Ihlamur Kasrı Beşiktaş İstanbul

Beşiktaş ve Osmanlı Saraylarını yazarken, sarayların eklentileri durumunda olan kasırların önemli işlevleri olduklarının farkına vardım. Devlet işlerinden bunalan padişahların nefes alabilecekleri, gerginliklerinden kurtulabilecekleri mekânlar olduklarını gördüm. Beykoz Kasrı, Hıdiv Kasrı, Küçüksu Kasrı, Maslak Kasırları ve Aynalıkavak Kasrı’nı gezmiş, izlenimlerimi yazmıştım. Beşiktaş ile birlikte Ihlamur Kasrı’nı da gezmeliydim.

Ihlamur Kasrı

Zamanında Ihlamur vadisi olarak bilinen bu bölgeden Ihlamur Nehri ile birleşen Fulya nehirleri akarmış.  Fulya, İstanbul’un  Şişli İlçesinde,  Mecidiyeköy’den güneye doğru dik bir eğimle inen eski dere yatağı imiş. Zamanla çok yoğun bir yerleşim bölgesi olmuş. Derenin adıyla Fulya Mahallesi diye anılır olmuş. 1950’li yıllara kadar Ihlamuraltı Mesiresi olarak adlandırılan Fulya Mahallesi, 1950 sonrasındaki hızlı yapılaşma sürecinde apartman ve sitelerle dolmuş.

Günümüzde hem Büyükdere Caddesi hem de Boğaziçi Köprüsü ve çevre yollarını Beşiktaş’a bağlayan ana ulaşım arterinin yan yollarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan, yoğun bir konut bölgesinin merkezinde yer alan bir kavşak noktası olmasından dolayı, yoğun bir araç trafiğini taşıyor.  Bu yoğun araç trafiği içinde de ”Çöldeki Bir Vaha” olarak karşımıza Ihlamur Kasrı çıkıyor. 

 

III. Selim ve Mimar Melling

Ihlamur Kasrı ve içinde bulunduğu Ihlamur Vadisini kavrayabilmek için, 18. yüzyılın dördüncü çeyreğine, III. Selim dönemine kadar gitmek gerekiyor. III. Selim, Boğaziçi’nde Batı tarzında ilk kasır ve köşkleri inşa ettiren  padişahtır. Saray baş Mimarı da Alman asıllı Antoine İgnace Melling adında biriydi. Melling İstanbul’a Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma hareketlerinin yoğun bir biçimde görüldüğü, Avrupa da ise Doğuya ve Doğu insanına olan ilginin bir hayli arttığı bir dönemde, yani 18. yüzyılda gelir. İstanbul’un her rengiyle içine aldığı insanları, camileri, sarayları ve Doğu’dan gelen her türlü eşyanın satıldığı çarşılarıyla resmetmiş, gravürlerini yapmıştır.

Ihlamur Kasrı

Mimarlığının yanı sıra ressam, dekoratör, restorasyon konularında da uzman olan Melling 19 yıl boyunca Osmanlı sarayının Baş Mimarı olarak çalışmıştır. Kız kardeşi Hatice Sultan’ın Ortaköy’deki sarayını restore eden Mimar Melling’e Beşiktaş Sahil Sarayında bir kasır da yaptırmıştır. 1874 yılında İstanbul’a yerleşen Melling İstanbul’u karış karış gezmiş; saraylar, köşk ve kasırlar, İstanbul Boğazı ve koyları, mesire yerleri ve korular, çeşmeler ve düğün alayları gibi görsel olguların resim ve gravürlerini yapmıştır. 18. ve 19. yüzyıl İstanbul’unu en iyi anlatan resim ve gravürler Melling’in eserleridir.

III. Selim ve kız kardeşi Hatice Sultan Melling ‘ten çok yararlanmışlardır. Melling ’ten etkilenen III. Selim de İstanbul’un gravürlerini çizmiştir. III. Selim’in amcasının oğlu olan II. Mahmud,  Dolmabahçe Sahilsarayı’ndan başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde de Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Oğlu Abdülmecit ise, şimdiye kadar tercih edilen klasik saraylar yerine, ikamet, sayfiye, misafir kabul ve ağırlama, devlet işlerini yürütme amacıyla, Avrupai plan ve üslupta bir sarayın inşaatının yapılmasını sağlamıştır.

Ihlamur Kasrı

Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alan, bundan dört yüzyıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerinin demirlediği, Boğaziçi’nin en büyük koylarından biriymiş. 17.Yüzyıl’da doldurulmaya başlanan koy, padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir “Has Bahçe ”ye dönüştürülmüş. Bu bahçede çeşitli dönemlerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anılmış. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigogos Balyan  tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir.

Osmanlı Mimarlığının son dönemlerinin en önemli isimlerinden olan Balyanlar Ailesi çok sayıda ve büyük yapılara imzalarını atmışlar. Balyanlar; Sultan III. Selim, Sultan II. Mahmud, Sultan I. Abdülmecid ve Sultan I. Abdülaziz  olmak üzere, ardı ardına dört kuşakta, Senekerim Balyan, kardeşi Krikor Amira Balyan, Krikor ’un oğlu Garabet Amira Balyan ve oğulları Nigogos, Sarkis, Hagop, Simon kardeşler olarak, yaklaşık bir yüzyıl boyunca meslek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ermeni kökenli bu ailenin hemen tüm bireyleri, sultanlar için çeşitli saray, köşk ve kasırların yapımlarını üstlenmişlerdir. Bir bakıma İstanbul, Balyan Ailesinin İstanbul’udur.

Abdülmecid, devlet işleri dışında hoşça vakit geçirip, avlanma partileri yapabileceği mekânlar ve mesire yerleri arayışına girmiştir. Dolmabahçe Sarayı’na yürüme mesafesinde olan Ihlamur Vadisi ve bu vadideki Hacı Hüseyin Bağları olarak anılan mesire yeri iyi bir seçim olarak görülür.  Ihlamurların gölgelendirdiği bu doğa parçasında Dolmabahçe Sarayı’nın eklentilerinden biri olarak Ihlamur Kasrı’nın yapımına başlanır. Dolmabahçe  Sarayının mimari özelliklerinin yanı sıra bezeme özellikleriyle de ters düşmeyen ve hatta bütünleşen yapılara gereksinim duyulur.

Ihlamur Kasrı

Yüksek duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bir alan içinde yer alan Mabeyn ve Maiyet köşkleri, Sultan Abdülmecid Dönemi’nin bu iki küçük yapısı, yapıldıkları yıllardan günümüze dek kimi zaman Nüzhetiye, kimi zaman da Ihlamur Kasrı adlarıyla tanınmışlardır.

Köşklerin yapımından hemen sonra, bulundukları yörenin adıyla özdeşleşen Ihlamur Vadisindeki bu Sultan yapıları, “sevinç, tazelik, ferahlık” anlamına gelen Nüzhetiye sözcüğü ile de anılmaya başlamış. Nüzhetiye adı aynı zamanda yapıların çevresinden geçen caddeye de verilmiştir. Nitekim Nüzhetiye Caddesi ile Nişantaşı Ihlamur Caddesi’nin birleştiği kavşakta Ihlamur Kasrı kapılarından biri karşımıza çıkar ki bizi Mabeyn ya da Tören Köşkü’ne ulaştırır.

Halit Ziya Uşaklıgil, Sultan Reşat döneminde sarayda yaptığı başkâtiplik anılarını yazarken, Ihlamur Kasrı’ndaki Mabeyn Köşkü’nü, Dolmabahçe Sarayı’nın ufaltılarak, son hadde indirilmiş bir numunesine benzetiyor. Günümüzden yaklaşık yüz altmış yıl önce Graziella, Göl, Şairane Düşünceler gibi kitapları romantik edebiyatın en ünlü yapıtları arasına girmiş bir edebiyatçı ve  “Türk dostu” olan ünlü Fransız yazarı Lamartine, Ihlamur Vadisini şu sözlerle betimliyordu.

Ihlamur Kasrı

Kendimizi Savoie ya da İsviçre’de bir orman parçasını ekmiş, düzenlemiş bir çiftçinin topraklarında sanabilirdik. Çakıllar üstünde akan suların şırıltısından, yapraklar arasında kuş cıvıltılarından başka ses gelmiyordu kulaklarımıza. Ne bir duvar görülüyordu ne bir adam, ne bir parmaklık ne de herhangi bir ev, bir barınak… Hele bir saraya benzer hiçbir şey yoktu. Türk tarihi ve Türkiye izlenimlerini Doğuya Seyahat, Doğuya Yeni Seyahat ve Türkiye Tarihi adlı eserlerinde aktarmış.

Lamartine aynı yapıtında; “…Araba, yaş kumlu bir yerde, üç köy yolunun kavşağında durdu. Arabadan indik. Kılavuzumuz en gölgeli yerden geçirerek bizi ağaçlıklı bir düzlüğe götürdü. Bu düzlüğün sonunda, güney köylerimizdeki fakir papaz evlerine benzeyen dört köşeli düz damlı tek pencereli bir yapı görünüyordu. Üç basamaklı bir merdiven üstünde yeşile boyanmış bir parmaklık, gelmiş olduğumuz yoldan o küçük evin taraçasına gidiyordu.” tümceleri, yapının mimarisi konusunda genel bir fikir vermektedir.

Ünlü yazar yapı için: “Duvarları yeşilimsi bir renge boyanmış, yeri kireç ve mermer bir sıva ile örtülü, dört köşe bir salondu” der. İzleyen satırlar bu büyük salonun büyük bir ıhlamur ağacına bakan tek penceresi ve ortasındaki fıskiyeli küçük havuzu konusunda da bilgi verir. “Kocaman yemiş ağaçları bu taraçayı gölgeliyor. Beş altı ihtiyar ıhlamur, gölgeledikleri damın üstüne dallarını ve yapraklarını seriyorlardı. İncecik bir fıskiyeden suyun şırıldadığı dört köşe küçücük bir havuz, küçük evin önünde görülüyordu. Üç beş basamaklı başka bir merdiven aşağı yukarı yarım dönümlük bir sebze bahçesine iniyordu” sözleri ise, su öğesini ve doğayı ihmal etmeyen geleneksel bir yaşama biçimini tanımlamaktadır.

 

Günümüzde Ihlamur Kasrı

Lamartine tarafından anlatılan dillere destan bu mesire yeri, bütünüyle farklı bir görünümde karşımıza çıkıyor. Bölgedeki yoğun bir yapılaşma, çok yakın zamanlara dek Lamartine ’in anlattığı görünümü koruyan Ihlamur Vadisi’ni de kıskacı içine almış, sıkıştırdıkça sıkıştırıyor. Ancak, nasılsa, küçük bir yeşil doku içindeki Ihlamur Kasrı korunabilmiş. 19. yüzyıl mimarlığının özgün örneklerinden mücevher güzelliğinde iki yapı, bu eski ve anılarla dolu mesireyi süslüyor. 

Mabeyn Köşkü

Mabeyn Köşkü

Bugün dağ-taş yoğun bir yapılaşmanın ve taşıt trafiğinin içinde, çevresini saran duvarların arkasına sığınmış Ihlamur kasırları, Meclis’in ”Milli Saraylar” ı arasında müze olarak değerlendiriliyor Şimdilerde, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’na devredilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Yüksek çevre duvarlarının sınırlandırdığı 24 724 m2’lik ağaçlıklı bu geniş bahçede, tarihi süreç içinde değişen işlevlerine göre farklı adlarla anıla gelmiş iki köşk bulunmaktadır. 

Mabeyn ya da tören köşkü saygınlık, diğeri ise ikincil bir kullanıma ayrılmış olan Maiyet ya da harem köşkü dür. Ben, bahçeye Hakkı yenen Caddesi üzerindeki Müze giriş kapısından girdim. Karşımda asimetrik havuz, çevresinde aslanları ve oldukça gösterişli bir manolya ağacı duruyordu. Sağa döndüğümde ise yol boyunca ortama bir cennet havası katan güllerin arkasında Maiyet Köşkü yer alıyordu.

