Maslak Kasırları İstanbul

II. Abdülhamid’in şehzadelik döneminde gözlerden ırak olarak 8 yıl yaşadığı tarih kokan bir yer Maslak kasırları… İstanbul’un kuzeyinde, kentle Karadeniz arasında, Büyükdere Caddesi üzerinde Astsubay Ordu evinin hemen yanında yer alan yoğun yeşil dokunun hemen kıyısında kurulmuş. Küçük ama ilginç bir saray yapıları topluluğu olarak karşımıza çıkıyor.

Maslak Kasırları

170 dönümlük orman arazisinin ortasında yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı Mimarlık ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini barındırıyor. Açık sarı rengi, panjurlu pencereleri, kırmızı kiremitleri ve ihtişamlı mimarisiyle bizleri çok eskilere, II. Abdülhamit’in şehzadelik yıllarına götürüyor.

Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, 1808-1839 yılları arasında hüküm süren Sultan II. Mahmud döneminde başladığı, bölgenin sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu yıllarda tarih sahnesine çıkan ve bölgeye özel bir konum kazandıran Maslak Kasırları’nın ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları tam olarak bilinmiyor. Bununla  birlikte, büyük bir bölümü 1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz dönemine tarihlenmektedir.

Maslak Kasırları

Şehzadelik yıllarında Sultan II. Abdülhamid’e tahsis edilmiş olan Maslak Kasırları, Sultan’ın Osmanlı tahtına çağrılmasına tanık olmuştur. Bu yönüyle Osmanlı tarihi açısından özel bir önem taşımaktadır. Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı çok iyi görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yüzyıl sonları ahşap Osmanlı konut mimarlığı ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır.

Maslak Kasırları’ndan günümüze Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun, Limonluk, Çadır Köşk ve Paşa Dairesi gelebilmiştir. II. Abdülhamid’in Özel Kalem Müdürlüğü işlevini gören Mabeyn-i Hümayun günümüzde Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık) İstanbul Şubesi olarak kullanılıyor. Kasr-ı Hümayun, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak açılmış durumda. Mabeyn-i Hümayun ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmıştır.

Ulaşımı da çok kolay… Hacıosman-Yenikapı hattında çalışan Metro ile Atatürk Oto Sanayi durağında inerseniz birkaç adım ileride olan bu gizli cennete ulaşabilirsiniz. Ayrıca Beşiktaş’tan bineceğiniz minibüs ile hemen önünde inebilirsiniz. Ben 4. Levent Metro istasyonundan binerek ulaştım Maslak Kasırları’na.

Maslak Kasırları

Giriş biletimi aldıktan sonra, kuzeye doğru, Büyükdere Caddesi’ne paralel düzenlenmiş bir yolda ilerlemeye başlıyorum. Yemyeşil ağaçlar, karaçamlar, manolyalar ki açmak üzereler ve neredeyse her yerde boy atmış olan ortancalar bir cennet havası kazandırmış ortama. Yaklaşık 100 metre sonra Kasrı Hümayun ya da Hümayun Kasrı’nın önüne geliyorum. Yapının önünde oldukça geniş ve büyük bir bahçe bulunmakta olup, yapının giriş kapısına giden yolun iki tarafında geometrik düzenlemeler yapılmış. Simetrik bir düzenleme var.

Kasrın önündeki bahçenin ortasına eliptik bir mekân ve çevresinde yürüme yolları ve yolların çevresine de dikdörtgen adacıklar yerleştirmişler. Sağdaki duvara yakın oluşturulan bir adacığın çevresinde su kanalı oluşturulmuş. Kanaldan adacığa geçebilmek için seyyar ve ızgara tipinde köprüler yerleştirmişler.

Maslak Kasırları

İki katlı olarak görünen yapının girişinde, sütunlar üzerindeki balkon cepheyi hareketlendirmiş. Bir görevli beni içeri alarak bilgilendirme yapıyor. Veliahtlık döneminin büyük bir kısmını Maslak Kasrı Hümayunu’nda geçiren Sultan II. Abdülhamit, Sadrazam Rüştü Paşa ile Mithat Paşa tarafından Osmanlı tahtına çıkmaya burada davet edilmiş. Arazinin eğimine göre yükseltilmiş bir bodrum katı üzerine iki katlı olarak yapılan Maslak Kasrı Hümayun’u tavan arası dışında kâgir olup, cephesi ahşap kaplamadır. Kasrın girişinde, sütunlar üzerine oturan balkon cepheyi hareketlendirmiştir.

Kasra girişte konuklarını karşılayan çift kollu merdivenler Barok üslubun etkilerini taşır. İç mekân tasarımında geleneksel Türk Evi planı uygulanmıştır. Odalar orta sofa çevresinde sıralanmıştır. Odalar sofa çevresinde sıralanmışlar. Bu odalar Sultan Abdülhamit’in dinlenme ve yatak odaları, yemek odası, misafir odası ve çalışma odası gibi mekânlar olarak kullanılmış. Her ne hikmeti varsa kasır ve köşklerde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Oysa buraları ziyaret edenler fotoğraf çekmek isterler.

Maslak Kasırları

Hümayun Kasrı’nı gezdikten sonra, kasrın arka bahçesine inmek istiyorum. Hümayun Kasrı’nın sağ tarafında bulunan bir merdivenle arka bahçeye iniliyor. Arka bahçeye inerken, merdivenin sol tarafında parlak yeşil yapraklarıyla göz dolduran manolya ağacının çiçeklendiğini görüyor ve içimi bir sevinç dalgası kaplıyor. İstanbul’daki manolyalar büyük, parlak ve yeşil yapraklı olup, beyaz-krem rengi dev çiçekleri oluyor. Manolya ağaçlarının İstanbul iklimini sevdiğini, kışın yapraklarını dökmediğini biliyorum.

Arka bahçenin ortasında dairesel bir havuz ve havuzda yüzdükleri düşünülen ördekler için küçük bir sığınak yapılmış. Havuzun sağ ve sol taraflarında peyzaj amaçlı dairesel adacıklar oluşturulmuş. Başta güller olmak üzere ateş çiçekleri, ortancalar ve diğer pastel renkli çiçeklerle bir cennet havası kazandırılmış arka bahçeye.

Maslak Kasırları

Arka bahçenin güneyinde Paşalar Dairesi ile hamam ve oldukça bakımlı bir tuvalet bulunmaktadır. Maslak Kasırları’nın korunmasından ve hizmetlerinden sorumlu görevlilerin kaldığı yapı Paşalar Dairesi olarak biliniyor. Kasırları korumaya yönelik olarak yapılan Paşa Dairesi, uzun koridora açılan odalar halinde düzenlenmiş. İçinde bir külhanın da bulunduğu hamamı gezdikten sonra Mabeyn-i Hümayun bölümüne geçiyorum.

Mabeyn-i Hümayun, tek katlı küçük bir yapı olup, kasrın resmi dairesi niteliğinde olan selamlık bölümüdür. Sultan Abdülhamit’in özel dairesidir. Şehzadelik döneminde günlük çalışmalarını ve görüşmelerini bu yapıda gerçekleştirmiş. Mabeyn Dairesi, Osmanlı sarayında padişahın özel kalem müdürlüğü işlevini gören kurumdu. Özellikle 19. yüzyılda bu kurum büyük bir önem kazanmış. Kelime anlamı Arapçada iki şeyin arası olan Mabeyin ilk önce sarayın harem ve selamlık bölümleri arasındaki daireye verilen ad olarak kullanılmış. Zamanla bu dairede çalışan görevlilerin sayısı artmış. Mabeyinci adı verilen bu görevliler padişahı korumak, halk ve basınla olan ilişkileri yürütmek, saraya gelen ziyaretçilerin ziyaretlerini düzenlemek, saray protokolünü gözetmek gibi görevler üstlenmişler. 

Maslak Kasırları

II. Abdülhamid döneminde devletin yönetimi Yıldız Sarayı’nda yapıldığı için Mabeyin dairesi 1876-1908 yılları arasında devletin en güçlü kurumu olmuş. Mabeyin dairesi genişledikçe Mabeyincilerin sayısı da artmış. Mabeyincilerin en yüksek derecedeki yöneticisine Baş Mabeyinci denmiş, yardımcısına ise İkinci Mabeyinci adı verilmiş. Bu dairede yazı işlerini yürütmekle görevli olan kişilere Mabeyin Kâtibi, bunların başındaki kişiye ise Mabeyin Başkâtibi denmiş. Mabeyincilik kurumu  1908  yılında  meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra önemini yitirmekle birlikte Saltanatın kaldırılmasına kadar ayakta kalmış.

Kamu Denetçiliği Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş olan Mabeyn-i Hümayun’un arka tarafında limonluk bulunmakta. II. Abdülhamid, veliahtlığı döneminde kaldığı Maslak Kasrı’nda, özel ilgisi olan marangozluk işlerinin yanı sıra, bilimsel yöntemlerle bahçe bakımıyla da ilgilenmiş. Mabeyn-i Hümayun’un bir uzantısı olan görkemli serasında seçkin ağaçlar, ender bulunan çiçekler yer alıyor. Özellikle Mabeyn- i Hümayun’un ilginç limonluğu Maslak kasırlarının bir başka özelliğini sergiliyor.

Maslak Kasırları

Abdülhamid bu limonlukta Fransa’dan getirttiği kamelya ağaçlarını yetiştirmiş. Ağaç, çiçek ve sebzelerin bakımına Avrupa’dan getirilen tarım ve ormancılık uzmanları nezaret edermiş. Ayrıca burada üzeri çeşitli çiçeklerle kaplı, Japonya’nın Güney kesimlerinde yetişmekte olan cycas ağaçları bulunuyor. Bu bahçede havuzlar, büyük çaplı göletler de var.

Kamu Denetçileri Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş yapıyı gezmeme izin verilmiyor. Bereket üç yıl önceki ziyaretimde çektiğim fotoğraflarım var. Mabeyn-i Hümayun’dan ayrılarak kuzeye doğru ilerliyorum. Osmanlı saraylarının bazılarında gördüğümüz ‘’Cihannüma Köşkleri’’ni andıran bir yapı karşıma çıkıyor. Yaklaşınca bir tanıtım levhası ile karşılaşıyorum. Levhada ‘’Çadır Köşkü’’ başlığından sonra; ‘’Günlük hava alma ve dinlenme mekânı olarak tasarlanmış olan bu yapı, Osmanlı Cihannüma Köşklerini andırmaktadır. Cihannüma Köşkleri 360 dereceye varan geniş görüş açılarıyla, dinlenme ve ferahlama mekânlarıdır.’’ Açıklaması yer almış.

Maslak Kasırları

Osmanlı Mimarisinde Cihannüma köşkleri, her yanı görmeye elverişli, genellikle kule biçiminde ve her tarafı camlı bir oda olarak karşımıza çıkar. Maslak Kasırları’ndaki Çadır Köşkü, zemin katında ocaklı bir mekân bulunuyor. Üst katta sekizgen bir oda ve odayı 360 derece saran bir balkon yer alıyor. Balkon korkulukları, çatı saçakları ve direkler ahşap ajur işçiliği ile süslenmiş. Ajur olarak adlandırılan kafes oymacılığı Osmanlı Mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Maslak Kasırları içerisinde yer alan yapıların hepsinde kafes oymacılığı önemli bir yer tutmakta ve yapılara canlılık kazandırmaktadır. Çift kollu merdivenle sekizgen odanın bulunduğu balkona çıkıyorum. Oda kapalıydı. Oda çevresindeki balkonda 360 derece dolaşarak, ben de ferahlama olanağından yararlandım.

