Maslak Kasırları İstanbul

II. Abdülhamid’in şehzadelik döneminde gözlerden ırak olarak 8 yıl yaşadığı tarih kokan bir yer Maslak kasırları… İstanbul’un kuzeyinde, kentle Karadeniz arasında, Büyükdere Caddesi üzerinde Astsubay Ordu evinin hemen yanında yer alan yoğun yeşil dokunun hemen kıyısında kurulmuş. Küçük ama ilginç bir saray yapıları topluluğu olarak karşımıza çıkıyor.

Maslak Kasırları

170 dönümlük orman arazisinin ortasında yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı Mimarlık ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini barındırıyor. Açık sarı rengi, panjurlu pencereleri, kırmızı kiremitleri ve ihtişamlı mimarisiyle bizleri çok eskilere, II. Abdülhamit’in şehzadelik yıllarına götürüyor.

Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, 1808-1839 yılları arasında hüküm süren Sultan II. Mahmud döneminde başladığı, bölgenin sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu yıllarda tarih sahnesine çıkan ve bölgeye özel bir konum kazandıran Maslak Kasırları’nın ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları tam olarak bilinmiyor. Bununla  birlikte, büyük bir bölümü 1861-1876 yılları arasında hüküm süren Sultan Abdülaziz dönemine tarihlenmektedir.

Maslak Kasırları

Şehzadelik yıllarında Sultan II. Abdülhamid’e tahsis edilmiş olan Maslak Kasırları, Sultan’ın Osmanlı tahtına çağrılmasına tanık olmuştur. Bu yönüyle Osmanlı tarihi açısından özel bir önem taşımaktadır. Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı çok iyi görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yüzyıl sonları ahşap Osmanlı konut mimarlığı ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır.

Maslak Kasırları’ndan günümüze Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun, Limonluk, Çadır Köşk ve Paşa Dairesi gelebilmiştir. II. Abdülhamid’in Özel Kalem Müdürlüğü işlevini gören Mabeyn-i Hümayun günümüzde Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık) İstanbul Şubesi olarak kullanılıyor. Kasr-ı Hümayun, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak açılmış durumda. Mabeyn-i Hümayun ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmıştır.

Ulaşımı da çok kolay… Hacıosman-Yenikapı hattında çalışan Metro ile Atatürk Oto Sanayi durağında inerseniz birkaç adım ileride olan bu gizli cennete ulaşabilirsiniz. Ayrıca Beşiktaş’tan bineceğiniz minibüs ile hemen önünde inebilirsiniz. Ben 4. Levent Metro istasyonundan binerek ulaştım Maslak Kasırları’na.

Maslak Kasırları

Giriş biletimi aldıktan sonra, kuzeye doğru, Büyükdere Caddesi’ne paralel düzenlenmiş bir yolda ilerlemeye başlıyorum. Yemyeşil ağaçlar, karaçamlar, manolyalar ki açmak üzereler ve neredeyse her yerde boy atmış olan ortancalar bir cennet havası kazandırmış ortama. Yaklaşık 100 metre sonra Kasrı Hümayun ya da Hümayun Kasrı’nın önüne geliyorum. Yapının önünde oldukça geniş ve büyük bir bahçe bulunmakta olup, yapının giriş kapısına giden yolun iki tarafında geometrik düzenlemeler yapılmış. Simetrik bir düzenleme var.

Kasrın önündeki bahçenin ortasına eliptik bir mekân ve çevresinde yürüme yolları ve yolların çevresine de dikdörtgen adacıklar yerleştirmişler. Sağdaki duvara yakın oluşturulan bir adacığın çevresinde su kanalı oluşturulmuş. Kanaldan adacığa geçebilmek için seyyar ve ızgara tipinde köprüler yerleştirmişler.

Maslak Kasırları

İki katlı olarak görünen yapının girişinde, sütunlar üzerindeki balkon cepheyi hareketlendirmiş. Bir görevli beni içeri alarak bilgilendirme yapıyor. Veliahtlık döneminin büyük bir kısmını Maslak Kasrı Hümayunu’nda geçiren Sultan II. Abdülhamit, Sadrazam Rüştü Paşa ile Mithat Paşa tarafından Osmanlı tahtına çıkmaya burada davet edilmiş. Arazinin eğimine göre yükseltilmiş bir bodrum katı üzerine iki katlı olarak yapılan Maslak Kasrı Hümayun’u tavan arası dışında kâgir olup, cephesi ahşap kaplamadır. Kasrın girişinde, sütunlar üzerine oturan balkon cepheyi hareketlendirmiştir.