Bu iki köşkte, Osmanlı İmparatorluğunda 19. Yüzyıldaki mimarlık uygulamalarında kendini ağırlıklı olarak hissettiren ve batılı mimari ögelerin kullanımına önemli ölçüde yer veren bir anlayışın olduğu görülüyor. Uygulama “Sultana Özel” yapılardaki somut biçimlenmeler olarak karşımıza çıkar. Sultana özel olan bu yapılar, doğal olarak yine dönemin bahçe düzenlemeleri yapanların tercih ettiği bir sistem içinde değerlendirilir. Bahçeler Cennetin Simgesidir anlayışına ek olarak, Avrupa ve İngiltere’deki kent bahçeleri düzenlemeleri gündeme gelmektedir.

Mabeyn Köşkü

İki ana yapı arasındaki Barok çizgiler taşıyan ortası havuzlu, çim zemine oldukça geniş yer verilmiş. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır. Osmanlı uygarlığının kuş kavramına ve havuz hayvanlarına verdiği önemi gösteren uygulamanın bir örneği burada da görülmektedir. Ortasına yerleştirilen küçük bir barınak bunu göstermektedir.

Havuz çevresindeki gül ağacı gibi küçük bitki kümeleri ile hareketlendirilmiş bölüm, Batı’nın biçimci bahçe düzenlemelerinden esintiler taşımaktadır. Ayrıca havuz çevresinde havuz eğrisine uygun bir çizgisi olan küçük gezinti yolu da Batı’nın Barok bahçelerinden izler yansıtmaktadır. Yapıların ardında ve biraz da uzak çevresinde kalanlarsa, geleneksel Türk bahçesinin vazgeçilemeyen ve neredeyse bir koru oluşturan ulu ağaçlarıyla gölgelenmiş, setli bir doğu bahçesidir. 

Çitlembik, Karaağaç, Çınar, Ihlamur, Servi, Defne, Atkestanesi ve Manolya gibi ağaçlarla bir yeryüzü cennetine dönüştürülmüş. Yol kenarlarında, küçük adacıklarda ve ulu ağaçların altında yer alan ortancalar ise bahçeye ayrı bir güzellik katmış. Barok uygulamanın simetrik ve çok parçalı modelinden esinlenen çembersel yollar, asimetrik havuz, havuz kenarında duran karşılıklı aslan heykelleri ve aydınlatma elemanları bahçe düzenlemesindeki zenginliği yansıtmaktadır.

Mabeyn ve Maiyet Köşkleri

Her iki köşk de yükseltilmiş bodrum kat üzerine, tek kat olarak düzenlenmiş ve dikdörtgen planlı yapılardır. Her iki yapı da, genel çizgide uyulan, ortadaki giriş mekânına açılan yan odalardan oluşmaktadır. Bir sofaya açılan yan odalar ise, Batının mimari ögelerini kullanılmasına karşın, geleneksel Türk mimarisinin temel özellikleri göstermektedir. Bu açıdan Ihlamur Kasrı, 19. Yüzyıl Osmanlı mimarisinde, geleneksel değerler ve Batılı ögelerle var olan sentezin tipik uygulaması olarak gösteriliyor.  

Mabeyn Köşkü

Dış cephelerde dönemin mimari bezeme anlayışını yansıtan eklektik(seçmeci) anlayış izleniyor. Özellikle Mabeyn Köşkü dış cephesinde küçük nişler içindeki üç boyutlu vazolar, barok ve ampir süsleme öğelerinin yüksek kabartma uygulamaları görülüyor. Yarattıkları üç boyutlu etki ve ön cephedeki görkemli eğriler çizen merdiven, daha çok Barok çağrışımlar yapmaktadır. Bir başka deyişle, bu 19. Yüzyıl yapısında dış cephe tasarımındaki seçmeci anlatıma karşın, özellikle ön cephedeki etkin izlenim Neobarok’tur. Yapının cephelerine giydirilmiş bu yoğun bezemeler aynı yüzyıl tasarımı bir başka sultan yapısından izlenimler çağrıştırır.

Bu yapı Dolmabahçe Sarayı, izlenimini uyandıran öğelerse, nişleri, üç boyutlu vazoları ve askı çelenkleriyle sarayın Hazine-i Hassa ve Saltanat Kapıları ’dır. Bu önemli benzerlik, sarayın anıtsal kapılarının yapımcısı olarak bilinen Nigogos Balyan’ın Ihlamur Kasrı tasarımında aldığı rolün kanıtı olarak ortaya çıkmaktadır. Maiyet Köşkü ise yine seçmeci bir tutumun izlerini taşır. Cephelerdeki süsleme motiflerinin organizasyonu daha yüzeyseldir. Barok özellik ve anlayıştaki motiflerle Ampir motifleri daha dingin ve dengelidir. Bu bezemeler, Neoklasik çizgiler taşıyan cephelerde belli bir sistematik içinde serpiştirilmiş ve kendi içlerinde sınırlandırılmış yüzeyler gibidir. 

Maiyet Köşkü

Bu köşkler, ana cepheyi öncelikli olarak değerlendiren dış cephe düzenlemeleriyle, 19. Yüzyıl Osmanlı cephe mimarlığının önemli örnekleri arasında yer alır. İç bezemeleriyle de bu yüzyılın ikinci yarısındaki sultan ölçeğindeki seçimleri yansıtırlar. Beğeni kazanan ve sultanın onayını alan bu seçim, yine Batı’nın farklı sanat dönemlerinden alınan bezeme motiflerinin yeni bir organizasyonuyla oluşturulmuş seçmeci bir uygulamadır. 

Mabeyn Köşkü’nde aynalı tonoz, beşik tonoz ve manastır tonozla mekânların örtü sistemlerinde çeşitlilik yaratılmıştır. Kalem işiyle yapılmış boyutlu çiçek ve meyve düzenlemeleri göz kamaştırmaktadır. Kabartmadan altın varaklı alçı bezemeler ve duvarlardaki kimisi mermere öykünen çeşitli renkte damarlı, panolar yapıya, işlevine özgü çarpıcı bir görkem kazandırmıştır. 

Yapının mimarisi ve bezemeleriyle bütünleşen lacivert camdan kapı kanatları, çiçeklerle bezeli porselenden zarif kapı tokmakları, çiçekli porselenlerin kullanıldığı İngiliz yapımı şömineler, tasarımcıların olduğu kadar, bu tasarımda onayı alınan Sultan Abdülmecit’in de sanata incelikli bakış açısını belgelemektedir. Özellikle Dolmabahçe Sarayı’ndan anımsamalara neden olan şömineler, sarayın görkemli salonlarını süsleyen şömine tasarımcılarının bu mekânlar için de çalışmış olabileceğini düşündürmektedir. Maiyet Köşkü ise, dış bezemesinde olduğu gibi iç bezemelerinde de daha yalın bir anlayışta ele alınmıştır.

Tavan bezemelerinde seçilen motiflerin her iki yapıdaki benzerliklerine karşın, biçimlendirilişlerindeki farklılık ve düzenlemelerindeki yalınlık, duvarlarda mermer dokusu verilmiş panolara verilen ağırlık, izleyicilerde daha farklı çağrışımlar uyandırmaktadır. Yapılan özellikle Mabeyn Köşkü’nün yoğun, altın yaldızlı hareketli iç bezemeleri, mobilya seçim ve düzenlemeleriyle de bütünleşmektedir. Mimarisinde olduğu gibi Dolmabahçe Sarayı’nın daha alçakgönüllü ölçülerdeki tefriş öğelerine sahip Mabeyn Köşkü’nde Rokoko, Sheraton üslubunun ilginç mobilya örnekleri, ikiz pencerelerin eğimlerine uygun biçimlendirilmiştir. Tavan süslemesiyle kaynaşan korniş ve perdeler, İngiliz yapımı şöminelerle birlikte ısmarlandığı anlaşılan şöminenin ayrılmaz bir bütünü Copeland marka vazolar, dönemin beğenisini yansıtan ilginç parçalardır. 

Bugün farklı bir işlev yüklenen Maiyet Köşkü’ndeyse dikkati çeken, Neoklasik ve Rönesans üslubundaki mobilyalarla Uzakdoğu motifli bir yapı gibidir. Onarılarak çağdaş işlevler kazandırılan ve geniş bahçesiyle bir müze-saray olarak düzenlenen Ihlamur Kasrı, 1985’deki açılışıyla kültür ve sanat alanında kendine özgü yerini almıştır. Mabeyn ya da Tören Köşkü, özgün eşyası ile müze-saray olarak değerlendirilmiş, Maiyet Köşkü de bir oturma ve seyir mekânı olarak düzenlenmiştir. Kışlık kafeterya olarak da kullanılmaktadır. Bahçedeki, yakın geçmişe kadar lojman olarak kullanılan yapı ise müze-sanat yapısı olarak değerlendirilmiş. 

İstanbul

Yeni işlevi ile özellikle çocukların, giderek gençlerin; resim, heykel ve tiyatro çalışmalarını sürdürdükleri ve sürdürecekleri bir mekân olarak değerlendirilmiştir. 20. yüzyılın sonunda, her yaş grubunu temsil eden izleyicilerin ve çocukların tarih-doğa ilişkisini rahatlıkla kurabileceği bir mekân haline dönüştürülmüş. Tarihi ağaçların gölgelendirdiği kasır bahçesi, ortadaki büyük havuz, setli bahçedeki küçük havuz ve gezinti yolları ile tarihi taş ve mermer malzemenin sergilendiği bir açık hava müzesi görünümüne kavuşmuş olacaktır. Gittikçe yaygınlaşan, çocuklara yönelik resim ve drama kurslarıyla, geçmişi tanıtan çok yönlü sanatsal etkinlikleriyle Ihlamur Kasrı ve bahçesinde Beşiktaş çevresinin önemli bir kültür odağının oluşturulması amaçlanmaktadır.

648 total views, 2 views today

Share

Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi Haliç İstanbul

 

Günümüzde ulaşım ve iletişim araçları, nasıl çalıştıkları konusunda hiç bir ipucu vermeyen “kara kutular” gibidir. Yapıları ve çalışma sistemleri bilinmediği gibi anlaşılmaları da zordur. Ancak bu araçların ataları çok daha basit ve şeffaf bir şekilde tasarlandıklarından  incelenerek ulaşım ve iletişim araçlarının gelişimlerini anlamak mümkün olmaktadır. Bir otomobildeki kavrama pedalı, vites kutusu ve dişliler arasındaki bağlantıyı anlamanın yolu, otomobilin bu kısmını açık hale getirmekten geçer. Rahmi M. Koç tarafından Hasköy Haliç kıyısında kurulan Rahmi M. Koç Müzesi, Türkiye’de sanayi, ulaşım ve iletişim tarihine adanmış ilk ve tek müzedir. Dolayısıyla, Rahmi M. Koç Müzesinin zengin koleksiyonu bu konuda ideal bir kaynak teşkil etmektedir. Günümüz teknolojilerinin atası olan bu basit araçları anlamak kolaylaşmaktadır. Rahmi M. Koç Müzesi 2002-2003 eğitim yılında Türkiye’de ilk kez uygulamaya konulan sistemli bir “Müze-Eğitim” Programına Vehbi Koç Vakfı Koç Özel İlköğretim Okulu ile birlikte imza atmış. Bu program sayesinde öğrenciler müzeyi büyük gruplar halinde, alelacele, hiçbir şey anlamadan gezmek yerine, müze koleksiyonunun hangi müfredat konularına hitap ettiğinin bilincinde olarak gezdirilmektedir.  Böylelikle maksimim verim elde edilmektedir.  

Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye’de Ulaşım, Endüstri ve İletişim tarihine adanmış ilk önemli müzedir. Haliç’in kıyısında, endüstriyel arkeolojinin önde gelen örneklerinden olan muhteşem binalar içinde yer alan koleksiyonu gramofon iğnesinden gerçek boyutlarda gemilere ve uçaklara kadar uzanan binlerce objeyi içermektedir. Müze, konumu, bulunduğu tarihi mekân ve İstanbul’un her iki yakasına da yakın oluşuyla oldukça iddialıdır. Müzenin dünya çapındaki beğenisi, bünyesindeki yetenekli mühendisler ve zanaatkârlar tarafından yaratılmış, insanoğlunun dehasını ve çalışkanlığını yansıtan objelerden kaynaklanmaktadır. 11 250 m2 kapalı alanı bulunan müzenin ayrıca 7 000 m2’ lik açık alanı da bulunmakta olup; Lengerhane, Tersane ve Dış mekân olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır.

