Piyerloti Kahvesi ve Altın Boynuz Haliç

 

Benim için, Altın Boynuz Haliç ve çevresini yazma isteği Pierre Loti tepesini ve bu tepedeki Piyer Loti Kahvesini görmek istememle başlamıştı 2009 yılında. İstanbul’un en iyi seyir tepelerinden biri olan Piyer Loti tepesi ile kahvesini çok duymuş ve ‘’mutlaka görülmesi gereken yerler’’ listeme eklemiştim. Güzel bir yaz günü Piyer Loti kahvesini ziyaret etmeye karar verdim ve Eyüp Sultan teleferik istasyonuna giden otobüslerden birine bindim. Teleferik bakımdaydı…İyi ki bakımdaydı, yürüyerek tepeye çıktım.

Dini açıdan İstanbul’un en kutsal yerlerinden biri sayılan Eyüp Sultan Camisinin yanındaki dar, eğimli ve uzun merdivenleri tırmanmaya başladığımda; bir yandan Haliç’in fotoğraflarını çekmiş, bir yandan da ortamın yaydığı mistik huzuru hissetmiştim. Eyüp Sultan Mezarlığı içinde ilerlerken, sağımda ve solumdaki mezarlarda yatanlar ve mezar taşları yüzyıllar öncesine götürmüştü beni. Yolun sonunda karşıma Tarihi Pierre Loti Kahvesi çıkmıştı.

Birkaç yüz yıllık geçmişe sahip olan bu kahve, eşsiz manzarasıyla beni alıp eski zamanlara, Cenevizlilere ve Osmanlılara götürmüştü. Marmara Denizi’ne doğru uzanan Haliç’in bir tarafında Tarihi Yarımada ve Osmanlılar, diğer tarafında ise öteki yaka olarak bilinen Pera (Galata ve çevresi) ve burada yaşamış olan Cenevizliler yer alıyordu. Görülmesi gerekenler listeme eklemekte yanılmamıştım. Piyer Loti Tepesinden Haliç’i izlemenin bir ayrıcalık olduğunun farkına varmış, biraz da Hayaller ve Âşıklar Kenti Venedik ile karşılaştırmıştım. 

19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kahvehanesi olarak bilinen bu kahve, Fransız yazar Pierre Loti’nin, kahveyi mekân tutmaya başlamasından sonra, Pierre Loti Kahvesi olarak anılmaya başlamış. Haliç’in en muhteşem görüntüsünün izlenebildiği Piyer Loti Tepesi, yıllardır âşıkların sevgilileriyle buluştukları, şehirden kaçarak iç huzura kavuştukları ve Piyer Loti’yi soludukları bir durak olarak biliniyor.

PİYER LOTİ KAHVESİ STANBUL

Pierre Loti, 1850-1923 yılları arasında yaşamış ünlü Fransız yazar ve gezginci olarak karşımıza çıkıyor. Deniz subayı olan Loti, Türkiye’ye ilk kez 1876 yılında gelmiş ve bir yıl kalmış. Eyüp sırtlarındaki Tarihi tepeyi ve kahvehaneyi de o yıllarda keşfetmiş. İç huzura kavuştuğu bu kahvehaneden seyrettiği Haliç’in büyüsüne kapılmış olmanın yanı sıra Aziyade adındaki evli bir Osmanlı kadınına âşık olmuş ve uzun yıllar İstanbul’da kalmış. 

Hazır Haliç’in büyüsünden söz etmişken, Haliç’in varlık nedeni olan İstanbul Boğazı’ndan, mitolojideki büyülerden ve aşklardan da söz edelim. Edelim çünkü İstanbul Boğazı ve Haliç’in tarihçesinde biraz da mitler ve mitoloji vardır. Gerçekten de her şey bir mitoloji ile başlar. Büyülü bir ortamda yaşayan Baş Tanrı ZEUS kendisine bir hayat arkadaşı aradığı zamanlarda âşık olduğu güzel Hera, henüz sütannesi ile birlikte yaşayan genç bir kızdır. Sütannesi, kem gözlerden uzak tutabilmek için, onu hiç yalnız bırakmamaktadır. Oysa Zeus çok beğendiği Hera’yı görmek ve aşkını anlatarak, evlenme isteğini dile getirmek istiyordu. 

Bir kış mevsiminin çok soğuk bir gününde, her nasılsa ıssız bir yerde, Hera yalnız başına hayallere dalmışken, birden bire soğuktan üşümüş, titreyen bir guguk kuşu gelir ve omuzlarına konar. Üşüyen kuşa acıyan Hera onu yakalayıp ısıtmak için göğsüne bastırır. Oysa bu bir kuş olmayıp, Baş Tanrı Zeus’ tur. Hera ile baş başa kalabilmek için böyle bir yola başvurmuştur. Böylelikle ilk buluşma gerçekleşir ve Baş Tanrı Zeus’a yaraşır bir düğünle evlenirler. Zeus, Hera’ya âşıktır ama ne de olsa bir erkektir. Gönlü ara sıra güzellerden yana kayar. Karısını, ölümlü güzellerle, bazen de Tanrıça ya da yarı Tanrıçalar ile aldatır.

HALİÇ İSTANBUL

Evliliğin kutsallığına inanan ve bu duygusunu çevresine de göstermek isteyen Hera, bu koşullara rağmen Zeus’la iyi geçinerek, zorluklarla baş etmeye çalışır. Çalışmasına çalışır da kendisine yapılan bir kötülüğü, hatta bir yanlışlığı hiç unutmaz. Hele bu yanlışlık kutsal saydığı evliliğine yönelik bir davranış olursa, affedilemez bir suç olur. Üstelik, kıskançlığı ile de ünlüdür Hera. Günün birinde, Zeus, Argos Kralı’nın güzelliği ile ünlü kızı İo’yu görür ve ona âşık olur.

Kıskançlığı ile ünlü Hera, bu aşkı öğrenince öyle bir öfkeye kapılır ki, Zeus İo’yu Hera’nın kıskançlığından ve gazabından korumak önlem alır. İo’yu bir beyaz inek şekline sokar. Ama Hera boş durmaz, ineğin başına bir devi nöbetçi koyarak İo’yu denetim altına alır. Nöbetçinin etkisiz hale getirilmesi üzerine de İo’nun başına  at sineklerini musallat eder. İnek şeklindeki İo, sineklerden kurtulmak için kendini sulara atar ve boğazı yüzerek geçer. Boğaza, İnek geçidi anlamında Bosphorus denir.

İo’nun Boğazı geçerken sularla doldurduğu derin vadi ile de Haliç Körfezi oluşur. İo’nun yüzerek geçtiği boğaz, bundan böyle “İnek Geçidi” anlamına gelen Bosphorus olarak bilinmeye başlayacaktır. Dünyaya getirip Keroessa yani Boynuz adını verdiği kız çocuğundan dolayı da bu körfeze Hrisokeras  (Altın Boynuz) denilecektir. Dünya coğrafya edebiyatında Hrisokeras ‘’Haliç’’ olarak adlandırılmaktadır. Arapçada ise Haliç, ‘’İç Liman’’ olarak bilinmektedir.

Bir sonraki yazımda Haliç’i tanıtmaya devam edeceğim.

 

2,173 total views, 3 views today

Share
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir