Ankara Kalesi’ne panoramik bir bakış

 

Daha önceki yıllarda gezip, gördüğüm Ankara Kalesini, bu kez, bilinçli olarak gezmek istedim. Önce Hacı Bayram Camii ve çevresini dolaştıktan sonra, Anafartalar Caddesi’nin devamı olan Hisar Parkı Caddesini izleyerek kale eteklerine ulaşıyorum. Teraslama yapılarak, Ankara’nın Ulus tarafını rahatlıkla izleyebileceğiniz bir park, Hisar Parkı yapılmış. Parkın içinden geçerek İçkale Surlarına ve Kale Kapısına ulaşıyorum.

Ankara Kalesi

Tarih boyunca çeşitli medeniyetlerin başkenti olan Ankara’da kalenin savunma ve yerleşim amaçlı kullanılması, kalenin her dönemde onarımının ve bakımının yapılmasını sağlamış. Böylelikle de kalenin günümüze dek ayakta durmasını sağlamıştır. İçkale surlarının fotoğraflarını çekiyor ve İçkale ’ye giriyorum.

Yedinci yüzyıldan kaldığı sanılan bugünkü iki sıra surdan, iç surların dıştakilerden daha önce yapıldıkları bilinmektedir. 16. yüzyıldan itibaren Avrupalı ve Türk gezginlerin duraklarından biri olan kalenin fiziksel yapısı hakkındaki bilgiler, yapıda üst üste dört kat beyaz taş kullanıldığı, her taşın 4,5 metre uzunluğunda olduğu, İç Kale’de büyük evler bulunduğunu belirtir. Hanlar Bölgesinde yer alan yapıların çoğu Osmanlının güçlü olduğu dönemde, 16. yüzyıl ile 17. yüzyıl arasında inşa edilmiştir.

Bu dönemde Ankara Kalesi çevresinde yer alan eski İpek Yolu işler durumdadır. Çin ve Avrupa arasında seyahat eden tüccar kervanlarının çoğalması, Hanlar Bölgesinin oluşmasına yol açmıştır. Ankara Kalesinin güneyinde giriş kapısının önündeki alan ile bugünkü Çengelhan arasında kalan düzlük, At Pazarı olarak anılıyor.13. ve 14. yüzyıllardaki endüstri devrimi, Osmanlı ekonomisiyle birlikte At Pazarını da olumsuz etkiledi. Ankara dokumaları, İngiliz dokumaları ve diğer Avrupa ülkelerinin ihraç malları karşısında rekabet gücünü yitirdi. Ankara ve Ankara Kalesi eski parlak günlerini kaybetti. Hanlar bölgesinin bakımsız ve önemsiz kalmasına neden oldu.

Ankara Kalesi

Yapılış tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kentte askeri bir garnizon bulunduran Hititler tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Hititlerden bu yana hep aynı yerde bulunan, Romalılar, Bizanslılar ve Selçuklular dönemlerinde birçok kez onarılan Ankara kalesi, tepenin yüksek bölümünü kaplayan iç kale ve çevresini kuşatan dış kaleden oluşur. Dış kalenin 20′ye yakın kulesi vardır. Dış kale eski Ankara şehrini çevirir. İç kale yaklaşık 43.000 km2′lik bir yer kaplar. 14-16 m yüksekliğindeki duvarların üstünde çoğu 5 köşeli 42 kule vardır.

Ankara Kalesi

Dış surları kuzey-güney doğrultusunda yaklaşık 350 m, batı-doğu doğrultusunda ise 180 m. boyunca uzanır. İç Kalenin güney ve batı duvarları bir dik açı oluşturur. Doğu duvarı tepenin girinti çıkıntılarını izler. Kuzey yamaç ise farklı tekniklerle yapılmış duvarlarla korunur. Koruma düzeninin en ilgi çekici yanı; doğu, batı ve güney duvarları boyunca 15-20 m’de bir yer alan 42 tane beşgen burçtur. Dışkale ile İçkale, doğuda Doğu Kalesi’nde batıda hatip çayına bakan yamaçta birleşir. İç Kale’nin güneydoğu köşesinde ise kalenin en yüksek yeri olan Akkale yer alır. Dört katlı olan iç kale Ankara taşından ve toplama taşlarla yapılmıştır. İç kalenin iki büyük kapısı vardır. Biri dış kapı, diğeri ise hisar kapısı adını taşır. Kapı üzerinde bir de İlhanlılara ait kitabe bulunur. Kuzeybatı kısmında Selçukluların yaptırdığını gösteren bir yazı bulunmaktadır. Duvarların alt bölümü mermer ve bazalttan yapılmıştır, üst kesimlerine doğru bloklar arasında tuğla bölümlerin büyük ölçüde zarar görmesine karşın, iç kale bozulmadan günümüze kadar gelmiştir.

Ankara Kalesi

VIII ve IX. yy. kent istilalara uğrayınca, kaleyi hızla onarmak için, o sıralarda yıkıntı halinde olan Roma anıtlarının mermer blokları, sütun başlıkları, suyollarının mermer olukları kullanılmıştır. Bugün kale içindeki değişik dönemlerden kalmış birçok eski Ankara Evi bulunmaktadır. Kaleiçi Mahallesi’nde bulunan eski Ankara evleri, sur duvarları ile çevrili dar ve dik bir alanda konumlandıkları için, planları dar alanlardan en çok faydalanmayı gözeterek yapılmış. İki ya da üç katlı olarak ahşap, kerpiç ve tuğladan inşa edilmişler. Arazi yapısının düz olmaması, alt kat planlarının da düzgün olmamasına yol açmıştır. Üst katlar cumba tipindeki çıkıntılarla düzgün bir plana kavuşturulmuş. Alt katlar kışlık olarak, kalın duvarlı ve küçük pencereli, üst katlar ise yazlık olarak ince duvarlı ve havadar yapılmış. Geniş saçaklar ve “Cihannüma” denilen yazlık odalar Ankara evlerinin belirleyici özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ahşap tavan süslemelerinde geometrik kompozisyonlar kullanılmıştır.

Birçoğu yenilenmiş olan bu konaklar turistik amaçlı kullanılmaktadır. Fasıl müziğinin eşliğinde, lezzetli Ankara yemekleri sunulmaktadır. Bunlardan biri de Zenger Paşa Konağı’dır. Tarihi 18.yüzyılın ortalarına kadar uzanan Zenger Paşa Konağı 1989 yılında Erkal Zenger tarafından yenilenerek, restoran ve sanat galerisi olarak günümüzde hizmet vermektedir. Hem tarihi hem de turistik bir yapılanması vardır. Ankara Kalesi surları üstünde kurulu asırlara meydan okuyan Zenger Paşa Konağında, dostlarımla bir akşam yemeği yeme fırsatını bulmuş, Ankara tarihin esintilerini üzerimizde hissetmiştik. Giriş katta 60 kişilik açık hava terası birinci katında 50 kişilik muhteşem Ankara manzaralı balkonu ve en üst katımızda bulunan 120 kişilik nostaljik Cihannüma salonu bulunmaktadır. Her yanı görmeye elverişli, camlı çatı katı veya taraça biçiminde olan bu salonda, tarihi oturma mekânları ve sanat galerisiyle Ankara’nın turistik bir değeri haline gelmiştir.

17.yüzyılın ortasına doğru, 1640 yılında Ankara’ ya gelen Evliya Çelebi, kenti ve kentteki yaşamı ayrıntılı biçimde anlatmaktadır. Evliya Çelebi önce ünlü Ankara Kalesinden söz eder. ‘’Ankara’nın yüksek bir dağın tepesine dört kat beyaz taştan yapılmış sağlam bir kalesi vardır. Kale iç içe üç kat surlarla çevrilidir. İç kalenin çevresi kayalıktır. Bu yalçın kayalardan kaleye tırmanmak çok zordur. İç kalede topları çeşitli silahlar, cephane ve 600 ev bulunur. İç Kale aşağılarda ikinci sıra surlarla çevrilidir. Dağın eteklerinde ise üçüncü sıra dış surlar yer alır. Bu dış surlarla tüm kent güvenlik altına alınmıştır. ’Labirente dönüşmüş yollardan Kaleiçi surlarına doğru yürüyorum.