Müzenin tarihçesi

Sultan III. Ahmet (1703-1730) zamanında, 12. yüzyıldan kalma bir Bizans binasının temelleri üzerine kurulmuş olan bu eski Osmanlı Lengerhanesi, şu anda ikinci sınıf tarihi eser kapsamındadır. Zincir ve ucundaki çıpa anlamında olan ‘’Lenger’’ ve ev anlamında kullanılan ‘’hane’’ sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan ‘’Lengerhane’’ Gemicilikte, denize atılan zincir ve ucundaki çıpanın üretildiği Ev’dir. Bina, Sultan III. Selim  zamanında Maliye Bakanlığı’nın kontrolüne verilmeden önce restore edilmiş ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra ise binaya Cibali Tütün Fabrikası sahip olmuştur. Lengerhane binasının çatısı 1984 yılında çıkan bir yangında ciddi hasar görmüş ve bina 1991 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafından satın alındığı tarihe kadar terk edilmiştir. Rahmi M. Koç Müzesi Lengerhane Binasında kurulmuştur. 1991 yılında alınan Lengerhane Binasının restorasyonu Garanti Koza firması tarafından yapılmıştır. Orijinal binaya camlı bir rampa ile geçilen yeraltı galerisi ilave edilmiş ve Aralık 1994’de açılmıştır. Müzenin ilk bölümünün süratle büyümesi ile 1996 yılında Haliç’in kıyısında, Lengerhane Binasının tam karşısında, bir harabe olarak duran Hasköy Tersanesi alınmıştır. 14 terk edilmiş bina ve tarihi kızak orijinaline sadık kalınarak restore edilmiş ve müzenin ikinci kısmı Temmuz 2001’de açılmıştır.

Lengerhane binası

Müzenin bu bölümü birinci kat, Zemin Kat ve Bodrum Kattan oluşmaktadır. İletişim bölümünün bulunduğu birinci katta  Edison’un 1876 yılında ABD Patent Ofisi’ne sunduğu gerçek patent modeli olan telgraf gibi son derece özel parçalar yer almaktadır. Bu katta ayrıca Boğaziçi Üniversitesi kandilli Rasathanesi’nden alınan astronomi ve nevigasyonu ile aletlerin bulunduğu gibi, dünya standartlarındaki bilimsel aletler koleksiyonu da sergilenmektedir. Lengerhane ’nin zemin katında buharlı makine modelleri, buharlı gemi makine modelleri, sıcak havalı ve içten yanmalı motor modelleri, lokomotif modelleri, kule saati, bilyeli saat, yatay reprodüksiyon makinesinin yanı sıra iç dekorasyonundan tüm aksesuarlarına, özgün Fransız spesiyalitesinden servisine kadar her şeyiyle 1930’ ların Paris’ini Haliç kıyılarına getiren ‘’Cafe da Levant’’ yer almaktadır.

Lengerhane ‘nin bodrum bölümünde ise havacılıkla ilgili ölçekli modeller, otomobil ve demiryolu modelleri, oyuncaklar, film seti ve matbaa makinelerinin yanı sıra Denizcilik Modelleri ve Kaptan Köşkü bulunmaktadır. Deniz ve denizcilikle ilgili her şey, müzenin kurucusu Rahmi M. Koç’un özel ilgi alanlarından biri olduğundan, müzenin en gözde bölümlerinden biridir. Yine bu bölümde bulunan Kaptan Köşkü canlandırmasında telsiz odası, harita odası ve 2. Dünya Savaşı öncesi İngiliz gemilerinden alınmış dümen, makine telgrafı, pusula gibi parçalarla dekore edilen Kaptan Köşkü yer almaktadır.

Hasköy Tersanesi

Bu tarihi tersane 1861 yılında Osmanlı Deniz Hatları Şirketi (Şirket-i Hayriye) tarafından kendi gemilerinin bakım ve onarımını yapmak üzere yapılmıştı. Tersane orijinal olarak 2 atölyeden oluşturulmuş, ihtiyaç doğdukça ve imkânlar müsait olduğunda büyütülmüştür. Tersane, 1984 yılında Ulaştırma Bakanlığının kontrolüne geçmeden önce, değişik kamu kuruluşlarının kontrolü altında bulunmuştur. Nihayet 1996 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafında n satın alınmıştır. Müzenin tersane bölümü 1. kat ve zemin kat olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.

Zemin Kat

Tersane binasının zemin katı müzenin ana sergi salonu olup, Erdoğan Gönül Galerisi olarak bilinmektedir. Otomotiv dünyasının duayenlerinden Erdoğan Gönül’ün hayatı otomobillerle iç içe geçmiştir. Türkiye’nin ilk otomobili Anadol’a hayat veren ekibin içinde de yer alan Erdoğan Gönül; Koç Topluluğu kurucusu Vehbi Koç’un damadı ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi iken, 2003 yılında 70 yaşında vefat etti. Erdoğan Gönül Galerisi’nde, müzenin sahip olduğu büyük otomobil koleksiyonunun daha modern olan örnekleri sergilenmektedir. Otomobillerin sergilendiği bu galeri ayrıca kurumsal ve özel etkinlikler için de kullanılmaktadır.

Ana Giriş

 Tersanenin zemin katında bulunan ana giriş bölümünde, müze koleksiyonunun bazı önemli objelerinin dönüşümlü olarak sergilendiklerini öğreniyoruz. Burada lokomotif modelleri, kronometreler ve Rahmi M. Koç’un özel meraklarından biri olan Minyatürler yer almaktadır. Ayrıca, ana girişte müze dükkânı bulunmakta olup, müzede sergilenen objelerle ilgili olarak yazılmış kitaplar ve hatıra eşyaları satılmaktadır.

Sualtı Bölümü

Ana girişten sonra, zemin ve 1. kat düzenlemesinin U mıknatıs biçiminde olduğunu görüyoruz. Biz, öncelikte Sualtı Bölümünün bulunduğu sola yöneliyoruz. Akvaryuma benzeyen bir camekânlı mekân içerisinde iki dalgıç mankeninin yanı sıra dalgıç ayakkabıları, dalgıç tulumbası ve şnorkelli deniz motoru bulunmaktadır. İki dalgıç giysisinden biri 1964 Rus yapımı, diğeri ise Miller Down CO. Miami, Florida patentlidir. Siebe Gorman & Submarine Engineers tarafından imal edilen dalgıç pompasının, iki dalgıca birden hava verecek şekilde tasarlandığını öğreniyoruz. Şnorkelli Deniz motoru ise dünyanın tek taşınabilir, batabilen ve benzinle çalışan Aqua Scooter. Ulaşımı güç koylar, kayalıklar ve dalış alanlarına kolayca gidebilmek; kayık, yelkenli ve şişme botlarda kıçta takma motor olarak tasarlanmış.

Ne Nasıl Çalışır? 

Eğitimin ön planda olduğu bu bölümde, günlük yaşamda kullanılan pek çok alet ve aracın çalışma ilkeleri kesitler ve bilgi panolarıyla anlatılmaktadır. Duvar dibine yerleştirilmiş bir Fiat Palio kesiti, Palio ’ya ait tüm detayları üzerinde olan ve istenildiğinde çalışmakta olan bir model olarak konulmuş. Bu modelde, Palio kasasının ayrıntılarının yanı sıra, motorun ve şanzımanın çalışmasını da görmek mümkün oluyor. Bir başka konuma konuşlandırılmış olan gerçek bir traktörün kısmen kesiti alınmış. Böylelikle, motorun ve güç aktarma organlarının işleyişini görmek mümkün oluyor. 1970 yıllarda, Anadol otomobillerinin yerini almak üzere hazırlanan bir otomobil şasisi ve önü cam olan Beko 3505 marka bulaşık makinesi de sergilenenler arasında bulunmaktadır.

Klasik Otomobiller Bölümü 1

Daha çok 2. Dünya Savaşı sonrası otomobil klasiklerinin sergilendiği bu bölümde, 90 ı aşan araçtan oluşan otomobil koleksiyonunun örneklerinden bazıları görülmektedir. Hemen göze çarpanlardan biri Albion Röntgen Arabasıdır. Kızılay tarafından kullanılmış olan bu araba, 1917 yılında sadece şasi olarak ısmarlanmış, sonra da kasası ve X ray cihazı İngiltere’de takılmış.2. Dünya Savaşındaki Müttefik Kuvvetlerle Osmanlı İmparatorluğu arasındaki savaşta kullanılmış, daha sonra da Kızılay’a devredilmiş. Otomobil meraklılarının en çok ilgisini çeken otomobil klasiklerinden Cadillac Coupe Deville, serginin en önemli objelerinden biridir. 1902 yılında Henry Leland tarafından yaratılan Otomobil Şirketi aynı yılın Ekim ayında ilk Cadillac otomobil tanıttı. Cadillac her zaman için kaliteli, lüx ve yenilikçi olması ile tanındı. Hidrolik direksiyonu dünyada ilk kullananlar arasındadır. Mükemmel kalitesi ile tanınmış lüks otomobil markası olan Cadillac Kuzey Amerika pazarında büyük bir başarı elde etti.

1909 yılında General Motors  tarafından satın alınmıştır. Kısa sürede General Motor’sun en prestijli markası haline gelmiş ve güçlü rakiplerine karşı üstünlük sağlamıştır. Cadillac Coupe Deville 1949 yılında ilk kez tanıtıldı. İlk model bir dayanak olmaksızın hardtop ve deri döşeme vardı. Yıllar geçtikçe, Coupe Deville daha büyük ve daha güçlü hale geldi. Cadillac marka otomobiller, her dönem için kaliteli, lüks ve yenilikçi olmasıyla tanınmıştır.

21 855 adet üretildiğini öğrendiğimiz bu 1960 model ‘’Coupe de Ville’’ günümüz otomobil koleksiyonerleri tarafından aranan ve büyük rağbet görüyormuş. Otomobil merakım olmamakla birlikte, karşıma çıkan Anadol otomobil örnekleri beni de heyecanlandırdı. Yerel otomobil olarak ilk ortaya çıktıklarında, Konya Ereğli’sine 13 km uzaklıktaki İvriz İlköğretmen Okulu Orta 3 öğrencisiydim. İlk yerel otomobile verilecek ad için yarışma açılmıştı.

Yarışmayı, ‘’Anadol’’ adıyla, müzik öğretmenimiz rahmetli Kemal Çuhalılar’ın kazandığını ve 10 000 lira ödül aldığını duymuştuk. Sergilenmekte olan Anadol A1 in 1963 yılında, Koç Grubu’na dâhil Otosan tarafından, Türkiye’de yerel bir otomobil endüstrisi kurmak amacıyla İngiliz Reliant Motors Şirketi ile işbirliği yaparak Ford Motorunun kullanıldığı fiberglas otomobiller serisinin bir ürünü olduğunu öğreniyorum. Dikkati çeken bir otomobil klasiği de Fittibaldi F1 yarış arabası olmuştu.

Klasik Otomobiller Bölümü 2

Bu bölümde de 2. Dünya savaşı sonrası otomobil klasikleri sergilenmektedir. Sergilenmek üzere seçilmiş olanlar arasında Madlen Buharlı Otomobil, Model T Ford, 1933 Model Buick ve Magirus İtfaiye arabası bulunmaktadır. Bir at arabasına benzeyen Madlen Buharlı Otomobili, müze ziyaretçilerine önemli mesajlar vermektedir. İlk otomobil tasarımcılarının at arabalarına çok şey borçlu olduklarının canlı örneği karşımızda durmaktadır. Basitten, bu günkü teknolojiye giden yolu anlamak açısından sergi daha da bir önem kazanmaktadır. Otomobil tarihinin en önemli kişilerinden biri olan Henry Ford ‘’T Modeli’’ ni 1908 de yaratmış. 1903’te Henry Ford 11 yatırımcıyla birlikte 28.000 Dolar sermayeyle Ford Motor Company’i kurmuş. Şirket tarafından 1908’de piyasaya sürülen Model T, 1913’e kadar üne kavuşmuş ve ABD yollarının her yerinde görülür olmuş. Aynı yıl Ford’un fabrikalarında yürüyen bantlı üretim başlatılmış, verimliliği yüksek derecede arttırmış.