1)   http://www. millisaraylar.gov.tr

2)   http://www.mehmetakinci.com.tr

479 total views, 6 views today

Share

Ihlamur Kasrı Beşiktaş İstanbul

Beşiktaş ve Osmanlı Saraylarını yazarken, sarayların eklentileri durumunda olan kasırların önemli işlevleri olduklarının farkına vardım. Devlet işlerinden bunalan padişahların nefes alabilecekleri, gerginliklerinden kurtulabilecekleri mekânlar olduklarını gördüm. Beykoz Kasrı, Hıdiv Kasrı, Küçüksu Kasrı, Maslak Kasırları ve Aynalıkavak Kasrı’nı gezmiş, izlenimlerimi yazmıştım. Beşiktaş ile birlikte Ihlamur Kasrı’nı da gezmeliydim.

Ihlamur Kasrı

Zamanında Ihlamur vadisi olarak bilinen bu bölgeden Ihlamur Nehri ile birleşen Fulya nehirleri akarmış.  Fulya, İstanbul’un  Şişli İlçesinde,  Mecidiyeköy’den güneye doğru dik bir eğimle inen eski dere yatağı imiş. Zamanla çok yoğun bir yerleşim bölgesi olmuş. Derenin adıyla Fulya Mahallesi diye anılır olmuş. 1950’li yıllara kadar Ihlamuraltı Mesiresi olarak adlandırılan Fulya Mahallesi, 1950 sonrasındaki hızlı yapılaşma sürecinde apartman ve sitelerle dolmuş.

Günümüzde hem Büyükdere Caddesi hem de Boğaziçi Köprüsü ve çevre yollarını Beşiktaş’a bağlayan ana ulaşım arterinin yan yollarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan, yoğun bir konut bölgesinin merkezinde yer alan bir kavşak noktası olmasından dolayı, yoğun bir araç trafiğini taşıyor.  Bu yoğun araç trafiği içinde de ”Çöldeki Bir Vaha” olarak karşımıza Ihlamur Kasrı çıkıyor. 

 

III. Selim ve Mimar Melling

Ihlamur Kasrı ve içinde bulunduğu Ihlamur Vadisini kavrayabilmek için, 18. yüzyılın dördüncü çeyreğine, III. Selim dönemine kadar gitmek gerekiyor. III. Selim, Boğaziçi’nde Batı tarzında ilk kasır ve köşkleri inşa ettiren  padişahtır. Saray baş Mimarı da Alman asıllı Antoine İgnace Melling adında biriydi. Melling İstanbul’a Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma hareketlerinin yoğun bir biçimde görüldüğü, Avrupa da ise Doğuya ve Doğu insanına olan ilginin bir hayli arttığı bir dönemde, yani 18. yüzyılda gelir. İstanbul’un her rengiyle içine aldığı insanları, camileri, sarayları ve Doğu’dan gelen her türlü eşyanın satıldığı çarşılarıyla resmetmiş, gravürlerini yapmıştır.

Ihlamur Kasrı

Mimarlığının yanı sıra ressam, dekoratör, restorasyon konularında da uzman olan Melling 19 yıl boyunca Osmanlı sarayının Baş Mimarı olarak çalışmıştır. Kız kardeşi Hatice Sultan’ın Ortaköy’deki sarayını restore eden Mimar Melling’e Beşiktaş Sahil Sarayında bir kasır da yaptırmıştır. 1874 yılında İstanbul’a yerleşen Melling İstanbul’u karış karış gezmiş; saraylar, köşk ve kasırlar, İstanbul Boğazı ve koyları, mesire yerleri ve korular, çeşmeler ve düğün alayları gibi görsel olguların resim ve gravürlerini yapmıştır. 18. ve 19. yüzyıl İstanbul’unu en iyi anlatan resim ve gravürler Melling’in eserleridir.

III. Selim ve kız kardeşi Hatice Sultan Melling ‘ten çok yararlanmışlardır. Melling ’ten etkilenen III. Selim de İstanbul’un gravürlerini çizmiştir. III. Selim’in amcasının oğlu olan II. Mahmud,  Dolmabahçe Sahilsarayı’ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde de Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Oğlu Abdülmecit ise, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatının yapılmasını sağlamıştır.

Ihlamur Kasrı

Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerinin demirlediği, Boğaziçi’nin en büyük koylarından biriymiş. 17.Yüzyıl’da doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir “Has Bahçe ”ye dönüştürülmüş. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anılmış. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigogos Balyan  tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir.

Osmanlı Mimarlığının son dönemlerinin en önemli isimlerinden olan Balyanlar Ailesi çok sayıda ve büyük yapılara imzalarını atmışlar. Balyanlar; Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud, Sultan I. Abdülmecid ve Sultan I. Abdülaziz  olmak üzere, ardı ardına dört kuşakta, Senekerim Balyan, kardeşi Krikor Amira Balyan, Krikor ’un oğlu Garabet Amira Balyan ve oğulları Nigogos, Sarkis, Hagop, Simon kardeşler olarak, yaklaşık bir yüzyıl boyunca meslek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ermeni kökenli bu ailenin hemen tüm bireyleri, sultanlar için çeşitli saray, köşk ve kasırların yapımlarını üstlenmişlerdir. Bir bakıma İstanbul, Balyan Ailesinin İstanbul’udur.

Abdülmecid, devlet işleri dışında hoşça vakit geçirip, avlanma partileri yapabileceği mekânlar ve mesire yerleri arayışına girmiştir. Dolmabahçe Sarayı’na yürüme mesafesinde olan Ihlamur Vadisi ve bu vadideki Hacı Hüseyin Bağları olarak anılan mesire yeri iyi bir seçim olarak görülür.  Ihlamurların gölgelendirdiği bu doğa parçasında Dolmabahçe Sarayı’nın eklentilerinden biri olarak Ihlamur Kasrı’nın yapımına başlanır. Dolmabahçe  Sarayının mimari özelliklerinin yanı sıra bezeme özellikleriyle de ters düşmeyen ve hatta bütünleşen yapılara gereksinim duyulur.

Ihlamur Kasrı

Yüksek duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bir alan içinde yer alan Mabeyn ve Maiyet köşkleri, Sultan Abdülmecid Dönemi’nin bu iki küçük yapısı, yapıldıkları yıllardan günümüze dek kimi zaman Nüzhetiye, kimi zaman da Ihlamur Kasrı adlarıyla tanınmışlardır.

Köşklerin yapımından hemen sonra, bulundukları yörenin adıyla özdeşleşen Ihlamur Vadisindeki bu Sultan yapıları, “sevinç, tazelik, ferahlık” anlamına gelen Nüzhetiye sözcüğü ile de anılmaya başlamış. Nüzhetiye adı aynı zamanda yapıların çevresinden geçen caddeye de verilmiştir. Nitekim Nüzhetiye Caddesi ile Nişantaşı Ihlamur Caddesi’nin birleştiği kavşakta Ihlamur Kasrı kapılarından biri karşımıza çıkar ki bizi Mabeyn ya da Tören Köşkü’ne ulaştırır.

Halit Ziya Uşaklıgil, Sultan Reşat döneminde sarayda yaptığı başkâtiplik anılarını yazarken, Ihlamur Kasrı’ndaki Mabeyn Köşkü’nü, Dolmabahçe Sarayı’nın ufaltılarak, son hadde indirilmiş bir numunesine benzetiyor. Günümüzden yaklaşık yüz altmış yıl önce Graziella, Göl, Şairane Düşünceler gibi kitapları romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasına girmiş bir edebiyatçı ve  “Türk dostu” olan ünlü Fransız yazarı Lamartine, Ihlamur Vadisini şu sözlerle betimliyordu.

Ihlamur Kasrı

Kendimizi Savoie ya da İsviçre’de bir orman parçasını ekmiş, düzenlemiş bir çiftçinin topraklarında sanabilirdik. Çakıllar üstünde akan suların şırıltısından, yapraklar arasında kuş cıvıltılarından başka ses gelmiyordu kulaklarımıza. Ne bir duvar görülüyordu ne bir adam, ne bir parmaklık ne de herhangi bir ev, bir barınak… Hele bir saraya benzer hiçbir şey yoktu. Türk tarihi ve Türkiye izlenimlerini Doğuya Seyahat, Doğuya Yeni Seyahat ve Türkiye Tarihi adlı eserlerinde aktarmış.

Lamartine aynı yapıtında; “…Araba, yaş kumlu bir yerde, üç köy yolunun kavşağında durdu. Arabadan indik. Kılavuzumuz en gölgeli yerden geçirerek bizi ağaçlıklı bir düzlüğe götürdü. Bu düzlüğün sonunda, güney köylerimizdeki fakir papaz evlerine benzeyen dört köşeli düz damlı tek pencereli bir yapı görünüyordu. Üç basamaklı bir merdiven üstünde yeşile boyanmış bir parmaklık, gelmiş olduğumuz yoldan o küçük evin taraçasına gidiyordu.” tümceleri, yapının mimarisi konusunda genel bir fikir vermektedir.

Ünlü yazar yapı için: “Duvarları yeşilimsi bir renge boyanmış, yeri kireç ve mermer bir sıva ile örtülü, dört köşe bir salondu” der. İzleyen satırlar bu büyük salonun büyük bir ıhlamur ağacına bakan tek penceresi ve ortasındaki fıskiyeli küçük havuzu konusunda da bilgi verir. “Kocaman yemiş ağaçları bu taraçayı gölgeliyor. Beş altı ihtiyar ıhlamur, gölgeledikleri damın üstüne dallarını ve yapraklarını seriyorlardı. İncecik bir fıskiyeden suyun şırıldadığı dört köşe küçücük bir havuz, küçük evin önünde görülüyordu. Üç beş basamaklı başka bir merdiven aşağı yukarı yarım dönümlük bir sebze bahçesine iniyordu” sözleri ise, su öğesini ve doğayı ihmal etmeyen geleneksel bir yaşama biçimini tanımlamaktadır.

 

Günümüzde Ihlamur Kasrı

Lamartine tarafından anlatılan dillere destan bu mesire yeri, bütünüyle farklı bir görünümde karşımıza çıkıyor. Bölgedeki yoğun bir yapılaşma, çok yakın zamanlara dek Lamartine ’in anlattığı görünümü koruyan Ihlamur Vadisi’ni de kıskacı içine almış, sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Ancak, nasılsa, küçük bir yeşil doku içindeki Ihlamur Kasrı korunabilmiş. 19. yüzyıl mimarlığının özgün örneklerinden mücevher güzelliğinde iki yapı, bu eski ve anılarla dolu mesireyi süslüyor. 

Mabeyn Köşkü

Mabeyn Köşkü

Bugün dağ-taş yoğun bir yapılaşmanın ve taşıt trafiğinin içinde, çevresini saran duvarların arkasına sığınmış Ihlamur kasırları, Meclis’in ”Milli Saraylar” ı arasında müze olarak değerlendiriliyor Şimdilerde, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’na devredilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Yüksek çevre duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bu geniş bahçede, tarihi süreç içinde değişen işlevlerine göre farklı adlarla anıla gelmiş iki köşk bulunmaktadır. 