Kasra girişte konuklarını karşılayan çift kollu merdivenler Barok üslubun etkilerini taşır. İç mekân tasarımında geleneksel Türk Evi planı uygulanmıştır. Odalar orta sofa çevresinde sıralanmıştır. Odalar sofa çevresinde sıralanmışlar. Bu odalar Sultan Abdülhamit’in dinlenme ve yatak odaları, yemek odası, misafir odası ve çalışma odası gibi mekânlar olarak kullanılmış. Her ne hikmeti varsa kasır ve köşklerde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Oysa buraları ziyaret edenler fotoğraf çekmek isterler.

Maslak Kasırları

Hümayun Kasrı’nı gezdikten sonra, kasrın arka bahçesine inmek istiyorum. Hümayun Kasrı’nın sağ tarafında bulunan bir merdivenle arka bahçeye iniliyor. Arka bahçeye inerken, merdivenin sol tarafında parlak yeşil yapraklarıyla göz dolduran manolya ağacının çiçeklendiğini görüyor ve içimi bir sevinç dalgası kaplıyor. İstanbul’daki manolyalar büyük, parlak ve yeşil yapraklı olup, beyaz-krem rengi dev çiçekleri oluyor. Manolya ağaçlarının İstanbul iklimini sevdiğini, kışın yapraklarını dökmediğini biliyorum.

Arka bahçenin ortasında dairesel bir havuz ve havuzda yüzdükleri düşünülen ördekler için küçük bir sığınak yapılmış. Havuzun sağ ve sol taraflarında peyzaj amaçlı dairesel adacıklar oluşturulmuş. Başta güller olmak üzere ateş çiçekleri, ortancalar ve diğer pastel renkli çiçeklerle bir cennet havası kazandırılmış arka bahçeye.

Maslak Kasırları

Arka bahçenin güneyinde Paşalar Dairesi ile hamam ve oldukça bakımlı bir tuvalet bulunmaktadır. Maslak Kasırları’nın korunmasından ve hizmetlerinden sorumlu görevlilerin kaldığı yapı Paşalar Dairesi olarak biliniyor. Kasırları korumaya yönelik olarak yapılan Paşa Dairesi, uzun koridora açılan odalar halinde düzenlenmiş. İçinde bir külhanın da bulunduğu hamamı gezdikten sonra Mabeyn-i Hümayun bölümüne geçiyorum.

Mabeyn-i Hümayun, tek katlı küçük bir yapı olup, kasrın resmi dairesi niteliğinde olan selamlık bölümüdür. Sultan Abdülhamit’in özel dairesidir. Şehzadelik döneminde günlük çalışmalarını ve görüşmelerini bu yapıda gerçekleştirmiş. Mabeyn Dairesi, Osmanlı sarayında padişahın özel kalem müdürlüğü işlevini gören kurumdu. Özellikle 19. yüzyılda bu kurum büyük bir önem kazanmış. Kelime anlamı Arapçada iki şeyin arası olan Mabeyin ilk önce sarayın harem ve selamlık bölümleri arasındaki daireye verilen ad olarak kullanılmış. Zamanla bu dairede çalışan görevlilerin sayısı artmış. Mabeyinci adı verilen bu görevliler padişahı korumak, halk ve basınla olan ilişkileri yürütmek, saraya gelen ziyaretçilerin ziyaretlerini düzenlemek, saray protokolünü gözetmek gibi görevler üstlenmişler. 

Maslak Kasırları

II. Abdülhamid döneminde devletin yönetimi Yıldız Sarayı’nda yapıldığı için Mabeyin dairesi 1876-1908 yılları arasında devletin en güçlü kurumu olmuş. Mabeyin dairesi genişledikçe Mabeyincilerin sayısı da artmış. Mabeyincilerin en yüksek derecedeki yöneticisine Baş Mabeyinci denmiş, yardımcısına ise İkinci Mabeyinci adı verilmiş. Bu dairede yazı işlerini yürütmekle görevli olan kişilere Mabeyin Kâtibi, bunların başındaki kişiye ise Mabeyin Başkâtibi denmiş. Mabeyincilik kurumu  1908  yılında  meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra önemini yitirmekle birlikte Saltanatın kaldırılmasına kadar ayakta kalmış.

