Yazılar

Topkapı Sarayı Müzesi Enderun Avlusu-İstanbul

Sarayın genel yapılanması

Topkapı Sarayı’nda, kale saray yapılanması her adımda kendini hissettirmektedir. Saltanat Kapısından (Bab-ı Hümayun) sonra yer alan Alay Meydanı dış hizmet binaları için ayrılmış. Selamlık (Babüsselam) Kapısından sonra ulaşılan Divan Meydanı, Adalet Meydanı olarak da biliniyor. Yapılarıyla birlikte, sarayda devlet yönetiminin gerçekleştirildiği, temsil edildiği, savaş ve barışa karar verildiği, kanunların alt yapısının oluşturulduğu, tahta çıkma ve ulufe dağıtım törenlerinin gerçekleştirildiği bir idare alanıdır.

 

Saraydaki üçüncü kapı olan (Babüs saade) Saadet Kapısı Divan Meydanını, iç saray teşkilatının bulunduğu ve barışa karar verildiği, kanunların alt yapısının oluşturulduğu, mekânları içeren Enderun Avlusuna bağlar. Enderun avlusu, Osmanlı Sultanlarının saraydaki varlığını temsil eder. Bir adım daha atıldığında; Fatih Sultan Mehmet döneminde şekillenen koğuşlar ve padişaha ait yapıları içeren avlu ile padişaha ait köşklerin bulunduğu sofa-i Hümâyûn adı verilen mermer teras ve çiçek bahçesine ulaşılır. Ayrı bir yapılanma gösteren Harem, Osmanlı sarayında hanedanın yaşadığı özel ve yasaklanmış yerdir. Harem, sultanların ailesi ile birlikte yaşadığı çok özel bir mekândır. Saray mimarisinin 16. yüzyıldan 19. yüzyıl başlarına kadar, çeşitli dönemlerin üslubunda örnekler içeren, mimarlık tarihi açısından son derece önemli bir komplekstir. Karmaşık bir yapıdır.

Babüssaade (Üçüncü Avlu’nun giriş kapısı)

‘’Harem-i Hümayun’’ olarak da adlandırılan Enderun Avlusu ya da Üçüncü Avlu, Padişah ve çok yakınlarının; günün geçirildiği Selamlık ile gecenin geçirildiği Harem bölümlerinden oluşmaktadır. Osmanlı Sultanlarının şahsi alanı olarak kabul edilen bu avluya girer girmez diğer avlulardan farklı olarak bir manzarayla, deyim yerindeyse, avluyu perdeleyen bir yapıyla karşılaşırız. Bu yapı padişahın kabul odası veya taht odası olarak nitelendirebileceğimiz Arz Odası’dır. 

Arz Odasının saray protokolündeki önemi, kabul törenlerinden ileri gelir. 15. yüzyılda padişahların resmikabul salonu olarak yapılan Arz Odası, günümüzdeki görünümünü 16. yüzyılda kazanmıştır. Padişahlar bu mekânda tahta otururlar; vezirleri, yabancı devlet elçilerini kabul ederler ve Divan-ı Hümayun’da alınan kararların arz edilmesine izin verirlerdi. Elçilerin getirdikleri hediyeler, kapının solundaki büyük pencere önüne yerleştirilirdi. 

Divan Meydanı’nı Enderun Avlusu’na bağlayan ‘’Anıtsal Kapı’’ Babüssaade’dir. Yani Saadet, Mutlulık Kapısı…15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan bu kapı, Sultanların saraydaki varlığını temsil eder. Kapının önünde tahta çıkış (cülus), biat(itaat), bayramlaşma, padişah kızlarının evlenme, sefere çıkma, ayak divanı ve cenaze törenleri yapılırdı. Padişah Evi’nin cümle kapısı olan Babüssaade’yi izinsiz geçmek ‘’Mutlak İktidar’’a yapılan en büyük hukuk ihlali sayılır ve idamla cezalandırılırdı. Padişahlar, törenlerin dışında kalan zamanlarda bu kapıyı kullanmazlardı.

