hiç bitmeyen birisiydi. Babamızın eğitime olan inancı bize de aşılanmıştı. Kardeşimle ben de bu inançla var gücümüzle çalışıyorduk. Yine de düşünüyorum da köylerden benim gibi fukara çocuklarını toplayan Köy Enstitüleri ve devamı olan öğretmen okulları olmasaydı zor yırtardık fakirlik kefenini.

Cumhuriyet İlkokulu Osmaniye

Derken Osmaniye’de okul dönemi geldi çattı. Evimize en yakın okul Osmaniye Cumhuriyet İlkokuluydu. Okul başladığında Misli ’de olduğu gibi burada da doğru dürüst üst baş ve ayakkabımız yoktu. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla okul aile birliği başta ayakkabı olmak üzere, önlük ve kırtasiyelerimizi sağlamıştı. Kendilerine şükran borçlu olduğumuzu hiç unutmadım.

Birinci dönem sonunda ben sınıfın en iyi öğrencisi olmuş, kardeşim de oldukça iyi sonuç almıştı. Sınıftaki başarılı sonuçlar ve fukaralığımız öğretmenlerimizden bazılarını da etkilemişti. Kitap kırtasiye konusunda bize yardımcı oluyorlardı. Birinci yarıyıl karneleriyle eve geldiğimizde, sevgisini pek belli etmeyen ve kendisine göre oldukça katı kuralları olan babam belki de ilk kez ikimizi de öperek kutlamıştı.

Bu arada, aradan 64 yıl geçmesine rağmen hiç unutamadığım ve her zaman hüzünle andığım bir davranış biçiminden söz etmek istiyorum. Öğretmenlerimden bir beni çağırmış ve sağ elinin üstüne, değerini anımsayamadığım, madeni bir parayı koyarak bana vermişti. Neden eliyle vermemişti? Aşağılandığımı hissetmiştim. Sanat Enstitüsü ve Teknisyen okullarında çalıştığım sonraki yıllarda, köylerden gelen fakir aile çocuklarına yardım etmek isterken bana yapılan bu davranışı anımsadım hep. Okulun döner sermayesi aracılığıyla öğlenleri birer tas çorba verilmesini sağlamıştım. Böylelikle ben devre dışı kalıyordum.

 

Annem tekrar hastalanıyor…

Zamanla Karaçay Deresi kıyısındaki ahşap evimizi sevmiş, mahalleden arkadaşlar edinmiştik. Kardeşim ve ben uyum sağlamıştık. Birinci yarıyıl tatilinde de arkadaş sayımızı arttırmış, bu moralle okulun ikinci yarıyılına başlamıştık. Tam her şey yolunda gidiyor derken annem oldukça ağır bir biçimde hastalanmıştı. 1951 yılı Şubat ayının soğuk mu soğuk bir gününde Bulgaristan’dan başlayan göç sırasında hastalanan annem Edirne’de iki ay tedavi görmüştü. Hastalığı sık sık kendisini göstermesine rağmen ilk kez bu kadar ciddiyet göstermişti.

Annemin hastalığının ağırlaştığı Mayıs aylarına doğru, teşhis ve tedavinin Osmaniye sağlık kuruluşlarında yapılamayacağı kararı üzerine Mersin Devlet Hastanesi’ne sevki yapılmıştı. Okulumuzun tatile girmesine daha bir ay vardı. Babam da hem iş peşinde hem de ara sıra Mersin’e annemi ziyarete gittiğinden, kardeşimle ben başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bakıyorduk da… Yeme içme konusunda ev sahibimizin bize yardımcı olduğunu anımsıyorum. Dayanışmanın önemini yaşayarak öğreniyorduk ve öğrenecek çok şeyimiz vardı.

Annemin hastanede olmasına rağmen kendi başımızın çaresine baktığımız gibi, okul ödevlerimizi de hiç aksatmadan yapmıştık. Osmaniye Cumhuriyet ilkokulunda 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılının ikinci dönemini de  başarı ile tamamlamış ve üçüncü sınıf olmuştuk. Birinci sınıfı Niğde Merkez köylerinden Misli/Konaklı’da tamamlamıştık. Bakalım üçüncü sınıfı nerede nasıl tamamlayacaktık? Dördüncü ve beşinci sınıfları düşünemiyordum bile…

 

Mersin’e göçüyoruz…     

Okulun tatile girmesiyle birlikte babam, Annemin Mersin Devlet Hastanesindeki tedavisinin oldukça uzun süreceğini, Mersin’e göç etmemiz gerektiğini söylemişti. Alıştığımız Karaçay Mahallesi, Karaçay Deresi, okulumuz ve arkadaşlarımızdan ayrılmak bizi hüzünlendirse de başka seçeneğimiz yoktu. Kabullendik…

Yeni bir okul, huyunu suyunu bilmediğimiz yeni öğretmenler ve arkadaşlar… Uyum sağlamış ve Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda ikinci sınıfı başarıyla bitirmiştik. Üçüncü sınıfı Mersin’de okuyacağımız kesinleşmişti. Acaba dördüncü ve beşinci sınıfları nerede ve hangi koşullarda okuyacaktık?

Osmaniye Karaçay kıyısındaki, kiralık da olsa, evimizi sevmiştik. İyi anlaştığımız arkadaşlarımız olmuştu. Ayrıca ev sahibimiz de her konuda bize yardımcı oluyordu. Üzgün ve kırılgan olduğumuzu gören babam Mersin’e yabancılık çekmeyeceğimizi söylemişti. Yeşilova Köyünden sonra bizimle birlikte Misli ’ye gelen anneannem ve dayılarım, kuraklıktan sonra Bursa Karacabey taraflarına gitmişlerdi. Cemile Teyzem orada Karagöz ailesinden biriyle evlenerek kalmış, Kurtuldu ailesinin diğer fertleri Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımla anneannem Mersin’e gelmişlermiş. Kerim dayımla Yusuf dayım çırçır fabrikalarında işe bile girmişler. Bu haber içimizi ferahlatmıştı.

1955 Haziran ayı sonlarına doğru arkadaşlarımız ve bize emeği geçen ev sahibi ve komşularımızla vedalaşmıştık. Bir arabaya yüklenen eşyalarımızla Osmaniye Mamure Tren istasyonunun yolunu tuttuk. Ulaştığımız İstasyon oldukça büyük ve heybetli yapıydı. Bir o kadar da sağlam yapılı görünüyordu. Hayranlık duymuştuk. Hayranlık duyduğumuz Mamure tren istasyonunun Osmanlı döneminde, 1898 yılında İstanbul-Bağdat tren hattı kapsamında Almanlar tarafından yapılmış olduğunu öğrenmiştim görevlilerden.

Mersin sahili 1950 (Eski Mersin resimleri alıntı)

Her zaman meraklı, öğrenmeye istekli bir çocuk olmam bazen başımı belaya sokuyorsa da genelde olumlu sonuçlar doğuruyordu. Hayranlıkla seyrettiğimiz istasyonda bir süre bekledikten sonra gelen kara tren vagonlarından birine eşyalarımız yüklenmiş ve Mersin’e doğru yolculuk başlamıştı. Osmaniye, Ceyhan, Yüreğir, Adana, Yenice, Tarsus rotası izlenerek, yaklaşık 5-6 saat yolculuktan sonra Mersin Garına ulaşılmıştı.

 

1955-57 yıllarında Mersin…

Mersin Garı’nın tarihçesinin 1890 yıllarına kadar uzandığını öğreniyorum sonraki yıllarda. Adana-Tarsus-Mersin demiryolu 1886 yılında işletmeye açılmıştı. Günümüzdeki Mersin gar binasının 50 metre doğusunda bulunan küçük istasyondan Gümrük Meydanı’na ve Mesudiye Mahallesi ile Soğuksu Caddesi’nde bulunan Bodosaki’ye ait fabrikalara dekovil hattı döşenmişti.

Bu tarihlerde başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya olmak üzere Mersin’de, 12 ülkenin konsolosluğu bulunmaktaymış. Garın yaklaşık 500 metre güneyinde Akdeniz sahili bulunmaktaymış, babam öyle söylemişti. Günümüzde aynı yerde Mersin Uluslararası Liman İşletmesiyle Atatürk Parkı yer almaktadır.

