Tek kıstasın genetik mükemmellik olduğu bir dünyadaki yaşamı anlatan ‘’gattaca’’ adlı filmi izlerken bilim ve teknolojinin biz insanları nelerin beklediğini hayal etmiştim. Andrew Nicole’ün yazdığı ve Uma Thurman, Ethan Hawke ve Jude Law gibi bir kadroyla çektiği Gattaca, teknolojinin, insanların doğmadan “sipariş” edilebilmesine olanak tanıdığı bir düzende, Vincent’i annesi ile babası önceden sipariş etmemiş, “aşk” çocuğu olarak doğmasını tercih etmişlerdi.

Ne var ki birçok insanın, özellikle de üst sınıfların, fiziksel olarak neredeyse mükemmel olduğu ve doğuştan çok farklı ve üstün yeteneklere sahip olduğu bir dünyada, Vincent’in kalp sorunu olması, onun en çok çalışmak istediği şirket olan Gattaca ’da işe alınmasını engeller. İşe alırken insanların DNA’larını inceledikleri için, Vincent’in başkasının kanına, saçına ve hatta idrarına vs. ihtiyacı vardır. CV, DNA olmuştur. Hayal gibi olan buna benzer pek çok filmde sözü edilen toplum düzenleri çok uzakta olamasa gerek diye düşünüyorum. Düşüncelerimi Hararı’nın Homo Deus adlı kitabından alıntılarla ifade etmeye çalışayım.

‘’Birinci Bilişsel devrim 70 bin yıl önce Sapiens ’in, yani atalarımızın,  zihinsel yapısını değiştirerek önemsiz bir Afrika maymununu dünyanın hükümdarı haline getirdi. Gelişen zihnimiz tanrılar ve şirketler yaratmamızı, şehirler ve imparatorluklar kurmamızı, yazıyı ve parayı icat etmemizi ve sonunda atomu parçalayıp Ay’a çıkmamızı sağlayarak uçsuz bucaksız öznelerarası bir evrenin kapılarını araladı.

Biyologların söylediğine göre, dünyanın gidişatını değiştiren Birinci Bilişsel Devrim, atalarımızın DNA’sındaki küçük birkaç değişim ve beyinlerindeki küçük bağlantıların yeniden kurulması sonucu ortaya çıkmıştı. Sonraki 40 000 yıllık sürede atalarımız daha önce sahip olmadıkları biçimde düşünmeleri ve tamamen yeni dillerde iletişim kurmaları biçiminde evrildiler. Bu oluşuma Bilgi Ağacı Mutasyonu denilmiş.

Silikon vadisinde mayalanmakta olan yeni ”Tekno-Din” Mutluluk, Barış, Refah ve hatta Ebedi Yaşam gibi kadim sözleri, ilahi varlıklar ve kozmik güçlerle değil, teknoloji aracılıyla sunuyor. Üstelik bunları ölümden sonra değil, bu dünyada vaat ediyorlar.

Tekno-din ’in bir parçası olan Tekno-Hümanizme göre, genlerimizde değişiklik yaparak ve beynimizdeki bağlantıları yeniden yapılandırarak İkinci Bilişsel Devrim’i oluşturabiliriz.

Birinci Bilişsel Devrim’in zihinsel yenilikleri Homo Sapiens’e öznelerarası evrene giriş izni sağladı. İkinci Bilişsel Devrim de daha Üstün Bir İnsan Modeli olan Homo Deus’a hayal bile edilemeyecek yeni evrenlerin anahtarını teslim ederken, bizi de galaksilerin lordlarına dönüşebilme imkânları sunuyor.

Tekno-Hümanizm insan zihninin sürümünü yükselterek, yeni bilinmeyen deneyimler yaşamamızı ve alışkın olmadığımız bilinç seviyelerine ulaşmamızı amaçlıyor. Bu deneyimler sonrasında güçlü ilaçlar, genetik mühendisliği, elektronik başlıklar ve doğrudan düşünme gücüyle kontrol edilebilen bilgisayarlar bilinmez diyarlar ve yeni evrenlere kapı aralayabilir. Tıpkı Kolomb ve Macellan’ın yeni adaların ve bilinmeyen kıtaların peşinde, ufkun ötesine yelken açması gibi.