Babüssaade, kubbeli ve revaklı yapısı ile önüne gelenlere Osmanlı Mimarisinin ihtişamını anlatır. Kubbe ve kubbeli yapılar Dünya mimarlık tarihinin vazgeçilmez simgesel ve işlevsel biçim düzenlerinden birisidir . Kubbeler, Orta Çağ ile Çağdaş yapı sistemlerinin ortaya çıkışı arasındaki yüzyıllar içinde, büyük mekân yapılarının örtü sistemlerini oluşturmuştur. Yapı içinde büyük kullanım alanları oluşturmak için kubbe ve yarım kubbelerden yararlanılmıştır. Bu tür yapılanmalar, ‘’Baldaken Formlu Yapı’’ olarak tanımlanır.

Babüssaade Kapısı da Baldaken formlu bir kapı olup, Bab-üs Sade Ağası denilen sorumlusunun denetiminde bulunurdu. Dünya mimarlık tarihinin vazgeçilmez simgesel ve işlevsel biçim düzenlerinden birisi olan kubbe ve kubbeli yapılar, Ortaçağ ile çağdaş yapı sistemlerinin ortaya çıkışı arasındaki yüzyıllar içinde büyük mekân yapılarının örtü sistemlerini oluşturmuştur. Bu tür yapılanmalar, ‘’Baldaken Formlu Yapı’’ olarak tanımlanmaktadır. Babüssaade Kapısı da Baldaken formlu bir kapı olup, Bab-üs Sade Ağası denilen sorumlusunun denetiminde bulunurdu.

Harem-i Hümayun (Enderun avlusu)

Babüssaade Kapısı’nı geçer geçmez karşımıza çıkan Arz Odasının; revaklara açılan ön cephede iki, arka cephede bir kapısı vardır. Revaklardaki süslemeler göz kamaştırıcı ve görkemlidir. Ön cephedeki ilk kapı ziyaretçiler içindir. Girişin sağındaki çeşme göz kamaştırıcı olup, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Kapının iki yanında yer alan çini panoların üzerindeki tuğra biçimli kabartma yazılar 1856 yılında konulmuştur. 

Yapının iç dekorasyonunu yenileyen Abdülmecid’i övmektedir. Kapının üzerindeki 1723 tarihli kabartmada ‘’Besmele’’vardır. Solda, demir parmaklıklı pencerenenin yanındaki Pişkeş Kapısı üzerinde de Sultan II. Mahmut hattı ile 1810 tarihli ‘’Hasbin Allah Venim-el vekil’’ yazılıdır. Arka taraftaki Padişah Kapısı üzerinde ise Sultan IV. Mustafa tuğrası ile sır kâtibinin bir kıt’ası vardır. 

Arz Odasının iç mekânındaki baldakin formundaki taht, Sultan III. Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Mücevher bezemeli tahtın lake süslemeli tavanında, bitkisel bezeme arasında, kudret sembolü olarak, ejder ve simurg/Zümrüdüanka kuşu mücadelesi tasvir edilmiştir. Törenlerde zengin bir şekilde döşenen tahtın, seraser/temeli ipek olan altın ve gümüş karışımı kumaş üzerine zümrüt ve yakutlu altın plakalar ve incilerle işlenmiş birkaç parçadan oluşan bir örtüsü vardır.  

Sarayın 9 000 m2 büyüklüğündeki bu avlusunun etrafındaki binaların inşaatı, Fatih devrinden itibaren, padişahların yaşamı için gerekli yapılar ile Enderun teşkilatının gerektirdiği koğuşlar, Camii, hamam gibi yapılardan oluşmuştur. Marmara cephesinde; Seferli Koğuşları, Enderun hayatında önemli bir yeri olan meşkhane, Enderun Mektebi ve büyük oda mescidi bulunmaktaydı. Bunları, hazine olarak kullanılan Fatih Köşkü izlerdi.

Enderun Hazinesi olarak bilinen Fatih Köşkü, Fatih Sultan Mehmet tarafından; çeşitli sanat eserlerini ve hazinesini barındıran, hamamlı bir seyir köşkü olarak yaptırılmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminden sonra da tümüyle hanedan hazinesi olarak kullanılmıştır. Üç oda ve Marmara manzarasına açık bir teras ve bodrum katından oluşan köşkün bütün odaları, Enderun Avlusuna anıtsal revaklarla bağlanır. Hanedanın sanat koleksiyonlarını, mücevherlerini, hatıra eşyalarını ve para hazinesini muhafaza etmek için kullanılan Fatih Köşkü, Topkapı Sarayı’nın müze olmasından itibaren de hazine eserlerinin sergi mekânı olarak kullanılmıştır.