Osmaniye’den ayrılmadan bir hafta önce Mersin Devlet Hastanesi’ndeki annemi ziyarete gelen babam konaklayacağımız yer konusunu, dayılarımın da yardımıyla çözüme ulaştırmıştı. Eski Mersin Devlet Hastanesinin yaklaşık 600 metre doğusunda, tren garının da yaklaşık 1 500 metre kuzeyinde bulunan hazine arazisine yerleşmişler dayımlar ve diğer göçmenler. Babam da bu hazine arazisi üzerinde dayımlara komşu olacak konumdaki bir yere sazlardan bir baraka yapmış. Tren garında tutulan bir atlı arabayla göçmen barakalarının bulunduğu bu yere ulaşıp, eşyalarımız indirildi. Dayılarımın yardımıyla kısa sürede barakamıza yerleştirildi.

Atatürk Parkı Mersin

Günümüzde Mersin Atatürk Anadolu Lisesi ve çevresinin yer aldığı bu hazine arazisinde portakal ağaçları bulunuyordu. Kardeşim Mustafa ile ben hemen çevreyi keşfe çıkmıştık. Portakal ağaçlarının da bulunduğu bu hazine arazisi içerisinden bir dere de geçmekteydi. Bu iyiydi. Su sorunlarımızın bir bölümü çözülmüş olacaktı. En azından bulaşık ve çamaşır için suyu buradan temin edebilecektik.

Konaklama yerimizden güneye, tren garı tarafına baktığımızda birkaç konut dışında hiçbir yapılanma yoktu. Mersin Tren Garı kolaylıkla görülüyordu. Kuzeye, Toros Dağlarına doğru baktığımızda ise, şimdilerde Toroslar Belediyesinin bulunduğu bu bölgede, şehir mezarlığına kadar birkaç yapı bulunuyordu. Bu yapılardan birinin Kuvayi Milliye İlkokulu olduğunu öğrenecektik bir süre sonra.  Sol tarafımızda, batı yönümüzde ise annemin yatmakta olduğu hastaneyi görmüştük. Aramızda yapı yoktu

Mersin’in en bakir ve en çok fabrika işçisine ihtiyaç duyduğu zamanlarında gelmiştik buralara. Bu yüzden gecekondulaşmaya ve göçmen barakalarına fazla ses çıkaran olmamıştı. Ne de olsa fabrikalar için işçilere ihtiyaç vardı. Üstelik Mersin de henüz bir köy havasından kurtulamamıştı. 

 

Bir balıkçı köyü olan Mersin...

1800’lerin başında bir balıkçı köyü olan Mersin Tarsus’a, Tarsus da Adana’ya bağlı birer yerleşim birimiydiler. 1830’lardan sonra, bölgede pamuk ekiminin başlamasının ardın ilk çırçır fabrikaları, ardından da tekstil fabrikaları kurulmuştu Tarsus ve Mersin’de. Hem tarımdan sanayiye hem de tarımdaki ırgatlıktan sanayi işçiliğine geçişin ilk adımları ortaya çıkmıştı. Şadi Eliyeşil ’in fabrikalarında yüzlerce sanayi işçisi çalışıyordu. Bunların bir bölümünü de Göçmen barakalarında yaşayanlar oluşturuyordu.

Pamuk tarlalarından elde edilen sanayi ham maddesinin işlenmesi için fabrikalara taşınması gerekiyordu. Üretilen tekstilin de dağıtımı, pazarlara çıkabilmesi için ulaşım ağının genişletilmesi zorunluluğu vardı. Arzu edilen ulaşım ağı Tarsus’tan sağlanamaz olmuştu. Başlangıçta bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti. Bunun bir sonucu olarak 1886’da Bağdat Demiryolunun Adana-Tarsus-Mersin bağlantısının kurulmasını sağlanmıştı. Sağlanmıştı çünkü Antik Çağ’dan 17. yüzyıla kadar bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti.  

M.S. 5 yüzyılda Roma İmparatoru Justinaus, özellikle kış aylarında kentte su baskınına neden olduğu için Kydnos/Berdan Nehri’nin yatağını değiştirmişti. Böylelikle bugünkü Tarsus şelalesinin meydana gelmişti. Gelmişti gelmesine ama kentin içinden geçen nehir yatağı kurumuş, bu suyun ulaştığı Regma Gölü olarak bilinen lagün, yeterli suyu alamadığı için, zamanla bir bataklığa dönüşerek liman olarak önemini yitirmesine neden olmuştu. Yeni bir limana ihtiyaç doğmuştu. En yakın liman da Mersin’de bulunuyordu.

1800’lerin ikinci yarısından sonra üretilen hammaddenin taşınmasına yönelik Adana-Tarsus-Mersin Demiryolu ile Mersin limanının kurulması ile birlikte Tarsus önemini yitirmişti. Mersin önem kazandı ve 1864 yılında, idari birim olarak, kaza oldu. 1869’da Belediye Meclisi kuruldu, 1888 yılında da Sancak oldu. Mersin’de ticaret gelişti, 1900’lü yıllarda, günümüzdeki Atatürk Caddesinin devamı olan, Uray Caddesi ticaretin merkezi oldu. Tüccarların konaklaması için Azak Han, taş Han gibi hanlar yapıldı. Müslim ve Gayrimüslimlerin nüfus olarak artması üzerine kiliseler, camiler, sinagoglar ve konaklar inşa edildi.

 

1924 yılında Mersin İl oluyor…

1924 yılında il yapılan Mersin 1933 yılında Büyük Mersin İlini oluşturmak için İçel İline katıldı ve ilin merkezi Mersin oldu. 1930’lu yıllardan itibaren başta Ankara olmak üzere birçok kentin şehir planını yapan Hermann Jansen Mersin Şehir planını da yaptı. Böylelikle bir balıkçı köyü olan Mersin modern bir kent olma yolunda emin adımlarla ilerlemeye başladı.

Bizler Mersin’e, köylülükten modern bir kente dönüşmeye başladığı bir dönemde gelmiştik. Hızla büyümeye başlamış olan Mersin; Mesudiye, Mahmudiye, Nusretiye, Kiremithane, Hamidiye ve İhsaniye gibi yeni mahalleleriyle, Tipik Avrupa Akdeniz kentleri görünümündeki yaşamıyla yeni yüzyıla heyecanla, umutla başlangıç yapmıştı. Yılda 300 ton pamuk işleyip 200 ton bez üreten ve buharla çalışan çırçır fabrikalarıyla da göçmen barakalarına yerleşen bizler için de umut kapısı olmuştu. Büyüklerimiz öyle söylemişti, bekleyip görecektik.

202 total views, 2 views today

Share

Tarsus Şelalesi

Yedi bin yıllık tarihi olan, bir dönem Roma’nın önemli eyaletlerinden biri olup, Kilikya’nın başkentliğini yapan Tarsus önemli bir inanç  turizm merkezi olarak karşımıza çıkıyor. Roma İmparatoru Sezar’ın M.Ö 44 yılında ölmesinin ardından onun yerini alan üç kişiden biri olan Marcus Antonius’un Tarsus’a gelmesiyle, kentin gelişmesinin önü açılmış. Tarihin derinliklerinden günümüze uzanan İçel’in gizemli ilçesi Tarsus, bereket timsali Daniyal Peygamber ile Museviliğin doğduğu yer olmasının yanında Aziz Paul ile Hristiyanlığın, Ulu Camisi ile Müslümanlığın da  önemli bir merkezi olarak biliniyor.

Tarsus Şelalesi

Tarsus Şelalesi

Diğer taraftan, Yedi Uyurlar ve Ashab-ı Kehf turizm açısından öne çıkan mekânlardır. Yedi Uyurlar ve Ashab-ı Kehf bazılarına göre Müslümanların, diğer bazılarına göre de Müslümanlığın değil Hristiyanlığın kutsallarından olarak biliniyor. Ancak, efsaneleri her topluluk kendi açısından yorumlama gereğini duyuyor. Ashab-ı Kehf, pagan kültüründen Hristiyanlığa, oradan da Müslümanlığa uzanan bir süreçtir. Farklı kültürlerin etkileşimine örnek olan bir kült olarak biliniyor.

Mağaralar ise Anadolu’da ve dünyanın değişik ülkelerinde kendilerine atfedilen makam ve anlamları ile farklı dinlerden insanların inandığı ve ziyaret ettiği önemli inanç merkezleri olarak gösteriliyor. Akdeniz’i, Orta Anadolu ile Batı’ya bağlayan en güvenli yolların Tarsus’tan geçmesi ve antik çağda Kilikya Kapısı denilen Gülek Boğazı’nı denetleyen tek kent olması, Tarsus’u lojistik açıdan önemli hâle getirmiş. Dünyanın en eski kütüphanesini Bergama’dan Tarsus’a taşıyan Antonius, şehrin kısa zamanda zenginleşmesini ve dünyanın ilgisini çekmesini sağlamış.