Mabeyn ya da tören köşkü saygınlık, diğeri ise ikincil bir kullanıma ayrılmış olan Maiyet ya da harem köşkü dür. Ben, bahçeye Hakkı yenen Caddesi üzerindeki Müze giriş kapısından girdim. Karşımda asimetrik havuz, çevresinde aslanları ve oldukça gösterişli bir manolya ağacı duruyordu. Sağa döndüğümde ise yol boyunca ortama bir cennet havası katan güllerin arkasında Maiyet Köşkü yer alıyordu.

Bu iki köşkte, Osmanlı İmparatorluğunda 19. Yüzyıldaki mimarlık uygulamalarında kendini ağırlıklı olarak hissettiren ve batılı mimari ögelerin kullanımına önemli ölçüde yer veren bir anlayışın olduğu görülüyor. Uygulama “Sultana Özel” yapılardaki somut biçimlenmeler olarak karşımıza çıkar. Sultana özel olan bu yapılar, doğal olarak yine dönemin bahçe düzenlemeleri yapanların tercih ettiği bir sistem içinde değerlendirilir. Bahçeler Cennetin Simgesidir anlayışına ek olarak, Avrupa ve İngiltere’deki kent bahçeleri düzenlemeleri gündeme gelmektedir.

Mabeyn Köşkü

İki ana yapı arasındaki Barok çizgiler taşıyan ortası havuzlu, çim zemine oldukça geniş yer verilmiş. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır. Osmanlı uygarlığının kuş kavramına ve havuz hayvanlarına verdiği önemi gösteren uygulamanın bir örneği burada da görülmektedir. Ortasına yerleştirilen küçük bir barınak bunu göstermektedir.

Havuz çevresindeki gül ağacı gibi küçük bitki kümeleri ile hareketlendirilmiş bölüm, Batı’nın biçimci bahçe düzenlemelerinden esintiler taşımaktadır. Ayrıca havuz çevresinde havuz eğrisine uygun bir çizgisi olan küçük gezinti yolu da Batı’nın Barok bahçelerinden izler yansıtmaktadır. Yapıların ardında ve biraz da uzak çevresinde kalanlarsa, geleneksel Türk bahçesinin vazgeçilemeyen ve neredeyse bir koru oluşturan ulu ağaçlarıyla gölgelenmiş, setli bir doğu bahçesidir. 

Çitlembik, Karaağaç, Çınar, Ihlamur, Servi, Defne, Atkestanesi ve Manolya gibi ağaçlarla bir yeryüzü cennetine dönüştürülmüş. Yol kenarlarında, küçük adacıklarda ve ulu ağaçların altında yer alan ortancalar ise bahçeye ayrı bir güzellik katmış. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır.

Mabeyn ve Maiyet Köşkleri

Her iki köşk de yükseltilmiş bodrum kat üzerine, tek kat olarak düzenlenmiş ve dikdörtgen planlı yapılardır. Her iki yapı da, genel çizgide uyulan, ortadaki giriş mekânına açılan yan odalardan oluşmaktadır. Bir sofaya açılan yan odalar ise, Batının mimari ögelerini kullanılmasına karşın, geleneksel Türk mimarisinin temel özellikleri göstermektedir. Bu açıdan Ihlamur Kasrı, 19. Yüzyıl Osmanlı mimarisinde, geleneksel değerler ve Batılı ögelerle var olan sentezin tipik uygulaması olarak gösteriliyor.  

Mabeyn Köşkü

Dış cephelerde dönemin mimari bezeme anlayışını yansıtan eklektik(seçmeci) anlayış izleniyor. Özellikle Mabeyn Köşkü dış cephesinde küçük nişler içindeki üç boyutlu vazolar, barok ve ampir süsleme öğelerinin yüksek kabartma uygulamaları görülüyor. Yarattıkları üç boyutlu etki ve ön cephedeki görkemli eğriler çizen merdiven, daha çok Barok çağrışımlar yapmaktadır. Bir başka deyişle, bu 19. Yüzyıl yapısında dış cephe tasarımındaki seçmeci anlatıma karşın, özellikle ön cephedeki etkin izlenim Neobarok’tur. Yapının cephelerine giydirilmiş bu yoğun bezemeler aynı yüzyıl tasarımı bir başka sultan yapısından izlenimler çağrıştırır.

Bu yapı Dolmabahçe Sarayı, izlenimini uyandıran öğelerse, nişleri, üç boyutlu vazoları ve askı çelenkleriyle sarayın Hazine-i Hassa ve Saltanat Kapıları ’dır. Bu önemli benzerlik, sarayın anıtsal kapılarının yapımcısı olarak bilinen Nigogos Balyan’ın Ihlamur Kasrı tasarımında aldığı rolün kanıtı olarak ortaya çıkmaktadır. Maiyet Köşkü ise yine seçmeci bir tutumun izlerini taşır. Cephelerdeki süsleme motiflerinin organizasyonu daha yüzeyseldir. Barok özellik ve anlayıştaki motiflerle Ampir motifleri daha dingin ve dengelidir. Bu bezemeler, Neoklasik çizgiler taşıyan cephelerde belli bir sistematik içinde serpiştirilmiş ve kendi içlerinde sınırlandırılmış yüzeyler gibidir. 

Maiyet Köşkü

Bu köşkler, ana cepheyi öncelikli olarak değerlendiren dış cephe düzenlemeleriyle, 19. Yüzyıl Osmanlı cephe mimarlığının önemli örnekleri arasında yer alır. İç bezemeleriyle de bu yüzyılın ikinci yarısındaki sultan ölçeğindeki seçimleri yansıtırlar. Beğeni kazanan ve sultanın onayını alan bu seçim, yine Batı’nın farklı sanat dönemlerinden alınan bezeme motiflerinin yeni bir organizasyonuyla oluşturulmuş seçmeci bir uygulamadır. 

Mabeyn Köşkü’nde aynalı tonoz, beşik tonoz ve manastır tonozla mekânların örtü sistemlerinde çeşitlilik yaratılmıştır. Kalem işiyle yapılmış boyutlu çiçek ve meyve düzenlemeleri göz kamaştırmaktadır. Kabartmadan altın varaklı alçı bezemeler ve duvarlardaki kimisi mermere öykünen çeşitli renkte damarlı, panolar yapıya, işlevine özgü çarpıcı bir görkem kazandırmıştır. 

Yapının mimarisi ve bezemeleriyle bütünleşen lacivert camdan kapı kanatları, çiçeklerle bezeli porselenden zarif kapı tokmakları, çiçekli porselenlerin kullanıldığı İngiliz yapımı şömineler, tasarımcıların olduğu kadar, bu tasarımda onayı alınan Sultan Abdülmecit’in de sanata incelikli bakış açısını belgelemektedir. Özellikle Dolmabahçe Sarayı’ndan anımsamalara neden olan şömineler, sarayın görkemli salonlarını süsleyen şömine tasarımcılarının bu mekânlar için de çalışmış olabileceğini düşündürmektedir. Maiyet Köşkü ise, dış bezemesinde olduğu gibi iç bezemelerinde de daha yalın bir anlayışta ele alınmıştır.

Tavan bezemelerinde seçilen motiflerin her iki yapıdaki benzerliklerine karşın, biçimlendirilişlerindeki farklılık ve düzenlemelerindeki yalınlık, duvarlarda mermer dokusu verilmiş panolara verilen ağırlık, izleyicilerde daha farklı çağrışımlar uyandırmaktadır. Yapılan özellikle Mabeyn Köşkü’nün yoğun, altın yaldızlı hareketli iç bezemeleri, mobilya seçim ve düzenlemeleriyle de bütünleşmektedir. Mimarisinde olduğu gibi Dolmabahçe Sarayı’nın daha alçakgönüllü ölçülerdeki tefriş öğelerine sahip Mabeyn Köşkü’nde Rokoko, Sheraton üslubunun ilginç mobilya örnekleri, ikiz pencerelerin eğimlerine uygun biçimlendirilmiştir. Tavan süslemesiyle kaynaşan korniş ve perdeler, İngiliz yapımı şöminelerle birlikte ısmarlandığı anlaşılan şöminenin ayrılmaz bir bütünü Copeland marka vazolar, dönemin beğenisini yansıtan ilginç parçalardır. 

Bugün farklı bir işlev yüklenen Maiyet Köşkü’ndeyse dikkati çeken, Neoklasik ve Rönesans üslubundaki mobilyalarla Uzakdoğu motifli bir yapı gibidir. Onarılarak çağdaş işlevler kazandırılan ve geniş bahçesiyle bir müze-saray olarak düzenlenen Ihlamur Kasrı, 1985’deki açılışıyla kültür ve sanat alanında kendine özgü yerini almıştır. Mabeyn ya da Tören Köşkü, özgün eşyası ile müze-saray olarak değerlendirilmiş, Maiyet Köşkü de bir oturma ve seyir mekânı olarak düzenlenmiştir. Kışlık kafeterya olarak da kullanılmaktadır. Bahçedeki, yakın geçmişe kadar lojman olarak kullanılan yapı ise müze-sanat yapısı olarak değerlendirilmiş. 

İstanbul

Yeni işlevi ile özellikle çocukların, giderek gençlerin; resim, heykel ve tiyatro çalışmalarını sürdürdükleri ve sürdürecekleri bir mekân olarak değerlendirilmiştir. 20. yüzyılın sonunda, her yaş grubunu temsil eden izleyicilerin ve çocukların tarih-doğa ilişkisini rahatlıkla kurabileceği bir mekân haline dönüştürülmüş. Tarihi ağaçların gölgelendirdiği kasır bahçesi, ortadaki büyük havuz, setli bahçedeki küçük havuz ve gezinti yolları ile tarihi taş ve mermer malzemenin sergilendiği bir açık hava müzesi görünümüne kavuşmuş olacaktır. Gittikçe yaygınlaşan, çocuklara yönelik resim ve drama kurslarıyla, geçmişi tanıtan çok yönlü sanatsal etkinlikleriyle Ihlamur Kasrı ve bahçesinde Beşiktaş çevresinin önemli bir kültür odağının oluşturulması amaçlanmaktadır.

458 total views, 6 views today

Share

Bulgaristan Göç Anılarına Başlangıç

 

Göçün ve göçmenliğin ne olduğunu anlatmak için, ”anılar” başlığı altında yaşam serüvenimizi bir yazı dizisi haline getirerek anlatmak istedim. İstedim çünkü Anılar hafızamızdır… Kendimizi, çevremizi, geçmiş yaşantımızı, başarı ve başarısızlıklarımızı, kazandıklarımızı ve kaybettiklerimizi anlamanın en önemli yöntemidir anılar. Yaşama sevincimizi arttırır, hayata tutunmamızı sağlar.