Padişah hazinesinin ana kaynakları; hediyeler, saray sanatçılarının ürettiği eserler ve ganimetlerden oluşurdu. Günümüzde de Osmanlı hazinesinin teşhiri için kullanılan bu mekânlarda; değerli taşlarla süslenmiş sayısız eserler arasında Bayramlaşma-Cülus tahtı, İftariye tahtı, Sefer tahtı ve Nadir Şah Tahtı’nın yanı sıra Osmanlı Hükümdarlık sembolü olan askı ve sorguçlar, Topkapı Hançeri ve Kaşıkçı Elması en ünlü olanlarıdır.Enderun Avlusundaki en önemli yapılardan biri de Enderun Mektebi idi.  

Enderun Mektebi II. Murat tarafından kurulmuştur. Saray hizmetinde çalışacak görevlileri yetiştirmek maksadıyla kurulan bu okul, eğitim sistemi yönüyle kendinden önce kurulmuş bütün okullardan farklı bir yapıdadır. Bir saray mektebi olan Enderun, Fatih Sultan Mehmet döneminde hakiki kimliğine kavuşarak, devşirme mektebi hüviyetinden, mülki ve idari kadronun eğitimine de yönelmiştir. Enderun’un gelişmesi II. Beyazit, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi padişahlar zamanında da sürmüştür. Enderun Mektebi’ne “Devşirme Kanunu” ile öğrenci alınır, usulsüz çocuk kabul edilmezdi. Devşirme işinde her türlü yolsuzluğu önlemek üzere yine aynı kanunla alınan bir hayli tedbirler zinciri de bulunmaktaydı. 

Arz Odası’nın hemen arkasına düşen yerde, III. Ahmed Kütüphanesi ve müzenin idari bölümü bulunmaktadır. Eskiden, kilerler ve hazine koğuşları bulunurdu. Sultanların her türlü yemek ve ikram hizmetleri sağlanırdı. Enderun Avlusunun solunda, Haliç tarafında ise Mukaddes Emanetlerin saklandığı dört kubbeli Has Oda (Hırka-i Saadet Dairesi), Has Oda Koğuşu, Ağalar Camii, bulunmaktadır. Has Oda, Fatih Sultan Mehmet döneminde, padişahların Enderun Avlusundaki özel odaları/daireleri olarak yapılmıştır. İki katlı ve dörtlü mekân düzeni veren bir yapıdır. Girişteki ilk iki mekân, Şadırvanlı Sofa olarak adlandırılmaktadır. Sağdaki ilk oda, padişahlarla görüşmeye gelenlerin kabul edildikleri Arzhane’dir. Köşedeki ikinci oda ise Saltanat Tahtı’nın ve Hırka-i Saadet’in bulunduğu Has Oda’dır. Bu odada; Hz. Peygamber, ilk dört halife ve sahabelerine ait eserlerin bulunması nedeniyle, yapı, Mukaddes Emanetler Dairesi olarak anılmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi ile birlikte ‘’Hilafet’’ Abbasilerden Osmanlı Padişahlarına geçmiştir. Böylelikle; Hz. Peygamber ve sahabeleri, halifelerin eserlerinin büyük bir bölümü Osmanlıların eline geçmiş, Has Odada sergilenmiştir.

Kaynaklar:

1) Vikipedi(Özgür Ansiklepodi)

2) Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü

3) Müzedeki açıklama levhaları

 12,359 total views,  2 views today

Topkapı Sarayı Müzesi Divan Meydanı-İstanbul

 

Babüsselam (Selamlık kapısı)

Topkapı Sarayı Müzesinin giriş kapısıdır. 15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan Selamlık Kapısı, kuleleriyle, 15. yüzyıl kale kapılarına benzemektedir. Kapı üzerinde ‘’ Kelime-i Tevhid ‘’ yani ‘’ Allah’tan başka ilah yoktur. Hüküm, saltanat ve tüm yetkiler O’nundur.’’ Yazısı bulunmaktadır.

Topkapı Sarayı Alay Meydanı İstanbul

Altında Sultan II. Mahmut tuğrası, yanlarda da 1758 yılı onarımını belgeleyen yazıtlar ve Sultan III. Mustafa’nın tuğraları vardır. Bir hayli fotoğrafını çektiğim bu iki kuleli kapı, Topkapı Sarayının ve Osmanlı İmparatorluğunun görkeminin simgesi olmuştur. Kapının üzerindeki iki kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır. Bu kulelerin içinde, yabancı elçilerin saraya girmelerine izin verilinceye kadar misafir edildikleri Kapıcı başı Ağasının odaları bulunmaktaydı.