Ankara Kalesi

Oldukça dar ve kalabalık bir yoldan Kaleiçi surlarına ulaşıyorum. Surların üstü oldukça geniş. Ancak, sur üzerinde gezinti güvenliği sağlanmamış. Ankara’yı üç yüz altmış derecelik bir perspektifte fotoğraflama olanağı bulduğum burçlar üzerinde dolaşırken korktum. Kaleiçi surlarının düşmanlara karşı yapılmış duvarlarında mazgal delikleri de ilgimi çekti. Bu deliklerden bakıldığında Ankara ilginç bir görünüme bürünüyordu. Ankara Kenti’nin her yerinden gözlenebilen ve büyük bir Türk Bayrağının dalgalandığı burçlu kale ziyarete kapalı tutuluyor. Ankara Kalesi’nin en heybetli ve en yüksek bölümünü oluşturan burçlu kale, Ak Kale olarak biliniyor. İç kale surlarını kazasız belasız gezdikten sonra Samanpazarı Semtine çıkmamı sağlayan kale kapısına yöneliyorum.

Ankara Kalesi

Kale surlarına bitişik Samanpazarı çıkrıkçılar yokuşunda dokuma, bakır, çömlek, hasır, deri gibi elsanatları ürünleri satılıyor. Kale kapısından çıkınca, civardaki Tarihi Çengel Han’da kendine yer bulmuş olan Rahmi M. Koç Müzesi ile karşılaşıyoruz. Rahmi M. Koç; Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’nı, İstanbul Müzesi ve sonrasında ortaya çıkabilecek diğer oluşumları karşılayabilmek için 1990 yılında kurmuştur. Çengelhan, Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Mihrimah Sultan’ın eşi Damat Rüstem Paşa tarafından 1522–1523 yıllarında yaptırılmıştır. Beş yüz yıla yakın bir süre önce inşa edilmesine rağmen günümüze kadar ayakta kalabilen Çengelhan, Ankara’nın Hanlar Bölgesi’nde özgünlüğünü bugüne kadar koruyabilen ender yapılardandır.

Çengelhan, T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, Ankara Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden kiralanmış. Restorasyon çalışmalarına, Çengelhan Otelcilik Turizm, İnşaat ve Restorasyon A.Ş. tarafından 2003 yılında başlanmıştır. 2005 yılına kadar süren restorasyon çalışmasında han, aslına sadık kalınarak sağlamlaştırılmış, avlunun üzeri cam ile kapatılarak koruma altına alınmıştır. Çengelhan, Nisan 2005’te Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na bağlı bir müze olarak ziyarete açılmıştır.

 

Kaynaklar:

 

1) T.C Turizm ve Kültür Bakanlığı internet sitesi

 

2) Ankara Altındağ İlçesi internet sitesi

1,676 total views, no views today

Share

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir, Türk Kurtuluş Savaşı’nın ve devrimlerinin önderi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün, Ankara Anıttepe’de bulunan anıt mezarıdır. Ülkemizin giderek çağdaş dünyadan ve özellikle Avrupa Birliği normlarından uzaklaştırıldığı bu dönemde Gazi Mustafa Kemal ve ülkemiz için öngördüklerini bir kez daha yazmak şart oldu. ”Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” özdeyişine en çok ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşamaktayız.

‘’Anıtkabir’’e ilk kez 1963 yılında gitmiştim. İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu’ndan Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne seçilmiş ve Ankara’ya gelmiştim. 10 Kasım Atatürk’ü anma günü etkinlikleri çerçevesinde Anıtkabir de ziyaret edilmişti. Hazırlık Lisesindeki bütün arkadaşlar heyecanlıydık. Öğretmenlerimiz bizi Kurtuluş Savaşı konusunda aydınlatmışlar ve savaşın kazanılmasına önderlik eden Atatürk’ün manevi huzurunda bulunmanın bir vefa borcu olduğunu söylemişlerdi. Ankara’da yaşadığım yıllarda, hiç olmazsa yılda bir kez Anıtkabir’e gitme olanağım oldu.

Her gidişimde, Atatürk’ü anmadan çok anlamaya çalıştım. Kurtuluş Savaşı’na nasıl geldik, nasıl ve hangi koşullarda savaştık, kimler tarafından desteklendik, kimler tarafından ihanete uğradık? Gibi sorulara yanıt aramanın yanı sıra Cumhuriyeti ve Yeni bir Devleti nasıl kurduk? Sorularına da yanıt aradım.

Payitahttan Başkente, İmparatorluktan Cumhuriyete giden ve 19 Mayıs 1919’da başlayan süreçte Ankara, hem işgalden kurtarılmanın karar merkezi hem de yeni kurulan devletin çağdaşlaşma atılımlarının merkezi olmuştur. 

13 Ekim 1923 tarihinde ‘’Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.’’ Kanun maddesi kabul edilmişti. Bu tarihten sadece 16 gün sonra, 29 Ekim 1923 Pazartesi günü ‘’hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’’ dendikten sonra doğan devletin adının ‘’cumhuriyet’’ olduğu kabul edilmiş ve ülkeye duyurulmuştu. Ankara’nın ‘’Başkent’’ ve Yeni Türkiye Devleti’nin yönetim şeklinin ‘’Cumhuriyet’’ olduğu Nutuk’ta Mustafa Kemal tarafından bu şekilde belirtilmişti.

Belirtilmişti ama hiç kimse yoksulluklar içinde, sosyal yaşamı olmayan, evsiz, yolsuz, elektriksiz, susuz ve kıraç bu Anadolu kasabasını benimsememişti. Yabancı devletlerin büyük bir bölümü elçiliklerini İstanbul’da tutmaya devam ediyorlardı. Bu olumsuzluklara rağmen Ankara hızlanma yapılanmaya başlamıştı. Başta Meclis binaları olmak üzere fakülteler, sergi, konser ve tiyatro salonları, konservatuvar, spor tesisleri, hipodrom ve yeşil alanların yapı gerçekleştiriliyordu.

Anıtkabir’e giriş

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahat yeri olarak Rasattepe’de (Anıttepe) seçilmiş ve 1 Mart 1941 tarihinde Anıtkabir’in yapımı için Serbest Proje Yarışması düzenlenmiş, yarışma için hükümet tarafından uluslararası alanda tanınmış yerli ve yabancı sanatçılarca ve Bayındırlık Bakanlığı’nca belirlenen yüksek mimarlardan oluşan tarafsız bir jüri oluşturulmuştur. Yarışmaya Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 47 adet proje katılmıştır. 18 Kasım 1943 tarihinde Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arden’in projelerinin uygulanmasına karar verilmiştir. 9 Ekim 1944 tarihinde törenle temeli atılan Anıtkabir’in inşası 9 yıllık bir süre içinde dört aşamalı olarak yapılmıştır. Anıtkabir, Türk mimarlığında 1940-1950 yılları arasında II. Ulusal Mimarlık dönemi olarak adlandırılan dönemin özelliklerini taşımaktadır. Yaklaşık 750.000 m2’lik bir alanı kaplamakta olup Barış Parkı ve Anıt Bloku olarak iki kısma ayrılır.

Barış parkı

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir’e Akdeniz Caddesi ve Tandoğan’dan olmak üzere, iki kapıdan girilir. Anıtkabir alanına girer girmez ilk gözümüze çarpan, sınırları içindeki botanik zenginliktir. ABD’den Çin’e, Yunanistan’dan Afganistan’a kadar 24 ülkeden ve ülkemizin farklı bölgelerinden gelen 104 ayrı türden 50 000 âdete yakın ağaç ve çalı türü bitki örtüsü bulunmaktadır. Atatürk’ün ”Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” özdeyişinden ilham alınarak, ”Barış Parkı” adını almıştır.

Anıt Bloku

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı Yol, Tören Meydanı ve Mozole olmak üzere Anıt bloku üç bölümden oluşmaktadır. Törensel girişler Tandoğan kapısından gerçekleşir. Ben de törensel girişin yapıldığı Tandoğan Kapısını tercih ettim. Anıtkabir’e Tandoğan kapısından girildiğinde, Barış Parkı içerisinde uzanan yoldan, anıtsal özellik taşıyan Aslanlı Yola ulaşılır. Aslanlı yolun başındaki simetrik kulelere ulaşabilmek için de 26 basamaklı geniş merdivenleri tırmanmak gerekir. Merdivenin hemen bitiminde karşılıklı olarak “İstiklâl” ve “Hürriyet” kuleleri yer alır. Anıtkabir yapı topluluğu içinde, simetri gözetilerek yerleştirilmiş olan on adet kule vardır. Bu kulelere Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda büyük etkileri olan yüce kavramları temsil eden isimler verilmiştir. Kuleler, plan ve yapı bakımından birbirinin benzeridir.