Kamu Denetçiliği Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş olan Mabeyn-i Hümayun’un arka tarafında limonluk bulunmakta. II. Abdülhamid, veliahtlığı döneminde kaldığı Maslak Kasrı’nda, özel ilgisi olan marangozluk işlerinin yanı sıra, bilimsel yöntemlerle bahçe bakımıyla da ilgilenmiş. Mabeyn-i Hümayun’un bir uzantısı olan görkemli serasında seçkin ağaçlar, ender bulunan çiçekler yer alıyor. Özellikle Mabeyn- i Hümayun’un ilginç limonluğu Maslak kasırlarının bir başka özelliğini sergiliyor.

Maslak Kasırları

Abdülhamid bu limonlukta Fransa’dan getirttiği kamelya ağaçlarını yetiştirmiş. Ağaç, çiçek ve sebzelerin bakımına Avrupa’dan getirilen tarım ve ormancılık uzmanları nezaret edermiş. Ayrıca burada üzeri çeşitli çiçeklerle kaplı, Japonya’nın Güney kesimlerinde yetişmekte olan cycas ağaçları bulunuyor. Bu bahçede havuzlar, büyük çaplı göletler de var.

Kamu Denetçileri Kurumu İstanbul Şubesi haline getirilmiş yapıyı gezmeme izin verilmiyor. Bereket üç yıl önceki ziyaretimde çektiğim fotoğraflarım var. Mabeyn-i Hümayun’dan ayrılarak kuzeye doğru ilerliyorum. Osmanlı saraylarının bazılarında gördüğümüz ‘’Cihannüma Köşkleri’’ni andıran bir yapı karşıma çıkıyor. Yaklaşınca bir tanıtım levhası ile karşılaşıyorum. Levhada ‘’Çadır Köşkü’’ başlığından sonra; ‘’Günlük hava alma ve dinlenme mekânı olarak tasarlanmış olan bu yapı, Osmanlı Cihannüma Köşklerini andırmaktadır. Cihannüma Köşkleri 360 dereceye varan geniş görüş açılarıyla, dinlenme ve ferahlama mekânlarıdır.’’ Açıklaması yer almış.

Maslak Kasırları

Osmanlı Mimarisinde Cihannüma köşkleri, her yanı görmeye elverişli, genellikle kule biçiminde ve her tarafı camlı bir oda olarak karşımıza çıkar. Maslak Kasırları’ndaki Çadır Köşkü, zemin katında ocaklı bir mekân bulunuyor. Üst katta sekizgen bir oda ve odayı 360 derece saran bir balkon yer alıyor. Balkon korkulukları, çatı saçakları ve direkler ahşap ajur işçiliği ile süslenmiş. Ajur olarak adlandırılan kafes oymacılığı Osmanlı Mimarisinde önemli bir yer tutmaktadır. Maslak Kasırları içerisinde yer alan yapıların hepsinde kafes oymacılığı önemli bir yer tutmakta ve yapılara canlılık kazandırmaktadır. Çift kollu merdivenle sekizgen odanın bulunduğu balkona çıkıyorum. Oda kapalıydı. Oda çevresindeki balkonda 360 derece dolaşarak, ben de ferahlama olanağından yararlandım.

1)   http://www. millisaraylar.gov.tr

2)   http://www.mehmetakinci.com.tr

630 total views, 2 views today

Share

Bulgaristan Göç Anılarına Başlangıç

 

Göçün ve göçmenliğin ne olduğunu anlatmak için, ”anılar” başlığı altında yaşam serüvenimizi bir yazı dizisi haline getirerek anlatmak istedim. İstedim çünkü Anılar hafızamızdır… Kendimizi, çevremizi, geçmiş yaşantımızı, başarı ve başarısızlıklarımızı, kazandıklarımızı ve kaybettiklerimizi anlamanın en önemli yöntemidir anılar. Yaşama sevincimizi arttırır, hayata tutunmamızı sağlar.

