Adalet evrensel bir kurgusal kavram olduğundan, dönemine ve toplumuna göre değişiklik gösterir. Hammurabi Kanunları ve Amerika Birleşik Devletleri  bağımsızlık bildirgesi birer örnektir… Din ve Tarım İmparatorluklarında olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da İmparatorluk, yanı Osmanlı Devleti Osmanlı Ailesinin malıydı. Diledikleri gibi tasarruf yetkisine sahiptiler. Bundan ötürüdür ki ”Adalet Mülkün Temelidir” özdeyişindeki ”mülk” sözcüğü ”Devlet” anlamına gelmektedir.

Özdeyişteki ”mülk” sözcüğünün ”Devlet” anlamına geldiğini vurgulamak çok önemli ve gerekli. Gerekli çünkü hem Adalet kavramının önemini belirtir, hem de modern dünya öncesindeki devletlerin büyük bir bölümünün aile mülkü olduğunu belirtir. Bu nedenle Osmanlı’ya özenmek, Türkiye Cumhuriyeti’ni aile mülkü haline getirmeyi düşlemektir. Diye düşünüyorum.

Adaletin keskin kılıcını oluşturan hukukla ilgili uygulamalar toplumdan topluma farklılıklar gösterir. Toplumların yaşadıkları modern öncesi ve sonrası dönemleri gereği teknolojileri, üretim ilişkileri ve kaynak olarak neleri seçtiklerine bağlı bir farklılıktır bu. Kaynak olarak sadece dünyamızdaki hammadde ve enerjiyi seçer, bilgiyi kutsal kitaplarda arar, bilimsel araştırmalara ve araştırma gruplarına kaynak ayırmazsanız treni kaçırdınız demektir, adaletsizliklerin alabildiğine arttığı bir ortam oluşur.

Nitekim Osmanlı Endüstri Devrimini yakalayamadığı için, dünya imparatorluğunu İngiltere’ye kaptırmıştır. Sonrasında da gerilemiş, çökmüş, işgal edilmiş ve yok olmuştur

Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları zamanın ruhunu iyi okudular. Endüstri Devrimini yaşayamayan bir toplumda, devrimin ürünü olan bir devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular. Sonra da Endüstri devrimini yakalamaya çalıştılar kurulan fabrikalar, döşenen demiryolları, üretilen elektrik ve telefon alt yapılarıyla.

Ülkemizin kaynaklarına hammadde ve enerjinin yanı sıra ‘’bilgi’’ eklendi. Bilgi sonrası ortaya çıkan yeni teknolojilere ve araştırma gruplarına yeterli kaynak ayırılmaya çalışıldı. Böylelikle üretimde yeterlilik ve ekonomik büyüme gerçekleştirmeye çalıştılar.  Modern Hukuk ülkemize girdi, gelişmiş dünya ülkelerinin birçoğundan önce kadınlarımıza seçme ve seçilme hakkı verildi.

Hukuk ve din, özü itibariyle, aynı mesajları verir. Din, “hırsızlık yapma” haramdır der. Hukuk ise hırsızlığı cezalandırır. Hukukun zihinsel altyapısını oluşturan unsurlardan biri üretim ise diğeri de dindir. Ama dinle hukuk arasında yaptırımlar farklıdır. Bir tanesinde günahtır. Cehennem kavramı gündeme gelir. Diğerinde ceza maddesine göre suçtur, cezalandırılır. Özü itibariyle sakıncalı bulduğu, yasakladığı, “yapma etme” dediği şeyler ikisinde de aynıdır.

Endüstri devrimini yaşayamadan kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan ‘’bizler’’, Atatürk ve arkadaşlarının bilim ve teknolojiye verdikleri önem sürdürülmediğinden, hem üretimden yoksun kaldık hem de kendi kültürümüzü tanıyan bir normalleşme sürecinden de geçmedik.