Kapı, ‘’ Bevvaban-ı Dergâh-ı âli ‘’ denilen görevlilerce korunurdu. Amirlerine de Kapıcı başı Ağası’’ denirdi. Yalnız padişahların atla geçebildiği bu kapının Divan Meydanına bakan cephesinde, rokoko tarzı süslemeleriyle dekore ettirilen geniş bir revak (sundurma ) bulunur. Rokoko tarzı; pastel renklerle, zarif kıvrımlı formlarla, hayal ürünü figürlerle, hem görsel hem de fiziksel olarak, tasasız bir havayla kendini belli eder. Rokoko sanatının özü ışıktır. Konu üzerine aşırı derecede ışıklı bölümler yerleştirilir ve bütün bir yapıt renk, etki ve duygu içerisinde ışıktır. Sanatçılar ince ayrıntılara özel bir dikkat göstermişlerdir. Renk hassasiyeti, dinamik kompozisyonlar ve ortamla ilgili süslemeler formun ayırıcı özellikleridir. 

Divan Meydanı

Selamlık Kapısından (Babüsselam) sonra ulaşılan Divan Meydanı, Adalet Meydanı olarak da biliniyor. Girişten itibaren meydanın bölümlerine ulaşan yollar hemen herkesin dikkat ve ilgisini çeker. En sağdaki yol saray mutfaklarına gidiyor. Osmanlının saray mutfakları günümüzde dünyanın en zengin çini koleksiyonlarından birisine ev sahipliği yapan sergi alanı işlevini görüyor. Ortadaki yol Babüssade’ye, onun solundaki üçüncü yol divanın toplandığı Kubbealtı’na, dördüncüsü Harem’in girişine ve en soldaki beşinci yol da sarayın ahırlarına gitmektedir.

Sultandan başka kimsenin at üzerinde giremediği Divan Meydanı olarak anılan ön avlu, yapılarıyla birlikte devlet yönetiminin zirvesi olan bir mekândır. O tarihlerde, bu avluda, hayvanların da gezebileceği bir bahçe düzenlemesi vardı. Avludaki eksenlerden ya da ana yollardan en önemlisi, Babüsselam’ı, karşıda sultanı temsil eden Babüssaade’ye birleştiren Babüssaade eksenidir. Padişah yolu olarak bilinmektedir. Babüsselam’ı Kubbealtı’na birleştiren eksen ise vezir yolu olarak anılmaktadır. 

Adalet Meydanı olarak bilinen sarayın bu ikinci avlusu, devlet yönetiminin gerçekleştiği, devletin temsil edildiği bir tören alanıdır aynı zamanda. Osmanlı Devletinde; şehzadelerin sünnet düğünleri, padişah kızlarının evlenmeleri,Padişah çocuklarının doğumları, yabancı elçilerin karşılanması, Yeniçerilerin maaşlarının dağıtımı ya da ulufe bu meydanda yapılırdı. Padişahların sefere çıkışları, padişahların ölümü, yeni padişahın tahta çıkışı ya da cülus, padişahların kılış kuşanmaları, sarayda bayramlaşmalar gibi çeşitli vesilelerle törenler düzenlenirdi. Cülus olarak bilinen Tahta çıkış, bayramlaşma, elçi kabulü, ulufe olarak bilinen yeniçeri maaşlarının dağıtıldığı görkemli bir tören alanıdır. Büyük bir ihtişam ve düzenle gerçekleşen bu törenlerle, devletin gücü ve zenginliği yabancı devlet elçilerine gösterilirdi. Bu törenlerden en önemli ve en görkemlisi ‘’Cülus’’ olarak bilinen tahta çıkma törenleridir.