1918 yılında ABD’de kullanılan arabaların yarısı Model T olmuş. Aynı modelden 1927 yılına kadar 15 milyon araç satılarak 45 yıl süre tutulacak rekor kırılmış. Galeriye adı verilen Erdoğan Gönül tarafından müzeye bağışlanan 1933 Model Buick; iki kapılı 66C Konvertible modeli olan otomobilin bagajının yerinde ‘’Dicky Seat’’ denilen katlanan bir arka koltuk bulunmaktadır. 1920 yılında ünlü Alman üreticisi Magirus tarafından üretilmiş olan itfaiye aracı uzun yıllar İzmir itfaiyesi tarafından kullanılmış.

Tarım Bölümü

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de kullanılan tarım aletlerinden ilginç olanlar sergilenmiş. Atatürk’ün tarımı desteklemek amacıyla, tarımda bizzat kullandığı traktör ve değişik tarım aletleri müzeyi gezenlerin ilgi odağı olmuştu. Tarım aletleri içerisinde, Neolitik Çağdan beri  kullanılmakta olan toprağı sürme aracı kara saban da yer alıyordu. Buğday ve arpa gibi ürünlerde, daneleri saplarından ayırmakta kullanılan ve antik sayılabilecek düven ile yaba da ilgi çekici tarım aletleri arasındaydı.

Tarım aletlerinden düven ile yaba, çocukluk anılarımın canlanmasına neden oldu. Orak ve tırpanlarla biçilen buğday ya da arpa, harman yeri olarak tanımlanan oldukça geniş ve sert bir yüzeyi olan alana serilirdi. Altında kesici çakmak taşlarının yerleştirilmiş olduğu düven, öküzler ya da atlarla çekilir ve sapların saman haline gelmesi sağlanırken, daneler de saplardan ayrılmış olurdu. Düven ile yabayı görünce 1953 yılına bir yolculuk yapmam gerekti. Şimdiki adı Konaklı olan Niğde’nin merkez köylerinden Misli ’de ilk harman deneyimini yaşamıştım. Düven üzerinde sapların kesilerek buğday danelerinin ayrılmasını görmek oldukça önemli bir görsel şölendi çocukluğumuzda. Tek bir at tarafından çekilen düven üzerindeki sürücü yanına aldığı bizim gibi çocuklara, kamçılanan atın şahlanarak ileri atılmasıyla, keyifli dakikalar yaşatırdı. Sapların yeterince ufak samanlar haline gelmesinden sonra, karışım rüzgârlı havalarda yaba ile savrulurdu. Hafif olan saman rüzgârla uçarken, ağır olan daneler olduğu yere düşerdi. Böylelikle dane hasadı yapılırdı.

Buharlı Makineler ve Dizel Motorlar

Yerli ve yabancı üretim dizel motorlarının bulunduğu bu bölümde sergilenen objeler arasında Marshall Seyyar Buhar Makinesi, Ruston Gaz Motoru, Üç Pistonlu Buharlı Gemi Makinesi ve Aral Dizel Motoru da bulunmaktadır. Tarım aletlerini ve taş kırıcıları çalıştırmakta kullanılan Marshall Seyyar Buhar Makinesi, İngiltere’de 1872 de piyasaya sürülmüş. Devasa bir boyutu olan Ruston Gaz Motoru da İngiltere’de üretilen objeler arasında yer alıyor. Avrupa’da, özellikle İngiltere’de 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime olan etkisi ve buhar gücüyle çalışan makinelerin makineleşmiş endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa’daki sermaye birikimini arttırmasına, Sanayi Devrimi ya da Endüstri Devrimi, denir. Sanayi ve Endüstri devrimi ülkemize gecikerek girmiştir.

İngiliz Kablo Döşeme Gemisi SS John McKay’e ait olan Üç Genleşmeli Buhar Makinesi 1922 yılında İngiltere’de yapılmış. Günümüzde de, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş olan internet, Dünya’mızda kıtalar arasında suların altından giden kablolar aracılığıyla akışını sürdürüyor. 1920 li yıllarda ise mükemmel bir telefon iletişimi için sualtı kablolarından yararlanılmıştı. Aral Dizel Motoru ’na gelince, bir Türk Tasarımı olup, Hüseyin Cahit Aral tarafından tasarlanmış ve yapılmıştır. 1961 ve 1963 yılları arasında Kayseri’de üretilen bu dizel motor, Hüseyin Cahit Aral tarafından müzeye bağışlanmıştır. Sanayi ve Ticaret bakanlığı da yapan Hüseyin Cahit Aral, İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi mezunu olup, elektrik mühendisidir.

Zeytinyağı Fabrikası

Buharlı makineler ve dizel motorlardan sonra karşımıza çıkan en ilginç ve ilgi çekici obje Zeytinyağı Fabrikası oldu. ‘’Araser Zeytinyağı Fabrikası’’ Ege sahillerinde yer alan Bademlide ki gerçek bir zeytinyağı fabrikasının parçalarından oluşturulmuş otantik bir fabrika görüntüsündedir. Gerçek bir buharlı makinenin taşıyıcı bantlarla çevirdiği değirmen taşlarını, ezilmiş zeytin küspesini ve sıcak su kazanı gibi detayları da görmeniz mümkün olacaktır. Sergileme, bilgi panoları ve hareketli makinelerle desteklendiği gibi, bir mankenle de güçlendirilmiş.

Serra Bahar tarafından yapılmış olan mankene dönemin giysileri giydirilmiş. Özellikle eğitim amaçlı müzeye gelen öğrencilerin ilgi ve dikkatini çekecek olan bu manken, dalından soframıza gelen zeytinyağı yolculuğunun anlaşılmasına büyük katkı sağlayacaktır diye düşünüyorum. Araser Zeytinyağı fabrikası modelinin ana makinesi olan Buhar Makinesi, 1927 yılında Belçika’da üretilmiş ve Nadir Araser tarafından müzeye bağışlanmış. Genç James Watt kaynayan çaydanlığın kapağını kapalı tutmaya çalışırken başlattığı devrimin boyutlarının farkında değildi. Kaynayan çaydanlık ve ürettiği buhar, buhar makinelerinin atası oldu. 1765’de Thomas Newcomen’ın yaptığı bir model üzerinde uğraşarak buhar makinesini çalıştırmayı başardı. Thomas Newcomen buhar makinesini bulan kişidir James Watt ise sadece onu Sanayi’de kullanılacak biçime çevirmiştir. Buhar makinelerinin güvenliğini sağlamak amacıyla üretilen ve buradaki makinede de kullanılan standart basınç ölçüm araçlarının da ilgi çeken başka objeler olduğunu söylemeliyim.

Atölye ve Tornahane

Tahta ve kereste biçmeye yarayan, elektrik ve su gücüyle çalışan büyük bıçkı makineleri olan tersane hızarı, Orijinal haliyle ve tüm detaylarıyla canlandırılmış. Orijinal Şirket-i Hayriye Tersanesi’nden arda kalan birkaç parçadan biri olan bu önemli ve tarihi hızar Glasgow, İskoçya’daki bir çelik mühendisliği şirketi olan P&W Mac Lellan tarafından üretilmiştir. Yaklaşık 150 yıl sonra bile tamamıyla kullanılır durumdaymış. Metal ya da ahşap parçaların işlenmesinde ve kopyalanmasında kullanılan torna ve torna tezgâhları Hasköy Tersanesi’nin en önemli objeleriydi. Bozulan ya da kullanılamaz hale gelen parçaların onarımı ve yenilenmesi torna tezgâhlarında gerçekleştiriliyordu. Günlük yaşamda, evinizin ya da arabanızın yedek anahtarlarını yaptırmak için uğradığınız anahtarcı, kopyalama yapan torna tezgâhlarından yararlanır. Müzede sergilenenler; açık torna tezgâhı, düşey ve kopya çıkarma tezgâhlarıdır.

Denizcilik Bölümü

Rahmi M. Koç’un özel ilgi alanlarından biri Denizcilik olduğundan, Müze Koleksiyonunun büyük bir bölümü denizcilik objelerinden oluşmaktadır. Koleksiyonda yer alan bazı tekneler ve modellerin yanı sıra, ender örneklerden biri olan Amphicar da sergilenmektedir. Hem karada hem de suda giden bir otomobil olan Amphicar, 2. Dünya Savaşı sırasında bu tür araçlar üreten Alman Hans Trippel tarafından 1957-1958 yıllarında tasarlanmış ve üretilmiş. Müzeye İlkay Bilgişin tarafından bağışlanmış. Sandal yapım atölyesinde ise bir mankenle güçlendirilmiş ve dikkat çekici hale getirilmiş, yapım aşamasındaki bir sandal sergilenmektedir. Ayrıca, sandal yapımında kullanılan alet ve edevatlar da sandalın yanındaki tezgâhta yerini almış.

Denizcilik bölümünün en gözde objelerinden biri de Riva Sürat teknesidir. İtalya’daki ünlü Riva Tersanesinde yapımı gerçekleştirilen som ahşap sürat teknesi olan Riva Super Aquarama, kesinlikle, tasarlanmış en güzel ve en etkileyici sürat teknelerinden biridir. Sergilenmekte olan diğer önemli objelerden biri de Randa Yelkenlidir. Kaliteli ve bindirme kaplamalı olan Randa Yelkenli Kotra, İngiltere’deki Southern Yacht Services tarafından 1910 yıllarında üretilmiştir. Bülent Kozlu anısına, oğulları Can ve Cem Kozlu tarafından müzeye bağışlanmıştır.

Raylı Ulaşım Bölümü

Bu bölümde, çeşitli dönemlere ait ve değişik özelliklerde lokomotifler ve vagonlar sergilenmektedir. Açık ve kapalı alanlarda, buharlı lokomotiflerin yanı sıra dizel motorlu lokomotifler de sergilenmektedir. Raylar üzerine yerleştirilmiş lokomotif ve vagonlar açık alanlarda, bahçede sergilenirken; modellerle birlikte Sultan Abdülaziz’in saltanat  vagonu ile Kadıköy-Moda Tramvayı müzenin iç kısmında sergilenmektedir.

Batılaşmanın ivme kazandığı 19. yüzyılda Sultan Abdülaziz Batı’ya bir seyahat yapar. O seyahatin yapıldığı vagon şimdilerde Rahmi Koç Müzesi’nin önemli objelerinden biridir. Bir söylenceye göre evini bir demiryolu müzesine çeviren emekli gar müdürü Mete Tekyıldız, 2000’li yıllarda, Devlet Demiryollarının Yedikule deposunda atıl durumda ve çürümekte olan Saltanat Vagonunu kurtarmak için Rahmi Koç ile görüşür. Rahmi Koç gerekli izinleri aldıktan sonra İngiltere’den planlarını getirtip vagonu tamir ettirir, müzeye kazandırır. Sedef kakmalı, tamponları ahşap geçme, merdivenleri el mekaniği olan bu Saltanat Vagonu Rahmi Koç’un ülkemize en büyük hizmetlerinden biri olarak bilinmektedir. İstanbul’da öğrenim gördüğüm 1961-63 yılları arasında popüler olan ulaşım araçları tramvaylardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda, 30 Ağustos 1869 tarihindeki “Dersaadet’te Tramvay ve Tesis İnşası” na dair bir sözleşmeyle İstanbul caddelerinde yolcu, eşya taşımacılığı için demiryolu yapılmış. 

Hayvanların çektiği araba işletmeciliği, 40 yıl süreyle Konstantin Krepano Efendi’nin kurduğu “Dersaadet Tramvay Şirketi ” isimli şirkete verilmiş. İlk atlı tramvay 1871 yılında Azapkapı-Galata, Aksaray-Yedikule, Aksaray-Topkapı ve Eminönü-Aksaray olmak üzere 4 hatta çalışmaya başlamış. İstanbul’da 1869 yılında çalışmaya başlayan atlı tramvay, yerini 1914 yılında elektrikli tramvaya terk etmiş. Toplu taşım için en uygun araçlar olan tramvaylar; 12 Haziran 1939 gün ve 3642 sayılı yasayla Hükümete devredilen Tramvay İşletmesi, daha sonra İstanbul Belediyesi’ne ve 16 Haziran1939 gün ve 3645 sayılı yasayla da İETT`ye bağlanmış.