Tarsus

Antik çağda çevresi kent surlarıyla çevrili olan Tarsus’un üç giriş kapısı bulunuyormuş. Bunlar; Adana kapısı, Dağ kapısı ve Deniz/ iskele kapısıdır. Sevgilisi Antonius’la buluşmak üzere Tarsus’a gelen Cleopatra’nın, Gözlü Kule limanına gelip, deniz kapısından şehre girmesi nedeniyle bu kapıya Cleopatra Kapısı denilmiş. 18. yüzyılın sonlarına kadar sağlam olan surlar, 1835 yılında, Osmanlıya isyan ederek Adana’ya kadar gelen Mısır Hıdivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından yıktırılmış, geriye sadece deniz kapısı kalmış.

Tarihte kıyı şehri olduğu bilinen Tarsus, günümüzde denizden yaklaşık 15 km kadar içeride kalmaktadır. Mısır kraliçesi Cleopatra’nın M.Ö. 41 yılında gemileriyle Tarsus’a geldiği bilinmektedir. Dolayısıyla denizle bir bağlantısı olmalıdır. Ünlü tarihçi Amasyalı Strabon yazdığı Coğrafya adlı kitabında Tarsus’un deniz ile bağlantısının bir lagün kanalıyla sağlandığından bahsetmektedir. Aynı yazar Kydnos /Berdan nehrinin şehrin ortasından aktığını, daha sonra bu lagün gölüne aktığını belirtmektedir.

Tarsus Şelalesi

Tarsus Şelalesi

Toplam uzunluğu 142 kilometre olan Berdan Nehri Toros Dağlarında doğup, Tarsus ovasında geniş yaylar çizerek Akdeniz’e dökülür. Asıl adı Kydnos olan Berdan, Soğuk Su anlamına gelmektedir. Kydnos kentinin ki günümüzün Tarsus İlçesi’dir, Tarsus Ovasında kurulmasının en önemli nedeni Kydnos/Berdan Nehridir. Berdan Nehri, Tarsus’un zenginleşmesini sağlamış. Tarsus tarihinde belirleyici özelliği olan nehir, gemilerin Akdeniz’den Tarsus’un içine girebilmesine olanak verdiği için ticaretin gelişmesini ve şehrin zenginleşmesini sağlamış.

Bugün debisi düşse de geçmişte sıkça yatağından taşması nedeniyle, M.S  527-565 yılları arasında yaşayan Roma İmparatoru Jüstinyen tarafından yatağı değiştirilmiş. Roma döneminin sonuna kadar kullanılan Konglomera adındaki nekropol alanına yönlendirilmiş. Berdan Nehri’nin döküldüğü bu yerdeki basamaklı oda mezarlar nedeniyle de birkaç metrelik bir yüksekliği olan Tarsus Şelalesi oluşmuş. Şelalenin biraz ilerisinde bir yol kenarındaki parkın içinde kalan Jüstinyen Köprüsü de nehir yatağının değişmesiyle kullanılmaz hâle gelmiş.

Tarsus

İlk yapıldığında 21 gözlü olan taş köprünün bugün üç gözü görülebilir durumda, o da çevresinde yapılan restorasyon çalışmaları sayesinde. Bizans İmparatoru Jüstinyen tarafından yaptırılan köprü, Osmanlı döneminde köprülerden alınan baç vergisi/geçiş ücreti nedeniyle bu isimle de anılıyor.Yedi bin yıllık tarihi olan peygamberler kenti Tarsus anlatmakla anlaşılabilecek gibi değil. Çukurova’ya yolunuz düşerse Tarsus’a da uğramalısınız.

1,256 total views, no views today

Share

Silifke Azize Thecla Kilisesi

20 Nisan 2015 Pazartesi…

Mersin’den saat 09,00’da hareketle saat 11,00 civarında ulaştığım Silifke’de Göksu nehri boyunca Roma Köprüsüne doğru yürümüş, sonra da Silifke Kalesi’ne çıkmıştım. Kaleyi gezip, fotoğraflarını çektikten sonra Göksu Nehri ve deltasını en iyi görebileceğim bir yer aradım. Kartal yuvasını andıran Kale surları üzerinden Göksu Nehri çevresinde gelişmiş olan Silifke’nin, panoramik ve doyumsuz manzarasını seyrettikten sonra kaleden inmiştim.

Başta Meryemlik olarak da bilinen Ayatekla Kilisesi olmak üzere, Atatürk Evi-Etnografya Müzesi ve Roma tapınağını görmek istiyorum. İnönü Bulvarı’na giriyorum. Bir süre sonra sol tarafta Atatürk Evi-Etnografya Müzesi, sağ tarafta da Roma Tapınağı Müzesi’ni görüyorum…

SilifkeÖnce Atatürk Evi-Etnografya Müzesi’ne yöneliyorum. Saray Mahallesinde, İnönü Bulvarı’na çıkan 137. Sokak içinde bulunan Atatürk Evi bahçe içinde iki katlı kâgir bir yapı… Atatürk’ün 25 Ocak 1925 Salı günü Silifke’ye geldiğinde misafir edildiği ev müzeye dönüştürülmüş. O tarihlerde Silifke Belediye Reisi Hacı Hulusi Efendi’ye ait bir evmiş. Varislerine intikal etmiş olan bu tarihi ev, 1982 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırılmış. 1983 yılında başlayan onarım ve yenileme çalışmaları 1986 yılında tamamlanmış ve müze olarak hizmete girmiş.

Müzeye giriyorum. Alt katında İlçe Halk Kütüphanesi ve idare bölümleri yer almış. Duvarlarındaki panolarda, Atatürk’ün Silifke’yi ziyaretleriyle ilgili fotoğrafları var. Üst kata çıkıyorum. Bu bölüm Atatürk Evi ya da müze-ev olarak düzenlenmiş. Klasik Osmanlı evlerinde görüldüğü gibi, merkezde herkesin toplanabileceği bir sofa bulunmakta… Bu sofaya açılan misafir odası, oturma odası ile ona bağlantılı namaz odası, mutfak ve mutfağa bağlantılı iş odası bulunuyor. Odalar, o dönemin ve yörenin özelliklerini yansıtacak eşyalarla bezenmiş. Bir başka deyişle, küçük ve sınırlı bir etnografya müzesi görünümü kazandırılmış.

Müzeden çıkarak, tekrar İnönü Bulvarı’na giriyorum. Bir süre sonra da Roma Tapınağı Müzesi’ne ulaşıyorum. Ulaşıyorum ulaşmasına da müze kapalı. Restorasyona girmiş. Bir de girmeseymiş hali niceymiş!..Tellerle çevrilmiş müze alanı bir harabe ve adeta bir çöplük…Utandım ve üzüldüm.Tapınakla ilgili internetten derlediğim bilgilere bakıyorum. M.S. 5.yüzyılda yaşamış olan Tarihçi Zosimos’a göre Tapınak, Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’a bir şükran ifadesi olarak yapılmış. Silifke ovasındaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Apollon’dan yardım isteyen dönemin ova halkı, Apollon’un gönderdiği kuş sürülerince çekirgelerin yok edilmesi üzerine tapınağı yapmışlar.Tapınağın işlevi ve işleyişi konusunda değişik görüşler vardır. Bazı tarihçilere göre burası, St. Paulus’un kiliseye dönüştürdüğü Roma Zeus tapınağı ya da 5. Yüzyılda kiliseye dönüştürülen Afrodit tapınağıdır. Kazılardaki bazı bulgulara göre de,  kente batı yönünden girilen kapının sütunlu caddesidir. Tapınakla ilgili yorumlar ne olursa olsun, önemli ve turist çekecek bir ören yeri olduğu anlaşılıyor. Anlaşılıyor da bu haliyle yüzüne bakılmaz..Gerekli restorasyonun özenle ve ivedilikle yapılarak, bir an öce müze olarak ziyarete açılmasını bekliyoruz.Tel çitler arasından zorlukla birkaç fotoğrafını çektiğim tapınaktan ayrılarak, tekrar geri dönerek, 475. Sokak üzerinden Alpaslan Türkeş Bulvarı’na çıkıyorum.