1944 yılında Bulgaristan’ın Şumnu İlinin Karagözler Köyü’nde doğmuşum. Rahmetli annemin söylediğine göre, mısır çapalarken doğurmuş beni. Rahmetli babam askerdeymiş. Havanın kanal açmaya uygun olduğu Yaz aylarında olmak üzere üç yıl askerlik yapmış. Türklere silahlı eğitim yaptırmak yerine, kanal açma işçisi olarak çalıştırmanın daha iyi olacağını düşünmüş zamanın Bulgar Hükümeti. Kanal açma koşullarının uygun olmadığı kış aylarında, beslememek için evlerine gönderilmişler.

Bulgaristan II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer almış. Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan’a girmişler. Bulgaristan’daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırılmış ve Alman karşıtı gruplar iktidara gelmiş. Bu süreçte Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslüman-Türklere karşı asimilasyon politikası başlatılmış.

Anadilinizin erimesi, geleneklerinizin yavaş yavaş terk edilmesi, müziğinizin yabancılaşması, tınılarının farklılaşmasıdır asimilasyon. Sizi farklı kılan, özel kılan, şekillendiren, sizi siz yapan her şeyin, isteğiniz dışında, elinizden kayıp gitmesidir. Asimilasyonu yaşamayan bilmez, bilemez. Tanımı da güçtür…

Bazı sessiz çığlıklar vardır. Kulaklarınız duymaz ama hissedersiniz. Beyninizi kemirir dururlar, yüreğinizi yakar eritirler.  Böylesi sessiz çığlıkları koparılmasına neden olan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulaması gelir. Gelir çünkü toplum olarak yüzlerce yıl yaşadığınız topraklardan koparılmanız, kendinize ve coğrafyanıza yabancılaşmanız sağlanır. Atalarınızın yüzlerce yılda elde edebildiği ve bir insanlık mirası olarak size devrettiği kültürel birikiminizin yok oluşudur.

Osmanlı Rumeli’deki varlığını güçlendirmek ve sürdürebilmek için, Anadolu’daki pek çok Türkmen grubunu sürgünler ve iskânlar neticesinde Rumeli’ye yerleştirmişti. Rumeli’ye yerleşecek olan Türk ailelerinin öncelikle gönüllü olmasını istenmiş, gönüllü olmadıkları takdir de zorla sürgün edilerek fetih edilen bölgeye iskân edilmişti. 500 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan şehrin günümüzdeki adı Şumen. Şumnu, günümüzde Bulgaristan’ın en gözde turizm merkezlerinden biri olarak biliniyor. 

Osmanlı Devleti büyümüş ve 600 yıl sürecek bir imparatorluğa dönüşmüş. Ne var ki 1683’te gerçekleşen II. Viyana kuşatmasının başarısız olması imparatorluk için sonun başlangıcı olmuş. Bu tarihten itibaren  Osmanlı Devleti artık kendi gündemini kendi tayin edemez bir hale gelmiş. Osmanlının gündemini daha çok Avrupalı devletler belirlemiş. 

Avrupalı devletlerle birlikte Rusya da Osmanlının Rumeli’den çıkması için her şeyi yapmışlar. Böylece Rumeli ve Balkanlarda bulunan Türkler Anadolu’ya dönmeye başlamışlar.  Karagözler sakinlerinden bazıları olan bizler de artçıları olarak geri dönüşü sürdürüyorduk ve sonraki yıllarda da sürecekti.

Osmanlının güçlü olduğu dönemde Anadolu’dan Rumeli’ye ve Balkanlara akan göç, zayıf düştüğünde tersine dönmüştü.  Osmanlı Devleti’nin göçler konusunda en çok sıkıntı yaşadığı ve zorlandığı dönem, 93 harbi olarak da bilinen, 1877-78 Osmanlı Rus harbinden sonra gerçekleşen 93 göçüydü. 93 harbinden sonra Anadolu’ya göçmek zorunda kalan 5,5 civarındaki Türklerden en az 500 bin kişi de de yollarda eşkıyalar ve çeteler tarafından öldürülmüştü.

Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti. Getirmişti çünkü Türklerin Anadolu’ya göçleri Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından çok önemli bir faktördü. Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin gerçek hüviyetine kavuşabilmesi bölgeden biran önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden en çok Türk göçleri Balkanlardan olmuştur.