1944 yılında Bulgaristan’ın Şumnu İlinin Karagözler Köyü’nde doğmuşum. Rahmetli annemin söylediğine göre, mısır çapalarken doğurmuş beni. Rahmetli babam askerdeymiş. Havanın kanal açmaya uygun olduğu Yaz aylarında olmak üzere üç yıl askerlik yapmış. Türklere silahlı eğitim yaptırmak yerine, kanal açma işçisi olarak çalıştırmanın daha iyi olacağını düşünmüş zamanın Bulgar Hükümeti. Kanal açma koşullarının uygun olmadığı kış aylarında, beslememek için evlerine gönderilmişler.

Bulgaristan II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer almış. Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan’a girmişler. Bulgaristan’daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırılmış ve Alman karşıtı gruplar iktidara gelmiş. Bu süreçte Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslüman-Türklere karşı asimilasyon politikası başlatılmış.

Anadilinizin erimesi, geleneklerinizin yavaş yavaş terk edilmesi, müziğinizin yabancılaşması, tınılarının farklılaşmasıdır asimilasyon. Sizi farklı kılan, özel kılan, şekillendiren, sizi siz yapan her şeyin, isteğiniz dışında, elinizden kayıp gitmesidir. Asimilasyonu yaşamayan bilmez, bilemez. Tanımı da güçtür…

Bazı sessiz çığlıklar vardır. Kulaklarınız duymaz ama hissedersiniz. Beyninizi kemirir dururlar, yüreğinizi yakar eritirler.  Böylesi sessiz çığlıkları koparılmasına neden olan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulaması gelir. Gelir çünkü toplum olarak yüzlerce yıl yaşadığınız topraklardan koparılmanız, kendinize ve coğrafyanıza yabancılaşmanız sağlanır. Atalarınızın yüzlerce yılda elde edebildiği ve bir insanlık mirası olarak size devrettiği kültürel birikiminizin yok oluşudur.

Osmanlı Rumeli’deki varlığını güçlendirmek ve sürdürebilmek için, Anadolu’daki pek çok Türkmen grubunu sürgünler ve iskânlar neticesinde Rumeli’ye yerleştirmişti. Rumeli’ye yerleşecek olan Türk ailelerinin öncelikle gönüllü olmasını istenmiş, gönüllü olmadıkları takdir de zorla sürgün edilerek fetih edilen bölgeye iskân edilmişti. 500 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan şehrin günümüzdeki adı Şumen. Şumnu, günümüzde Bulgaristan’ın en gözde turizm merkezlerinden biri olarak biliniyor. 

Osmanlı Devleti büyümüş ve 600 yıl sürecek bir imparatorluğa dönüşmüş. Ne var ki 1683’te gerçekleşen II. Viyana kuşatmasının başarısız olması imparatorluk için sonun başlangıcı olmuş. Bu tarihten itibaren  Osmanlı Devleti artık kendi gündemini kendi tayin edemez bir hale gelmiş. Osmanlının gündemini daha çok Avrupalı devletler belirlemiş. 

Avrupalı devletlerle birlikte Rusya da Osmanlının Rumeli’den çıkması için her şeyi yapmışlar. Böylece Rumeli ve Balkanlarda bulunan Türkler Anadolu’ya dönmeye başlamışlar.  Karagözler sakinlerinden bazıları olan bizler de artçıları olarak geri dönüşü sürdürüyorduk ve sonraki yıllarda da sürecekti.

Osmanlının güçlü olduğu dönemde Anadolu’dan Rumeli’ye ve Balkanlara akan göç, zayıf düştüğünde tersine dönmüştü.  Osmanlı Devleti’nin göçler konusunda en çok sıkıntı yaşadığı ve zorlandığı dönem, 93 harbi olarak da bilinen, 1877-78 Osmanlı Rus harbinden sonra gerçekleşen 93 göçüydü. 93 harbinden sonra Anadolu’ya göçmek zorunda kalan 5,5 civarındaki Türklerden en az 500 bin kişi de de yollarda eşkıyalar ve çeteler tarafından öldürülmüştü.

Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti. Getirmişti çünkü Türklerin Anadolu’ya göçleri Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından çok önemli bir faktördü. Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin gerçek hüviyetine kavuşabilmesi bölgeden biran önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden en çok Türk göçleri Balkanlardan olmuştur.

Yüzyıllarca hiç durmadan devam etmiş olan Türk göçleri belli aralıklarla hala tekrarlanmaktaydı. Türkiye’de “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi”, ”1951 Göçü”  en çok bahsedilen göçlerdi.  20. Yüzyılın son çeyreğinde de “89 Göçü” gündeme gelmişti. Bulgaristan’da 1984 yılından itibaren Türk azınlığa asimilasyon politikası uygulayan komünist rejim, amacına ulaşamayınca 1989 yılında zorunlu göçe karar vermişti. Bu büyük zulmün mimarı dönemin Bulgaristan devlet başkanı Todor Jivkov’du. 

Jivkov devri kapandıktan sonra açıklanan belgeler, Bulgaristan Devleti’nin asimilasyon politikasını doğrudan komünist parti eliyle uyguladığını ortaya koydu. Belgelere göre, 1984 yılı sonlarından itibaren Komünist Parti’nin en üst karar alma birimi olan politbüro, Türklere yönelik “Yeniden Doğuş-Uyanış Süreci” adı altında sistematik bir asimilasyon siyaseti başlatmıştı. Bu siyasetle belirlenen maddeler, ülkedeki Türklere kimliklerini koruyarak yaşamak hakkı tanımıyordu.

Bulgaristan, Todor Jivkov liderliğindeki rejimin Türk ve Müslüman azınlığa yönelik 1984 ve 1989 yılları arasında uygulanan asimilasyon politikalarını 22 yıl sonra kabul etti. Bulgar Parlamentosu 1989 yılında sona eren komünist rejimin, Müslüman ve Türklere karşı uyguladığı asimilasyon sırasında yürüttüğü isim değiştirme, ibadet yasağı, anadilde konuşma ve zorunlu göç gibi etnik temizlik kampanyasını kınayan bildiriyi 11.01.2012’de kabul etmişti.

Bildiri Bulgaristan devletinin Türklere karşı girişilen asimilasyon kampanyasını resmi olarak kabul eden ilk belge olması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu kabulden sonradır ki göç tekrar tersine dönmüş, Bulgar Vatandaşlığına talep artmış ve çifte vatandaşlık gündeme gelmiştir.

Bu günlerde ise, atalarında Bulgaristan doğumlu olanlar Bulgaristan Vatandaşı olabilmek için evrak toplamaya başlamışlardır. Başlamışlardır çünkü kendilerini Türkiye’de güvende hissetmemektedirler…

302 total views, 2 views today

Share

Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi Haliç İstanbul

 

Günümüzde ulaşım ve iletişim araçları, nasıl çalıştıkları konusunda hiç bir ipucu vermeyen “kara kutular” gibidir. Yapıları ve çalışma sistemleri bilinmediği gibi anlaşılmaları da zordur. Ancak bu araçların ataları çok daha basit ve şeffaf bir şekilde tasarlandıklarından  incelenerek ulaşım ve iletişim araçlarının gelişimlerini anlamak mümkün olmaktadır. Bir otomobildeki kavrama pedalı, vites kutusu ve dişliler arasındaki bağlantıyı anlamanın yolu, otomobilin bu kısmını açık hale getirmekten geçer. Rahmi M. Koç tarafından Hasköy Haliç kıyısında kurulan Rahmi M. Koç Müzesi, Türkiye’de sanayi, ulaşım ve iletişim tarihine adanmış ilk ve tek müzedir. Dolayısıyla, Rahmi M. Koç Müzesinin zengin koleksiyonu bu konuda ideal bir kaynak teşkil etmektedir. Günümüz teknolojilerinin atası olan bu basit araçları anlamak kolaylaşmaktadır. Rahmi M. Koç Müzesi 2002-2003 eğitim yılında Türkiye’de ilk kez uygulamaya konulan sistemli bir “Müze-Eğitim” Programına Vehbi Koç Vakfı Koç Özel İlköğretim Okulu ile birlikte imza atmış. Bu program sayesinde öğrenciler müzeyi büyük gruplar halinde, alelacele, hiçbir şey anlamadan gezmek yerine, müze koleksiyonunun hangi müfredat konularına hitap ettiğinin bilincinde olarak gezdirilmektedir.  Böylelikle maksimim verim elde edilmektedir.  

Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye’de Ulaşım, Endüstri ve İletişim tarihine adanmış ilk önemli müzedir. Haliç’in kıyısında, endüstriyel arkeolojinin önde gelen örneklerinden olan muhteşem binalar içinde yer alan koleksiyonu gramofon iğnesinden gerçek boyutlarda gemilere ve uçaklara kadar uzanan binlerce objeyi içermektedir. Müze, konumu, bulunduğu tarihi mekân ve İstanbul’un her iki yakasına da yakın oluşuyla oldukça iddialıdır. Müzenin dünya çapındaki beğenisi, bünyesindeki yetenekli mühendisler ve zanaatkârlar tarafından yaratılmış, insanoğlunun dehasını ve çalışkanlığını yansıtan objelerden kaynaklanmaktadır. 11 250 m2 kapalı alanı bulunan müzenin ayrıca 7 000 m2’ lik açık alanı da bulunmakta olup; Lengerhane, Tersane ve Dış mekân olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır.

Müzenin tarihçesi

Sultan III. Ahmet (1703-1730) zamanında, 12. yüzyıldan kalma bir Bizans binasının temelleri üzerine kurulmuş olan bu eski Osmanlı Lengerhanesi, şu anda ikinci sınıf tarihi eser kapsamındadır. Zincir ve ucundaki çıpa anlamında olan ‘’Lenger’’ ve ev anlamında kullanılan ‘’hane’’ sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan ‘’Lengerhane’’ Gemicilikte, denize atılan zincir ve ucundaki çıpanın üretildiği Ev’dir. Bina, Sultan III. Selim  zamanında Maliye Bakanlığı’nın kontrolüne verilmeden önce restore edilmiş ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra ise binaya Cibali Tütün Fabrikası sahip olmuştur. Lengerhane binasının çatısı 1984 yılında çıkan bir yangında ciddi hasar görmüş ve bina 1991 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafından satın alındığı tarihe kadar terk edilmiştir. Rahmi M. Koç Müzesi Lengerhane Binasında kurulmuştur. 1991 yılında alınan Lengerhane Binasının restorasyonu Garanti Koza firması tarafından yapılmıştır. Orijinal binaya camlı bir rampa ile geçilen yeraltı galerisi ilave edilmiş ve Aralık 1994’de açılmıştır. Müzenin ilk bölümünün süratle büyümesi ile 1996 yılında Haliç’in kıyısında, Lengerhane Binasının tam karşısında, bir harabe olarak duran Hasköy Tersanesi alınmıştır. 14 terk edilmiş bina ve tarihi kızak orijinaline sadık kalınarak restore edilmiş ve müzenin ikinci kısmı Temmuz 2001’de açılmıştır.