Her ne hikmet ise,12 Ağustos 1961 günü Avrupa yakasından, 14 Kasım 1966 tarihinde ise Anadolu yakasından kaldırılarak İstanbul’da Tramvay İşletmeciliği son bulmuş. Yerine troleybüsler devreye girmiş. Müzede sergilenen ve Kadıköy-Moda hattında çalışmış olan tramvay, 1934 yılında Alman Siemens firması tarafından üretilmiş.1966 yılına kadar, 30 yılı aşkın bir süre hizmet verdikten sonra, 1966 yılında hizmetten kaldırılmıştır. Hizmetten kaldırılan ve İETT tarafından saklanan eski vagonlardan bazılarının yenilenmesiyle, nostaljik amaçlı olarak, Taksim-Tünel arasında 1989 yılında işletmeye açılmıştır. Taksim-Tünel hattında çalışan nostaljik tramvaylar İstanbul’un simgelerinden biri haline gelmiştir.

1,048 total views, no views today

Share

İstanbul Müzeleri ve Rahmi M. Koç Müzeciliği

Kültürel ya da tarihsel değeri olan nesnelerin toplanarak sergilendiği yerler olarak tanımlayabileceğimiz müzeler, toplumların bilim ve sanat ürünleri ile yer altı ve yer üstü zenginliklerini sergilemek amacıyla oluşturulmuş kurumlardır. Yüzyıllar boyunca toprak altında saklı kalmış tarihî eserlerin gün ışığına çıkarılarak sergilenmesi, toplumu oluşturan bireylerin geçmişi daha iyi tanımalarına olanak sağlar.

Ayrıca müzeler, toplumu aydınlatmak amacıyla insan soyunun gelişimi, doğa olaylarının oluşumu ve teknolojinin geçirdiği değişim gibi konularda araştırmalar yapan bilimsel merkezlerdir. Halkın beğenisinin yü­kselmesi ve eğitimi için de önemli katkıları vardır. Böylelikle, toplum yararına sürekli yönetilen kurumlar haline gelmişlerdir. Diğer bir deyişle, müzelerin iki önemli konusu vardır. Koleksiyonları sergilemek ve eğitim. Günümüzdeki müzelerin, özelikle özel müzelerin büyük bir bölümü etkinliklerini eğitim ve konferanslarla tamamlamaktadır.

Müzeler, tarihte önemli yeri olan veya günlük hayatta her zaman kullanılan ve bahsedilen Objelerin gerçeklerini görme imkânını bizlere sunduğu için önemlidir. Çağdaş bir müze, sadece bir grup objenin deposu olmanın ötesinde, ziyaretçilerinin de yardımıyla, devamlı değişen ve gelişen dinamik bir yapı sergiler. Eğitim” çağdaş bir müzenin en  önemli görevidir ve müzeler örgün eğitim kurumları olan okullara alternatif oluşturan yaygın eğitim kurumlarıdır.

Günümüzde ülkelerin kalkınmışlıkları ve güvenirlikleri sahip oldukları müzeler ve sanatçılarla ölçülmektedir. Bu konuda özellikle İstanbul önemli atılımlar gerçekleştirmiş durumdadır. İstanbul Modern sanat Müzesi, Sakıp Sabancı Müzesi, Rahmi M. Koç Müzesi, İstanbul Pera Müzesi, Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Dolmabahçe sarayı Müzesi, Küçüksu kasrı Müzesi, Beylerbeyi Sarayı Müzesi gibi onlarca müze İstanbul’un Bir Dünya kenti olmasını sağlamıştır.

Rahmi M. Koç Müzesi ve eğitim

Günümüzde ulaşım ve iletişim araçları, nasıl çalıştıkları konu­sunda hiç bir ipucu vermeyen “kara kutular” gibidir. Yapıları ve çalışma sistemleri bilinmediği gibi anlaşılamamaktadır. Ancak bu araçların ataları çok daha basit ve şeffaf bir şekilde tasarlandıklarından bunlar incelenerek ulaşım ve iletişim araçlarının gelişimlerini anla­mak mümkün olmamaktadır. Bir otomobildeki kavrama pedalı, vites kutusu ve dişliler arasındaki bağlantıyı anlamanın yolu, otomobilin bu kısmını açık hale getirmekten geçer. 

Rahmi M. Koç tarafından kurulan Rahmi M. Koç Müzesi, Türkiye’de sanayi, ulaşım ve iletişim tarihine adanmış ilk ve tek müzedir. . Dolayısıyla, Rahmi M. Koç Müzesi’nin zengin koleksiyonu bu konuda ideal bir kaynak teşkil etmektedir. Günümüz teknolojilerinin atası olan bu basit araçları anlamak kolaylaşmaktadır. Rahmi M. Koç Müzesi 2002-2003 eğitim yılında Türkiye’de ilk kez uygulamaya konulan sistemli bir “Müze-Eğitim” Programına Vehbi Koç Vakfı Koç Özel İlköğretim Okulu ile birlikte imza atmış. Bu program sayesinde öğrenciler müzeyi büyük gruplar halinde, alelacele, hiçbir şey anlamadan gezmek yerine, müze koleksiyonunun hangi müfredat konularına hitap ettiğinin bilincinde olarak gezdirilmektedir. Böylelikle maksimim verim elde edilmektedir.  

879 total views, no views today

Share

Kariye Müzesi 3-İstanbul

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul’da gezmediğim müze, saray, köşk ve kasır kalmadığı halde Kariye Müzesindeki Metokhites’in mozaiklerinin yeni farkına vardım. Bu konuda uzman olanlarca Kariye’deki Metokhites’in mozaiklerinin dünyada bir ilk olduğu söyleniyor. Dünyada bir ilk ve tek olan bu ünlü mozaiklerin oluşmasını sağlayan ise Metokhites adlı bir Bizans yöneticisidir.

Bizans İmparatorluğunda başbakanlık düzeyinde görevler edinen Metokhites’in en büyük hayali, saray benzeri evine çok yakın olan Chora Manastırını ayağa kaldırmaktı. 1316’da Chora ile ilgilenmeye başlayan Metokhites, 5 yılda manastırın onarımı tamamladı. Onarım sonrası Manastır depremlere dayanıklı bir hale getirilirken, içi de muhteşem mozaik ve freskolarla süslendi. İpeksi dokumalarla zenginleştirilen manastıra kütüphane de kuruldu.

Metokhites tarafından restore edilen Khora’daki mozaikler dünyada başka örneği olmayan  özelliklere sahip. Dış nartekste İsa’nın hayatı, iç nartekste ise Meryem’in hayatı ile ilgili mozaik sahneler yer alıyor. Bu sahneler, Meryem’in ve İsa’nın hayatındaki olaylara göre kronolojik bir sıra takip ediyor.Başka bir deyişle, İsa’nın ve Meryem’in yaşam öyküleri, iki resimli roman halinde mozaiklerde anlatılıyor. Dış nartekste Kutsal Bakire Meryem, İsa’yı dünyaya getiriyor, İsa’nın yaşam öyküsüne geçiliyor ve Meryem’in ölüm sahnesi ile öykü bitiyor.

Kariye mozaik ve freskleri, Bizans resim sanatının son dönemi olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor. Derinlik fikri, figürlerin hareket değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri olarak karşımıza çıkıyor. Kariye mozaikleri İtalyan Rönesans’ına paralel ilerleyen Bizans Sanatındaki yeni uyanışın önemli örnekleridir. Kariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor.

Dış narteksin güney cephesinde uzanan dar, uzun tek nefli bir şapel ”parekklesion” olarak adlandırılmış. Parekklesion’un doğu ucuna yerleştirilmiş olan Absis ve üzerinde bulunduğu duvar ile kemerler tam bir mozaik ve fresko cenneti. Bu cennette ”Diriliş Sahnesi”nin yanı sıra ”Son Yargı Sahnesi”, ”Mahşer” ve piskopos figürleri yer almaktadır. Bir önceki yazı dizisinde Davut’un oğlu Yusuf’un Meryem ile ilgili olarak gördüğü rüya, Kutsal Ruh olarak İsa’nın dünyaya geleceği, vergi sayımı için Beytüllahim’ gidişleri ve sayıma katıldıktan sonra dönüşte, bir mağarada İsa’nın doğuşunu betimleyen mozaikleri tanı(t)maya çalıştım. Mozaik tasvirleri tanıtmaya devam ediyorum.

Kral Herod’un Huzurunda üç Doğulu Kahin

 

Diyafram kaldırarak bir duvara, içbükey bir tavana, bir kemere hilal ya da yarım daire biçimli olarak oluşturulan alanlar lunet olarak tanımlanmaktadır. Mozaik ve freskolar için mükemmel yerlerdir. Dış narteks güney kanadının ilk doğu lunetinde iki bölümlü bir tasvir bulunmaktadır. Tasvirin sol tarafında atları ile Beytüllahim yıldızını takip eden Baltazar,Gaspar, Melkior adlı üç Kahin kralın Kudüs’e giderek, “Yahudilerin Kralı olarak doğan çocuk nerededir? Sorgulaması yaparlar. Soranlara da ”Çünkü doğuda onun yıldızını gördük, ona ibadet etmek için ve hediyelerini vermek geldik” şeklindeki sözleri Kral Herod tarafından duyulur.  

Kral Herod, baş papaz ve katiplerinden bu konu ile ilgili bilgi ister.  Yeni doğan bu çocuğun Bethlehem/Beytüllahim’de olduğunu öğrenmesi üzerine üç Kral kahini çağırır. Tasvirli sahnedeki  mimari bir yapı önünde taht üzerinde oturan Kral Herod bir elinde asa tutarken diğer elini karşısında duran kahinlere uzatmış vaziyettedir. Kralın arkasında bir muhafız, karşısında ayakta duran üç Kral kahin vardır. 

Soldaki uzun sakallı kahinin elinde İsa’ya sunulmak üzere, içinde hediye olan bir kutu bulunmaktadır. Kutunun içinde bir tanrıya ilk kez sunulacak manevi semboller olan mühür, tütsü ve altın bulunmaktadır. Kral kahinlerin karşısında, tahtında oturmakta olan Herod, kendisinin de bu peygambere ibadet edeceğini söyler ve peygamberi onun için bulmalarını ister.

Üç Kral kahin, Kral Herod’un samimiyetinden kuşku duyarak, ayrılırlar. İsa’yı bularak,  onun ilk ibadet edenleri olurlar, ancak Herod’a haber vermezler. Bu duruma çok sinirlenen Kral Hirodes, Bethlehem’de bulunan ve iki yaşına kadar her erkek çocuğunun öldürülmesi emrini verir. Dış narteksin güney duvarındaki lunette ise Herod’un İsa’ya zarar vereceğini rüyasında gören Yusuf’un kutsal aileyi Mısıra kaçırması anlatılmıştır. Burada “Mısır’a kaçış” yazılıdır.  

Katliamın emredilmesi ve yas tutan anneler

Dış narteksin güney kanadı, güney lunetinde, doğulu kahinlerin bebek İsa’yı bularak hediyelerini sunduktan sonra ülkelerine dönmeleri üzerine, Kral Herod, Bethlehem ve civarında ki iki yaşına kadar olan erkek bebeklerin katliamını emrediyor. Solda taht üzerine oturan Kral Herod, arkasında iki muhafız ile karşısında ise üç asker yer alıyor. Panonun sağ kısmında ise, çocukların askerler tarafından öldürüldüğü katliam sahnesine yer verilmiştir. Bir anne karnı deşilen çocuğuna bakamamakta diğeri ise çocuğunu saklamaya çalışırken görülmektedir.  Mozaikli sahnede  “Sonra Herod, bilginler tarafından alaya alındığını gördüğünde, çok kızdı ve dışarı yolladı ve Bethlem’deki ve bunların bütün kıyılarındaki iki yaş ve altındaki bütün çocukları öldürdü” yazılıdır.  Dış narteksin güney kanat, ikinci bölüm batı kemerinde, günümüze tam olarak gelemeyen mozaik tasvirde, çocukları öldürülmüş anneler bir arada oturarak, ölen çocuklarının yasını tutmaktadır. Tasvirli sahnede, “Rama’da bir ses duyuldu, ağıt ve ağlama ve büyük yas” yazılıdır.

Elizabet ve Yahya’nın katliamdan kaçışı

Dış narteksin güney kanat, birinci kısımdaki batı kemerinde, Azize Elizabeth, kucağında oğlu Vaftizci Yahya ile dağda bir mağaraya sığınmaları betimlenirken, sol tarafta ise, bir asker bir elinde kılıç, diğer elinde kılıcının kını  ile onlara doğru koşarken tasvir edilmiştir. Elizabeth ve oğlu, mucize eseri olarak mağaranın girişinin bir kaya ile kapanması sayesinde katliamdan kurtulmuştur. Mozaikli sahnede “Elizabet’in kaçışı”yazılıdır. 