Yüzyıllarca hiç durmadan devam etmiş olan Türk göçleri belli aralıklarla hala tekrarlanmaktaydı. Türkiye’de “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi”, ”1951 Göçü”  en çok bahsedilen göçlerdi.  20. Yüzyılın son çeyreğinde de “89 Göçü” gündeme gelmişti. Bulgaristan’da 1984 yılından itibaren Türk azınlığa asimilasyon politikası uygulayan komünist rejim, amacına ulaşamayınca 1989 yılında zorunlu göçe karar vermişti. Bu büyük zulmün mimarı dönemin Bulgaristan devlet başkanı Todor Jivkov’du. 

Jivkov devri kapandıktan sonra açıklanan belgeler, Bulgaristan Devleti’nin asimilasyon politikasını doğrudan komünist parti eliyle uyguladığını ortaya koydu. Belgelere göre, 1984 yılı sonlarından itibaren Komünist Parti’nin en üst karar alma birimi olan politbüro, Türklere yönelik “Yeniden Doğuş-Uyanış Süreci” adı altında sistematik bir asimilasyon siyaseti başlatmıştı. Bu siyasetle belirlenen maddeler, ülkedeki Türklere kimliklerini koruyarak yaşamak hakkı tanımıyordu.

Bulgaristan, Todor Jivkov liderliğindeki rejimin Türk ve Müslüman azınlığa yönelik 1984 ve 1989 yılları arasında uygulanan asimilasyon politikalarını 22 yıl sonra kabul etti. Bulgar Parlamentosu 1989 yılında sona eren komünist rejimin, Müslüman ve Türklere karşı uyguladığı asimilasyon sırasında yürüttüğü isim değiştirme, ibadet yasağı, anadilde konuşma ve zorunlu göç gibi etnik temizlik kampanyasını kınayan bildiriyi 11.01.2012’de kabul etmişti.

Bildiri Bulgaristan devletinin Türklere karşı girişilen asimilasyon kampanyasını resmi olarak kabul eden ilk belge olması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu kabulden sonradır ki göç tekrar tersine dönmüş, Bulgar Vatandaşlığına talep artmış ve çifte vatandaşlık gündeme gelmiştir.

Bu günlerde ise, atalarında Bulgaristan doğumlu olanlar Bulgaristan Vatandaşı olabilmek için evrak toplamaya başlamışlardır. Başlamışlardır çünkü kendilerini Türkiye’de güvende hissetmemektedirler…

445 total views, 2 views today

Share

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir, Türk Kurtuluş Savaşı’nın ve devrimlerinin önderi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün, Ankara Anıttepe’de bulunan anıt mezarıdır. Ülkemizin giderek çağdaş dünyadan ve özellikle Avrupa Birliği normlarından uzaklaştırıldığı bu dönemde Gazi Mustafa Kemal ve ülkemiz için öngördüklerini bir kez daha yazmak şart oldu. ”Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” özdeyişine en çok ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşamaktayız.

‘’Anıtkabir’’e ilk kez 1963 yılında gitmiştim. İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu’ndan Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne seçilmiş ve Ankara’ya gelmiştim. 10 Kasım Atatürk’ü anma günü etkinlikleri çerçevesinde Anıtkabir de ziyaret edilmişti. Hazırlık Lisesindeki bütün arkadaşlar heyecanlıydık. Öğretmenlerimiz bizi Kurtuluş Savaşı konusunda aydınlatmışlar ve savaşın kazanılmasına önderlik eden Atatürk’ün manevi huzurunda bulunmanın bir vefa borcu olduğunu söylemişlerdi. Ankara’da yaşadığım yıllarda, hiç olmazsa yılda bir kez Anıtkabir’e gitme olanağım oldu.

Her gidişimde, Atatürk’ü anmadan çok anlamaya çalıştım. Kurtuluş Savaşı’na nasıl geldik, nasıl ve hangi koşullarda savaştık, kimler tarafından desteklendik, kimler tarafından ihanete uğradık? Gibi sorulara yanıt aramanın yanı sıra Cumhuriyeti ve Yeni bir Devleti nasıl kurduk? Sorularına da yanıt aradım.