Silifke-001Google haritalardan edindiğim bilgilere göre, bulvarın güneyinde Ayatekla Sokak bulunuyor. Bu sokak beni, yöre halkının deyimi ile Hristiyanlığın en eski ve en önemli merkezlerinden biri olan Meryemlik’e götürecek. Aslında Meryemlik, Silifke Ayatekla Kilisesi Müzesidir. Kent merkezinden yaklaşık 4 km uzakta olduğu yazılır tanıtım broşürleri ya da Vikipedi’de.

Ben, olmayan yol levhalarından ötürü, yolları şaşırarak 5 km’den fazla yürüdüğümü sanıyorum. Alpaslan Türkeş Bulvarı’na ulaştığımda Ayatekla Kilisesi ile ilgili herhangi bir levha ya da sokak adı göremediğimden, gözüme ilişen bir kahvehanedeki insanlardan yardım istiyorum. Yolu tarif ederken, yayan gideceğimi öğrendiklerinde, çok uzak olduğunu ve yolların da çok eğimli olduğunu vurguladılar. Anladığım kadarıyla tekrar Silifke Kalesi yüksekliğine tırmanmam gerekiyordu. Daha önce de söylediğim gibi yolları şaşırarak, oldukça dik ve kıvrımlı yollarda zorlanarak bir saatte Ayatekla Kilisesi’ne ulaştım.

Efsaneye göre, İsa Peygamber’in havarilerinden biri olan St. Paulus’ün vaazlarından etkilenen 17 yaşındaki Thekla kendini Hristiyanlık dinine adar. St. Paulus’ün bu değerli öğrencisi Konya ve Yalvaç’ta Hristiyanlığı yaymak için propaganda yaparken paganların baskılarına maruz kalır.

Öldürüleceğini öğrenen Thekla kaçıp Seleukia ya da Silifke’ye gelir ve bir mağarada saklanır. Sığındığı mağaradan yöredeki insanlara çok tanrılı dine karşı Hristiyanlık inancını yayar. Efsanelere göre mucizeler yaratarak hastaları da iyileştirir. Yine öldürüleceği bir sırada bu mağarada kaybolduğuna inanılır. Aya Thekla’nın içinde yaşadığı mağara onun kayboluşundan sonra Hristiyanlarca kutsal sayılmıştır. Mağara, Hristiyanlık M.S. 313 yılında serbest bırakılıncaya kadar gizli bir ibadet yeri olarak kullanılmıştır. Bu mağara daha sonra 4. yüzyılda kiliseye dönüştürülmüş.

Hristiyanlığın resmen kabulünden sonraki dönemlerde birçok yapı ile bezenen Meryemlikte, Mağara Kilisesinden başka, bu mağaranın üzerinde bugün sadece apsisinin bir bölümü ayakta kalan Azize Thekla Kilisesi; imparator Zenon tarafından Aya Thekla’ya ithaf-en yaptırılan kilise ile Kuzey Kilise; hamam, birçok sarnıç, mezarlıklar ve şehir suru kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.

Oldukça zorlu bir yürüyüşle bir saatte ulaştığım Meryemlik ya da Ayatekla Kilisesi buluntu ve kalıntıları zahmetime değdi…Görmesem olmazdı…

1,265 total views, no views today

Share

Silifke Kalesi Mersin

20 Nisan 2015 Pazartesi Mersin…

Yıllar önce Alanya’dan, sahil karayolu ile Mersin’e giderken bir kartal yuvasına benzeyen Silifke Kalesi’ni görmüştüm. Oldukça heybetli ve Silifke’ye hâkim konumdaki bu kaleyi görme isteği doğmuştu içimde. 2015 yılını beklemem gerekiyormuş. 20 Nisan 2015 Pazartesi günü, Mersin’den bindiğim bir dolmuşla 90 km uzaklıktaki Silifke’ye bir buçuk saat sonra ulaştım. Feyyaz Bilgen Köprüsünde inerek, Göksu Nehri boyunca, Silifke Kalesine doğru yürüdüm. Roma Köprüsü ve civarında fotoğraflarımı çektikten sonra, köprünün güneyinde kalan Alaaddin Camisine girdim.

Silifke

Alaaddin Camisini gezdikten sonra, rotamı 505. Sokak üzerinden Silifke Kalesi’ne çevirdim. Arnavut kaldırımlı ve eğimli olan bu sokakta yaklaşık 350-400 metre gittikten sonra, Şehit Yarbay İlhan Akgün ilk ve ortaokuluna rastlıyorum. Hata yapmamak için, okul kapısında bulunan bir öğrenci velisinden de rota konusunda yardım istiyorum. Doğru yolda olduğumu söyleyince okulun kuzeyinden bir yay çizerek, 474. Sokak başlangıcına ulaşmak için,  bir 400 metre daha gittiğimi sanıyorum. Oldukça yüksek bir tepe üzerinde olan kaleye ulaşabilmek için fizikteki vida uygulaması yapılmıştı izlediğim yol için. Eğimi azaltarak, fakat yolu uzatarak yükseklere çıkma kolaylığı sağlanmıştı. 474. Sokak üzerinde, dönerek, yaklaşık 1200 metre daha gittikten sonra, 185 metre yükseklikteki Kale Restoran’ın bulunduğu yere ulaşmıştım.

Silifke Kalesi surları ve burçları altında bulunan bu yeme içme mekânı Kale Restoranın muhteşem manzaralı bir terası bulunmakta… Bu terastan bakınca bütün Silifke adeta ayaklarınızın altında… Kıvrılarak Akdeniz’e doğru akmakta olan Göksu Nehri de çok güzel görüntü oluşturuyor. Biraz daha ileri bakıldığında bütün ovaya yayılmış olan Göksu Deltası kendini gösteriyor. Göksu Nehri üzerinde göz gezdirerek kaleye doğru gelirseniz Roma Köprüsünü de panoramik olarak görme şansına erişirsiniz. Manzara muhteşem gerçekten…Eski Yunan kentlerinde en önemli yapıların ve tapınakların bulunduğu iç kale, genellikle yörenin en yüksek tepesi üzerinde bulunurdu.  Korunaklı ve dayanıklı surlarla çevrili bu yerde kentin koruyucusu durumunda olan tanrıların tapınakları ve onların gölgesi olan kralların konutları olurdu.

Yüksek şehir anlamına gelen akropollerin yerini yüksek tepelerdeki kaleler alıyordu Anadolu’da… Akropoller, düşmanlarına karşı savunma işlevinin dışında, yöneticilere özel bir ayrıcalık sağlıyordu. Tanrılara yakın olma ve tanrılaşma duygusu yaratıyordu dönemin kral ve sultanlarında. Sanıyorum Kale Restoran gibi yerlerde yemek yemekte olanlar da aynı duyguyu tatmakta, kısa süreli de olsa kendini tanrı gibi hissetmektedirler. Yemek yemesem de, 185 metre yüksekteki terastan Silifke’yi seyretmek tanrıya yakın olma duygusu yarattı bende de… Kale Restoran’ın terasından yeterince Silifke’ye bakıp, fotoğraflarını çektikten sonra, herhangi bir hizmetin olmadığı restaurantın görevlilerinden birinden yardım istedim, kalenin açık olduğunu öğrendim.

Silifke

Tekrar tırmanarak girdiğim Kale ve kaledeki arkeolojik eserlerin korunması konusunda bir önlem alınmadığı gibi, herhangi bir görevli de yoktu. Sadece sur duvarları önüne oldukça büyük bir levha dikilerek Silifke Kalesi ve kazılarla kazı başkanı hakkında Türkçe ve İngilizce bilgi verilmişti. Levhadaki bilgilendirme yazılarını okudum. Anladığım kadarıyla kale, bu günkü durumu ve konumu ile bir Orta Çağ yapısı…

Bilgilendirme levhalarına göre Silifke Kalesi’nin bulunduğu yer Tunç Çağı’ndan beri kullanılan bir yerleşkedir. Kazılarda bulunan Hitit yazıtlarından anlaşıldığına göre Kale, Ugarit Krallığı ile deniz ticareti yapan,  M.Ö. 13. Yüzyıla ait Ura Kenti’nin halkı tarafından yapılmış. M.Ö. 712 yılında Asur Kralı II. Sargon tarafından yeniden düzenlenmiş ve bu yerleşkeye Harrura adı verilmiş. Klasik Dönem’de Kokysion Oros olarak bilinen kalenin tepesinde, eskilerin Atena Kanetis’e sundukları bir tapınak bulunuyormuş.