İstiklal Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Kulenin önünde, ulusal kıyafetler giymiş üç kadından oluşan ‘Kadın Heykel Grubu’ bulunmaktadır. Bu kadınlardan kenarlardaki ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinin meydana getirdiği çelenk Türkiye’nin bereketini temsil etmektedir. Soldaki kadın, ileri uzattığı elindeki kapla Atatürk’e Tanrı’dan rahmet dilemekte, ortadaki kadın eliyle yüzünü kapamış ağlamaktadır. Bu üçlü grup, Türk kadınının Atatürk’ün ölümünün derin acısı içinde bile gururlu, ağır başlı ve azimli oluşunu dile getirmektedir. Heykel grubu Hüseyin Anka Özkan’ın eseridir.

Hürriyet Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Kulenin önünde üç erkekten oluşan ‘Erkek Heykel Grubu’ bulunmaktadır. Sağdaki erkek başında miğferi ve kalın kaputu ile Türk askerin, onun yanındaki elinde kitabı ile Türk gençliğini ve aydın insanını, biraz gerisindeki ise yerel kıyafeti ile Türk köylüsünü temsil etmektedir. Heykellerin yüzünde derin acı ile Türk Milleti’nin kendine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek irade gücü dile getirilmiştir. Heykel grubu Hüseyin Özkan’ın eseridir.

Aslanlı Yol

Ankara Anıt Kabir

Ziyaretçileri Atatürk’ün huzuruna hazırlamak için yapılmış olan 262 metre uzunluğundaki yolun iki yanında oturmuş pozisyonda 24 oğuz boyunu temsil eden 24 tane aslan heykeli bulunmaktadır. Heykeller çift çift sıralanmıştır ki bu da Türk milletinin birlik ve beraberliğini temsil eder. Atatürk’ün Türk ve Anadolu tarihine verdiği önem nedeniyle, Anadolu’da uygarlık kuran Hititlerin sanat üslubu ile yapılan aslan heykelleri kuvvet ve sükûneti temsil etmektedir. Yol traverten taşları ile döşelidir. Yolun sonunda Türk bayrağı ve Çankaya görünmektedir. Heykeller Hüseyin Anka Özkan’ın eseridir.

Mehmetçik Kulesi

Aslanlı yolun bitiminde, sağda Mehmetçik Kulesi yer alır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada, cepheye gitmekte olan Mehmetçik’in evinden ayrılışı betimlenmektedir. Bu kompozisyonda, elini asker oğlunun omzuna atmış ve onu vatan için savaşa gönderen hüzünlü fakat gururlu anne betimlenmiştir. Kuledeki kabartma Zühtü Müridoğlu’nun eseridir. Kulenin içinde 60 kişi kapasiteli Sinevizyon Salonu bulunmakta olup, Atatürk ve Anıt Kabir ile ilgili belgesel filmler gösterilmektedir.

Müdafaa-i Hukuk Kulesi

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı yolun bitiminde, sol tarafta Müdafaa-i Hukuk Kulesi yer alır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada, Kurtuluş Savaşı’nda ulusal birliğin temeli olan Müdafaa-i Hukuk dile getirilmektedir. Dış yüzeydeki kabartmada, ellerinden birinde kılıç tutarken diğerini ileri uzatarak, sınırımızı geçmeye çalışan düşmana ‘’Dur’’ diyen bir erkek betimlenmiştir. İleri uzatılan elin altındaki Ulu Ağaç Türkiye’yi, O’nu koruyan erkek figürü ise kurtuluş amacıyla birleşmiş olan milleti temsil etmektedir. Kabartma Nusret Suman’a aittir. Kulenin içinde Anıtkabir ve Atatürk ile ilgili kitaplar ve hediyelik eşyalar satılmaktadır.

Tören Meydanı ve Bayrak Direği

Ankara Anıt Kabir

Aslanlı yolun sonunda yer alan Tören Meydanı 129X84,25 metre boyutlarında olup, 15 000 kişi alabilecek kapasiteye sahiptir. Tören alanının zemini; kırmızı, sarı, beyaz ve siyah renkte traverten taşlardan oluşan 373 adet halı ve kilim deseniyle bezenmiştir. Anıtkabir’in Çankaya yönündeki 28 basamaklı tören meydanından iniş merdiveninin ortasında, tek parçalı yüksek bir direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Amerika’da özel olarak yaptırılmış olan direğin yüksekliği 33,53 metredir. Amerika’da yaşayan Türk asıllı, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olan Nazmi Cemal tarafından, kendi bayrak direği fabrikasında üretilerek, 1946 yılında Anıtkabir’e hediye edilmiştir. 33,53 metre yüksekliğindeki bu direk, Avrupa’daki tek parça bayrak direklerinin en yüksek olanıdır. Direğin 4 metresi kaidenin altında kalmıştır. Bayrak direğinin kabartmasında yer alan kabartmada; Meşale Türk Medeniyetini, Kılıç taarruz gücünü, Miğfer savunma gücünü, Meşe dalı Zaferi, Zeytin dalı ise Barışı simgelemektedir. Kabartma Kenan Yontuç’un eseridir.

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir Tören Alanı’nın çevresinde Zafer Kulesi, Barış Kulesi, 23 Nisan Kulesi, Misak-ı Milli Kulesi, İnkılâp Kulesi, Cumhuriyet Kulesi ve İsmet İnönü’nün lahdi yer almaktadır.

Mozole-Anıt Mezar

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir’deki tören alanından, en önemli bölümü olan Mozole ’ye 42 basamakla çıkılır. 42 basamaklı merdivenlerin tam ortasında da ‘’Hitabet Kürsüsü’’ yer almaktadır. Kenan Yontuç’un eseri olan mermerden yapılmış Hitabet Kürsüsü ’nün tören alanına bakan cephesi, dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında Atatürk’ün ‘’Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.’’ Sözü yazılıdır. Merdivenlerden sonra karşımıza çıkan Mozole 72 metre, 52 metre, 17 metre boyutlarında olup, uzunca dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuştur. Ön ve arka 8 metre, yan cepheler ise 14,40 metre yüksekliğindeki kolonlarla çevrelenmiştir. Mozole cephesinde; solda Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi yer alırken, sağda ise Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yılında söylediği Onuncu Yıl Nutku yer almaktadır. Hitabe ve nutuktaki harfler, taş kabartma üzerine altın yaldızla yazılmıştır.

Şeref Holü ve Mezar Odası

Ankara Anıt Kabir

Mozolenin Şeref Holü ’ne bronz kapılardan girilir. Girişte sağda Atatürk’ün Türk Ordusu’na 29 Ekim 1938 tarihli son mesajı, sol girişte ise II. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, Atatürk’ün ölümü üzerine Türk Milleti’ne yayınladığı 21 Kasım 1938 tarihli mesajı yer almaktadır. Her iki yazıt, Atatürk’ün doğumunun 100. yıl kutlamaları çerçevesinde 1981 yılında yazılmıştır. Mozolenin girişinin tam karşısında, büyük pencerenin yer aldığı nişin içerisinde, Atatürk’ün sembolik lahdi bulunmaktadır. Osmaniye İl’inden getirilen lahit taşı, tek parça kırmızı mermer olup 40 ton ağırlığındadır. Lahit taşının yer aldığı bölüm beyaz Afyon Mermeri, Şeref Holü ’nün zemini Adana ve Hatay’dan, yan duvarları ise Afyon ve Bilecik’ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerle kaplanmıştır.

Anıtkabir Atatürk Müzesi

Ankara Anıt Kabir

Anıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılap kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. 21 Haziran 1960’ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk’ün kullandığı eşyalar, kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir. Müzede ayrıca Atatürk’ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin ve Sabiha Gökçen’in müzeye armağan ettikleri Atatürk’e ait eşyalar da sergilenmektedir.

Anıtkabir’e 2002 yılında Kurtuluş Savaşı Müzesi eklenmiştir. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan ve ses ve ışık efektleri ile desteklenmiş müze Türkiye’de kullanılan teknik açısından da bir ilktir. Kurtuluş Savaşı cephelerinin canlandırıldığı bölümleri gözleriniz dolmadan tamamlamak neredeyse olanaksızdır.

Ata’mızın bu ebedi istirathgâhını mutlaka ziyaret etmenizi öneriyoruz.

Kaynaklar:

1)    T.C Turizm ve Kültür Bakanlığı İnternet sitesi

3)    www.anitkabir.org

1,296 total views, no views today

Share

Cumhuriyet döneminde Ankara

 

Payitahttan Başkente, İmparatorluktan Cumhuriyete giden ve 19 Mayıs 1919’da başlayan süreçte Ankara, hem işgalden kurtarılmanın karar merkezi hem de yeni kurulan devletin çağdaşlaşma atılımlarının merkezi olmuştur.