Payitahttan Başkente, İmparatorluktan Cumhuriyete giden ve 19 Mayıs 1919’da başlayan süreçte Ankara, hem işgalden kurtarılmanın karar merkezi hem de yeni kurulan devletin çağdaşlaşma atılımlarının merkezi olmuştur. 

13 Ekim 1923 tarihinde ‘’Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.’’ Kanun maddesi kabul edilmişti. Bu tarihten sadece 16 gün sonra, 29 Ekim 1923 Pazartesi günü ‘’hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’’ dendikten sonra doğan devletin adının ‘’cumhuriyet’’ olduğu kabul edilmiş ve ülkeye duyurulmuştu. Ankara’nın ‘’Başkent’’ ve Yeni Türkiye Devleti’nin yönetim şeklinin ‘’Cumhuriyet’’ olduğu Nutuk’ta Mustafa Kemal tarafından bu şekilde belirtilmişti.

Belirtilmişti ama hiç kimse yoksulluklar içinde, sosyal yaşamı olmayan, evsiz, yolsuz, elektriksiz, susuz ve kıraç bu Anadolu kasabasını benimsememişti. Yabancı devletlerin büyük bir bölümü elçiliklerini İstanbul’da tutmaya devam ediyorlardı. Bu olumsuzluklara rağmen Ankara hızlanma yapılanmaya başlamıştı. Başta Meclis binaları olmak üzere fakülteler, sergi, konser ve tiyatro salonları, konservatuvar, spor tesisleri, hipodrom ve yeşil alanların yapı gerçekleştiriliyordu.

Anıtkabir’e giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahat yeri olarak Rasattepe’de (Anıttepe) seçilmiş ve 1 Mart 1941 tarihinde Anıtkabir’in yapımı için Serbest Proje Yarışması düzenlenmiş, yarışma için hükümet tarafından uluslararası alanda tanınmış yerli ve yabancı sanatçılarca ve Bayındırlık Bakanlığı’nca belirlenen yüksek mimarlardan oluşan tarafsız bir jüri oluşturulmuştur. Yarışmaya Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 47 adet proje katılmıştır. 18 Kasım 1943 tarihinde Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arden’in projelerinin uygulanmasına karar verilmiştir. 9 Ekim 1944 tarihinde törenle temeli atılan Anıtkabir’in inşası 9 yıllık bir süre içinde dört aşamalı olarak yapılmıştır. Anıtkabir, Türk mimarlığında 1940-1950 yılları arasında II. Ulusal Mimarlık dönemi olarak adlandırılan dönemin özelliklerini taşımaktadır. Yaklaşık 750.000 m2’lik bir alanı kaplamakta olup Barış Parkı ve Anıt Bloku olarak iki kısma ayrılır.

Barış parkı

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir’e Akdeniz Caddesi ve Tandoğan’dan olmak üzere, iki kapıdan girilir. Anıtkabir alanına girer girmez ilk gözümüze çarpan, sınırları içindeki botanik zenginliktir. ABD’den Çin’e, Yunanistan’dan Afganistan’a kadar 24 ülkeden ve ülkemizin farklı bölgelerinden gelen 104 ayrı türden 50 000 âdete yakın ağaç ve çalı türü bitki örtüsü bulunmaktadır. Atatürk’ün ”Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” özdeyişinden ilham alınarak, ”Barış Parkı” adını almıştır.

Anıt Bloku

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı Yol, Tören Meydanı ve Mozole olmak üzere Anıt bloku üç bölümden oluşmaktadır. Törensel girişler Tandoğan kapısından gerçekleşir. Ben de törensel girişin yapıldığı Tandoğan Kapısını tercih ettim. Anıtkabir’e Tandoğan kapısından girildiğinde, Barış Parkı içerisinde uzanan yoldan, anıtsal özellik taşıyan Aslanlı Yola ulaşılır. Aslanlı yolun başındaki simetrik kulelere ulaşabilmek için de 26 basamaklı geniş merdivenleri tırmanmak gerekir. Merdivenin hemen bitiminde karşılıklı olarak “İstiklâl” ve “Hürriyet” kuleleri yer alır. Anıtkabir yapı topluluğu içinde, simetri gözetilerek yerleştirilmiş olan on adet kule vardır. Bu kulelere Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda büyük etkileri olan yüce kavramları temsil eden isimler verilmiştir. Kuleler, plan ve yapı bakımından birbirinin benzeridir.