Cülus ya da Tahta Çıkış Törenleri

Bu törenler, Padişah yolunun bitiminde, Adalet Meydanı’nı Enderun’a bağlayan ve Babüssaade olarak bilinen iç kapının önündeki revaklı alanda gerçekleştirilirdi. İlk kez 1481 yılında II. Beyazıt için düzenlenmişti. Son kez de 1918 yılında Sultan Vahdettin için gerçekleştirilmiştir. 350 yıllık bu süreçte ‘Cülus Protokolü’’ pek az değişikliğe uğramıştır. Törenler sosyal tarihin olduğu kadar, sanat ve kültür tarihinin de önemli olayları arasındadır. Biçimleri, nitelikleri ve uygulamaları açısından kendi tarihlerine ışık tutarlar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun saray teşkilatı, törenleri ve protokolü diğer Türk Devletleri geleneğinin bir devamıdır. Bu törenler, içinde bulunulan çağın dünya görünüşünü yansıttığı gibi, devletlerin özel karakterine de ışık tutmaktadır.Eski padişahın ölümü ile birlikte, buyruk ve atamaları geçersiz kalır.Cülus törenlerinin eksiksiz biçimde gerçekleştirilmesi devletin devamlılığının güvencesi olarak görülüyordu.  Cülus törenleri protokolünün bölümleri arasında; önceki padişahın ölümünün duyurulması, ülke çapında dualar edilmesi, biat, bahşiş dağıtımı, kılıç ve valide alayları bulunurdu.Yeni padişahın görkemli bir törenle tahta çıkmasının ardından ölen padişahın cenaze alayı yapılır, bir gün sonra ise yeni padişahın annesi, valide alayı ile saraya getirilirdi. 

Padişahların tahta çıkışlarını takip eden birkaç gün içinde kılıç kuşanma merasimi yapılırdı. Osmanlı padişahları, İstanbul’un fethinden sonra, Eyüp semtindeki Halit İbn-i Zeyd Ebu Eyüp-i Ensari’nin türbesinde kılıç kuşanmaları bir kanun haline getirilmişti. Kuşanılan kılıçlar arasında Halit İbn-i Velit, Hazreti Ömer, Osman Gazi ve Yavuz Sultan Selim kılıçları bulunurdu. Geleneğe ve kanunla düzenlenmiş protokole göre, tahta çıkmış olan padişah kayıkla Eyüp semtine gelir, vezirler ve devlet adamları Cülus yolu olarak bilinen yolun başında kendisini selamlar, kendisi ise binek taşından atına binerek Eyüp Sultan Hazretleri’ni ziyaret ederdi. Padişahın bir işareti üzerine de Şeyhülislam gelip, beline dört halifeye ait kılıçlardan birini kuşatırdı.

Adalet Kulesi ve Kubbealtı

İkinci avlunun kuzey-batı köşesinde Adalet Kulesi bulunur. Bu kuleye vezir yolu ile ulaşılır. Meydana adını veren ve gövdesi Fatih döneminden kalan Adalet Kulesi altındaki üç kubbeli ve revaklı Divan-ı Hümayun imparatorluğun yönetim merkezi olarak da bilinir. Kalem ve defterhane bölümlerinden oluşan Divan-ı Hümayun, haftada dört gün sadrazam ve vezirlerle, devlet işlerin karara bağlandığı resmi mekândır.  Sultan Süleyman’ın emri ile Mimarbaşı Alaeddin tarafından yapılmıştır.

Yapının, kubbeli üç odasından ikisi, önündeki revaklara ve avluya açılır. İlk oda ya da mekân, divan toplantılarının yapıldığı Kubbealtı, müzakere salonudur. Toplantıların bazılarına Divan Üyeleri, Sadrazam ve Kubbealtı Vezirleri, Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri katılırlar, devlet işlerini görüşüp sultana arz etmek üzere, karara bağlarlardı. Önemli toplantılara Şeyhül İslam da katılırdı. Ayrıca yabancı elçiler kabul edilir, padişah kızlarının nikâhları kıyılırdı. Bütün bu toplantılar, düzenli ve zengin bir protokol düzeni içinde gerçekleştirilir, devletin gücü ve itibarı göz önüne alınırdı.

Divan-ı Hümayun’un sağında da Dış Hazine bulunmaktadır. Osmanlı Devleti maliyesindeki iki büyük hazineden biri olan Dış Hazine, bütün devlet gelirlerini toplayıp, yasalar çerçevesinde harcaması yapılan Divan_ı Hümayun Hazinesidir. İdaresi ve sorumluluğu Sadrazama aitti. Sadrazam tarafından kullanılabilen ve Devletin resmi hazinesini depolamak için yapılan Dış Hazine’den ayrıca yeniçerilere üç ayda bir ulufe ya da maaş dağıtılır ve bunun için de yabancı elçilerin bulunduğu görkemli törenler yapılırdı. 