Lengerhane binası

Müzenin bu bölümü birinci kat, Zemin Kat ve Bodrum Kattan oluşmaktadır. İletişim bölümünün bulunduğu birinci katta  Edison’un 1876 yılında ABD Patent Ofisi’ne sunduğu gerçek patent modeli olan telgraf gibi son derece özel parçalar yer almaktadır. Bu katta ayrıca Boğaziçi Üniversitesi kandilli Rasathanesi’nden alınan astronomi ve nevigasyonu ile aletlerin bulunduğu gibi, dünya standartlarındaki bilimsel aletler koleksiyonu da sergilenmektedir. Lengerhane ’nin zemin katında buharlı makine modelleri, buharlı gemi makine modelleri, sıcak havalı ve içten yanmalı motor modelleri, lokomotif modelleri, kule saati, bilyeli saat, yatay reprodüksiyon makinesinin yanı sıra iç dekorasyonundan tüm aksesuarlarına, özgün Fransız spesiyalitesinden servisine kadar her şeyiyle 1930’ ların Paris’ini Haliç kıyılarına getiren ‘’Cafe da Levant’’ yer almaktadır.

Lengerhane ‘nin bodrum bölümünde ise havacılıkla ilgili ölçekli modeller, otomobil ve demiryolu modelleri, oyuncaklar, film seti ve matbaa makinelerinin yanı sıra Denizcilik Modelleri ve Kaptan Köşkü bulunmaktadır. Deniz ve denizcilikle ilgili her şey, müzenin kurucusu Rahmi M. Koç’un özel ilgi alanlarından biri olduğundan, müzenin en gözde bölümlerinden biridir. Yine bu bölümde bulunan Kaptan Köşkü canlandırmasında telsiz odası, harita odası ve 2. Dünya Savaşı öncesi İngiliz gemilerinden alınmış dümen, makine telgrafı, pusula gibi parçalarla dekore edilen Kaptan Köşkü yer almaktadır.

Hasköy Tersanesi

Bu tarihi tersane 1861 yılında Osmanlı Deniz Hatları Şirketi (Şirket-i Hayriye) tarafından kendi gemilerinin bakım ve onarımını yapmak üzere yapılmıştı. Tersane orijinal olarak 2 atölyeden oluşturulmuş, ihtiyaç doğdukça ve imkânlar müsait olduğunda büyütülmüştür. Tersane, 1984 yılında Ulaştırma Bakanlığının kontrolüne geçmeden önce, değişik kamu kuruluşlarının kontrolü altında bulunmuştur. Nihayet 1996 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafında n satın alınmıştır. Müzenin tersane bölümü 1. kat ve zemin kat olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.

Zemin Kat

Tersane binasının zemin katı müzenin ana sergi salonu olup, Erdoğan Gönül Galerisi olarak bilinmektedir. Otomotiv dünyasının duayenlerinden Erdoğan Gönül’ün hayatı otomobillerle iç içe geçmiştir. Türkiye’nin ilk otomobili Anadol’a hayat veren ekibin içinde de yer alan Erdoğan Gönül; Koç Topluluğu kurucusu Vehbi Koç’un damadı ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi iken, 2003 yılında 70 yaşında vefat etti. Erdoğan Gönül Galerisi’nde, müzenin sahip olduğu büyük otomobil koleksiyonunun daha modern olan örnekleri sergilenmektedir. Otomobillerin sergilendiği bu galeri ayrıca kurumsal ve özel etkinlikler için de kullanılmaktadır.

Ana Giriş

 Tersanenin zemin katında bulunan ana giriş bölümünde, müze koleksiyonunun bazı önemli objelerinin dönüşümlü olarak sergilendiklerini öğreniyoruz. Burada lokomotif modelleri, kronometreler ve Rahmi M. Koç’un özel meraklarından biri olan Minyatürler yer almaktadır. Ayrıca, ana girişte müze dükkânı bulunmakta olup, müzede sergilenen objelerle ilgili olarak yazılmış kitaplar ve hatıra eşyaları satılmaktadır.

Sualtı Bölümü

Ana girişten sonra, zemin ve 1. kat düzenlemesinin U mıknatıs biçiminde olduğunu görüyoruz. Biz, öncelikte Sualtı Bölümünün bulunduğu sola yöneliyoruz. Akvaryuma benzeyen bir camekânlı mekân içerisinde iki dalgıç mankeninin yanı sıra dalgıç ayakkabıları, dalgıç tulumbası ve şnorkelli deniz motoru bulunmaktadır. İki dalgıç giysisinden biri 1964 Rus yapımı, diğeri ise Miller Down CO. Miami, Florida patentlidir. Siebe Gorman & Submarine Engineers tarafından imal edilen dalgıç pompasının, iki dalgıca birden hava verecek şekilde tasarlandığını öğreniyoruz. Şnorkelli Deniz motoru ise dünyanın tek taşınabilir, batabilen ve benzinle çalışan Aqua Scooter. Ulaşımı güç koylar, kayalıklar ve dalış alanlarına kolayca gidebilmek; kayık, yelkenli ve şişme botlarda kıçta takma motor olarak tasarlanmış.

Ne Nasıl Çalışır? 

Eğitimin ön planda olduğu bu bölümde, günlük yaşamda kullanılan pek çok alet ve aracın çalışma ilkeleri kesitler ve bilgi panolarıyla anlatılmaktadır. Duvar dibine yerleştirilmiş bir Fiat Palio kesiti, Palio ’ya ait tüm detayları üzerinde olan ve istenildiğinde çalışmakta olan bir model olarak konulmuş. Bu modelde, Palio kasasının ayrıntılarının yanı sıra, motorun ve şanzımanın çalışmasını da görmek mümkün oluyor. Bir başka konuma konuşlandırılmış olan gerçek bir traktörün kısmen kesiti alınmış. Böylelikle, motorun ve güç aktarma organlarının işleyişini görmek mümkün oluyor. 1970 yıllarda, Anadol otomobillerinin yerini almak üzere hazırlanan bir otomobil şasisi ve önü cam olan Beko 3505 marka bulaşık makinesi de sergilenenler arasında bulunmaktadır.

Klasik Otomobiller Bölümü 1

Daha çok 2. Dünya Savaşı sonrası otomobil klasiklerinin sergilendiği bu bölümde, 90 ı aşan araçtan oluşan otomobil koleksiyonunun örneklerinden bazıları görülmektedir. Hemen göze çarpanlardan biri Albion Röntgen Arabasıdır. Kızılay tarafından kullanılmış olan bu araba, 1917 yılında sadece şasi olarak ısmarlanmış, sonra da kasası ve X ray cihazı İngiltere’de takılmış.2. Dünya Savaşındaki Müttefik Kuvvetlerle Osmanlı İmparatorluğu arasındaki savaşta kullanılmış, daha sonra da Kızılay’a devredilmiş. Otomobil meraklılarının en çok ilgisini çeken otomobil klasiklerinden Cadillac Coupe Deville, serginin en önemli objelerinden biridir. 1902 yılında Henry Leland tarafından yaratılan Otomobil Şirketi aynı yılın Ekim ayında ilk Cadillac otomobil tanıttı. Cadillac her zaman için kaliteli, lüx ve yenilikçi olması ile tanındı. Hidrolik direksiyonu dünyada ilk kullananlar arasındadır. Mükemmel kalitesi ile tanınmış lüks otomobil markası olan Cadillac Kuzey Amerika pazarında büyük bir başarı elde etti.

1909 yılında General Motors  tarafından satın alınmıştır. Kısa sürede General Motor’sun en prestijli markası haline gelmiş ve güçlü rakiplerine karşı üstünlük sağlamıştır. Cadillac Coupe Deville 1949 yılında ilk kez tanıtıldı. İlk model bir dayanak olmaksızın hardtop ve deri döşeme vardı. Yıllar geçtikçe, Coupe Deville daha büyük ve daha güçlü hale geldi. Cadillac marka otomobiller, her dönem için kaliteli, lüks ve yenilikçi olmasıyla tanınmıştır.

21 855 adet üretildiğini öğrendiğimiz bu 1960 model ‘’Coupe de Ville’’ günümüz otomobil koleksiyonerleri tarafından aranan ve büyük rağbet görüyormuş. Otomobil merakım olmamakla birlikte, karşıma çıkan Anadol otomobil örnekleri beni de heyecanlandırdı. Yerel otomobil olarak ilk ortaya çıktıklarında, Konya Ereğli’sine 13 km uzaklıktaki İvriz İlköğretmen Okulu Orta 3 öğrencisiydim. İlk yerel otomobile verilecek ad için yarışma açılmıştı.

Yarışmayı, ‘’Anadol’’ adıyla, müzik öğretmenimiz rahmetli Kemal Çuhalılar’ın kazandığını ve 10 000 lira ödül aldığını duymuştuk. Sergilenmekte olan Anadol A1 in 1963 yılında, Koç Grubu’na dâhil Otosan tarafından, Türkiye’de yerel bir otomobil endüstrisi kurmak amacıyla İngiliz Reliant Motors Şirketi ile işbirliği yaparak Ford Motorunun kullanıldığı fiberglas otomobiller serisinin bir ürünü olduğunu öğreniyorum. Dikkati çeken bir otomobil klasiği de Fittibaldi F1 yarış arabası olmuştu.

Klasik Otomobiller Bölümü 2

Bu bölümde de 2. Dünya savaşı sonrası otomobil klasikleri sergilenmektedir. Sergilenmek üzere seçilmiş olanlar arasında Madlen Buharlı Otomobil, Model T Ford, 1933 Model Buick ve Magirus İtfaiye arabası bulunmaktadır. Bir at arabasına benzeyen Madlen Buharlı Otomobili, müze ziyaretçilerine önemli mesajlar vermektedir. İlk otomobil tasarımcılarının at arabalarına çok şey borçlu olduklarının canlı örneği karşımızda durmaktadır. Basitten, bu günkü teknolojiye giden yolu anlamak açısından sergi daha da bir önem kazanmaktadır. Otomobil tarihinin en önemli kişilerinden biri olan Henry Ford ‘’T Modeli’’ ni 1908 de yaratmış. 1903’te Henry Ford 11 yatırımcıyla birlikte 28.000 Dolar sermayeyle Ford Motor Company’i kurmuş. Şirket tarafından 1908’de piyasaya sürülen Model T, 1913’e kadar üne kavuşmuş ve ABD yollarının her yerinde görülür olmuş. Aynı yıl Ford’un fabrikalarında yürüyen bantlı üretim başlatılmış, verimliliği yüksek derecede arttırmış.

1918 yılında ABD’de kullanılan arabaların yarısı Model T olmuş. Aynı modelden 1927 yılına kadar 15 milyon araç satılarak 45 yıl süre tutulacak rekor kırılmış. Galeriye adı verilen Erdoğan Gönül tarafından müzeye bağışlanan 1933 Model Buick; iki kapılı 66C Konvertible modeli olan otomobilin bagajının yerinde ‘’Dicky Seat’’ denilen katlanan bir arka koltuk bulunmaktadır. 1920 yılında ünlü Alman üreticisi Magirus tarafından üretilmiş olan itfaiye aracı uzun yıllar İzmir itfaiyesi tarafından kullanılmış.

Tarım Bölümü

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de kullanılan tarım aletlerinden ilginç olanlar sergilenmiş. Atatürk’ün tarımı desteklemek amacıyla, tarımda bizzat kullandığı traktör ve değişik tarım aletleri müzeyi gezenlerin ilgi odağı olmuştu. Tarım aletleri içerisinde, Neolitik Çağdan beri  kullanılmakta olan toprağı sürme aracı kara saban da yer alıyordu. Buğday ve arpa gibi ürünlerde, daneleri saplarından ayırmakta kullanılan ve antik sayılabilecek düven ile yaba da ilgi çekici tarım aletleri arasındaydı.