Kutsal Ailenin Mısır’dan, Nasıra’ya Dönüşü

Dış narteksin batı duvarında, pencerelerin üzerindeki kemerlerde, tasvirli sahnede, Kral Herod’un katliamından kaçarak, Mısır’a giden Kutsal Ailenin Mısır’dan , Nasıra’ya dönüşü anlatılmıştır. Sol tarafta uyur durumdaki Yusuf’a yaklaşan bir melek Kral Herod’un öldüğü, yerine oğlu Arhelaos’un geçtiği bilgisini vererek, artık geri dönebileceklerini söylemektedir. Diğer sahnede ise, Önde Yusuf, Çocuk İsa’yı omzunda taşırken, arkada Meryem, onun arkasında ise, üzerinde yük olan bir eşeği çeken Yusuf’un oğlu bulunmaktadır. Tasvirin en sağında Nasıra Kenti görülmektedir. “Tanrının rüyadaki uyarısıyla, Galile’nin parçasında bir kenara çekildi ve Nasıra denilen şehre geldi ve oturdu” yazılıdır. Meryem’in başının üstünde “Tanrı Anası”, İsa’nınkinde ise “İsa Mesih” anlamına gelen monogramlar görülmektedir.

1,361 total views, no views today

Share

Kariye Müzesi 2-İstanbul

İstanbul’un içinde barındırdığı zenginlikler ve gizemler herhalde bitmez. Binlerce yıldır insanları mıknatıs gibi kendine çekmesi de bu yüzden olsa gerek. Bu zenginliklerden biri de, Fatih semtinde bulunan, Edirnekapı surlarına çok yakın bir konumda olan Kariye Müzesidir. Topkapı Sarayı Müzesi ve Ayasofya’dan sonra İstanbul’un en çok ziyaret edilen müzesi Kariye ya da diğer adıyla Khora’dır.

Kariye MüzesiKariye Müzesi olarak anılan yapı, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde büyük bir yapı kompleksi olan Khora manastırının merkezini oluşturan ve İsa’ya adanmış olan bir kilise yapısıdır. Konstantinos surlarının dışında kalması sebebiyle binaya Grekçe “Kırsal alan” ya da “Kent dışı” anlamına gelen “Khora” ismi uygun görülmüştür. Bizans döneminde kilise, fetihten sonra ise cami olarak kullanılmış tarihi bir yapıdır.
Kariye Müzesi’nde yer alan eşsiz freskolardan; apsiste görülen ve çok az hasarla günümüze ulaşan “Diriliş” (Anastasis) sahnesi sizler tarafından görülmeyi bekliyor.

Tipik bir Bizans yapısı olan Kariye Kilisesi, dışarıdan bakıldığında tuğla duvarları nedeniyle oldukça sade görünüyor.

Ancak içi en süslü kiliseler arasında yer alıyor. Güney cephesinde uzanan dar uzun tek nefli bir şapel olan parekklesion bir bodrum üzerine yapılmış. Yapının üstünün bir kısmı kubbe, diğer kısmı tonozla örtülü. Tek apsisli kilisenin dış narteksi bütün batı cephesi boyunca uzanıyor ve günümüzdeki cepheyi oluşturuyor. Kilisenin orta mekanını örten yüksek kasnaklı ahşap kubbe Osmanlı döneminde onarılmış. Dış cephelerde yuvarlak kemerler, yarım payeler, nişler ve taş tuğla örgü sıraları ile plastik ve hareketli bir görünüm sağlanmış.

Doğu cephesi dışa taşkın apsislerle bitiyor. Müzede restorasyon çalışmaları sürüyor. Sadece dış ve iç narteksler ziyaretçilerine açık. Müzeye gelen grupların rehberlerinin açıklamalarına kulak verdiğimizde, ziyaretçilerinin ezici çoğunluğunu yabancılar oluşturuyor.İnsanlar Amerika’dan, Japonya’dan, Avusturlya’dan kalkıp İstanbul’a geliyor. Kariye Müzesi’ni geziyor. Bizler yaşadığımız kentleri bile tanımıyoruz. Büyük çoğunluğumuz müzeleri gezmiyoruz.

Bana gelince, İstanbul’a yerleşeli iki yıl olmasına rağmen, oldukça mesafe kaydettim.  İstanbul’da gezmediğim müze, saray, köşk ve kasır kalmadığı halde yeni farkına vardım Kariye Müzesi’ndeki Metokhites’in mozaiklerinin. Kariye’deki Metokhites’in mozaiklerinin dünyada bir ilk olduğu söyleniyor bu konuda uzman olanlarca . Bizans İmparatorluğu’nda başbakanlık düzeyinde görevler edinen Metokhites, zamanla büyük bir güç ve servete kavuştu.  Metokhites’in en büyük hayali, saray benzeri evine çok yakın olan Chora Manastırı’nı ayağa kaldırmaktı.

1316’da Chora ile ilgilenmeye başlayan Metokhites, 5 yılda manastırın onarımı tamamladı. Manastır depremlere dayanıklı bir hale getirilirken, içi de muhteşem mozaik ve freskolarla süslendi. İpeksi dokumalarla zenginleştirilen manastıra kütüphane de kuruldu. Metokhites, bazı mülkleri de kilise için bağışladı.Bizans’taki iktidar savaşı sonunda sürgüne gönderildi. Sonradan İstanbul’a dönmesine ve  yalnızca Khora Kilisesi’nde yaşamasına izin verildi.

Öldükten sonra da manastır arazisi içine gömüldü. Metokhites tarafından restore edilen Khora’daki mozaikler dünyada başka örneği olmayan  özelliklere sahip. Peki nedir bu mozaiklerin özelliği? Sorusunun yanıtına gelince, ilk mozaik fotoroman oluşunda. Dış nartekste İsa’nın hayatı, iç nartekste ise Meryem’in hayatı ile ilgili mozaik sahneler yer alıyor. Bu sahneler, Meryem’in ve İsa’nın hayatındaki olaylara göre kronolojik bir sıra takip ediyor.Başka bir deyişle,İsa’nın ve Meryem’in yaşam öyküleri, iki resimli roman halinde mozaiklerde anlatılıyor.

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul kariye Müzesi

Dış nartekste Kutsal Bakire Meryem, İsa’yı dünyaya getiriyor ve bu kez İsa’nın yaşam öyküsüne geçiliyor; Meryem’in ölüm sahnesi ile öykü bitiyor. Mozaiklerle gerçekleştirilen resimli romanlardan ilkini, müzenin dış narteksinden iç narteksine geçerken kapının üzerinde bir “Pantokrator İsa” mozaiği olarak görüyoruz. Bu betimleme/tasvir birçok ortodoks kilisesinde kullanılan İsa’nin yüceliğini ifade eden, kalıp pozlardan biri. Sakallı olarak betimlenen İsa, sağ eli ile takdis işareti yaparken, sol elinde yeni Ahit’i tutuyor.Sol tarafta İsa’nın doğumu, Vali Quirinus’un önünde nüfus sayımı, Meleğin Yusuf’a görünüp Meryem’i alıp gitmesini öğütlemesi, ekmeğin çoğaltılması, suyun şaraba dönüştürülmesi yer alıyor. Sağ tarafta ise kahin/haberci kralların İsa’nın doğumunu haber vermesi, felçlilerin iyileştirilmesi ve çocukların katli gibi sahneler bulunuyor. Kariye mozaik ve freskleri, Bizans resim sanatının son dönemi olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor.

Derinlik fikri, figürlerin hareket değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri olarak karşımıza çıkıyor. İtalyan Rönesansına paralel ilerleyen Bizans Sanatı’ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridirKariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor. Derinlik fikri, figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri.

Kariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor. Derinlik fikri, figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri. İtalyan Rönesansına paralel ilerleyen Bizans Sanatı’ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridir. Kariye Müzesi’ndeki mozaik ve freskler, İtalyan Rönesansına paralel ilerleyen Bizans Sanatı’ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridir.

 Yusuf’un Rüyası ve Bethlehem’e Nüfus Sayımı için Gidiş

Dış narteks kuzey duvarındaki lunette, üç ayrı sahne tasvir edilmiştir. Sahnenin sol tarafında Meryem, Vaftizci Yahya’yı doğuracak olan Elizabeth ile birlikte tasvir edilmiştir. Meryem Elizabeth’e “sen Allahın sevgili kulusun, karnındaki çocuk da kutsanmıştır.” Sahnenin sol alt köşesinde Yusuf, Meryem’in hamile olduğunu anlayınca düşünceli bir şekilde uykuya dalmış  vaziyette tasvir edilmiştir. Yusuf’a doğru yaklaşan bir melek, ondan ayrılmaması, Meryem’in Ruh-ül Kudüs/Kutsal Ruh tarafından hamile bırakıldığı, insanlığı günahlarında arındıracak bir erkek çocuk dünyaya getireceği, adını da İsa koyacağı haberini vermektedir.

Kariye MüzesiBurada, Meryem’in başının üzerinde, “Tanrı Anası” anlamına gelen monogamları bulunmaktadır.  Sağ taraftaki betimlemede ise dağlık bir yerde, arkada Yusuf, ortada katır üzerinde Meryem, önde ise Yusuf’un oğlu tasvir edilmiştir. Burada, nüfus sayımı için Bethlehem’e gidiş sahnesi görülmektedir.  Arka planda şehir tasvir edilmiştir. Tasvirli sahnede üstte “ve Yusuf , Nasıra şehri dışındaki Galile’den, Judaya’daki Bethlehem olarak adlandırılan Davud’un şehrine çıktı” altta ise “İşte Tanrının meleği O’na rüyasında göründü, dedi ki,Yusuf sen Davud’un oğlu, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma: çünkü kendisinde doğmuş olan Kutsal Ruhtur” yazılıdır.

Valinin Önünde Vergi İçin Yapılan Nüfus Sayımı

Kuzey kısmın doğu kemerinde yer alan tasvirde, İmparator Augustus’un  tüm Roma Eyaletlerinde vergi için nüfus sayımı yapılmasını emretmesi üzerine, yapılan nüfus sayımı anlatılmaktadır.  Herkesin doğduğu şehirde yazılması gerektiğinden, Davud’un soyundan gelen Yusuf’un da ailesi ile birlikte nüfus sayımı için Bethlehem’e gidişleri tasvir edilmiştir. Suriye ve Filistin Valisi Cyrenius taht üzerinde oturur vaziyette, yanında  ise askeri bir  muhafız yer almaktadır.

Valinin önünde elinde kılıç tutan sorguda görevli Romalı asker  ile kayıtları yapan bir katip, karşısında  hamile  olan Meryem’in  kaydını yapmaktadır. Çocuğun babası sorulduğunda Meryem sesiz kalmış, ancak arkasındaki Yusuf hemen cevap vererek çocuğun babasının kendisi olduğunu belirterek onu evlat olarak kabul etmiştir. Arkasında  üç oğlu görülmektedir. “… çünkü o, Davud’un evinden ve soyundandı… vergilendirmek için evleneceği karısı (nişanlısı) Meryem’le ki o gebeydi” yazılıdır.Meryem’in başının üzerinde “Tanrı Anası” anlamına gelen monogramı görülmektedir.

Beytülhalim Dönüşü Mağarada İsa’nın Doğumu

Orta kısımda doğu kemer üzerinde İsa’nın doğum sahnesi yer alır. Nüfus sayımı için gittikleri Bethlehem’den dönüşleri sırasında, kalacakları handa boş yer bulamadıklarından, yolda Meryem’in doğum sancılarının başlaması üzerine Meryem bebeğini bir mağara da doğurmak zorunda kalır. Tasvirli sahnede doğum sonrasında Meryem battaniye üzerinde uzanır vaziyette dinlenirken, kundaklar içinde sarılı çocuk İsa gökten inen bir ışık huzmesi altında, bir eşek ve bir boğanın nefesleri ile ısıtılmaktadır. Meryem’in sağ arka kısmında bir grup melek, sol yanında ise haberci melek çobanlara seslenmektedir. Mozaik panonun alt kısmındaki sahnede ise çocuk İsa’nın yıkanmasına hazırlık sahnesinde, bir kadın İsa’nın ilk banyo suyunu hazırlarken, diğer kadın ise İsa’yı kucağında tutmaktadır. Bu sahnenin yanında ise Yusuf  oturmuş, şaşkın bir vaziyette tasvir edilmiştir.  “Mesih’in doğumu” ve “Korkma: işte, size bütün insanlığa olacak, büyük sevincin iyi müjdesini getiriyorum.” yazılıdır.