13 Ekim 1923 tarihinde ‘’Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.’’ Kanun maddesi kabul edilmişti. Bu tarihten sadece 16 gün sonra, 29 Ekim 1923 Pazartesi günü ‘’hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir’’ dendikten sonra doğan devletin adının ‘’cumhuriyet’’ olduğu kabul edilmiş ve ülkeye duyurulmuştu. Ankara’nın ‘’Başkent’’ ve Yeni Türkiye Devleti’nin yönetim şeklinin ‘’Cumhuriyet’’ olduğu Nutuk’ta Mustafa Kemal tarafından bu şekilde belirtilmişti.

Güvenpark Kızılay Ankara

Belirtilmişti ama hiç kimse yoksulluklar içinde, sosyal yaşamı olmayan, evsiz, yolsuz, elektriksiz, susuz ve kıraç bu Anadolu kasabasını benimsememişti. Yabancı devletlerin büyük bir bölümü elçiliklerini İstanbul’da tutmaya devam ediyorlardı. Bu olumsuzluklara rağmen Ankara hızla yapılanmaya başlamıştı. Başta Meclis binaları olmak üzere fakülteler, sergi, konser ve tiyatro salonları, konservatuvar, spor tesisleri, hipodrom ve yeşil alanların yapı gerçekleştiriliyordu.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun ilk yıllarındaki toplumsal ve mekânsal yapıdaki dönüşüm noktalarından ilki ve en önemlisi, Ankara’nın Başkent olması kararıdır. Cumhuriyet ile birlikte yaratılacak yeni kültürün bütün ülkeye yaygınlaştırılacağı ve örnek alınacağı yer Ankara ‘dır. Yeniyi, çağdaşı ve geleceği,  Ankara’daki toplumsal ve mekânsal dönüşümler belirleyecektir.

Ankara Atatürk Bulvarı

Tarih sonrası yıpranmış, nüfusu azalmış, fakirleşmiş Ankara, yepyeni bir kimliğe bürünmeliydi. Öncelikle konut ve ulaşım sorunları çözülmeliydi.  Bunun için, Ankara’nın yeniden yapılanması ve modern bir kente dönüşmesi gerekiyordu. Bu nedenle, kentin ivedilikle yapılanması için yeni imar yasaları çıkarıldı.

İstasyondan Ankara Kalesine giden ana yol genişletilmiş ve çevresinde bir dizi kamu binaları yapılmıştı. Dönemin ünlü mimarlarından Vedat Tek, İstanbul’dan Ankara’ya getirilmiştir. Mimar Vedat Tek, Ulus’taki Eski Meclis binası ile karşısındaki Ankara Palas Otelinin tasarımlarını yapmıştır. Vedat Beyin İstanbul’a dönmesi üzerine, yerini Mimar Kemalettin Bey almış ve projelerin yürütülmesini sağlamıştır. Daha ilk yıllardan itibaren, Ankara’nın genişlemesinin, güneyde Yenişehir ve Çankaya Köşküne doğru; doğuda ise Cebeci ve Dikimevi tarafına doğru olması düşünülmüştür.

Güvenpark Ankara

1920’li yıllarda, Ankara’nın yeniden yapılanması çabalarına katkıda bulunan başka mimarlar da olmuştur. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde öğretim görevlisi olan İtalyan Mimar Giulio Mongeri ve Mimar Kemalettin’in öğrencilerinden biri olan Arif Hikmet Koyunoğlu da Ankara’ya gelip, yeni oluşuma katkıda bulunanlardır. Ulus Meydanı ile Yenişehir arasındaki ana yol çevresinde; birçok bakanlık binasının yanı sıra banka binaları da yapılmıştır. İtalyan Mimar Mongeri ’nin tasarımı olan binalardan; Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü, Osmanlı Bankası, Tekel Başmüdürlük ve Ulus’taki İş Bankası binaları yapılmıştır.

Atatürk Bulvarı Zafer Anıtı

Ayrıca; Arif Hikmet Koyunluoğlu’nun tasarımı olan binalar; Türk Ocağı, Etnografya Müzesi ve eski Dışişleri Bakanlığı binaları da Çankaya’ya uzanan ana yol üzerinde, bu günkü Atatürk Bulvarı çevresinde yerini almıştır. Bina tasarımları 20. yüzyıl başlarında İstanbul’da gelişen Mimari üslup ya da yapım biçimidir.

Bunlar; geniş saçaklı çatıları, kuleleri ve çıkmalarıyla, geleneksel Osmanlı Mimari tarzını taşırlar. Cephelerinde; Çini ve taş kabartma motiflerini kullanan birbirine benzer yapılardır. Bütün bu yapılar, Birinci Ulusal Mimarlık Üslubu olarak tanımlanmış. 1920-25 yılları arasında Ankara, plansız ve programsız olarak büyümüştür. Ankara‘daki imar denetimini sağlamak amacıyla yapılan birçok plan denemesinden sonra; geniş ve kapsamlı bir Ankara planı için, 1927 de, Uluslararası bir yarışma düzenlenmişti.

Ankara Ulus Atatürk Heykeli

Uluslararası yarışmayı kazanan ünlü Alman Şehir Mimarı Hermann Jansen, 1928-32 yılları arasında, kendi adıyla anılan planı hazırlar. Çağdaşı ve geleceği simgeleyecek Ankara’da, bu dönüşümün en iyi algılanabileceği yer ise Atatürk Bulvarı dır. Ankara Kalesi ve civarındaki dokuyu koruyarak, ancak bu doku ile bağlantılı olan ve çok daha geniş alanlara yayılan yeni yerleşim ve yapılaşma planını uygulamaya sokar.  

Ankara Etnografya Müzesi

Jansen, bu adı var kendi yok Anadolu Kasabasından, çağdaş bir Başkent yaratmak için kolları sıvar. Hiç durmadan tekrarladığı  ”biliyorsunuz, Avrupa Kentlerinin hemen hepsi, motor ve motorlu taşıtlardan önce yapılmıştır.” sözüdür.  Jansen’e göre, ”motorlu taşıtlar, eski anlayış ve kuraları alt üst etmiştir. Kentlerin, insanlarla birlikte taşıtların da hareket edebilecekleri ve konaklayabilecekleri kent yapılaşmaları gerekmektedir.”

Ankara Resim Heykel Müzesi

Otomobiller için ayrılmış çok geniş bir bulvar, bu bulvara açılacak caddeler, her caddeyi de bir bloğa bağlayacak yan yolların yapılması gerekir. Kapıları caddelere değil de yan yollara açılacak bahçeli evler, apartmanlar yapılmalıdır. Ankara’nın tamamında; dokuyu bozmayacak şekilde düzenlenecek alt ve üst geçitler yardımıyla, trafik memurlarının bulunmayacağı ve trafiğin düzen içinde akacağı işlek yollar oluşturulacaktır. Yollar boyunca ağaçlar dikilecek, modern kentleşmenin gereği, dört katlı evler yapılacak ve çok katlı yapılara izin verilmeyecektir.

Ankara Atatürk Bulvarı

Belkemiğini Yenişehir Semtinin oluşturduğu Atatürk Bulvarı, Ulus’tan Çankaya’ya doğru, 6 kilometre boyunca, ağaçlarla ve çevresinde en çok dört katlı binalarla uzar gider. Jansen Planında, Ulus semtinin ticaret merkezi olarak kalması, ancak, yönetim merkezinin Yenişehir semtine kayması düşünülmüştür. Bakanlıklar bu plana göre düzenlenmiştir.

Bentderesi yöresinin plandaki yeri, sanayi kuruluşları ve işçi mahalleleridir. Memurların ve üst düzey yöneticilerin Bakanlıklar yöresinde yapılanması düşünülmüştür. Genelkurmay Başkanlığı ile Kumrular Caddesi arasındaki Devlet Mahallesi bu düşüncenin ürünüdür.1932 yıllarında, Jansen Planında öngörülen bütün yapılaşmalar gerçekleştirilmiştir.