Hazine-i Hassa olarak bilinen Enderun Hazinesi, özel kanunlarla toplanan gelirlerden oluşuyordu. Bir bakıma ihtiyat ya da destek hazinesi olarak da bilinir. Hazinedar başı emrinde bulunan bu hazine, ihtiyaç halinde dış hazineye yardım ederdi. Her iki hazine de padişaha bağlıydı. Günümüzde, Dış hazine bölümünde silah koleksiyonu bulunmaktadır. Çok kubbeli ve masif duvarlı Dış Hazine, Saray müzeye dönüştürüldükten sonra; erken İslam döneminden 20. yüzyıl başlarına kadar olan döneme ait silahların sergilenmesine ayrılmış.Koleksiyonda İslam, Türk ve Orta Doğu’ya özgün silahlar da bulunmaktadır. 

Kubbealtı, Harem dairesine; Haliç yönündeki küçük ve önemsenmeyen ‘’Arabalar Kapısı’’ ile bağlanmaktadır. Arabalar Kapısı’ndan, meydanın Haliç tarafındaki revakların arkasında, önemli işlevsel bir yapı grubu da Baltacılar Koğuşu’dur. Baltacılar Ocağı’nın bireylerinin kaldığı koğuşlarda; yatakhaneler, çocuk odaları, hamam ve içindeki mescit ile bir bütün oluştururdu. Baltacılar Ocağı, 15. yüzyılda, seferlerde ordunun yolunu açmak için kurulmuş. Barış zamanlarında da teşrifatçılık yapmak, eşya taşımak, Harem ve Selamlık bölümlerinde temizlik yapmakla görevli kılınmışlardır.

Mutfaklar ve sergi salonları

Kubbealtı’nın tam karşısında, avlunun Marmara Denizi’ne cepheli kanadında, onlarca metre uzanan revakların arkasında anıtsal mutfak yapıları yer alırdı. Günümüzde saray arşivi ve kumaş deposu olarak kullanılan bu anıtsal yapılar; Yağhane, kiler, Aşçılar Mescidi ve bacaların oluşturduğu görkemli cephesiyle, saraya ayrı bir ihtişam kazandıran mutfaklardır. Harem, sadrazam ve Enderun halkıyla birlikte, günde ortalama beş bin kişiye sürekli yemek verilirdi. 

Bu cephede; Çin ve Japon Porselenleri bölümü sergi salonu, Bakır ve Mutfak eşyaları sergi salonu, İstanbul Cam ve Porselenleri sergi salonu, Sami Özgiritli  Koleksiyonu sergi salonu, Osmanlı Gümüşleri ve Avrupa Porselenleri sergi salonu, Saray Arşivi, Osmanlı Saray Kumaşları deposu, Aşçılar Mescidi ve Atelyeler yer almaktadır. Osmanlı Sarayında itibar görmüş, sürekli ithal edilmiş ya da hediye olarak gelmiş, Çin ve Japon seramik sanatının bu nadide ürünleri bu yapılarda sergilenmektedir. Mutfakların helvahane ve şerbethane bölümlerinde ise Türk mutfak eşyalarıyla Osmanlı Yıldız porselenleri ve cam eserleri sergilenmektedir. Mutfakların bulunduğu bölüme, avlu revaklarında bulunan üç kapıdan girilir. Bu kapılar; Kiler-i Amire(aşağı mutfak), Has mutfak ve Helvahane kapılarıdır. Saray mutfakları; Has Mutfak, Enderun, Harem, Kubbealtı ve Birun(dış) mutfakları, Şerbethane, Helvahane, Yağhane, Kiler ve koğuş yapılarından oluşurdu.

Osmanlı Saraylarının iç teşkilatı olan Enderun ve Enderun Avlusunu bir sonraki yazı dizimizde tanımaya çalışalım.