1,278 total views, no views today

Share

Kariye Müzesi 1-İstanbul

Mozaiklerle ilk tanışmam İstanbul Ayasofya Müzesinde oldu. İmparator kapısı üzerindeki VI. Leon Mozaiği ile başlayıp Apsis ve Deisis Mozaikleri ile devam eden diğer mozaikler çok ilgimi çekmiş ve fotoğraflarını çekip, açıklayıcı yazılarla paylaşmıştım. Zeugma Antik kentinden çıkarılan ”Çingene Kızı Mozaiği”nin resimlerini görsel basın ve belgesellerde görmüş ve muhteşemliği karşısında kendimden geçmiştim. Antik Zeugma Kenti’ne gidememiştim ama bir o kadar önemli olan Ravenna Kenti mozaikleri ayağımıza gelmişti.

 Kariye Müzesi ve İsa'nın hayatı


Kariye Müzesi ve İsa’nın hayatı

16 Kasım 2013’ten 31 Ocak 2014 tarihine kadar  İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sunumu yapılmış olan Ravenna Mozaikleri sergisi  beni çok mutlu etmişti. Ravenna Mozaikleri sergisini gezdikten sonra, Ayasofya Mozaiklerini bir başka gözle tekrar incelemiş ve belgesel nitelikli bir yazı haline getirmiştim. Araştırmalarım, daha önce gözden kaçırmış olduğum bir başka mozaik ve fresko cenneti olan Kariye Müzesi’ne götürdü beni.

2 Mart 2014 Pazar günü otomobilimizle, yarım saati aşan bir yolculuktan sonra, Edirnekapı kavşağından Fevzipaşa Caddesi’ne girip, bir U dönüşü yaptıktan sonra Şeyh Eyüp Sokağa girdik.  200-250 metre sonra da Kariyer Parkı’na ulaşıp bitişiğinde arabamızı park ettik. Kariye Bostanı Sokak’ta 50 metre aşağı inip, sola döndüğümüzde de Kariye Müzesi kendini gösterdi. Müze önüne geldiğimizde bilet gişesinin önünde uzun bir kuyruk bizi bekliyordu. Bilet kuyruğuna giriyorum. 10-15 dakikalık bir bekleyişten sonra, biletimi alarak, müzeye giriyorum. Müzede restorasyon çalışmaları vardı. Sadece dış ve iç narteksler ziyarete açık. O kadarı ile yetinmek zorunda kalıyorum. Bol bol fotoğraf çekmeye çalışıyorum ama, günlerden pazar ve çok yoğun bir ziyaretçi trafiği var. İstediğimiz gibi olmuyor. Hafta içinde bir kez daha ziyaret etmek düşüncesi ile, çektiğimiz fotoğraflarla yetiniyorum. 

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul kariye Müzesi

Yapıldığında şehrin dışında olduğu için taşra anlamına gelen Khora ismini alan manastır İsa ve Meryem’e adanmış. Dış nartekste İsa’nın hayatı 13 sahne halinde, iç nartekste ise Meryem’in hayatı 20 sahne halinde anlatılmış. Anastasis, Son yargı ve Meryem’in Dirilişi sahnelerini çok etkileyici buluyorum. Kariye Müzesi’ni, en kısa zamanda, bir kez daha ziyaret etmeye karar veriyorum.  İkinci ziyaretimi 6 Mart 2014 Perşembe günü gerçekleştiriyorum. İkinci ziyaretimden önce mozaiklerin tarihsel gelişimlerini araştırıyor ve oldukça ilginç bilgilere ulaşıyorum.

Mozaik, mimari süsleme bağlamında ilk kez Sümerler tarafından M.Ö. 3000 yılından itibaren uygulanmış. Bugün ırak sınırları içerisinde yer alan antik Uruk kentinin bina duvarlarında külah şeklinde kurutulmuş çamurların duvarlara gömülmesiyle ilk  mozaik uygulaması gerçekleşmiş. Diğer antik mozaik örnekleri ise Mısır’da bulunmuş. Doğuda ve Akdeniz kıyılarında bulunan eski mozaikler, çakıl taşlarının yerde ve kaldırım amaçlı kullanıldığını göstermektedir.

Çakıl mozaiği ilk önce Mezopotamya, Frigya ve Persler’de kullanılmış Doğu kaynaklı bir teknik olduğu ortaya çıkıyor. M.Ö. 400 yıldan itibaren mozaik doğal çakıl taşı olma bağımlılığından kurtulmuş kesme ve kırma tekniklerinin gelişmesiyle mozaik renkli desen malzeme açısından çeşitlenmiştir. Bu dönemde de mozaiğin yuvarlak ve derin kaplar üzerinde de uygulanması mümkün olmuştur. İkinci yüzyıldan itibaren mozaik İtalya’da karşımıza bir moda olarak çıkıyor. Popüler desenler; denizde yunus, denizde yaşam ve su ile ilgili mitolojik öyküler ve bunların yanı sıra spor, avcılık konuları da evleri, hamamları, dükkânları süslüyor. Bu dönemde adeta halı, kilim gibi kullanılıyor. Siyah- beyaz renkler kırık çakıl taşları ile elde ediliyor.

Mozaik denince akla Roma İmparatorluğu zamanında yaratılan eserler gelir. Daha çok şehir kaldırımlarında, meydanlarda, ev avlularında kullanılan, sırlı seramikten yapılmış bu mozaiklerin parçaları birkaç milimetre kadar küçük olabilmektedir. 

Gaziantep Arkeoloji Müzesinde bulunan ve Zeugma antik şehrindeki villalardan çıkarılan mozaikler bu dönem eserlerinin en güzel örnekleri arasındadır. Hatay’ın Antakya ilçesi de Roma dönemine ait seçkin bir mozaik koleksiyonunu barındırır. Duvar ve tavan mozaikleri konusunda uzmanlaşan Bizanslılar ise parçacık olarak İtalya’da üretilen ve kalın, renkli camdan oluşan plakalar  kullanmakla ünlüdürler. Bu dönemde, camlar, ışığı daha iyi yönlendirebilmek için farklı açılarda, ve sıvasız olarak yerleştirildi. Bazı desenlerde, camların arkasına gümüş ya da altın yapraklar yapıştırıldı. Daha çok dini görüntüler betimleyen Roma mozaiklerinin aksine Bizanslılar aristokrasinin de mozaiklerini yarattılar. 

İslam kültürü ise mozaik desenlerine getirdiği matematiksel zenginlikle ünlüdür. Yer yer cam küpler ve taşlar kullanılmış olsa da, İslami eserlerde, genelde, desen için özellikle üretilmiş, daha sonra, kenarları elde zımparalanarak boşluksuz yan yana oturacak şekle sokulmuş çini plakalar kullanılmıştır. Dünyaca ünlü mimar Antoni Gaudi, Barselona’da yapımını üstlendiği Güell Parkındaki koltukları mozaikle kaplayarak, tekniğe yeni bir uygulama kanalı açmıştır. Bu mozaikler, farklı amaçlarla yaratılmış seramik ürünlerin yeniden düzenlenmesiyle meydana geldikleri icin kolaj tekniginin ilk örneği olarak da gösterilebilir. Gaudi’nin uyguladığı seramik kaplama tekniğinin özgün adı “trencadis” tir ve Katalanca bir sözcüktür. Kullanılmayacağı, bir işe yaramayacağı varsayılan seramik ve cam parçalarıyla bir binanın giydirilmesidir. Aralarında Chagall ve Picasso’nun bulunduğu birçok modern sanatçı da eserlerini mozaik şeklinde ortaya koymuş, mozaik eserlerin konularına zenginlik katmışlardır. Günümüzde mozaikler mobilya dekorasyonundan yer kaplamalarına, bina kaplamalarından oda bölmelerine kadar birçok farklı yerde kullanılmaktadır.

1,333 total views, no views today

Share

Osman Hamdi Bey Salonu-İstanbul Arkeoloji Müzesi

 

Tarihin farklı dönemlerine izler bırakmış uygarlıklardan kalan çeşitli eserlere ev sahipliği yapan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, dünyada müze binası olarak tasarlanan ve kullanılan ilk on müze arasında yer alır. Ayrıca Türkiye’nin de müze olarak düzenlenmiş ilk kurumudur. Sahip olduğu çarpıcı koleksiyonların yanı sıra müze binalarının mimarisi ve bahçesi ile de tarihsel ve doğal öneme sahiptir. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, tarihin koridorlarında bir yolculuk yapmak ve uygarlıkların izini sürmek isteyen tüm ziyaretçileri ağırlamaktadır.

?stanbul Arkeoloji Müzeleri

Osman Hamdi Bey’in müdür olduğu dönemde İstanbul Arkeoloji Müzesi, küçük bir taşra müzesi yapısındaydı. Bu nedenle, 1883 ve 1885 yılları arasında müze adına kazılar yaptı ve yaptırttı. İlk arkeolojik araştırmalarını Ayvalık ve Bergama civarında yaptı. Osman Hamdi Bey tarafından yürütülen; 1883′te Nemrut Dağı, 1887-1888 yıllarında Sidon/Sayda ve 1891-1892 yıllarındaki Lagina Hekata tapınağı kazıları ile müzeye çok değerli eserler kazandırdı. Özellikle ”Sidon Kral Nekropolü”nde bulunan İskender, Ağlayan Kadınlar, Satrap, Tabnit ve Likya lahitleri ile batı dünyasında ilk kez bir Türk Arkeoloğunun adı duyulmaya başladı.

İskender Lahdi

İskender Lahdi

Osman Hamdi Bey’in, Lübnan’daki Sidon Kral Nekropolü’nde 1887 yılında yaptığı kazıda ele geçen İskender Lahdi, işçiliği ve yüksek kabartma sahnelerinde anlatılan tarihi olaylarıyla arkeoloji dünyasının baş yapıtlarındandır. Osman Hamdi Bey salonunda, tekne kısmı bezemesiz üç lahitle birlikte sergilenen İskender Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 3 nolu mezar odasında bulunmuştur.Sayda lahitlerinin en önemlisidir. 25 ton ağırlığındaki lahit Sidon Kralı Abdalonymos’a aittir. Uzun cephesinde Makedonya Kralı Büyük İskender’in Perslerle yaptığı savaşlara ilişkin rölyefler bulunduğu için “İskender Lahdi” adıyla tanımlanmıştır.

Lahdin uzun yüzlerinin birinde Makedonlar ile Persler arasında bir savaş sahnesi, diğerinde ise dostluk içinde yapılan bir av sahnesi canlandırılmıştır. Savaş sahnesinin Pers Kralı Darius ile Makedonya Kralı Büyük İskender arasındaki Issos Savaşı olduğu düşünülmektedir. Bu savaş ile Suriye ve Fenike kapıları İskender’in önünde açılmıştır. Diğer yüzde ise Persler ve Makedonlar dostça bır av partisi yapmaktadır.Lahdin kısa yüzlerinin alınlıklarında ise şaşırtıcı şekilde Makedonların kendi aralarında savaştıkları görülür. Bu sahnelerin İskender’in ölümünden sonra komutanları arasındaki çatışmaları anlattığı düşünülmektedir. İskender Lahdi’nin bütün bezemelerinde çok renklilik görülür. Kırmızı, mavi, sarı, mor, kızıl-kahve, fildişi, aşı boyası, kahverengi, toprak boyası, siyah ve beyaz renkler, aradan geçen yüzyıllara rağmen hala canlılığını korumaktadır. İskender Lahdi’nin bir diğer özelliği de, bezemelerde kullanılan silahların ve atların koşumlarının gümüşten yapılmış olmasıdır.Bunlardan gümüş bir balta elimize ulaşabilmiştir. Diğerleri çeşitli dönemlerde mezar soyguncuları tarafından sökülerek alınmıştır. İskender Lahdi, bir tekne ve bir kapaktan oluşur. Ölçüleri 2,12 x 3,18 x 1,67 metredir. Yunanistan’ın ünlü pentelikon mermerlerinden yapılmış olup, boyaları kısmen uçmuştur. Üçgen alınlıklı, çatı kapaklıdır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunan en önemli eser kabul edilmektedir.