Ankara Anıt Kabir

1963 yılında öğrenci olarak geldiğim Ankara’da, Jansen Planında belirtilen özelliklerden bazılarını bulabilmiştim. Atatürk Bulvarı ile Gazi Mustafa Kemal Bulvarının kesiştiği noktada, Maltepe yönüne dönerken, planda sözü geçen koşullara uygun, şirin bir Kızılay Binası vardı. Şimdi onun yerinde, devasa bir alış veriş binası bulunmaktadır. Zafer Meydanında, herkesin nefes alabileceği şirin parkımız da yok artık. Şimdilerde Yenişehir, Ankara’da Kızılay’ın içinde kaybolmuş bir semt haline geldi. Kızılay’daki Menekşe, Nergis ve Büyük sinema gibi birçok tarihi yapı ve mekân da sessiz sedasız yok oldu. Kurtulabilenlerden Devlet Mahallesi’nin de geleceğinin ne olacağı belirsiz…

Kaynaklar:

1)   http://www.mehmetakinci.com.tr

2)   http://tr.wikipedia.org/wiki/Ankara_tarihi

 

1,968 total views, no views today

Share

Göktürk Özgecan Aslan Yaşam ve Yürüyüş Parkuru

 

Kadına yönelik şiddete dikkat çekmek amacıyla 13 bin metrekare alana yapılan Özgecan Aslan Parkı’na toplam 2 milyon 500 bin lira harcama yapıldı. “Özgecan Aslan Sağlıklı Yaşam ve Yürüyüş Parkurunun açılışı 26 Mart Pazar günü, Göktürk Panayır Çayırı Caddesi’nde yapılan Esad Edin Halk Koşusuyla gerçekleştirildi.

Parkın açılışını yapan Eyüp Belediye Başkanı Remzi Aydın törende yaptığı konuşmasında, Özgecan Arslan isminin yaşatılması gerekliliğine de vurgu yaparak “Özgecan Aslan kızımızın ismini, toplumumuzun birlik ve beraberliği adına, daha mutlu daha sağlıklı daha güvenli ortamlar oluşturma adına, adını yaşatmayı uygun gördüğümüz parkımıza verdik. Dedi

13 bin metrekarelik alan kaplayan yürüyüş parkuru Göktürk fidanlık çevresinde yapılandırılmış durumda. Panayır Çayırı Caddesinden demir bir kapı ile parkur alanına girdiğimizde, sağ tarafında güvenlik konutu ve tuvaletler bulunuyor. Güvenlik binasının karşısında aerobik ve spor alanı, kafeterya ve oturma birimleriyle köpekleriyle gelen ailelerin kalabilecekleri özel bir alan bulunmakta. Köpekli ailelerin yürüyüş parkuruna girişleri uygun görülmemiş.

Spor alanının sol tarafında yaklaşık 100 metre sonra Alibeyköy Deresi karşımıza çıkıyor. Yeterli suyu olmayan bu dereye fabrika atıkları ile evsel atıklar da karışmış olmalı ki sıcak yaz günlerinde tahammül edilmeyen bir koku yaymakta. Çok emek ve çok para harcanan yürüyüş parkurunun çevresindeki bu derenin ıslah edilmesi ve kokuya neden olan atıkların engellenmesi gerektiğini Eyüp Belediyesi Beyaz Masaya bildirdim. Derede temizlik yapılmış ama atıkların önüne geçilememiş olmalı ki koku devam etmekte

Dere boyunca bitki tünelinden geçip, yaklaşık 300 metre sonra 6 şerit olarak düzenlenmiş D020 karayolu kıyısına ulaşıyoruz. Karayoluna paralel olarak 900 metre daha gidersek, Göktürk giriş yoluna ulaşıyoruz ve geri dönüyoruz. Parkurun bu bölümünde Alibey deresi üzerinden geçen ahşap bir köprü bulunmakta.

Sabahın erken saatleriyle akşamın geç saatlerinde derenin kokusu pek hissedilmediğinden, Göktürk’teki vatandaşlar sağlıklı ve huzurlu ortamda spor yapabilmekte ve aileleriyle hoşça vakit geçirebilmektedirler.  Parkurun bir turu 2 800 metredir. Bir turdan sonra parkurun spor alanında da mekik, kol çekme ve bacak açma gibi aletlerden faydalanabiliriz.

Özgecan Aslan Yürüyüş Parkurunun evime uzaklığı yaklaşık 2 km, parkurun çevresi de yaklaşık 3 km olunca, evime dönüşü de eklediğimizde 7 km yürümüş oluyorum. Bedenim ve fiziksel beynim bu yürüyüşleri bahar havası olarak algılıyor. Her şeyin yolunda olduğuna inanıyor ve yenilenme yoluna gidiyor. Beden ve ruh sağlığımız için günde ortalama 5 km yürümemiz gerekiyor. Bu olanağı Göktürklülere sağladığı için Eyüp Belediyesi’ne teşekkür ederiz.

2,060 total views, 4 views today

Share

Göktürk Göleti Tabiat Parkı İstanbul

 

Trafik çilesi bitmeyen İstanbul’un gürültüsünden sıkıldıysanız size güzel bir önerimiz var. İstanbul’dan fazla uzaklaşmadan temiz hava almak ve çimlere basıp biriken elektriğinizi atmak için,  piknik yapılabilecek yerlerden biri de Göktürk Göleti tabiat parkıdır. Üstelik giriş ücretleri de çok ucuz…

Göktürk Göleti Tabiat Parkı

Güzel olmasına rağmen fazla bilinmeyen bu gölet, kargaşadan kaçanlar için eşsiz bir sığınak. Şehrin içinde oksijene doyacaksınız. Göktürk merkeze oldukça yakın olan mesire yeri, Hasdal Kemerburgaz Yolu’nu kullanıp Göktürk Merkez’e vardıktan sonra İhsaniye Yolu’na saptığınızda karşınıza çıkacak. Bu doğa harikası yerde yürüyüş, koşu ya da piknik yapabilirsiniz. Ailecek güzel vakit geçirebileceğiniz bu yer, İstanbul’da sayılı tabiat güzelliklerinden biridir.

Göktürk Göleti Tabiat Parkı

Fotoğraf makinenizi yanınıza almayı unutmayın lütfen. Martıların, göletin mavisiyle ormanın yeşili arasındaki maceralarını görüntüleyebilirsiniz. Buna karşılık,  göletlerde yüzme ve balık avcılığının yasak olduğunu da belirtmeliyiz. Sadece yürüyüş ve resim çekmekten öte bisikletinizi alıp uzun bir yolculuğa da çıkabilirsiniz, düzgün toprak yolları ve kavşakları sizi güzel bir deneyim sunacaktır, böylece Arkadaşlarınızla beraber doğayla iç içe hızlı bir tur atmış olacaksınız.

Göktürk Göleti Tabiat Parkı

Bitki örtüsü ve yaban hayatı özelliğine sahip, manzara bütünlüğü içinde halkın dinlenme ve eğlenmesine uygun olan tabiat parçaları ‘’Tabiat Parkı’’ olarak tanımlanmaktadır. 2011 yılında ilan edilen Göktürk Göleti Tabiat Parkı, ismini bir bölümü alan içerisinde bulunan Göktürk Göleti’nden almaktadır. Gölet, Karanlıkdere ve kolları tarafından beslenmektedir.

Göktürk Göleti Tabiat Parkı içerisindeki günübirlik kullanım alanlarında piknik için uygun alanlar bulunmaktadır. Manzara seyir imkânı olan Tabiat Parkında yürüyüş, koşu ve bisiklet turu gibi etkinlikler yapılabilmektedir.

Göktürk Göleti Tabiat Parkı

Yaklaşık 56 hektar alana sahip tabiat parkı zengin bir flora ve fauna/hayvan varlığına sahiptir. Alanda hâkim ağaç türü meşe ve gürgendir. Tabiat Parkı’nın barındırdığı ağaç türleri genel olarak Karaçam, Sahil Çamı, Saplı Meşe, Doğu Çınar, Doğu Kızılağacı, Doğu Kayını, Gürgen, Beyaz Çiçekli Dişbudak, Kocayemiş, Süs Eriği, Funda Çalısı, Akdeniz Defnesi, Böğürtlen, Orman sarmaşığı, Altınçanı, Dikenli Mersin olarak gözlemlenmiştir.

Göktürk Göleti Tabiat Parkı

Göktürk Tabiat Parkının hayvan türü çeşitliliğini genel olarak Yaban Domuzu, Kurt, Sincap, Çakal, Tilki, Köstebek ile Saksağan, Serçe, İspinoz gibi kuş türleri oluşturmaktadır.

Güzel ve hoş bir estetik görünümüne sahip bu yerde, doğal yaya yollarında yürüyüş yapabilir, spor ve doğa etkinliklerinden faydalanabilirsiniz.

Göktürk Göleti Tabiat Parkı

2,283 total views, no views today

Share

Uzun Kemer-Göktürk Kemerburgaz İstanbul

 

‘’Yaşam Sağlıkla Güzelleşir, sağlık ise sabah yürüyüşleriyle gerçekleşir’’ özdeyişini kendime rehber edindiğim için, kendimi bildim bileli, günde ortalama 5 km tempolu yürümeye çalışırım. Bunun içindir ki, 73 yaşını bitirip 74 yaşına ayak basarken, geriye dönüp baktığımda sağlık problemiyle karşılaşmadığımı görüyorum.