İstiklal Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Kulenin önünde, ulusal kıyafetler giymiş üç kadından oluşan ‘Kadın Heykel Grubu’ bulunmaktadır. Bu kadınlardan kenarlardaki ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinin meydana getirdiği çelenk Türkiye’nin bereketini temsil etmektedir. Soldaki kadın, ileri uzattığı elindeki kapla Atatürk’e Tanrı’dan rahmet dilemekte, ortadaki kadın eliyle yüzünü kapamış ağlamaktadır. Bu üçlü grup, Türk kadınının Atatürk’ün ölümünün derin acısı içinde bile gururlu, ağır başlı ve azimli oluşunu dile getirmektedir. Heykel grubu Hüseyin Anka Özkan’ın eseridir.

Hürriyet Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Kulenin önünde üç erkekten oluşan ‘Erkek Heykel Grubu’ bulunmaktadır. Sağdaki erkek başında miğferi ve kalın kaputu ile Türk askerin, onun yanındaki elinde kitabı ile Türk gençliğini ve aydın insanını, biraz gerisindeki ise yerel kıyafeti ile Türk köylüsünü temsil etmektedir. Heykellerin yüzünde derin acı ile Türk Milleti’nin kendine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek irade gücü dile getirilmiştir. Heykel grubu Hüseyin Özkan’ın eseridir.

Aslanlı Yol

Ankara Anıt Kabir

Ziyaretçileri Atatürk’ün huzuruna hazırlamak için yapılmış olan 262 metre uzunluğundaki yolun iki yanında oturmuş pozisyonda 24 oğuz boyunu temsil eden 24 tane aslan heykeli bulunmaktadır. Heykeller çift çift sıralanmıştır ki bu da Türk milletinin birlik ve beraberliğini temsil eder. Atatürk’ün Türk ve Anadolu tarihine verdiği önem nedeniyle, Anadolu’da uygarlık kuran Hititlerin sanat üslubu ile yapılan aslan heykelleri kuvvet ve sükûneti temsil etmektedir. Yol traverten taşları ile döşelidir. Yolun sonunda Türk bayrağı ve Çankaya görünmektedir. Heykeller Hüseyin Anka Özkan’ın eseridir.

Mehmetçik Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı yolun bitiminde, sağda Mehmetçik Kulesi yer alır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada, cepheye gitmekte olan Mehmetçik’in evinden ayrılışı betimlenmektedir. Bu kompozisyonda, elini asker oğlunun omzuna atmış ve onu vatan için savaşa gönderen hüzünlü fakat gururlu anne betimlenmiştir. Kuledeki kabartma Zühtü Müridoğlu’nun eseridir. Kulenin içinde 60 kişi kapasiteli Sinevizyon Salonu bulunmakta olup, Atatürk ve Anıt Kabir ile ilgili belgesel filmler gösterilmektedir.

Müdafaa-i Hukuk Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı yolun bitiminde, sol tarafta Müdafaa-i Hukuk Kulesi yer alır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada, Kurtuluş Savaşı’nda ulusal birliğin temeli olan Müdafaa-i Hukuk dile getirilmektedir. Dış yüzeydeki kabartmada, ellerinden birinde kılıç tutarken diğerini ileri uzatarak, sınırımızı geçmeye çalışan düşmana ‘’Dur’’ diyen bir erkek betimlenmiştir. İleri uzatılan elin altındaki Ulu Ağaç Türkiye’yi, O’nu koruyan erkek figürü ise kurtuluş amacıyla birleşmiş olan milleti temsil etmektedir. Kabartma Nusret Suman’a aittir. Kulenin içinde Anıtkabir ve Atatürk ile ilgili kitaplar ve hediyelik eşyalar satılmaktadır.