Dinin siyasetle içiçe olduğu Cumhuriyet hükümetleriyle yönetilmemiz, yönetim biçimimizin ‘’Cumhuriyet’’ olması için yeterli değil. Çoğulcu bir parlamenter demokratik rejimle içinin doldurulması gerekir. O zaman bir sürü fikrin rahatlıkla söylenebildiği, propagandasının yapıldığı, seçime gidilebildiği bir çoğulcu yapı içinde halk neyi tercih ediyorsa onun iktidar olmasıyla, yani Cumhuriyetin demokratik hale getirilmesiyle önem kazanır. Milletvekillerinin kürsü dokunulmazlığı varsa Cumhuriyetin kazanımları var demektir. Oysa biz Cumhuriyet kavramının içini boşalttığımız gibi kürsü özgürlüğü ve dokunulmazlığını da ortadan kaldırdık.

Çoğulcu bir parlamenter demokratik rejimle içinin doldurulmuş olduğu ‘’cumhuriyet’’ süreci sosyal sınıfların oluştuğu, sanayileşmeye geçildiği, emek ve sermaye arasındaki çelişkilerin demokratik bir süreç içerisinde çözülebildiği bir ortam ister. Herkesin payını mevcut demokratik yapı içinde almak için demokratik hakkını kullandığı, savaş verebildiği bir yapı demektir içi doldurulmuş Cumhuriyet. O zaman zaten hukuk da toplum tarafından benimsenmiş demektir.

Toplum geliştikçe hukuku da gelişiyor. Tarım devriminin hukuku ile sanayi devriminin hukuku aynı olmadığı gibi, sanayi sonrası toplumun hukuku da başka olacak. Çünkü hukuk günün koşullarına uygun çözümler getirebilmelidir. Hukuk devletlerinde sosyal adalet sağlanmalıdır.

Sosyal adalet, teknik olarak, 1929 krizinden sonra ortaya çıkan koşulların doğurduğu bir çocuk olup, II. Dünya Savaşı’nda kalıcı hale gelmiştir.  Çünkü dünyadaki 1929 ekonomik krizinden önce, çalışanlarla işverenler arasındaki adaletsizlik öyle bir noktaya gelmiştir ki, çalışanlar kendi ürettiklerini satın alamaz durumdadır.

Bu adaletsizliği çözmek, düzeltmek ve tamir etmek için çalışanlara sosyal haklar gündeme gelmiştir. 1945’ten 1975’e kadar da sosyal adalet, sosyal devlet altın çağını yaşamıştır. Ama bugün itibariyle bu sosyal adaletin, sosyal devletin eskisi gibi ayakta kalamadığını, çünkü çalışanlara emeğiyle, kol gücüyle geçinenlere eskisi kadar ihtiyaç yoktur. Sosyal devlet kavramı yine tökezlemeye başlamıştır.

Tüm dünyanın adaletli bir hale gelebilme ihtimali teknolojik gelişmelere ve enerji kaynaklarının dönüşmesine bağlı görünüyor. Yani petrol ve kömürden yenilenebilir enerji kaynaklarıyla atom enerjisine geçmek. İnsanlara ürettikleri kadar değil, ihtiyaçları kadar verebileceğimiz, herkesi gözetebileceğimiz, insanın insan olarak var olabildiği bir noktaya gitme ihtimal dâhilinde görünüyor. Treni kaçırmamak için hammadde ve enerji kaynaklarının yanına bitmeyen bir kaynak olarak ‘’bilgi’’ eklenmelidir.

Yeryüzündeki adalet kavramını en iyi betimleyenlerden biri Avrupa Birliği Anayasası’dır. Avrupa Birliği Anayasası’nda evrensel anlaşmalar, insan hakları sözleşmesi gibi, insanın insan olmaktan doğan bütün hak ve hukukunu koruyan maddeler anayasal madde haline gelmiştir.

Her ne kadar tarihte ‘’adalet’’ yoksa da insan toplumlarının en büyük dayanak noktalarından biridir ‘’adalet’’ ve ‘’adil olma’’ kavramları. Bu nedenle ‘’Adalet Kurultayları’’ desteklenmeli, ‘’adil olma’’ kavramları tartışılmalı ve uygulama yöntemleri önerilmelidir. Diye düşünüyorum.

611 total views, 2 views today

Share