İstanbul Yolu Göktürk

Göktürk Köyü’nde Özgecan Aslan Sağlıklı Yaşam ve Yürüyüş Parkuru hizmete açılmadan önce, İstanbul Caddesi üzerinde, evimden 2,5 km uzaklıktaki Göktürk Kemerburgaz Uzun Kemerlerine kadar tempolu olarak gider gelirdim. Böylece her gün ortalama 5 km yürümenin kolay yolunu bulmuştum. Bulmuştum çünkü İstanbul Caddesi’nin iki tarafı Kemer Country projesi kapsamında yapılan ağacı, yeşili ve çiçekleri bol sitelerle doluydu. Ki bisiklet yolu da vardı caddenin iki tarafında. Her gidişimde de ‘’Uzun Kemer’’ bütün görkemiyle karşıma çıkar, hayranlıkla izler ve fotoğraflarını çekerdim. Araştırınca gördüm ki Mimar Sinan’ın ‘’Kırk Çeşme Suyolu’’ projesinin bir parçasıydı Uzun Kemer ile 3 km güneyindeki Kırık Kemer… Göğsüm kabardı, daha fazla araştırma gereğini duydum.

Su bulunmayan birçok kente su getirmek bu kentlere sanat eseri niteliğinde kemerler kazandırmıştır. Çoğu kemer ve tonoz inşasında oldukça usta olan Romalıların eseridir ve bu kemerlerden günümüze kadar gelmiş olan çok güzel örnekler bulunmaktadır. Kentlere su getirmek için coğrafi koşullar uygunsa taş, kurşun veya pişmiş toprak künklerin birbirine eklenmesi yoluyla yapılan su yoları kullanılmıştır. Fakat arazi koşulları buna uygun değilse bir veya birden fazla katlı su kemerleri inşa edilmiştir. Kilometrelerce uzunlukta suyolları bulunmaktadır. Avrupa’nın birçok yerinde Romalıların inşa ettiği bu mühendislik harikası kemerlere rastlamak mümkündür. Günümüze kadar gelen en güzel örnekler batı Anadolu da ve İstanbul da yer almaktadır.

Su kemeri bir Roma buluşu olduğu kabul edilmekle birlikte daha önce Mezopotamya, Fenike, Suriye, Filistin, Mısır, Peru ve Yunan yarım adasında çeşitli örneklerinin var olduğu havuz ve çeşmeleri besleyen su kanallarının oldukça yaygın görüldüğü bilinmektedir. Babil, Asur ve Mısırda Dicle, Fırat ve Nil ırmaklarının suyunu tarım alanlarına götüren sulama kanalları kullanılmaktaydı. “Roma su kemerlerine benzediği bilinen ilk örnek M.Ö. 691’de Asurluların Niniveye su getirmek amacıyla inşa ettikleri kireç taşından su kemeridir

Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’a su getirmek amacıyla Mimar Sinan’a inşa ettirdiği Kırk Çeşme Suyolu projesinin ilk kemeriydi Uzun Kemer… Peki, uzunluğu 55 kilometreyi aşan bu sistem nasıl çalışıyordu?

Kırkçeşme Su Yolu’nun doğu hattından gelen sular Kovuk Kemer’den (Kırık Kemer), batı hattından gelenler ise Uzun Kemer’den geçerek Havz-ı Kebir olarak bilinen Baş Havuza ulaşıyordu. Baş Havuz ’da birleşen iki kol, günümüzde Alibeyköy Baraj Gölü’nün bulunduğu vadiyi Mağlova Kemeri sayesinde aşarak Güzelce Kemer’den geçiyordu. Cebeciköy Deresi’nin sularıyla güçlenen Kırk Çeşme hattı, Balıklı Havuz ve irili ufaklı birçok kemeri aşarak Ayvansaray’daki Eğrikapı’dan İstanbul Suriçi ’ne giriş yapıyordu. Bu noktadan sonra görev İstanbul’un güzelim Klasik Dönem çeşmelerine ve suları çeşmelerden evlere dağıtan sakalara düşüyordu.

Sinan, Roma ve Bizans dönemlerinde kullanılan, büyük ölçüde tahrip olmuş suyollarını izleyerek muhteşem kemerlerini bu hat üzerine inşa etmiştir. 1554 yılında başlayan Kırk Çeşme Suyolu inşaatı 1563 yılında tamamlanmıştır. O dönemde suyun debisini ölçmeye yarayan lülelerden geçen su miktarı ayda 180 bin metreküpe yaklaşmaktadır. Bu rakam diğer su sistemlerinin de eklenmesiyle 650 bin metreküp/aya ulaşmıştır. Dört yüzden fazla yapının, tasarımından yapımına kadar başında duran Mimar Sinan’ın en yüksek bütçeli işi, İstanbul’un su sorununu çözen 50 milyon akçelik bu büyük projedir.

İşletmeye açılmasından yaklaşık bir yıl sonra, büyük bir sel felaketi özellikle Uzun Kemer ve Mağlova Kemeri’ne büyük zarar verir. Sinan 1564 yılında bu iki kemeri onararak bugünkü görünümlerine kavuşturur.

Belgrad Ormanı’ndan İstanbul’a ulaşan bu uzun suyolunun onlarca yapısı arasında beş tanesi var ki boyutları ve güzellikleriyle diğerlerinde ayrılır. Kaynaktan kente doğru sıralayacak olursak: Uzun Kemer, Kırık Kemer, Baş Havuz, Mağlova Kemeri ve Güzelce Kemer.

711 metrelik uzunluğuyla Uzun Kemer, Kırkçeşme sisteminin en heybetli kemeridir. İki katlı olarak inşa edilen kemerin yüksekliği ise 26 metredir. Alt katında 47 kemer üst katında 50 kemer olmak üzere toplamda 97 kemerden oluşmaktadır. Üst gözleri alt gözlere göre daha kısa olarak tasarlanmıştır. Roma dönemi su kemerinin altyapısını kullanılarak inşa edilen kemer ilginç mimari özellikler taşır. Roma ve Bizans dönemlerinin su kemerleriyle Sinan’ın inşa ettiği 16. yüzyıl su kemerlerini cephelerine dikkatli bir şekilde bakarak ayırabilirsiniz. Sinan öncesine tarihlenen su kemerlerinin, temel noktasından tepe noktasına kadar duvar kalınlıkları aynıdır.

Buna iyi bir örnek olarak Unkapanı’ndaki 4. yüzyıla tarihlenen Bozdoğan Kemeri verilmektedir. Mimar Sinan kemerlerin direncini arttırmak için Roma geleneğini değiştirmiştir. Onun su kemerlerinin duvarları temelde geniş başlar, tepe noktasına doğru incelir. Sinan, topografyanın ve eski altyapıların izin verdiği yerlerde bu kuralı uygulamış, aksi hallerde ise su kemerlerinin mansap tarafına, yani suyun aktığı yöne bakan cephelerine eklediği payandalarla su kemerlerini güçlendirmiştir. Göktürk’teki Uzun Kemer gezilecek olursa, Sinan’ın ikinci seçeneği, 1553 yılında gerçekleşen selin kemere verdiği zarardan sonra, ustalıkla kullandığını görülecektir.

Kırk Çeşme Suyolunun beş güzeli olarak bilinen kemerlerden, en güzeli hiç kuşkusuz Mağlova Kemeri’dir. Mimar Sinan bu kemerde olağanüstü bir tasarım gerçekleştirerek eşine rastlanmayan bir esere imzasını atmıştır. Beş anıtsal piramidal ayak, ayakların yükünü hafifletmek için her bir ayağa üçer tane koyduğu hafifletme gözleri, selyaranlar, yaklaşık 17 metrelik açıklıkların geçildiği kemerler… Her biri, Sinan tarafından inanılmaz bir incelikle planlanmış ve hayranlık verici bir ustalıkla uygulanmış.

2,280 total views, 2 views today

Share

Göktürk Köyü ve Kemer Country İstanbul

 

Göktürk Köyü, 1986’lı yıllarda üzerinde tarım ve hayvancılık yapılan, ortalama 800 nüfuslu bir köydü. Sırtını Hasdal ve Belgrad ormanlarına yaslamış, Mimar Sinan’ın inşa ettiği su kemerleri ile İstanbul’u besleyen su havzalarının ortasında ve tarihi demiryolları güzergâhında yer almakta olan Göktürk; Mecidiyeköy’e 24 km, Eyüp Sultan’a 20 km, Levent 4. Metro durağına 22 km, Eminönü Yeni Cami’ye 27 km ve Üçüncü Havalimanı’na 20 km uzaklıkta olup, mükemmel bir ulaşım ağı vardır.