Tarım aletlerinden düven ile yaba, çocukluk anılarımın canlanmasına neden oldu. Orak ve tırpanlarla biçilen buğday ya da arpa, harman yeri olarak tanımlanan oldukça geniş ve sert bir yüzeyi olan alana serilirdi. Altında kesici çakmak taşlarının yerleştirilmiş olduğu düven, öküzler ya da atlarla çekilir ve sapların saman haline gelmesi sağlanırken, daneler de saplardan ayrılmış olurdu. Düven ile yabayı görünce 1953 yılına bir yolculuk yapmam gerekti. Şimdiki adı Konaklı olan Niğde’nin merkez köylerinden Misli ’de ilk harman deneyimini yaşamıştım. Düven üzerinde sapların kesilerek buğday danelerinin ayrılmasını görmek oldukça önemli bir görsel şölendi çocukluğumuzda. Tek bir at tarafından çekilen düven üzerindeki sürücü yanına aldığı bizim gibi çocuklara, kamçılanan atın şahlanarak ileri atılmasıyla, keyifli dakikalar yaşatırdı. Sapların yeterince ufak samanlar haline gelmesinden sonra, karışım rüzgârlı havalarda yaba ile savrulurdu. Hafif olan saman rüzgârla uçarken, ağır olan daneler olduğu yere düşerdi. Böylelikle dane hasadı yapılırdı.

Buharlı Makineler ve Dizel Motorlar

Yerli ve yabancı üretim dizel motorlarının bulunduğu bu bölümde sergilenen objeler arasında Marshall Seyyar Buhar Makinesi, Ruston Gaz Motoru, Üç Pistonlu Buharlı Gemi Makinesi ve Aral Dizel Motoru da bulunmaktadır. Tarım aletlerini ve taş kırıcıları çalıştırmakta kullanılan Marshall Seyyar Buhar Makinesi, İngiltere’de 1872 de piyasaya sürülmüş. Devasa bir boyutu olan Ruston Gaz Motoru da İngiltere’de üretilen objeler arasında yer alıyor. Avrupa’da, özellikle İngiltere’de 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin makineleşmiş endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa’daki sermaye birikimini arttırmasına, Sanayi Devrimi ya da Endüstri Devrimi, denir. Sanayi ve Endüstri devrimi ülkemize gecikerek girmiştir.

İngiliz Kablo Döşeme Gemisi SS John McKay’e ait olan Üç Genleşmeli Buhar Makinesi 1922 yılında İngiltere’de yapılmış. Günümüzde de, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş olan internet, Dünya’mızda kıtalar arasında suların altından giden kablolar aracılığıyla akışını sürdürüyor. 1920 li yıllarda ise mükemmel bir telefon iletişimi için sualtı kablolarından yararlanılmıştı. Aral Dizel Motoru ’na gelince, bir Türk Tasarımı olup, Hüseyin Cahit Aral tarafından tasarlanmış ve yapılmıştır. 1961 ve 1963 yılları arasında Kayseri’de üretilen bu dizel motor, Hüseyin Cahit Aral tarafından müzeye bağışlanmıştır. Sanayi ve Ticaret bakanlığı da yapan Hüseyin Cahit Aral, İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi mezunu olup, elektrik mühendisidir.

Zeytinyağı Fabrikası

Buharlı makineler ve dizel motorlardan sonra karşımıza çıkan en ilginç ve ilgi çekici obje Zeytinyağı Fabrikası oldu. ‘’Araser Zeytinyağı Fabrikası’’ Ege sahillerinde yer alan Bademlide ki gerçek bir zeytinyağı fabrikasının parçalarından oluşturulmuş otantik bir fabrika görüntüsündedir. Gerçek bir buharlı makinenin taşıyıcı bantlarla çevirdiği değirmen taşlarını, ezilmiş zeytin küspesini ve sıcak su kazanı gibi detayları da görmeniz mümkün olacaktır. Sergileme, bilgi panoları ve hareketli makinelerle desteklendiği gibi, bir mankenle de güçlendirilmiş.

Serra Bahar tarafından yapılmış olan mankene dönemin giysileri giydirilmiş. Özellikle eğitim amaçlı müzeye gelen öğrencilerin ilgi ve dikkatini çekecek olan bu manken, dalından soframıza gelen zeytinyağı yolculuğunun anlaşılmasına büyük katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum. Araser Zeytinyağı fabrikası modelinin ana makinesi olan Buhar Makinesi, 1927 yılında Belçika’da üretilmiş ve Nadir Araser tarafından müzeye bağışlanmış. Genç James Watt kaynayan çaydanlığın kapağını kapalı tutmaya çalışırken başlattığı devrimin boyutlarının farkında değildi. Kaynayan çaydanlık ve ürettiği buhar, buhar makinelerinin atası oldu. 1765’de Thomas Newcomen’ın yaptığı bir model üzerinde uğraşarak buhar makinesini çalıştırmayı başardı. Thomas Newcomen buhar makinesini bulan kişidir James Watt ise sadece onu Sanayi’de kullanılacak biçime çevirmiştir. Buhar makinelerinin güvenliğini sağlamak amacıyla üretilen ve buradaki makinede de kullanılan standart basınç ölçüm araçlarının da ilgi çeken başka objeler olduğunu söylemeliyim.

Atölye ve Tornahane

Tahta ve kereste biçmeye yarayan, elektrik ve su gücüyle çalışan büyük bıçkı makineleri olan tersane hızarı, Orijinal haliyle ve tüm detaylarıyla canlandırılmış. Orijinal Şirket-i Hayriye Tersanesi’nden arda kalan birkaç parçadan biri olan bu önemli ve tarihi hızar Glasgow, İskoçya’daki bir çelik mühendisliği şirketi olan P&W Mac Lellan tarafından üretilmiştir. Yaklaşık 150 yıl sonra bile tamamıyla kullanılır durumdaymış. Metal ya da ahşap parçaların işlenmesinde ve kopyalanmasında kullanılan torna ve torna tezgâhları Hasköy Tersanesi’nin en önemli objeleriydi. Bozulan ya da kullanılamaz hale gelen parçaların onarımı ve yenilenmesi torna tezgâhlarında gerçekleştiriliyordu. Günlük yaşamda, evinizin ya da arabanızın yedek anahtarlarını yaptırmak için uğradığınız anahtarcı, kopyalama yapan torna tezgâhlarından yararlanır. Müzede sergilenenler; açık torna tezgâhı, düşey ve kopya çıkarma tezgâhlarıdır.

Denizcilik Bölümü

Rahmi M. Koç’un özel ilgi alanlarından biri Denizcilik olduğundan, Müze Koleksiyonunun büyük bir bölümü denizcilik objelerinden oluşmaktadır. Koleksiyonda yer alan bazı tekneler ve modellerin yanı sıra, ender örneklerden biri olan Amphicar da sergilenmektedir. Hem karada hem de suda giden bir otomobil olan Amphicar, 2. Dünya Savaşı sırasında bu tür araçlar üreten Alman Hans Trippel tarafından 1957-1958 yıllarında tasarlanmış ve üretilmiş. Müzeye İlkay Bilgişin tarafından bağışlanmış. Sandal yapım atölyesinde ise bir mankenle güçlendirilmiş ve dikkat çekici hale getirilmiş, yapım aşamasındaki bir sandal sergilenmektedir. Ayrıca, sandal yapımında kullanılan alet ve edevatlar da sandalın yanındaki tezgâhta yerini almış.

Denizcilik bölümünün en gözde objelerinden biri de Riva Sürat teknesidir. İtalya’daki ünlü Riva Tersanesinde yapımı gerçekleştirilen som ahşap sürat teknesi olan Riva Super Aquarama, kesinlikle, tasarlanmış en güzel ve en etkileyici sürat teknelerinden biridir. Sergilenmekte olan diğer önemli objelerden biri de Randa Yelkenlidir. Kaliteli ve bindirme kaplamalı olan Randa Yelkenli Kotra, İngiltere’deki Southern Yacht Services tarafından 1910 yıllarında üretilmiştir. Bülent Kozlu anısına, oğulları Can ve Cem Kozlu tarafından müzeye bağışlanmıştır.

Raylı Ulaşım Bölümü

Bu bölümde, çeşitli dönemlere ait ve değişik özelliklerde lokomotifler ve vagonlar sergilenmektedir. Açık ve kapalı alanlarda, buharlı lokomotiflerin yanı sıra dizel motorlu lokomotifler de sergilenmektedir. Raylar üzerine yerleştirilmiş lokomotif ve vagonlar açık alanlarda, bahçede sergilenirken; modellerle birlikte Sultan Abdülaziz’in saltanat  vagonu ile Kadıköy-Moda Tramvayı müzenin iç kısmında sergilenmektedir.

Batılaşmanın ivme kazandığı 19. yüzyılda Sultan Abdülaziz Batı’ya bir seyahat yapar. O seyahatin yapıldığı vagon şimdilerde Rahmi Koç Müzesi’nin önemli objelerinden biridir. Bir söylenceye göre evini bir demiryolu müzesine çeviren emekli gar müdürü Mete Tekyıldız, 2000’li yıllarda, Devlet Demiryollarının Yedikule deposunda atıl durumda ve çürümekte olan Saltanat Vagonunu kurtarmak için Rahmi Koç ile görüşür. Rahmi Koç gerekli izinleri aldıktan sonra İngiltere’den planlarını getirtip vagonu tamir ettirir, müzeye kazandırır. Sedef kakmalı, tamponları ahşap geçme, merdivenleri el mekaniği olan bu Saltanat Vagonu Rahmi Koç’un ülkemize en büyük hizmetlerinden biri olarak bilinmektedir. İstanbul’da öğrenim gördüğüm 1961-63 yılları arasında popüler olan ulaşım araçları tramvaylardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda, 30 Ağustos 1869 tarihindeki “Dersaadet’te Tramvay ve Tesis İnşası” na dair bir sözleşmeyle İstanbul caddelerinde yolcu, eşya taşımacılığı için demiryolu yapılmış. 

Hayvanların çektiği araba işletmeciliği, 40 yıl süreyle Konstantin Krepano Efendi’nin kurduğu “Dersaadet Tramvay Şirketi ” isimli şirkete verilmiş. İlk atlı tramvay 1871 yılında Azapkapı-Galata, Aksaray-Yedikule, Aksaray-Topkapı ve Eminönü-Aksaray olmak üzere 4 hatta çalışmaya başlamış. İstanbul’da 1869 yılında çalışmaya başlayan atlı tramvay, yerini 1914 yılında elektrikli tramvaya terk etmiş. Toplu taşım için en uygun araçlar olan tramvaylar; 12 Haziran 1939 gün ve 3642 sayılı yasayla Hükümete devredilen Tramvay İşletmesi, daha sonra İstanbul Belediyesi’ne ve 16 Haziran1939 gün ve 3645 sayılı yasayla da İETT`ye bağlanmış.