Silifke Kalesi; M.Ö. 321 ile M.S. 95 yılları arasında hüküm süren Selefkoslar zamanında ve M.S. 95 yılından 395 yılına kadar Romalılar tarafından kullanılmış olmalıdır. 7. Yüzyıla kadar Bizans yönetiminde kalan kale, Arap saldırılarına karşı Kilikya kıyılarını korumak amacıyla yeniden düzenlenmiş ve güçlendirilmiş. 1104 yılında Amiral Euthathius’un Silifke Kalesi’ni almasından sonra Bizans İmparatoru I. Alexius’un emri ile eski kale, yeni bir plana göre genişletilerek, bu günkü kalenin ana bölümünü oluşturulmuştur.

Haçlılar döneminde kale Rodos Şövalyelerine devredilmiş ve 1210 yılından itibaren şövalyelerin denetiminde kalmıştır. Daha sonraları, Karamanoğulları ile Osmanlılar arasında uzun süre anlaşmazlık konusu olan kale, 1471 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından fethedilerek Osmanlı yönetimine geçmiş.

Bilgilendirme levhasındaki yazıları okuyup kale surları çevresinde eğimli, bozuk ve taşlı bir yolda bir hayli yürüdükten sonra, doğudaki kemerli giriş kapısından kale içine ulaşabildim. Dediğim gibi, arkeolojik buluntuların korunması için bir görevli yoktu. Kalenin içinde kemerli galeriler, su sarnıçları, depo ve ev kalıntıları bulunmakta… Kazı yapılan bölgelerde bazı buluntuların ve duvarların üzeri kapatılarak, asgari ölçüde korunmaya çalışılmış.

Oval biçimindeki bir arazi üzerine yerleştirilmiş olan kalenin, yarım daire üzerine oturmuş 23 burcu bulunmaktadır. Oval olarak tanımlanan elipsin büyük eksen uzunluğu 350 metre, küçük eksen uzunluğu 100 metredir. Silifke’nin kuzeyinde, göğe doğru yükselen bir tepenin üzerindeki kalenin, eskiden kuru bir hendekle çevrili surlarının yüksekliği de 148 metreyi bulmaktadır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde, Yıldırım Beyazıt dönemine ait bir cami ile 60 kadar evden söz edilmektedir.

Kale duvarları üzerinden de Silifke’nin panoramik ve muhteşem bir manzarası vardı. Bu manzarayı taçlandıran Göksu Nehri ‘de bir yılan gibi kıvrılarak Akdeniz’e uzanıyordu…Silifke ve Göksu Nehri’nin panoramik fotoğraflarını çektikten sonra, kaleden ayrılarak Göksu Deltasına doğru yola koyuldum.

1,153 total views, 4 views today

Share

Silifke’ye Panoramik Bir Bakış

20 Nisan 2015  Mersin…

Yıllar önce Alanya’dan, sahil karayolu ile Mersin’e giderken bir kartal yuvasına benzeyen Silifke Kalesi’ni görmüştüm. Oldukça heybetli ve Silifke’ye hâkim konumdaki bu kaleyi görme isteği doğmuştu içimde. 2015 yılını beklemem gerekiyormuş. 20 Nisan 2015 Pazartesi günü, Mersin’den bindiğim bir dolmuşla 90 km uzaklıktaki Silifke’ye bir buçuk saat sonra ulaştım. Gözlerimi dört açmış, Göksu Nehri ile üzerinden geçeceğimiz köprülerden birini görmeye çalışıyordum. Göksu Nehri’ne yaklaşık 20 metre varken, adının Feyyaz Bilgen olduğunu öğrendiğim köprüyü gördüm. Dolmuşun kaptanı da onaylayınca araçtan indim.

Silifke Mersin

Silifke Mersin

Öncelikle, köprü girişinin sağında kalan ve ilgimi çeken Parka giriş yaparak, gözden geçiriyorum. Güzel bir çevre düzenlemesi vardı. Her yaştaki konuklarının ihtiyaçlarını giderecek şekilde donatılmıştı. Parkı dolaştıktan sonra Göksu kıyısına yaklaşarak, nehrin ve çok uzaklarda bir kartal yuvası gibi görünen Silifke Kalesi’ni de içine alacak şekilde fotoğraflar çekiyorum. Köprü üzerinden Göksu’ya bakarken, bir taraftan da internetten edindiğim elimdeki notlara bakıyorum. Silifke’ye güzellik katıp, hayat veren Göksu Nehri’ni de tanımak gerekiyor bu arada.  

İçel İlinin en önemli akarsuyu olan Göksu,  iki kol halinde Orta Toroslar’dan doğar. Güney kolu Geyik dağlarından, diğer kol ise Haydar dağlarından kaynaklanır. Bu iki kol Mut ilçesinin güneyinde birleştikten sonra Göksu adını alır. Uzunluğu yaklaşık 260 km. olan Göksu Nehri, Taşucu ve Silifke arasında bir delta yaparak Akdeniz’e dökülür.

Yaban hayatı açısından çok zengin olan Göksu deltası “Uluslararası Kuşları Koruma Derneği Konseyi”  tarafından Avrupa ve Ortadoğu’nun önemli kuş cennetlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Göksu deltasında 300’den fazla kuş türü yaşamaktadır. Delta, özellikle saz horozu, yaz ördeği, flamingo, balıkçıl, pelikan, pas-baş, dalagan, angıt, turaç, mahmuzlu kız kuşu, uzun bacak batak kırlangıcı, İzmir yalıçapkını, arıkuşu, bıyıklı saz bülbülü, dikkuyruk ve ötleğen kuşlarının Türkiye’deki başlıca üreme alanıdır.

İnternet Vikipedi bilgilerini gözden geçirdikten sonra, köprü üzerinden batıya bakıyorum. Yaklaşık bir km uzaklıkta bir taş köprü ile yaklaşık 3 km uzakta ve denizden 300 metre yüksekteki Silifke Kalesi görünüyor. Bu muhteşem görüntüyü seyredip fotoğrafladıktan sonra, nehrin diğer kıyısını geçtim. Nehrin her iki yakasına bisiklet ve yaya yolları yapılmış. Bana göre, Göksu’nun güney kıyısından yürüyerek Taş Köprüye gitmek istiyorum. Yaya yolu girişinin solunda Saklı Bahçe Cafe Restoran bulunuyordu. Hemen arkasına rengârenk koltuk, sandalye ve masaların yanına salıncaklı bir divan da yerleştirmişlerdi. Oturup bir şeyler içmek zaman kaybı olacaktı, yürümeye devam ettim. Çevre düzenlemesi mükemmeldi. Yaklaşık 400 m sonra Göksu Parkı ile karşılaştım. Adım başı ağaç görünümlü masalar ve banklar konulmuştu. Çiçekli büyük ağaçların yanı sıra çalı türü bitkiler de vardı.

SilifkeFeyyaz Bilgen Köprüsü’nden ayrıldıktan 20 dakika sonra Roma Köprüsü üzerindeydim. Adana’daki Taş Köprü’ye benzetmiştim. Bir farkla, Adana’daki köprünün 14 gözü ya da kemeri bulunurken, bu köprünün sadece 5 kemeri vardı. Köprü M.S. 77-78 yıllarında Kilikya Valisi L. Octavius Memor tarafından, Roma İmparatoru Vespasianus ve oğulları Titus ile Domitianus adına yaptırılmış. Göksu Irmağındaki bu Taş Köprü 19. yüzyılın sonlarına kadar orijinal şeklini korumuş. Birçok defa onarım görmüş ve tadilat yapılmış. Bilinen en büyük onarım 1875 yılında Silifke Mutasarrıfı Mehmet Ali Paşa tarafından yaptırılmış. Gerçekte 7 gözlü olan Roma Köprüsü, onarım ve tadilatlar nedeniyle, gözlerden ikisi toprak altında kalmış. 5 kemerli kalan köprü üzerinde 1972 yılında genişletme çalışmaları yapılmış ve motorlu taşıt trafiğine açılmış. Köprünün temelleri korunmuş, üzeri modern bir yapıya kavuşturulmuş.

Roma Köprüsü’nün diğer tarafına, kuzey ucuna geçiyorum. Sağında, Abdi İpekçi Caddesi bölümünde belediye ekiplerince nehir kıyısındaki ağaçların bakım ve budama çalışmaları yapılıyordu. Bir taraftan da yaya ve bisiklet yolunda onarım gerçekleştiriliyordu. Basamaklı bir merdivenden inerek, köprü ve köprü kemerleriyle Silifke Kalesi’nin en iyi görüntüsünü yakalamaya çalışıyorum. Uygun bir pozisyon yakalayıp, fotoğraflar çekildikten sonra köprünün diğer tarafında bulunan parka giriyorum. Adının Türkmen Güzeli Parkı olduğunu öğrendiğim bu parkta elinde bir buket çiçek bulunan bir kadın heykelini görmek oldukça ilginç geldi bana.  Parktan çıkarak, tekrar nehrin güney yakasına geçiyorum. Tam karşıda, adının Alâeddin olduğunu öğrendiğim bir cami görüyorum. 