Tören Meydanı ve Bayrak Direği

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı yolun sonunda yer alan Tören Meydanı 129X84,25 metre boyutlarında olup, 15 000 kişi alabilecek kapasiteye sahiptir. Tören alanının zemini; kırmızı, sarı, beyaz ve siyah renkte traverten taşlardan oluşan 373 adet halı ve kilim deseniyle bezenmiştir. Anıtkabir’in Çankaya yönündeki 28 basamaklı tören meydanından iniş merdiveninin ortasında, tek parçalı yüksek bir direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Amerika’da özel olarak yaptırılmış olan direğin yüksekliği 33,53 metredir. Amerika’da yaşayan Türk asıllı, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olan Nazmi Cemal tarafından, kendi bayrak direği fabrikasında üretilerek, 1946 yılında Anıtkabir’e hediye edilmiştir. 33,53 metre yüksekliğindeki bu direk, Avrupa’daki tek parça bayrak direklerinin en yüksek olanıdır. Direğin 4 metresi kaidenin altında kalmıştır. Bayrak direğinin kabartmasında yer alan kabartmada; Meşale Türk Medeniyetini, Kılıç taarruz gücünü, Miğfer savunma gücünü, Meşe dalı Zaferi, Zeytin dalı ise Barışı simgelemektedir. Kabartma Kenan Yontuç’un eseridir.

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir Tören Alanı’nın çevresinde Zafer Kulesi, Barış Kulesi, 23 Nisan Kulesi, Misak-ı Milli Kulesi, İnkılâp Kulesi, Cumhuriyet Kulesi ve İsmet İnönü’nün lahdi yer almaktadır.

Mozole-Anıt Mezar

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir’deki tören alanından, en önemli bölümü olan Mozole ’ye 42 basamakla çıkılır. 42 basamaklı merdivenlerin tam ortasında da ‘’Hitabet Kürsüsü’’ yer almaktadır. Kenan Yontuç’un eseri olan mermerden yapılmış Hitabet Kürsüsü ’nün tören alanına bakan cephesi, dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında Atatürk’ün ‘’Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.’’ Sözü yazılıdır. Merdivenlerden sonra karşımıza çıkan Mozole 72 metre, 52 metre, 17 metre boyutlarında olup, uzunca dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuştur. Ön ve arka 8 metre, yan cepheler ise 14,40 metre yüksekliğindeki kolonlarla çevrelenmiştir. Mozole cephesinde; solda Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi yer alırken, sağda ise Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yılında söylediği Onuncu Yıl Nutku yer almaktadır. Hitabe ve nutuktaki harfler, taş kabartma üzerine altın yaldızla yazılmıştır.

Şeref Holü ve Mezar Odası

Ankara Anıt Kabir

Mozolenin Şeref Holü ’ne bronz kapılardan girilir. Girişte sağda Atatürk’ün Türk Ordusu’na 29 Ekim 1938 tarihli son mesajı, sol girişte ise II. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, Atatürk’ün ölümü üzerine Türk Milleti’ne yayınladığı 21 Kasım 1938 tarihli mesajı yer almaktadır. Her iki yazıt, Atatürk’ün doğumunun 100. yıl kutlamaları çerçevesinde 1981 yılında yazılmıştır. Mozolenin girişinin tam karşısında, büyük pencerenin yer aldığı nişin içerisinde, Atatürk’ün sembolik lahdi bulunmaktadır. Osmaniye İl’inden getirilen lahit taşı, tek parça kırmızı mermer olup 40 ton ağırlığındadır. Lahit taşının yer aldığı bölüm beyaz Afyon Mermeri, Şeref Holü ’nün zemini Adana ve Hatay’dan, yan duvarları ise Afyon ve Bilecik’ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerle kaplanmıştır.

Anıtkabir Atatürk Müzesi

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılap kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. 21 Haziran 1960’ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk’ün kullandığı eşyalar, kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir. Müzede ayrıca Atatürk’ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin ve Sabiha Gökçen’in müzeye armağan ettikleri Atatürk’e ait eşyalar da sergilenmektedir.

Anıtkabir’e 2002 yılında Kurtuluş Savaşı Müzesi eklenmiştir. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan ve ses ve ışık efektleri ile desteklenmiş müze Türkiye’de kullanılan teknik açısından da bir ilktir. Kurtuluş Savaşı cephelerinin canlandırıldığı bölümleri gözleriniz dolmadan tamamlamak neredeyse olanaksızdır.

Ata’mızın bu ebedi istirahgâhını mutlaka ziyaret etmenizi öneriyoruz.

Kaynaklar:

1)    T.C Turizm ve Kültür Bakanlığı İnternet sitesi

3)    www.anitkabir.org

1,150 total views, no views today

Share