Her ne hikmet ise,12 Ağustos 1961 günü Avrupa yakasından, 14 Kasım 1966 tarihinde ise Anadolu yakasından kaldırılarak İstanbul’da Tramvay İşletmeciliği son bulmuş. Yerine troleybüsler devreye girmiş. Müzede sergilenen ve Kadıköy-Moda hattında çalışmış olan tramvay, 1934 yılında Alman Siemens firması tarafından üretilmiş.1966 yılına kadar, 30 yılı aşkın bir süre hizmet verdikten sonra, 1966 yılında hizmetten kaldırılmıştır. Hizmetten kaldırılan ve İETT tarafından saklanan eski vagonlardan bazılarının yenilenmesiyle, nostaljik amaçlı olarak, Taksim-Tünel arasında 1989 yılında işletmeye açılmıştır. Taksim-Tünel hattında çalışan nostaljik tramvaylar İstanbul’un simgelerinden biri haline gelmiştir.

897 total views, no views today

Share

İstanbul Müzeleri ve Rahmi M. Koç Müzeciliği

Kültürel ya da tarihsel değeri olan nesnelerin toplanarak sergilendiği yerler olarak tanımlayabileceğimiz müzeler, toplumların bilim ve sanat ürünleri ile yer altı ve yer üstü zenginliklerini sergilemek amacıyla oluşturulmuş kurumlardır. Yüzyıllar boyunca toprak altında saklı kalmış tarihî eserlerin gün ışığına çıkarılarak sergilenmesi, toplumu oluşturan bireylerin geçmişi daha iyi tanımalarına olanak sağlar.

Ayrıca müzeler, toplumu aydınlatmak amacıyla insan soyunun gelişimi, doğa olaylarının oluşumu ve teknolojinin geçirdiği değişim gibi konularda araştırmalar yapan bilimsel merkezlerdir. Halkın beğenisinin yü­kselmesi ve eğitimi için de önemli katkıları vardır. Böylelikle, toplum yararına sürekli yönetilen kurumlar haline gelmişlerdir. Diğer bir deyişle, müzelerin iki önemli konusu vardır. Koleksiyonları sergilemek ve eğitim. Günümüzdeki müzelerin, özelikle özel müzelerin büyük bir bölümü etkinliklerini eğitim ve konferanslarla tamamlamaktadır.

Müzeler, tarihte önemli yeri olan veya günlük hayatta her zaman kullanılan ve bahsedilen Objelerin gerçeklerini görme imkânını bizlere sunduğu için önemlidir. Çağdaş bir müze, sadece bir grup objenin deposu olmanın ötesinde, ziyaretçilerinin de yardımıyla, devamlı değişen ve gelişen dinamik bir yapı sergiler. Eğitim” çağdaş bir müzenin en  önemli görevidir ve müzeler örgün eğitim kurumları olan okullara alternatif oluşturan yaygın eğitim kurumlarıdır.

Günümüzde ülkelerin kalkınmışlıkları ve güvenirlikleri sahip oldukları müzeler ve sanatçılarla ölçülmektedir. Bu konuda özellikle İstanbul önemli atılımlar gerçekleştirmiş durumdadır. İstanbul Modern sanat Müzesi, Sakıp Sabancı Müzesi, Rahmi M. Koç Müzesi, İstanbul Pera Müzesi, Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Dolmabahçe sarayı Müzesi, Küçüksu kasrı Müzesi, Beylerbeyi Sarayı Müzesi gibi onlarca müze İstanbul’un Bir Dünya kenti olmasını sağlamıştır.

Rahmi M. Koç Müzesi ve eğitim

Günümüzde ulaşım ve iletişim araçları, nasıl çalıştıkları konu­sunda hiç bir ipucu vermeyen “kara kutular” gibidir. Yapıları ve çalışma sistemleri bilinmediği gibi anlaşılamamaktadır. Ancak bu araçların ataları çok daha basit ve şeffaf bir şekilde tasarlandıklarından bunlar incelenerek ulaşım ve iletişim araçlarının gelişimlerini anla­mak mümkün olmamaktadır. Bir otomobildeki kavrama pedalı, vites kutusu ve dişliler arasındaki bağlantıyı anlamanın yolu, otomobilin bu kısmını açık hale getirmekten geçer. 

Rahmi M. Koç tarafından kurulan Rahmi M. Koç Müzesi, Türkiye’de sanayi, ulaşım ve iletişim tarihine adanmış ilk ve tek müzedir. . Dolayısıyla, Rahmi M. Koç Müzesi’nin zengin koleksiyonu bu konuda ideal bir kaynak teşkil etmektedir. Günümüz teknolojilerinin atası olan bu basit araçları anlamak kolaylaşmaktadır. Rahmi M. Koç Müzesi 2002-2003 eğitim yılında Türkiye’de ilk kez uygulamaya konulan sistemli bir “Müze-Eğitim” Programına Vehbi Koç Vakfı Koç Özel İlköğretim Okulu ile birlikte imza atmış. Bu program sayesinde öğrenciler müzeyi büyük gruplar halinde, alelacele, hiçbir şey anlamadan gezmek yerine, müze koleksiyonunun hangi müfredat konularına hitap ettiğinin bilincinde olarak gezdirilmektedir. Böylelikle maksimim verim elde edilmektedir.  

720 total views, 2 views today

Share

Ankara Ulucanlar Cezaevi Müzesi

 

Kentlerin toplumsal hafızaları vardır. Ankara Saraçoğlu Mahallesi, Atatürk Bulvarı, Kızılay-Sıhhiye-Ulus meydanları, Çankaya Köşkü ve daha niceleri… Ankara’daki en önemli toplumsal hafıza mekânlarından biri de Ulucanlar Cezaevi Müzesi olmaktadır. Müzenin hangi köşesine giderseniz gidin, Ulucanlar Cezaevinde ziyaretçileri farklı bir anı, farklı bir hikâye, 81 yıllık bir siyasi ve sosyal tarih karşılıyor. Bütün yaşanmışlıkları ile birlikte şimdi bambaşka bir yüzle ziyaretçilerini ağırlayan Ulucanlar Cezaevi, bizleri Türkiye’nin yakın tarihi ile birlikte kendi içsel yolculuğumuza da çıkarıyor. Geçmişimizle yüzleşmemizi sağlıyor.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Ulucanlar Cezaevi’nin yapılış tarihi, cumhuriyetin ilk yıllarına dayanıyor. 1925 yılında inşa edilen cezaevinin geçmişi, Türk siyasi hayatından kesitler sunuyor adeta. Ulucanlar Cezaevi sadece infazların değil, tanınmış mahkûmları ile de tarihe ismini yazdırdı. Çok sayıda yazar, gazeteci ve şair girdi kapısından. Darbeler ve sıkıyönetim dönemlerinde birçok yazarın, politikacının, öğretmenin ve sinemacının yolu geçti Ulucanlardan. Açık kaldığı 81 yıl boyunca adı acılarla, işkencelerle ve idamlarla anıldı. ”Üç Fidan” olarak bildiğimiz Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın arkasından 12 Eylül darbesinde de Necdet Adalı ile Mustafa Pehlivanlıoğlu yok yere idam edilmişlerdi. Bu günküne benzer bir inatlaşmanın sonuçları olarak gencecik beş fidan yok edilmişti.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Müze tarihi ve müzede bizlere sunulanlar, demokrasinin yalnız sandık olmadığını gösteriyor. Sandık ve millet iradesi diyenlerin yanıldığını gösteriyor. Farklı suçlardan pek çok mahkûmun kaldığı Ulucanlar Cezaevi 1 Temmuz 2006 yılında kapatıldı. Ne olacağı konusunda uzun tartışma ve yorumlar yapıldı ve en iyi sonuca gidildi. Altındağ Belediyesi tarafından restore edildikten sonra müze olarak kapılarını Temmuz 2011 tarihinden itibaren ziyaretçilerine açtı.

Adı infazlarla, işkenceyle, acıyla anılan Ulucanlar Cezaevi, tüm bu gerçekleri ile bugün bambaşka bir görev üstleniyor.  Yok saymak için değil, ders çıkarmak için, unutturmak için değil tekrar umut edebilmek için ziyaretçilerini ağırlıyor. Birkaç yıl öncesine kadar sadece mahkûmların girdiği Ulucanlar Cezaevi, tüm geçmişi ile artık yeni ziyaretçilerini misafir ediyor. Müzenin açılışı olan 2011 yılında, Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdiklerini ifade eden Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, “Ulucanlar Cezaevi Ankara için önemli bir simge. Burasının yıkılmasına izin veremezdik. Ankara’nın kültür ve turizm hayatına önemli bir eser kazandırdığımızı düşünüyorum” diyerek projeye verdiği önemi gözler önüne seriyordu.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Açıldığı ilk günden bu yana 250 binden fazla kişi tarafından ziyaret edilen Ulucanlar Cezaevi Müzesi, Türkiye’nin ilk Cezaevi Müzesi olmasının yanı sıra, bir birinciliğe daha imza atmış durumda. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre, Ulucanlar Cezaevi Müzesi 2012 yılında Ankara’daki tüm özel müzeler içinde en çok ziyaret edilen müze olurken, Türkiye genelinde ise ilk 10’a girmeyi başarmış. Altındağ Belediye Başkanı Tiryaki; Müze olarak ziyarete açılan cezaevinin kapalı bölümünün ardından, cezaevinin yarı açık bölümünün de kültür, sanat ve kongre merkezi olarak kapılarını açtığını belirtiyor. Tiryaki “Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nin Ankara için önemli bir simge olduğuna inanıyorum. Buranın yıkılmaması ve müze olarak hizmete açılması için uzun süre mücadele ettik. Bugün müzenin bu kadar çok ziyaret edilmesi, emeklerimizin boşa çıkmadığını gösteriyor” diyor.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Ulucanlar Cezaevi Müzesi beni çok etkiledi. Bu nedenle çok zaman harcıyor, çok fotoğraf çekiyor ve her fırsatta tekrar ziyaret ediyorum. 1925 yılından 2013 yılına kadar olan siyasi tarihimizi bölümlere ayırarak müzeyi yazmak istiyorum. Çok zor olacağı endişesi içerisindeyim. Çok çalışmam, araştırmam ve müzeyi birkaç kez daha ziyaret etmem gerekecek diye düşünüyorum. Düşünmek, başlamanın itici gücü olduğuna göre bölümler halinde yazmak gerekir diye düşünüyorum.

Ulucanlar Cezaevi Müzesi

1,550 total views, 2 views today

Share

Ankara Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi

 

Altındağ’ın en yüksek yerinde konuşlanmış olan Ankara Kalesi Ankara’nın en önemli sembollerinden biridir. Hititlerden bu yana hep aynı yerde bulunan kale Romalılar, Bizanslılar ve Selçuklular dönemlerinde birçok kez onarılmış. İç kale ve çevresini kuşatan dış kaleden oluşmaktadır. Kaleiçi Mahallesinde yaşam devam ediyor. Büyük bir bölümünde evler harabe halinde, Hisar kapısı civarındaki evler ve konaklar aslına uygun olarak yenilenmiş. Bu şirin evler turistik dükkânlara, sanat evlerine, kafelere, restoranlara ve oteller dönüşmüş. Kendinizi zamanda yolculuk yapmış gibi hissediyorsunuz.