Taş köprünün tam karşısında bulunan Alâeddin Camisi, Selçuklu Sultanlarından Alâeddin Keykubat döneminde yapılmış. Adı buradan geliyor. Kent merkezinde bulunduğundan, Merkez Camii olarak da biliniyor. Dikdörtgen planlı olan caminin içi, ikişer sütunun ayırdığı üç galerilidir. Orta galerinin karşısında Selçuk süslemeleri olan taş mihrap bulunmaktadır. Caminin ilk yapılışında son cemaat yeri yoktur. Mihrabın iki tarafında pencereler bulunmaktadır. Düz tavanlı cami mihrabının üzerine küçük bir kubbe oturtulmuştur. Selçuklu özelliği göstermeyen basık bir minaresi olan cami1989 yılında restore edilmiştir.

Camiden çıkarak, önce ara sokaklardan birine sonra da Fevzi Çakmak Caddesi’ne çıkıyorum. Yeni rotam Silifke Kalesi olacak. Cadde üzerindeki dükkânlardan birindeki bir genç arkadaştan yardım istiyorum Silifke Kalesi için. Bana, hemen yanı başımızda bulunan 505. Sokak üzerinden Silifke Kalesi’ne ulaşabileceğimi söylüyor. Teşekkür ederek, oldukça eğimli olan 505. Sokak’ta yürümeye başlıyorum… Yaklaşık yarım saat sonra da kalenin eteklerinde oluyorum.

Silifke Kalesi izlenimlerimi bir sonraki yazıya bırakıyorum…

1,148 total views, 6 views today

Share

Pompeiopolis Antik Kenti Mersin

Soloi-Pompeiopolis, Mersin’in Mezitli ilçesinin Viransehir beldesinde yer almaktadır. Yörenin en eski ve en önemli antik kentlerinden biridir. Yöre halkı arasında Soli olarak bilinmektedir. Antik kent büyük ölçüde yerleşkelerin arasında kalmış, adeta yüksek katlı yapıların arasında kaybolmuş. 1999 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Remzi Yağcı’nın başkanlığında kazısı başlatılan Soli ören yerinde çalışmalar periyodik olarak devam etmektedir. Antik kentteki kazılar sütunlu cadde ve Soli Höyük olmak üzere iki alanda sürdürülmektedir.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Soloi-Pompeiopolis 19. yüzyılda Avrupalı gezginler tarafından sıkça ziyaret edilen yerlerden biri olmuştur. Soloi-Pompeiopolis ziyaretine ilişkin en erken kaynak olarak Kaptan Francis Beauford’un Karamania adlı eseri gösteriliyor. 1811-1812 yılları arasında, Kraliyet Donanması’na ait bir gemiyle sefere çıkan Beauford, Küçük Asia’nın Güney kıyılarının haritasını çizmiş, seyir ve hidrografik yapısını belirlemiş, deniz kaynaklarını saptamıştı. Antik Çağ’a olan ilgisi ve geniş bilgi birikiminin de yönlendirmesiyle, bu kıyılarda sıralanan ören yerlerini incelemiş, ölçümlemiş, planlarını ve resimlerini çizmiştir. Londra’ya dönen Beauford, incelemelerine ait rapor ve haritalarla birlikte, Karamania adlı kitabını da hazırlamış ve bastırmıştır.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Beauford Pompeipolis Antik Kent’ine de uğramış ve kente yaklaşırken de duygularını şöyle anlatmıştır. ‘’Sonunda, Pompeipolis ya da Soli’nin uzun sütunları ve yükseltilmiş tiyatrosu, ufkun üzerinden görüş alanımıza girdi. Soli’nin görünüşü onun görkemi hakkında kılavuzların anlattıklarını doğrular biçimdeydi. Biz de hiç düş kırıklığına uğramamış olduk. Karaya çıkıldığında karşılaşılan ilk şey, paralel kenarlı ve değirmi uçlu güzel bir liman ya da havzadır.” Görüldüğü gibi, Soloi-Pompeiopolis limanını paralel kenarlı değirmi uçlu güzel bir liman olarak tanımlamıştır. Elli ayak kalınlığında yedi ayak yüksekliğinde duvarlar ya da mendireklerle çevrilip, biçimlendirilmiş yapay bir liman olduğunu kaydeder. Soloi-Pompeiopolis Antik Kenti’ne gelen diğer ziyaretçilerin izlenimleri de oldukça çarpıcı ve olumludur. Limanın, açık denizden görkemli bir görüntüsü vardı. Çengel gibi kapanan dalgakıranları, uzatılmış yarı dairesel ve iki katlı yapısı, çatısında yükselen küp biçimindeki deniz fenerleri kötü havada ya da gece gelen teknelere yol gösteriyordu.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Limanın güvenliği için askerler, caddenin kuzey-doğusundaki höyüğün üzerinde höyüğü ortalayarak dolambaç biçiminde dolanan kulelerden denizi ve karayı sürekli gözetim altında tutuyorlardı. Romalıların Pax-Romana adına verdikleri kentleşme bilincinden Soloi de payını almıştır. Limanlar, İmparatorluk genelinde belirgin ve çarpıcı bir ortak kültür görüntüsü ile donatılmıştır. Roma Liman Kentleri, günümüzdeki hava alanı binalarının bir ülkeye giriş binaları gibi, önemli bir yapıya sahiptir. Limanlar; çevresinde depo, ambar, ofis gibi salt işlevselliğe yönelik değildir. Yapı, Limanı çember gibi saran klasik biçemdeki yapı dizilerinin tam ortasında, sahne dekorlarını aratmayan görkemli bir kompozisyon oluşturur. Ayrıca liman girişinin karşısında bir portikonun yükseldiğini ve bunun sütunlu bir caddeye açıldığını yazar. Sütunlu cadde 450 metre uzunluğundadır.  

Pompeipolis Antik Kenti

Pompeipolis Antik Kenti

Doğuya özgü Roma sütunlu caddelerinin merkezi konumu her yerde insanları buraya çekiyordu. Örneğin bir Romalı da, Bizanslı da sütunlu caddede dolaşıp, limana doğru yürüyerek buraya gelen ticari teknelere şarap, tahıl, zeytinyağı ve canlı hayvanların yüklenişini, kölelerin ve askerlerin getirilişini izleyebiliyor, günlük yaşamında dinlenirken rıhtımda balık tutabiliyordu. Sütunlu Cadde’de genelde soylular, kamu görevlileri,  tüccarlar, zanaatkârlar ve özgür halk geziyordu. Bunların arasında yerli halktan Yahudi ve Fenike kökenliler olduğu gibi, Kıta Yunanistan ve Roma’dan gelen Grek ve Latinler de vardı. Özgür vatandaşlardan dedeleri korsanlık yapanlar, atalarının aralarında gerçek entelektüellerin de olduğunu ancak Helenistik Dönem’in sonunda dağılan devlet otoritesinin istikrarsızlığı nedeniyle korsanlığa başladıklarından söz ediyor bir yandan da baskıcı rejimler karşısında özgürlüğe düşkünlüklerini vurguluyorlardı. Liman onlar için özgürlük demekti. Çünkü orada yalnızca mallar değil fikirler de değişiyordu. Kimi zaman Sütunlu Cadde’de karşılaşan aydın kesimden soylular, Cilicia Campestris’in nefis üzümlerinden yapılma özel kav şaraplarını yudumlarken, hararetle felsefi tartışmalar yapıyorlardı. Konu genellikle aynı olup, Siyaset ve Doğu-Batı İlişkileri tartışılırdı. Doğunun Stoacı felsefesini, batının Yeni Plâtonculuğuna ve Aristotelesçiliğine karşı savunuyorlardı. Çünkü dünya olaylarına doğunun kaderci bakış açısı onlara huzur veriyordu.