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Ağlayan Kadınlar Lahdi

Müzedeki Ağlayan Kadınlar Lahdi, İskender Lahdi ile aynı nekropolde, 3 nolu mezar odasında bulunmuştur. İ.Ö. 360 yılında ölen Sayda Kralı Straton’a ait olduğu ya da Sayda’lı bir zengin için yapıldığı tahmin edilmektedir.Yüksekliği 2,97 metre, uzunluğu 2,54 metre, en 1,37 metre olup, dünyanın en iyi korunmuş lahidlerinden biridir. Lahdin üzerinde kralın ölümüne ağlayan kadınların ve cenaze kortejlerinin rölyefleri bulunmaktadır. Kapağın iki yaninda cenaze alayi, kaidenin etrafinda ise av sahneleri yer alir. Yapımında birden çok heykeltıraşın çalıştığı anlaşılmaktadır. Lahit, bir Ion tapınağı biçimindedir. Yunan yontu sanatının, doğulu etkiler taşıyan bir örneğidir.

Likya Lahdi

Likya Lahdi

Likya Lahdi

Müzedeki Likya Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 4 nolu mezar odasında bulunmuştur. Yunan heykeltıraşçılığının güzel örnekleri içinde yer alır, paros mermerinden yapılmıştır. Lahdin kimin için yapıldığı bilinmemekle birlikte, İ.Ö. 5. yüzyılın sonlarına ait olduğu tahmin edilmektedir. Likya Lahdi, Sayda’da, bugünkü Lübnan sınırlarında bulunmasına karşın, mimarisi tipik Likya mimarisidir. Bu yüzden heykeltraşının Likyalı olması muhtemeldir. Lahitin yüksekliği 2.96 metre uzunluğu 2.54 metre eni 1.37 metredir. Orijinal olarak Lahidin yüzeyi çeşitli tonlarda kırmızı, kahverengi ve mavi renklerde boyanmıştır. Kapaktaki boya daha koyu tonlardadır. Ne boyası nede metal süslemesi bu güne gelebilmiştir. Lahdin kapağı Lıkya lahidlerinde olduğu gibi ters tekne biçiminde olduğu için “Likya lahdi” adı verilmiştir. Lahdin üzerindeki frizler Atina akropolündeki Partenon tapınağının frizlerine benzer.

Tabnit Lahdi

Tabnit Lahdi

Tabnit Lahdi

Müzedeki Tabnit Lahdi, Sayda Kral Nekropolü 2 nolu mezar odasında bulunmuştur. Sayda kralı Tabnit’e aittir. İ.Ö. 6. ya da 7. yüzyıla ait olup Sayda lahitlerinin en eskisidir. Mısır Firavunlarının kullan­ dığı andropoit/insan bicimli bir lahit olup diorit’den yapılmıştır.Lahitin ilk sahibi Mısırlı bir komutandır. Daha sonra lahide Kral Tabnit yerleştirilmiştir. Hem Mısırlı komutana ait olan ve hiyeroglifle yazılmış lanet yazısı hem de Kral Tabnit için yazılmış Fenike dilindeki lanet yazısı lahitin üstünde okunabilmektedir. Üzerinde mumya bezi olmayan, saçları ve kurumuş da olsa iç organları vücuduna yapışmış şekilde durduğu için korkutucu bir görüntüsü olan Kral Tabnit’in mumyası ise cam bir fanus içinde sergileniyor.

Satrap Lahdi

Satrap Lahdi

Satrap Lahdi

Müzedeki Satrap Lahdi İ.Ö 5. yüzyıla ait adı bilinmeyen bir Pers Satrabına aittir. Lahdin kabartmalarında satrabın hayatından çeşitli sahneler betimlenmiştir. Kıyafetlerin Pers üslubu taşımasından dolayı lahde Satrap/Eyalet valisi lahdi adı verilmiştir.İ.Ö. 5. yüzyıla ait adı bilinmeyen bir Pers Satrabına/Eyalet valisine ait lahittir. Lahit Sayda kral mezarlarından Osman Hamdi Bey tarafından 1887 yılında Sayda Kral Nekropolü 6 Nolu mezar odasından çıkarılmış ve İstanbul’a getirilmiştir.Satrap ve Likya lahitleriİstanbul Arkeoloji Müzelerinde sergilenmektedir. Sayda lahitlerinin önemli bir parçası olan bu lahdin üzerinde Pers dünyasına ait olduğunu gösteren motifler vardır. Pers dünyasında günlük hayatın en önemli olayları av, savaş ve cenaze ziyafetleridir. Persler geleneklerine o kadar bağlıdırlar ki, ölümlerinden sonra da günlük hayatlarındaki bu alışkanlıklarını anlatabilmek ve devam ettirmek için eserlerin üzerlerine bu konuları işletirlerdi. Pers kralı tarafından atanan Satraplardan biri tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Lahdin dört yüzünde sakallı betimlenen satrap ava, harbe çıkarken ve cenaze ziyafetinde göstermektedir. Kapak ve alınlıkta motifler yoktur, sadece işlemeler bulunmaktadır.

Kaynaklar:

1) Vikipedi

2) Müzedeki bigilendirme levhaları

3)www.istanbularkeoloji.gov.tr/

2,130 total views, 2 views today

Share

Çinili Köşk Müzesi-İstanbul

 

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksinde yer alan Çinili Köşk Müzesi, Türk çini ve keramik sanatının en nadide örneklerini başarıyla sergilemektedir. Çinili Köşk, 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldı. İçini ve dışını süsleyen çinilerden ötürü ”Sırça Saray” ya da ”Kasr-ı Kaşi” olarak tanımlanan bu müze görülmesi gereken yerler listenizde mutlaka yer almalıdır.

Türk çini ve keramik sanatının başarılı örneklerinin sergilendiği bir müze olarak işlevini sürdüren Çinili Köşk, 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldı. İçini ve dışını süsleyen çinilerden ötürü ”Sırça Saray” ya da ”Kasr-ı Kaşi” olarak tanımlanmaktadır. Topkapı Sarayı eklentileri içinde yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde bulunmaktadır.

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

Çinili Köşk, tarihi boyunca geçirdiği değişikliklere rağmen revaklı girişi, eyvanları ve çinileriyle Selçuklu tarzını aksettiren Osmanlı sivil mimarisinin İstanbul’daki tek örneğidir. Firuze, beyaz, mor ve lacivert renkli mozaik tekniğinde yapılmış çinilerdeki ahenk ileri bir süsleme anlayışını ürünüdür.

Müze girişinde, mozaik çinilerle süslü eyvanın altındaki kapının üzerini boydan boya dolanan kitabede, köşkün bitiş tarihi ile birlikte güzelliğinden de söz edilmektedir. Kitabede; ” Senin kapının içi, nimetlerle dolu olan Cennet’in önüdür. senin harimin Kabe gibi muhterem olmuştur. Senin kurulduğun yerin letafeti, ve havası, çürümüş kemiklere adeta can verir. Bu Kasr-ın önü, kerametinden dolayı mülk erbabının/Hükümdarlarının kıblesi, eşiğinin kutlu oluşundan dolayı din ehlinin kıblegahı, yücelik güneşinin doğduğu ve murad sabahının parladığı yer, göğün göz nuru, yeryüzünün ziynetidir.” Yazılmaktadır.  

1737 tarihinde bir yangın geçiren Çinili Köşk’ün revakları ve sütunları yanmıştır.Günümüzdeki 14 sütunlu mermer revak I. Abdülhamit zamanında yeniden yaptırılmış. Yangın sonrasında Çinili Köşk bir süre Saray Ağalarına tahsis edilmiş. 1875 yılında müze olarak kullanılmasına karar verilince içinde bir takım değişikler yapılmış. Müze olarak hazırlıklar tamamlanınca 1880 yılında İmpratorluk Müzesi/Müze-i Hümayun olarak ziyarete açılmış.

Aslında ilk İmparatorluk Müzesi, Topkapı sarayı sınırları içerisinde bulunan Aya İrini’de 1869 yılında kurulmuştu. 1872 yılında da Alman kökenli Dr. Fhilip Anton Dethier müdür olrak atanır. Ancak, Aya İrini yetersiz klınca Çlnili Köşk İmparatorluk Müzesi’nin yeni mekanı olur. 1881 yılında da Sadrazam Ethem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey’in müze müdürlüğüne atanmasıyla birlikte Türk müzeciliğinde yeni bir çığır açılır.

İstanbul Çinili Köşk Müzesi1939 yılında Topkapı Sarayı Müzesi bünyesine alınan Çinili Köşk’ün içindeki eserlerin büyük bir bölümü başka müzelere devredildi. 1953 yılına kadar da müze işlevini yitirdi. İstanbul’un fethinin 500. yılı olan 1953 yılında yenilenerek ”Fatih Müzesi” olarak ziyarete açıldı. Bu dönemde Fatih’e ait olan silahlar, elbiseler, fermanlar, resimler ve benzeri eserler sergilendi. Daha sonraları Türk-İslam Osmanlı Çini ve Keramiklerinin sergilendiği bir bölüm haline getirilen Çinili Köşk, konum olarak yakınlığı nedeniyle, 1981 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlandı.

Çinili Köşk Müzesi’nin salon ve odalarında Selçuklu ve Osmanlı Dönemi çini ve keramiklerinin 12. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başlarına tarihlenen örnekleri sergilenmektedir. Bu koleksiyonlardan seçilen çini ve seramikler; girişin solundaki odada Selçuklu Dönemi, sol taraftaki dışa açılan eyvanda Slip teknikli ve Milet işi, orta salon ile birlikte beş köşeli çıkıntılı odada İznik yapımı, Gülhane Parkı’na bakan sağ köşe odada Kütahya yapımı ve dışa açılan eyvanda ise Çanakkale yapımı eserler olmak üzere girişin solundan başlayarak devam eden bir yerleşim düzeni içinde sergilenmektedir.

Anadoluda çinicilik

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

İstanbul Çinili Köşk Müzesi

Kendinden önceki Bizans sosyal mirasını anlamaya ve özümsemeye çalışan Anadolu Selçukluları Bizans mimarisinde çokça kullanılmış olan mozaik ve freskonun yerine mimari süsleme öğesi olarak çiniyi kullanmıştır.

Türk ve İslam dünyasında izleri 9.yüzyılda görülen fakat ağırlığı olmayan çini bezeme 13.yüzyılda Anadolu’da büyük bir atılım yapmıştır. Teknik anlamda seramik malzemeyle aynı imalat sürecine sahiptir. Bu iki malzemeyi ayıran unsur ise kullanım alanlarıdır. Seramik gündelik hayatta kullanılan eşyada, çini ise mimaride kullanılmıştır.  

İlk Müslüman Türk Devletini kuran Karahanlılar dönemine ait yapılarda görülmeye başlayan çini süsleme geleneği, Türk Çini Sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir.Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları tarafından çini süslemeleri devam ettirilmiş, Selçuklular, egemenlikleri altına aldıkları yerlerde inşa ettikleri pek çok cami, medrese, kervansaray, saray, türbe ve benzeri eserleri çinilerle bezemişlerdir.

Anadolu Selçuklu Devletinin dağılmasından sonra, çini geleneğini sürdürme çabası, Anadolu’da kurulan Beyliklere düşmüş ve nihayet Osmanlı Devletinin kuruluşuyla yeni bir dönem başlamıştır. Beylikler devrine ait önemli eserler İstanbul‘da Çinili Köşk Müzesinde ve Berlin Devlet Müzesinde bulunmaktadır.İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde yer alan Çinili Köşk Müzesi koleksiyonlarında 11.- 20.yüzyıl başlarına tarihlenen Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait 2000 civarında eser bulunmaktadır. Müze’nin koleksiyonlarını 1981 yılında konum olarak yakınlığı nedeniyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlandığında mevcut olan eserler ile arkeolojik kazılarda bulunan, satın alma, bağış ve müsadere yoluyla giren eserler oluşturmaktadır.

Kaynaklar:

1) http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/

2) tr.wikipedia.org/wiki/İstanbul_Arkeoloji_Müzeleri

3) http://www.iznik.bel.tr/cini.html

2,669 total views, no views today

Share