Üçüncü bin yılın başında bambaşka bir yol haritası ile karşı karşıya kalacağımız kesin. Biz de zihnimizin bir ucundan diğerine seferler düzenleyebiliriz. Liberal hümanizm Tekno hümanizme doğru adım adım ilerlerken tıp, hastaları iyileştirmenin yanı sıra sağlıklı olanların ‘’sürümünü yükseltmeye’’ odaklanacaktır. Doktorlar, mühendisler ve diğerleri tıptan sadece hastalıklarının iyileştirilmesini değil, zihinlerinin sürümünün yükseltilmesini de talep edeceklerdir. Edeceklerdir çünkü daha üstün bir insan olan Homo Deus ve daha ilerisi ölümsüz tanrılara dönüşmek isteyeceklerdir.’’ (Homo Deus)

Daha üstün bir insan olan Homo Deus’a dönüşen insanlar bilim ve teknolojinin bütün özelliklerinden yararlanacak ve keyfini süreceklerdir. Bir başka deyişle cenneti bu dünyada yaşamaya başlayacaklardır. Daha şimdiden birçok işlerini sanal asistanlara bırakmaya başlamışlardır. Apple’ın Siri’si, Google’ın Google Now’ı ve Microsoft’un da Cortana’sı dijital asistan olarak hizmet vermeye başladı.

1998 yılında kurulan özel bir şirket IPSoft, bugün Asya Pasifik’ten Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada faaliyet gösteriyor. Dokuz ülkede ofisleri bulunuyor. Kurumlara yönelik IT çözümleri (Enformasyon Teknolojileri) sunan şirket, otonom ve bilişsel teknolojilere odaklanmış. Karşılaşılan sorunların yüzde 56’sını insan müdahalesine gerek olmadan “akıllı makineleri’’ olan sanal asistanlar sayesinde çözümlediği belirtiliyor. Bu akıllı makinelerinden biri en önemlisi sanal asistan ‘Amelia’dır.

Sanal Asistan Amelia

Görünüşü aşık olunacak kadar güzel olan Amelia insanların ne sorduğunu, nasıl hissettiğini anlayabilen bir sanal asistan. Amelia yapay zekâyı kullanan birçok akıllı makineden farklı olarak, insan davranışını taklit etmek yerine insanın düşünme biçimini anlamak üzerine kurgulanmış.

Amelia’nın becerileri dışında, ilgimizi çekmesinin bir diğer nedeni Baş Mimarının Türkiye’den bir isim, Ergun Ekici, olması. Amelia’nın yapımcısı olan IPSoft şirketinde gelişmekte olan teknolojilerden sorumlu Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Ergun Ekici, IPSoft’un 2001 yılında katılmış. Ekici’nin yönetimindeki ekip, Amelia’yı sadece yüksek bir IQ’su olan bir makine olarak değil aynı zamanda gelişmiş bir duygusal zekâya (EQ) sahip bir asistan olarak tasarlamış.

İnsan, daha doğrusu çocuk gibi eğitilmesi gereken Amelia sizden öğreniyor ve zekâsı siz onu kullandıkça gelişiyor. Amelia’ya bir soru sorduğunuzda soruyu anlarsa cevap veriyor. Cevabı verebilirse, çözümü bulmak için süreci başlatıyor. Cevabı veremiyorsa web ’de arıyor. Web’ de aradığı yanıtı bulamazsa soruyu bir insana -çalışma arkadaşına- yöneltiyor. Çalışma arkadaşının bu soruya nasıl yanıt verdiğini gözlemleyen Amelia, bu davranış biçiminden öğreniyor ve bilgiyi saklıyor, gelecekte kullanmak üzere.

561 total views, 1 views today

Share