Uzun Kemerler ve Göktürk

İstanbul’un en eski ve ilk Müslüman köylerinden biri olan Göktürk, Osmanlı döneminde de önemsenen bir yerleşim olmuştur. 1958 yılına kadar adı ‘’Petnehour’’ olan Göktürk Beldesinin ismi, bu tarihte devlet tarafından “Göktürk” olarak değiştirilmiştir. Petnehour ismi Rumca kökenli olup, “Horozluköy” anlamına gelmektedir. Yörenin en yaşlıları bu köyde çok eskilerde bolca horoz çiftliği bulunduğundan bu isim konmuştur. Göktürk Beldesi daha önceki yıllarda köy statüsünde iken 1994 yılında Göktürk Belediyesi olmuştur. 2008 yılında çıkartılan bir yasayla da Göktürk Belediyesi kapatılıp Eyüp’ün Merkez Mahallesi yapılmıştır.

Hasdal ve Belgrad ormanlarıyla çevrili Göktürk’ün yaklaşık 6 km güneydoğusunda Kemerburgaz kasabası bulunmaktadır. Pirgos adıyla bilinen eski bir Rum köyüdür Kemerburgaz. Onun da adı 1958 yılında Pirgos’ tan Kemerburgaz’ dönüşmüştür. Su kaynaklarının bir hayli bol olduğu ve olağanüstü verimli topraklara sahip olan Kemerburgaz’da Rumlar ipek böcekçiliği yapıyorlar, bu sevimli köyde olabildiğince iyi bir hayat yaşıyorlardı. Bu 1924 yılında yaşanan mübadeleye kadar böyle devam etti. Mübadelede, Selanik Karacaova’dan gelen Müslüman halk gemiyle önce Bandırma’ya Rum Kahvesine, oradan da Kemerburgaz’daki bu küçük Rum köyüne gönderildiler.

Kemerburgaz ile Göktürk arasında, evimden 2500 metre uzaklıkta Kemerburgaz Uzun Kemer’i bulunmaktadır. Göktürk beldesinin ambleminde yerini bulan ve sembolleşen 711 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğinde 2 katlı tarihi su kemerleri, en uzun kemer olduğundan, adı Kemerburgaz Uzun Kemer olarak bilinmektedir.

Göktürk Beldesinde bulunan su kemerlerinin çok az bir bölümü eski Roma temeli üzerine oturtulmuş olmasına rağmen tümü Osmanlı eseridir. Mimar Sinan tarafından eski temeller üzerine yaptırılan su kemerleri, 1563 yılında sel felaketinden sonra yine Mimar Sinan tarafından tamir edilmiştir.

800 nüfuslu bir tarım ve hayvancılık köyü olan Göktürk’ün talihi 1986 yılında tasarlanan Kemer Country projesiyle baştanbaşa değişmiştir. Hala da değişmektedir. Sırtını Hasdal ve Belgrad ormanlarına yaslamış, Mimar Sinan’ın inşa ettiği su kemerleri ile İstanbul’u besleyen su havzalarının ortasında ve tarihi demiryolları güzergâhında üzerinde hayal edilmiş bir proje olan Kemer Country iki bölüm olarak düşünülmüş. Kemerburgaz-Göktürk rotasında, Uzun kemerleri geçer geçmez, İstanbul Caddesinin her iki tarafında, 2 km boyunca Kemer Country kapsamındaki siteler yer alır. Sağ tarafında Kemerköy ve içindeki müstakil siteler, sol tarafında ise Hisar Okullarına kadar uzanan Kemerboyu Villaları ile Yalı Konakları yer alır.

Kemer Country’nin birinci bölümü olan Kemerköy’ün 1986 yılında projesine, 1989 yılında inşaatına başlanmış. 1200 dönümlük arazi üzerinde yer alan Kemerköy’ün 300 dönümü golf alanı olarak ayrılmış. Geriye kalan 900 dönüm üzerinde dikey ve yatay yapılanmanın birlikte yer aldığı konutlar, yeşil alanlar, göletler ve diğer site ortak parselleri yer almış. Kemer Country projesinin ikinci bölümü olan ‘’Kütük Evler’’ ise 2060 dönümlük arazi üzerinde yer almaktadır.

Hem Kemer Country sakinlerinin hem de İstanbul’un kulübü olan Kemer Country Club; golf, atlı spor, tenis, wellness&fitness, basketbol, yüzme gibi spor olanakları yanında; Dünya mutfağından örnekler sunan yiyecek içecek alanları ve çeşitli etkinliklerle hayatın tüm renklerini sunan benzersiz bir tesis hizmet vermektedir.

Göktürk

Doğası, yaşam konsepti ve dünya standartlarındaki imkânları ile Kemer Country, sadece yaşamak için ideal bir yer olmaktan öte, mutlu ve hayat dolu bir yaşam için de eşsiz bir vahadır. Sayısız kuş türünü barındıran Belgrad Ormanı’nın doğal güzelliği, göller, göletler ve en büyük Türk mimarı Mimar Sinan’ın su kemerleri ile karakterize edilen bu bölge, aynı zamanda seçkin bir topluluğa ev sahipliği yapmaktadır. Kemer Country’de, açık alanlar da yapılar kadar itinayla tasarlanmış olup sayısız ağaçla yeşillenmiş ve düzenlenmiştir. Kemer Country konsepti ilk defa 1986’da oluşturulmuş ve 1992 yılında İtalya Bologna’da düzenlenen A Vision of Europe sergisinde Türkiye’de şehir planlamasına yeni Avrupalı yaklaşımı ilk getiren uygulama olması nedeni ile ödül kazanmıştır.

3,170 total views, 4 views today

Share

St. Paul de Vence-Nice Fransa

 

26 Mayıs 2015, Cote D’Azur, saat 16,20…

Üzerimizde bir tarih ve açık hava müzesi etkisi bırakanTourrettes sur Loup’tan Cote d’Azur’un bir başka efsane kasabası St Paul de Vence kasabasına doğru yola koyulduk. Etrafı surlarla çevrili şirin bir kasaba olan Saint Paul de Vence bir sınır kalesi olarak kurulmuş.

St. Paul de Vence-Cote D’Azur

Rehberimiz Alex ‘’Bir sanat ve kültür kasabası olan Aziz Paul de Vence sizi aşka inandırabilir, yeniden aşık olmanızı sağlayabilir  ve sanatla sarhoş edebilir.’’ Diyor ve bilgilendirmeye devam ediyor. Bu yüzden Saint Paul de Vence, 1900’lerin başından itibaren sanatçıların, şairlerin, senaristlerin meskeni olmuş.İnsanları, gizemli tarihi ve muhteşem doğasıyla modern yaşamdan soğutabilecek özellikler taşır bu kasaba.1911 yılında Cagnes-sur-Mer ile Vence arasında bir tramvay hattının açılışı, o dönemde kale içinde küçük bir köy olan Paul de Vence’in dünyaya açılmasını sağlamış.

St. Paul de Vence-Cote D’Azur

Sanatçılar ve film yapımcıları 1920’li yıllarda keşfetmişler bu sınır kalesi içindeki köyü, günümüzdeki sanat şehrini. Matisse, Picasso, Braque gibi sanatçılar eserlerini yaratmak için buraya gelmişler. Ünlü ressam Chagall, tam 20 yıl burada yaşamış. Sartre, Simone de Beauvoir, Greta Garbo, Sophia Loren, Catherine Deneuve, Burt Lancester kasabanın müdavimleri arasında yer alan ünlü isimlerden bazıları. Alex’in bilgilendirme konuşmaları yolumuzu kısalttı ve kasabaya giriş yaptık.

Rehberimiz bizi önce Matisse’nin uzun yıllar yaşadığı ‘’La Colombe D’or’’ oteline götürüyor. Duvarlarında çok değerli empresyonist ressamların eserleri ile dolu olan ”Le Colombe d’Or” otelinin bir bölümü Matisse’nin eserlerinin sergilendiği bir müze işlevini görürken, restoranı da tam bir tatbilir deneyim için idealdir diyor rehberimiz. Ayrıca birçok sanatçının eserlerine ev sahipliği yapan bir modern sanat vakıf müzesi olan Fondation Maegt görülmeye değer. Biz de bu otelin müzeye dönüştürülmüş olan bölümüne kişi başı 6 Euro ödeyerek girdik. Ziyaret ettiğimiz bu müzede fotoğraf çekilmesine izin verilmedi.