Pompeipolis Antik Kent

Caddedeki Sütunlar korint ve kompozit baslığa sahiptir. Beauford, bu gün bile 25 tanesi ayakta duran Sütunlu Cadde’deki 200 sütunun 44’ünün ayakta olduğunu kaydeder. Kompozit baslıklarda insan, hayvan ve tanrı figürleri islenmiştir. Sütun konsolları üzerinde duran Nemesis gibi Tanrı-Tanrıça ve Pompeiopolis için önemli kişilerin heykelleri burada gezinti yapanlar için ayrı bir ilgi alanıydı. Bulunan kompozit sütun başlıkları Mersin Müzesi’nin bahçesinde sergilenmektedir. Sütunların bazılarında heykel kaideleri ve yazıtlar dikkat çeker. Mersin ve çevresinin tarih öncesi çağları konusunda iki önemli merkez bize bilgi sağlar. Yumukktepe ve Gözlükule’de yapılan kazılar bölgenin Neolitik döneme kadar tarihlenmesine izin verir. Soloi-Pompeipolis’te yürütülen kazılarda bulunan Neolitik ya da Kalkolitik döneme ait olduğu düşünülen orak ve delgi parçaları, yine kireçtaşı dibek tasları kentin tarihini oldukça eskiye dayandırmaktadır. İ.Ö. 6. yüzyıla kadar bölgenin yazılı tarihi Hurri, Luwi, Arzawa ve Kizzuvvatna gibi yerel krallıklar ve bunların kültürleriyle, buraya daha sonraları egemen olan Hitit, Asur ve Babil Krallıklarının tarihleri ile iç içedir. Antik kaynaklara göre kent, Ovalık Kilikia’nın batı sınırı kabul edilmiştir. Kent’in kurulusu İ.Ö. Birinci Binyılın başlarından itibaren devam eden Helen kolonizasyon hareketine tarihlenir. Kentin kurulusu İ.Ö. 700 yılları olarak belirlenmiştir. Soloi Kenti, Rhodos’daki Lindos kentinden gelenler tarafından koloni haline getirilmiştir. Kent, İ.Ö. 4. yüzyılın ortalarından itibaren Pers egemenliğine girmiştir. Soloi, İ.Ö. 333 yılında Büyük İskender tarafından fethedilmiştir. İskender’in ölümünün ardından Seleukos Krallığı’nın hâkimiyetine girmiş ve en parlak çağını bu dönemde yaşamıştır. Kent, İ.Ö. 70 yılında Armenia kralı III. Tigranes tarafından yağmalanmış ve halkı da Tigranokerta’ya sürülmüştür. Bölgede baş gösteren korsan sorununu çözmek için Roma Devleti tarafından görevlendirilen prokonsül Pompeius Magnus korsanlara karşı başarılı olmuştur. İ.Ö. 66 yılında boşaltılmış durumda olan Soloi’a ya gelerek korsanlardan sağ kalıp, bağlılık gösterenleri buraya yerleştirmiştir. Ayrıca Pompeius, kente “Pompeiopolis” adını vermiştir.

Pompeipolis Antik Kent

Pompeipolis Antik Kent

Kentte Pompeius idaresi İ.Ö 66 yılı Ekim ayında başlamıştır. Böylece Soloi-Pompeipolis’te Roma dönemi başlamıştır. Soloi-Pompeipolis’in İ.Ö. Kabaca 5. yüzyılın ortalarından itibaren sikke bastığı görülmektedir. Soloi’nun Klasik dönem sikkelerinde bastığı en eski tip okçu figürüdür. Okçu figürü 4. yüzyılın başında yerini Tanrıça Athena figürüne bırakır. Athena figürü İ.Ö. 4. yüzyılın ikinci çeyreğinde sona erer. Bundan sonra Soloi, satrap sikkeleri basmıştır. İ.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında Soloi, Athena tipindeki sikkelerini yeniden basmaya başlar. Ardından Büyük İskender ve onun bölgeye tayin ettiği Balakros’a ait sikkeleri basılmıştır. İ.Ö. üçüncü ve birinci yüzyılları arasında kent kendi sikkelerini bastırmıştır. İ.Ö. 2. yüzyılda Seleukos kralları adına sikkeler basmıştır. İ.Ö. 66 yılından itibaren Pompeius Magnus’a ait sikkeler görülmeye başlar. Roma İmparatorluk dönemi sikkeleri İmparator Nero’dan başlamakta İmparator Trebonianus Gallus’a kadar izlenebilmektedir. Kent, Romalılar döneminde, Efes, Milet, liman kentleriyle karşılaştırılabilir.

Pompeipolis Antik KentiHadrian, Kilikya seferi sırasında İ.S. 130- 150 yıllarında Soli’yi ziyaret eder, kentin yapımını üstlenir. Liman, Hadrianus’un Anadolu’yu ikinci ziyaretinde yapılara verdiği destek sayesinde 130-150 yılları arasında bitirilmişti. Halk Hadrianus’a olan gönül borcunu onun heykelini Sütunlu Cadde’ye ve sütun konsollarından birinin üzerinde dikerek birçok kez kanıtlamak istemişti. 209’a tarihlenen Antoninus Pius zamanına ait bir sikkede limanın bitmiş hali birçok kişi tarafından övünçle, hatıra para olarak saklanıyordu. 6. yüz yılın ilk yarısında, kentte bir deprem meydana gelmiştir. Ancak, kentte önemli bir yıkım olmamıştır. Pompeipolis’in piskoposluk merkezi olması, burada önemli düzenlemeler yapılmasını da beraberinde getirir.  3. yüzyıla dek kent gelişimini sürdürür. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla, bölgedeki istikrarsızlık, ileri ki dönemlerde iyice kendini hissettirir, Soloi-Pompeipolis kenti, Büyük İskender’in, Roma İmparatorluğu’nun yükselmesindeki önemli konumuna bir daha ulaşamaz. Tarsus ön plana çıkmış ve Pompeipolis’in saltanatına son vermiştir.

1,220 total views, 10 views today

Share

Mersin Yumuktepe Höyüğü 2

Yumuktepe Höyüğü ’nü görüp, fotoğraflarını çektikten sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Mersin Müzesi’ne tekrar uğradım. Amacım, yetkililerden biri ile görüşüp, höyüğün perişan durumunu anlatmaktı. Müze müdürü ya da uzmanlardan birini bulamadım. Müze girişinde görevli olduğunu sandığım bir arkadaş telaşlanacak bir durum olmadığını, her yıl değişik üniversitelerden gelen arkeologlar tarafından kazıların sürdürüldüğünü söyledi.

Mersin Yumuktepe

Mersin Yumuktepe

Ben de müzeyi bir kez daha gezmeye ve Yumuktepe bilgilerimi tazelemeye karar verdim. Mersin’in Atası olan Yumuktepe, 9 000 yıl önce, höyüğün çekirdek tabakasını oluşturan Neolitik çiftçiler tarafından oluşturulmuştur. Ardından gelen yerleşimler ile tepe zaman içinde 23 metre yükselmiştir. Önceki kalıntıların üzerine yollar yapılmış ve teraslı evler inşa edilmiştir. Böylece, höyükteki tabakalanma daha karmaşık bir hale gelmiştir. Yumuktepe yerleşkesi, uygun konumu, bir Akdeniz limanına sahip olması, doğal kaynaklara ve ticari olanaklara sahip olması nedeni ile yörenin gözde bir kenti olmuştur. Bizans dönemine, 13. yüzyıla kadar kesintisiz olarak yerleşme ve ticari bölge olarak kalmıştır. Anadolu platosu, Doğu Akdeniz, Ege, Suriye-Filistin ile ticari ilişkilerini canlı tutmuştur. Ancak, Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve yerleşke içeride kalmıştır. Bu durum ticari avantajın kaybolmasına neden olmuştur. Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyüğü, Mersin Kent merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Toroslar İlçesi’nin Demirtaş mahallesinde yer almakta olup,  denizden 2,5 kilometre içeridedir.

Bir başka söylenceye göre Yumuktepe Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Roma İmparatoru Hadrianus zamanında Hadrianapolis olarak değiştirildi. Ne var ki deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıdaki Pompeipolis’in deniz ticaretini ele geçirmesi Yumuktepe ’ye darbe vurdu. Liman olarak bütün önemini kaybetti. Höyük 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır. Ankara’da Arkeoloji Enstitüsü’nü de kurmuş olan John Garstang höyükte 23 tabakalı yerleşim saptamıştır. ‘’Prehistorik Mersin’’ adlı yapıtında, taş ve seramikten yapılmış ev aletlerinin listesini vermiştir. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1939 yılında ara verilen kazılar 1946-1947 yıllarında tamamlanmıştır. 1946-47 yıllarındaki kazılardan 45 yıl sonra, 1993 yılında, Kültür Bakanlığı himayesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yeniden başlanmıştır. Kazı çalışmalarına Roma Üniversitesi’nden Dr. Isabella Caneva’da katılmıştır. 2009 yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü desteği ile höyüğün üst kısmında çalışmalar yapılmıştır. Bütün bu kazı çalışmalarının günce olarak özeti müzedeki bilgilendirme panolarına yazılmıştır. Aşağıdaki bilgiler bu panolardan alıntıdır.