Ankara Kalesi’nin Hisar kapısından çıkar çıkmaz, eskiden At Pazarı olarak bilinen hanlar bölgesi karşımıza çıkar. Bunlardan biri de Çengel Han’dır. Çengelhan, Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1522-1523 yıllarında yaptırılmış. Çengelhan’ın, Kanuninin kızı Mihrimah Sultan’ın eşi Damat Rüstem Paşa’nın Vakfı’na bağlı olduğu bilinmektedir. 500 yıllık bir geçmişine rağmen Çengelhan, Ankara’nın hanlar bölgesinde özgün yapısını koruyabilen ender yapılardan biridir.

Döneminin en büyük dört hanından biri olan Çengelhan, çok sayıda oda ve ”develik” kısmı ile hizmet vermiş. Çengelhan, kareye yakın dikdörtgen planlı mimari yapısıyla Klasik Osmanlı kent içi hanlarının güzel bir örneğini oluşturur. Çengelhan’ın ortasında üstü açık bir avlu bulunmaktadır. Hanın üst katlarında konuk odaları, alt katlarında ise develik olarak adlandırılan büyük ve geniş odalar bulunmaktadır. Develerin bağlandığı bu odalarda bazen kalabalık gruplar da kalabiliyormuş.

20. yüzyılın sonlarına doğru, terk edilmeden önce; tiftik, yapağı, ham deri toptan satışlarının yapıldığı bir tabakhane ve yün deposu olarak kullanılmış. Etrafı tonoz örtülü revakla çevrili avlunun bir kenarında bulunan yapı, Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un iş yaşantısına başladığı dükkâna da ev sahipliği yapmış. Çengelhan, Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından Vakıflar Genel Müdürlüğünden kiralanarak restore edilmiş ve 2005 yılından itibaren sanayi müzesi olarak hizmet vermeye başlamıştır. Müzede,  İnsanoğlunun yaratıcılığı ve çalışkanlığı ile bezenmiş, yetenekli mühendisler ve zanaatçılar tarafından yapılmış objeler ile muhteşem güzellikler sunulmaktadır.

Toplam 32 odada; denizcilikten karayolu taşımacılığına, havacılıktan tıbba kadar pek çok sanayi kolunun geçmişini gözler önüne seren 3 000 den fazla obje ile ziyaretçilerini karşılamaktadır. Müzenin birinci katında Raylı Ulaşım, Oyuncaklar, İletişim, Denizcilik, Günlük Yaşam, Rahmi M. Koç Galerisi, Havacılık bölümleri yer almaktadır. Müze; ulaşım, sanayi ve iletişim tarihine adanmış olmakla birlikte, koleksiyonda Ankara ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili objelere de yer verilmiş.

Müzenin zemin katında Makineler, Vehbi Koç Dükkânı, Karayolu Ulaşımı ve Esnaf Sokağı yer alırken bodrum katında da Tarım bölümü yer almaktadır. Minyatür modellerden başka sandal ve arabalar gibi birebir ölçülerde objeleri de kapsamaktadır. Yalnız Müze binası bile evrensel cazibesi, romantik ortamı, tarihi ve keyifli atmosferiyle görülmeye değer.

Çengelhan’ın ortasında üstü açık avluda konumlanmış olan Çengelhan Brasseria,  80 kişilik masa ve 250 kişilik kokteyl kapasitesine sahip. Ankara’nın seçkin davetlerine ev sahipliği yaptığını öğrendiğim Çengelhan Brasseria tarihi ve sanatı içinde barındıran ender mekânlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Menüye baktığımda fiyatlar bakımından da ender olduğunu gördüm. Bütçemin bu mekânda yemek yememe uygun olmadığını görmek beni üzdü ise de mekânı görmekten keyif aldım. Bir görevliye fotoğrafımı çektirerek, yemek yemesem de tarihin içinde yerimi almış oldum.

1,077 total views, 4 views today

Share

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne Panoramik bir bakış

Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesini geçmiş yıllarda gezmiş ve hayran kalmıştım. Kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Anadolu arkeolojik eserleri Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar, kronolojik bir sırayla sergilenmektedir. Bu sergilenmeyi gördükten sonra üzerinde yaşadığım Anadolu’nun zengin tarihi beni hem şaşırttı, hem de onurlandırdı. Üzerinde yaşadığım toprakların arkeolojik ve etnografya yönünden tarihini, kısmen de olsa, öğrenmeye ve yazmaya karar verdim. Öncelikle ”Neden Anadolu” sorusuna yanıt aradım. Gördüm ki, Eski Batı kaynaklarında Anadolu Yarımadasının adı Küçük Asya olarak geçmektedir.

Ankara panoramik

Küçük Asya olarak da adlandırılan Anadolu yüzyıllar boyunca birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapması nedeniyle Bin Tanrı İli ismini de almıştır. Ancak bu kullanımlar günümüzde eskimiş olup daha çok tarihi anlatımlarda yer alır. Günümüzde bu topraklarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti bulunmaktadır. Başkenti Ankara’dır. Anadolu, Asya ve Avrupa’nın birleşim noktasında bulunmakta ve iki kıta arasında köprü görevini üstlenmektedir. Stratejik konumu nedeniyle olağanüstü ilgi görmüş ve tarih öncesi çağlardan beri birçok medeniyetin beşiği olmuştur.

Ankara panoramik

Yeryüzünün en eski yerleşkelerinden bazıları Cilalı Taş Devrinde Anadolu’da kurulmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, Nevali Çori, Hacılar, Göbekli Tepe ve Mersin’deki Yumuktepe yerleşkeleri Cilalı Taş Devrinden kalmadır. Truva yerleşkesi de Cilalı Taş Devrinde kurulmuş ve Demir Çağı’na doğru uzanmıştır. Sümer, Asur, Hitit, Yunan, Lidya, Kelt, Pers, Roma, Doğu Roma, Selçuklu, Moğol İmparatorluğu ve Osmanlı gibi onlarca medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Sadece Truva yerleşkesi yüzlerce dil ve lehçeyi barındırır. Anadolu Yarımadası, Hristiyanlığın ilk doğduğu ve geliştiği topraklardan biridir. İlk kilise Hatay’da bir kayaya oyulmuştur Hz. İsa ve havarileri tarafından. 11. yüzyıldan itibaren Anadolu Türkler tarafından iskân edilmiş ve yönetilmiştir. Özellikle 1071 yılındaki Malazgirt Savaşından itibaren Müslüman Türkler Anadolu’ya akın etmiştir.  Ancak İslamiyet’ten önce de Anadolu ve Balkanlarda Türkler vardır.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Bugün kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Anadolu arkeolojik eserleri Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar, kronolojik bir sırayla sergilenmektedir. Ziyaretçilerine de geçmişe doğru keyifli bir yolculuk yaptırmaktadır. Yontma ya da Eski Taş Çağı olarak da adlandırılan Paleolitik Çağ’dan, günümüze kadar gelen bütün çağları anlatan bir müzenin koleksiyonlarını anlatabilmenin zorlukları ortadadır. Yazmaya başlamam oldukça zor oldu.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesini ikinci ve üçüncü kez gezme fırsatını bulduğumda, müze bahçesinin girişinde ve sol yamaçtaki bir tanıtım yazısı hemen dikkatimi çekti.  1997 yılında, 38 müze arasındaki değerlendirmede, ‘’Anadolu Medeniyetleri Müzesi’’ne ‘’Avrupa’da Yılın Müzesi’’ unvanı verilmişti. Müze ile ilgili izlenimlerimi ve müzedeki arkeolojik eserleri kronolojik bir sıra ile yazmalıydım. İlk fırsatta müzeyi tekrar ziyaret ettim. Ortamın elverdiği ölçüde fotoğraf çekip bilgilendirme yazılarını okudum ve fotoğraf çektim.Fotoğrafları ve bilgilendirme yazılarını düzene soktuktan sonra yazım aşamasına geldim. Nereden ve nasıl başlayacağım konusunda bir hayli düşündüm. Müzeyi birkaç kez daha ziyaret etmem gerektiğine karar verdim. Bu nedenle, uzunca bir zaman dilimini araştırma yapmaya ayırdım ve notlarımı tekrar gözden geçirmek zorunda kaldım.

Müzenin kısa tarihçesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesi; Ankara Kalesi’nin dış duvarının güney-doğusundaki Atpazarı olarak adlandırılan semtte, iki Osmanlı yapısında yer almaktadır. Bu yapılardan biri Mahmut Paşa bedesteni, diğeri Kurşunlu Han’dır. Mahmut Paşa Bedesteni ’nin, 1464-1471 yılları arasında, Fatih dönemi baş vezirlerinden Mahmut paşa tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır. Klasik tipte bir yapı planı olan bedesten, ortasında 10 kubbe ile örtülü kapalı bir mekândır.

Ankara’da ilk müze, Kültür Müdürü Mübarek Galip Bey tarafından 1921 yılında Ankara Kalesinin Akkale olarak isimlendirilen burcunda kurulmuştur. Bu müzenin yanı sıra Agustus Mabedi ile Roma Hamamı için de eser toplanmıştır. Atatürk’ün telkinleriyle merkezde bir “Eti Müzesi” kurma fikrinden hareket edilerek diğer bölgelerdeki Hitit eserleri de Ankara’ya gönderilmeye başlanınca geniş mekânlara sahip bir müze binası gerekli görülmüştür. O zamanki Kültür Müdürü Hamit Zübeyir Koşay tarafından, devrin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’a müze binası için mektup yazılmıştır. Terk edilmiş ve bakımsız halde bulunan Mahmut Paşa Bedesteni ile Kurşunlu Hanın onarılarak müze binası olarak kullanılması önerilmiştir. Bu öneri kabul edilerek, 1938 yılından 1968 yılına kadar devam eden bir yenileme çalışması başlatılmıştır. Bedestenin orta bölümünde yer alan kubbeli mekânın büyük bir kısmının onarımı 1940 yılında bitirilmiştir.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Müzedeki Eserler, Alman Arkeolog H. G. Guterbock başkanlığındaki bir heyet tarafından yerleştirilmeye başlanmış, 1943 yılında binaların onarımı devam ederken, orta bölüm ziyarete açılmıştır. 1948 yılında Müze İdaresi Akkale’yi depo olarak bırakıp, Kurşunlu Hanın onarımı tamamlanan dört odasına yerleşmiştir. Kubbeli mekânın çevresindeki arastanın yenileme ve teşhir projeleri Anıtlar Yüksek Mimarı İhsan Kıygı tarafından hazırlanmış ve uygulanmıştır. Beş dükkân orijinal halde bırakılmış, dükkân aralarındaki bölmeler kaldırılmış ve böylece, teşhir için geniş bir çevre koridoru elde edilmiştir. Müze yapısı 1968 yılında son şeklini almıştır. Bugün idari bina olarak kullanılan Kurşunlu Han’da araştırmacı odaları, kütüphane, konferans salonu, laboratuvar ve iş atölyeleri yer almakta, Mahmut Paşa Bedesteni ise teşhir salonu olarak kullanılmaktadır. Bugün kendine özgü koleksiyonları ile dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, Anadolu Arkeolojisi, Paleolitik Çağdan başlayarak günümüze kadar Osmanlı devrinin bu tarihi mekânlarında, Mahmut Paşa Bedesteni ile Kurşunlu Han’da, kronolojik bir sırayla sergilenmekte.

1,362 total views, 4 views today

Share