St. Paul de Vence-Cote D’Azur

‘’Altın Kaz’’ ya da ‘’Altın Güvercin’’ anlamına gelen ’’La Colombe D’or’’ otelinin kuruluş hikâyesi de oldukça ilginç. Köydeki girişimcilerden biri olan Paul Roux, annesinin de teşvik ve desteği ile 1920 yılında küçük bir restaurant açar. Teraslı bar olarak da hizmet vermekte olan restaurant kısa sürede tanınır ve çevre kasabalardan da müşteriler gelmeye başlar. Bir süre sonra Paul Roux’da yemeğe gelen eş ve dostun konaklama ihtiyacını karşılamak amacıyla restauranta üç oda ekler. Böylelikle bir efsane doğar.

Günümüzde bile efsane olmayı sürdüren La Colombe D’or,’un ilk önemli konuklarından biri Fransız şair ve senarist Jacques Prevert’tir. Paroles adlı şiir derlemesindeki kelime oyunlarıyla büyük yankı bulmuş döneminde Prevert. Toplumsal umut ve aşk üzerine yazdığı baladlarıyla ve yaptığı resim ve kolaj çalışmalarıyla da bilinen Jacques otelin ve köyün ünlenmesini sağlamış. Otel, Yves Montand ve Simone Signoret’in tanışmalarını ve düğünlerine ev sahipliği yapmasıyla da dünya çapında ünlenmiş.

Yarım saat zaman ayırdığımız otel-müzeden ayrılarak sınır kalesine gidiyoruz. Rehberimiz Alex bizi kalenin önündeki meydanda bırakıyor.  2 saat sonra aynı yerden alacağını söyleyerek bizden ayrılıyor. Meydanda kafeler ve küçük alış veriş yerleri var.  Kale içini gezip, yorulmuş olanların dinlendikleri bir mekan olmuş meydan. Kale surlarını gözden geçiriyor tepe mazgalının bulunduğu giriş kapısına doğru yürüyoruz.  Tepe mazgalının bulunduğu kapıdan girer girmez de birden 500 yıl öncesine gidiyoruz. St Paul de Vence orta çağdan kalma olağanüstü bakımlı taş binalar ve Arnavut kaldırımlarıyla döşeli dekor gibi bir yer. Burası gerçek mi yoksa bir film seti mi insanın kafası karışıyor. Tarihi bir film setinde bulunmanın keyfini çıkarıyoruz.

Zaman zaman İnternetten edindiğim notlarıma bakıyorum. Ziyaret etmekte olduğumuz “Castrum de Sancto Paulo” olarak bilinen Saint-Paul Kalesi’ne ait ilk bulgular 10. yüzyıla kadar uzanmakta. O dönemde Konsüller tarafından yönetilen Saint-Paul, idari ve ekonomik açıdan geniş bir bağımsızlığa sahipti. Provence’ın büyük aileleri burada ikamet ederlerdi.

1480’den beri Vigurie bölgesinin merkezi olan Saint-Paul, Doğu Provence’ın bir kaleyle tahkim edilmiş en önemli şehirlerinden biriydi. 1547’de bugünkü surların inşaatı bitmiş. François de Mandon de Saint-Rémy eski kaleyi tamamen yenilemiş. Sivri burçlar ve atılan cisimlerin yönünü değiştiren eğimli duvarlar inşa etmiş. Kalenin duvarları adeta bir bumeranga dönüşmüş. Bu mimari tarzı 120 yıl sonra Vauban tarafından bir sistem haline getirilmiş.

1747’ye kadar gerçekleşen büyük dini karışıklıklar ve taht kavgalarına rağmen Saint-Paul, Katolik Kilisesi’nin başlıca güçlü yerlerinden biri olmuş. Kapılarını pek çok ziyaretçiye açmış.  Bunların içinde işgalci ve yağmacılar ve bunların müttefikleri de yer almıştır. Katliamlar, Vandallar, kıtlık bölgeyi mahvetmiş ama Saint-Paul yine de ayağa kalkmış ve önemini arttırmıştır.

1860’ta, Nice Fransa’ya katıldığında Saint-Paul terk edilmiş gereksiz bir kale haline gelmiş ve kısa sürede harita ve sözlüklerden silinmiştir. Ancak, Paul Roux gibi girişimcilerin çabalarıyla küllerinden yeniden doğmuş.Yüzyılın başındaki turistik ve sanatsal gelişme, yüzyıldır uyuyan bu hayalet şehrin gizemi pek çok ünlü ziyaretçi, hükümdar ve ressam çekmiştir. 1945’ten itibaren şehrin popülaritesi artmış, evler tekrar hayat bulmuş, yıkıntılar tekrar hayata dönmüştür. Her ülkeden, her inançtan âşıklar buraya yerleşmiş ve tutkularını yaşamışlardır. James Baldwin ve Jenny Clagett bir çay salonu işletmiş, Fred Witte sokakları boyamış. Jacques Prevert, Rere’nin yerinde tezgâhta yumurta kırmış “Kara Kedi” zirveye çıkmış.

Zaman içinde Picasso, Braque, Chagall, Dufy, Hartung, Bonnard, Miro, Leger ve daha niceleri Saint-Paul’de ev satın alarak, kendi evlerinde kalmaya başlamışlar. 1964’te Malraux, Maeght Vakfını kurduğunda, sinema dünyası da Saint-Paul’e geldi.  Carne, Kosma, Allegret, Clouzot, Signoret, Montand, Ventura, Geret…

Ve sonrasında tüm Hollywood geldi. Artık seyahat organizatörleri güzergâhlarına Saint-Paul de Vence’ı da eklemeye başlamışlardı. Sokaklar hareketlendi, evlerden kahkahalar yükseldi, 40’tan fazla vitrinde dönemin sanatçılarının eserleri sergileniyordu. Sanat dünyasının aktörleri geleceğin koleksiyonlarını yaratmak için günlük yaşamdan besleniyorlardı. Maeght Vakfı hiç şüphesiz çağdaş sanatın en büyük tapınağıydı. Maeght çifti tarafından kurulan vakıf, kültür hizmeti alanında en çarpıcı örneği oluşturmuştu.

Bu bilgiler ışığında biz, ana cadde Rue Grande’ı takip ederek yola devam ettik. Şık sanat galerileri ve butiklerin arasında bulduk kendimizi. Oldukça ilgimizi çeken yolun ortasındaki kurnalı Büyük Çeşme 1850’de yapılmış. Fotoğraf kareleriyle biz de çeşmenin yanında yer aldık. Kaybolma korkusunu bir yana bırakıp huzur içinde dolambaçlı sokaklara daldık. Sarmaşıklı taş duvarları geçip araya gizlenmiş heykelleri, çeşmeleri keşfettik.

St. Paul de Vence-Cote D’Azur

Burada yaşamış ünlü ressamların reprodüksiyonları tüm galerilerde satılıyor.  Gerçekten tarif edemeyeceğim güzellikte butikler, takı dükkânları, sanat galerileri, parfüm dükkânları, sabun dükkânları, zeytinyağı dükkânları var burada. Daracık sokakları geçtikten sonra ömrümüzce unutamayacağımız heyecan verici manzarasıyla muhteşem bir teras çıktı karşımıza.

O ne manzara öyle… Muhteşem. Çok heyecan verici… Böyle bir güzelliğin olduğunu bilmek bile insana mutluluk veriyor. St Paul de Vence sanat tarihi kitabı gibi bir yer. Buradan Nice’e doğru uzanan yeşilliğin seyrine doyamadık. Burayı ziyaret etmek için herkes kendi sebebini yaratabilir. Bu tarihi kasabaya geldiğimiz anda kendimizi başka bir zamanda dolaşıyormuş gibi hissettik. Hiç ayrılmak istemedik buradan, hayatımızın geri kalanını burada geçirmek isteyecek kadar etkilendik.

Surların dışında ise şapeller, mezarlıklar, zeytinlikler, bağlar ve bahçelerin içine gizlenmiş villalar ile muhteşem vadi manzaraları bizi bekliyordu. Ancak, bize ayrılan zaman dolmuş ve Alex bizi bekliyordu. Bu günkü kültür turundan çok etkilenmiş, memnun kalmış ve mutlu olmuştuk. Aracımıza binerek konaklama yerimiz olan Marina Baıe des Agnes’e doğru yola çıktık…

3,238 total views, no views today

Share