Erken Neolitik dönem (M.S. 7 000-6 100)

Yapılan ilk kazının en derin çukurunun yanı başında yeni bir sondaj yapılmıştır. Eski çukurun 80 cm aşağısında insan yerleşkesine ait izler bulunmuştur. Ortaya çıkan taş temeller ile arka yüzlerinde saz izleri bulunan duvar sıvası, dal örgüsü tekniğindeki kulübelerin varlığına işaret etmektedir. Elde edilen arkeolojik kalıntılar, daha önce öne sürüldüğü gibi, bunların ahır olarak değil yaşam alanı olarak kullanıldığını göstermektedir. Çok sayıda iyi korunmuş hayvan kemiği, Prehistorik Mersin’in ekonomisi hakkında fikir vermektedir. Bulunan hayvan kemiklerinin çoğu koyunlara ve keçilere aittir. Geri kalanı da sığır ve domuzlara aittir. Bu dört hayvan kemiklerinden anlaşılıyor ki Yumuktepe, önde gelen evcil hayvanların bulunduğu en erken yerleşkelerden biridir. Meyve toplayıcı ve avcı toplulukları sona ermiş ve yerleşik düzene geçilmiştir.

Bu durum kültüre alınmış tohumlar tarafından da doğrulanmaktadır. Buğday ve arpanın yanı sıra baklagillerden mercimek, bezelye ve burçak tohumları kültüre edilmiştir. Ayrıca zeytin, incir, Antep fıstığı gibi ürünlerin aralarında bulunduğu botanik kalıtılar karışık bir tarım ekonomisinin uygulandığına işaret etmektedir. En erken çanak çömlekler; küçük, kalın çeperli ve perdahlı olup, devetüyünden koyu kahverengine kadar değişen renklerle boyanmışlardır. Aletlere gelince; en tipik örnekleri delgiler olan obdisyen aletlerdir. Ayrıca kemiklerden yapılmış farklı delgiler ve ıspatulalar da kalıntılar arasında yer almaktadır.

Orta Neolitik dönem ( M.Ö. 6 293-6 060)

Derin sondajın arkasında, 9 metre genişliğinde yeni bir çukur açılmıştır. Garstang’ın 26. tabakasının altındaki yapı, bir koridorla birbirine bağlanmış dikdörtgen odalardan oluştuğu anlaşılmaktadır. Temel taşları sayesinde bu plana ulaşılmıştır. Üst yapı, bir olasılıkla, dal örgüsü tekniği ile oluşturulmuştur. İrili ufaklı yuvarlak çakıllardan oluşan sedimenter kayaç olan konglomeraların oluşturduğu iki bloğun uzaktan getirildiği tahmin edilmektedir. Sitenin güneyindeki anıtsal yapıda kullanılmıştır. İç kısımdaki yapılar ayırt edilememektedir. Ancak, çakıl taşlarından yapılmış, iki plasterli niş göze çarpmaktadır. Tabanda oraya çıkarılan karbonlaşmış tohumlar, besinlerin kültüre alındığını göstermektedir. Orta Neolitik dönemdeki en yaygın çanak çömlekler kavuniçi renkte, perdahsız küçük kap ve kâselerin yanı sıra perdahlı siyah renkli kaplardır. Taş aletlerde bir değişiklik gözlenmemiştir.

Geç Neolitik dönem ( M.Ö. 5 800)

Bir sonraki yapı katından önce kalın bir kül tabakası bulunmaktadır. Bu katmanda bazı mezarlar bulunmuştur. Çok iyi korunmamış iskeletler küçük yuvarlak mezarlar içindedir. Taş ve kabuktan yapılmış boncukları olan kolyeler dışında, yıldırım motifleri ile süslü küçük çömlekler ve kâseler mezar buluntuları arasındadır. Geç Neolitik dönemi asıl tanımlayan mimari özelliklerdir. Evler büyüktür ve apsise sahiptir. Etrafları taş döşeli silo ile çevrilidir. Kerpiç tuğlalar ilk kez kullanılmıştır. Yerleşim, höyüğün eteklerine doğru genişlemiş ve teraslı evler ile büyük tahkimat duvarları inşa edilmiştir. Boyalı ve perdahsız çanak çömleklerin ortaya çıkışıyla keramik repertuarında değişim gözlenir. Yeni tip çanak çömlekler kaba ya da düz dipli, boyunlu çömleklerdir. Çeşitli geometrik motifler kırmızı ve kahverengi renklere boyanmıştır.

Erken Kalkolitik dönem (M.Ö. 5 000)

16. yapı katında,15 metre derinlikte başka mimari özellikler ortaya çıkmıştır. Burada taş temelli kerpiç duvar ile tahkim edilmiş, anıtsal kapısı olan bir yerleşim vardır. Birbirine bitişik, sırayla inşa edilmiş yaşam alanları askerlerin kullandığı barakalar olarak açıklanmıştır. Bunların bulunduğu yerleşim alanı olan sitedalin iç çapı 60 metre ile sınırlanmıştır. Yerleşimin geri kalan bölümü höyüğün eteklerindeki teraslara yayılmıştır. Bu yerleşim dışı mahalleler ile sitedali birleştiren en az bir yolun varlığı ortaya çıkarılmıştır. Sitedalin küçük boyutları, tahkimat sistemi, yoğun teraslama sistemi ve farklı mimari özellikleri bir yukarı ve hizmet edilen bir şehir olarak yorumlanmıştır. Bu durum, daha önceden belirlenmiş sosyal bir ayırımın göstergesidir. Söz konusu evre, Güney Doğu Anadolu’daki Mezopotamya kökenli Obeyd kültürü etkisinin zirvesini temsil etmektedir. Tipik Obeyd üslubunda, kavisli kabartma süslerle bezenmiş çanak çömlekler Yumuktepe ’de sıklıkla karşımıza çıkmıştır.

Geç Kalkolitik dönem (M.Ö. 4 300)

Takip eden tabakalarda tahkimat, en azından yamaçlar üzerindeki duvarları desteklemek için devam etmiştir. Geçmiş yıllarda sadece üstün körü incelenen tabakalarda, hem boyalı hem de çakmak taşı ile işlenmiş tipik Geç Obeyd çanak çömlekleri bulunmuştur. Bu tabakalarda bulunanlar Yumuktepe’deki son Yakın Doğu etkili mallardır. Daha sonra yerlerini Troia ve Beycesultan gibi Batı Anadolu merkezlerinin kültürel özelliklerine bırakır. Bunda, Yumuktepe’de gelişen yeni metalürji endüstrisinin payı vardır. Geç Kalkolitik dönemi takip eden evre olan şimdiye kadar fazla incelenmeyen Bronz çağında yerleşim, yamaçlara ve özellikle güney kesime doğru genişlemiştir.

Ortaçağ tabakaları ( 11. ve 13. yüzyıllar )

Höyükteki yeni kazılar, Yumuktepe ’nin Geç Orta Çağ’da hala bir kale olduğunu göstermektedir. Bunun neden, çevresindeki geniş düzlüğe tepeden bakan bir yükselti olmasıdır. Yumuktepe ’deki kalıntılar yardımı ile 11. ve 13. yüzyıllar arasına tarihlendirilen üç yapı katı vardır. Bunların arasında en iyi korunmuş olanı 11. yüzyıla tarihlendirilmiş olan bir yapı katıdır. Sur içinde yapılan bir sokak boyunca sıralanmıştır. Bu, Yumuktepe ‘nin son kez tahkim edildiği tarihtir. Doğu kısmı kazılmayı bekleyen bu yapı katı ile ilişkili büyük bina, doğu-batı eksenindedir. Bu bina tabanını altında bulunanlar, yapının dini bir işlevi olduğunu düşündürmektedir. Bina altındaki gömülerde haç, cam koku şişesi, cam bardak, seramik, maşrapa ve kâse gibi ölü hediyeleri bulunmaktadır. Ortaçağ yapı katlarında ele geçen buluntular, Yumuktepe ‘nin bu evrede de Batı Anadolu, Suriye-Filistin, Akdeniz ve Ege bölgesi ile ticari ilişkiler içinde olduğunu göstermektedir.

1,366 total views, no views today

Share