Kaynaklar:

1) Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2) TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı

3) www.kultur.gov.tr

 14,366 total views,  4 views today

Topkapı Sarayı’na Genel Bakış

 

Topkapı Saray-Müzesi Dünyanın en ilginç ve etkileyici mekânlarından biridir. Günümüzde ziyaret ettiğimiz saray bir yapılar topluluğu olup, saraydan çok, kendi içyapısıyla küçük bir şehirdir adeta… Fatih Sultan Mehmet ilk sarayını Beyazıt semtinde yaptırmış. Eski Saray anlamında Saray-ı Atik denmiş. Yeni saray, Saray Burnu’nun her iki cephesinden görülecek şekilde yapılandırılmış. Haliç, Karaköy, Üsküdar ve Marmara Denizi’nden bakınca son derece ihtişamlı görünen bu Yeni Saray’a Saray-ı Amire denmiş. Biz Yeni Saray’ı tanımak ve tanıtmak istiyoruz.      

Topkapı Sarayı Panoramik

Topkapı Sarayı Panoramik

Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıllık tarihinin 400 yılı boyunca devletin idare merkezi ve padişahların aileleriyle yaşadığı bir mekân olan Topkapı sarayını tanımak, biraz da imparatorluğu tanımak anlamına geliyor. Neredeyse 2 000 yıllık anıtsal yapıların çevresinde yer aldığı Sultanahmet Meydanı’ndan Ayasofya’yı geçip, Topkapı Sarayı’na yaklaşıldığında,  ziyaretçileri ilk karşılayan yapılar saray surları ve surlar önündeki III. Ahmet Çeşmesi’dir.

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle III. Ahmed tarafından, Perayton isimli bir Bizans çeşmesinin yerine inşa ettirilen en güzel meydan çeşmelerinden biridir. Çeşmenin yapım tarihi 1729’dur. Mimar Ahmet Ağa tarafından yapılmıştır. Türk rokoko tarzının en güzel örneklerinden biridir. Çeşme köşeleri yumuşatılmış dikdörtgen bir plandadır. Köşelerde sebiller bulunan çeşme üzeri ahşap saçaklı bir çatı ile kapatılmıştır. Üst örtüde dıştan görülebilen kubbeler sadece görünüm amacı ile yapılmıştır.

III. Ahmed Çeşmesi-Topkapı Sarayı-İstanbul

III. Ahmed Çeşmesi-Topkapı Sarayı-İstanbul

On dört kıtalık Kayseri ve Halep kadısı şair Seyyit Hüseyin Vehbi bin Ahmet’e ait kaside, sebillerin ve her kenarda bulunan çeşmelerin üzerine talik hatla yazılmıştır. Hattat padişahlardan biri olan III. Ahmed, Topkapı Sarayı giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun önündeki çeşme ile Üsküdar Meydanı’nda yaptırdığı çeşmeler üzerindeki hatları kendi yazmıştır. Üstte mukarnaslı bir kuşak, onun üzerinde de çini bir kuşak yer alır. Bu çiniler hem klasik motifleri hem de lale ve akantüs yaprakları gibi Avrupai motifleri ihtiva eder.

Çeşmeyi geride bırakarak sarayın ana giriş kapısı olan ve Bab-ı Hümayun olarak bilinen Saltanat Kapısı’na doğru yürüyelim. Topkapı Sarayı, kara tarafında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Sur-u Sultani, deniz tarafında ise Bizans surlarıyla kentten ayrılmıştır. Çok sayıda kara ve deniz kapıları ile sarayın içinde, değişik işlevleri olan kapıları bulunuyor. Birçoğu kapanmış olan bu kapıların dışında, anıtsal giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun için ilk izlenim, Topkapı’daki yapılanmanın, Kale-Saray yapılanması olduğu biçimindedir.

Yüzyıllar boyunca, her türlü görkem ve protokolün yaşandığı Osmanlının sağlam bir devlet anlayışı ve işlevsel sadeliğinin mekâna yansıması, daha kapıda başlamış bulunuyor. Sarayı kentten ayıran sarayın yapımı ile birlikte, Sultan Mehmed tarafından yaptırılan ve şehri Alay Meydanına/Birinci Avluya bağlayan görkemli bir kapıdır. Bab-ı Hümayun ya da Saltanat Kapısı Osmanlı Döneminde sabah ezanıyla açılır, yatsı ezanıyla kapatılırmış. Kapının üzerinde II. Mehmed’in tuğrası ile Sultan Abdülaziz tarafından 1867’de yeniden inşa edildiğine dair bir kitabe bulunmaktadır.

Şehirden, Alay Meydanına girerken, kafamızı kaldırıp yukarı baktığımızda, kapının üzerine yazılmış bir yazıt /kitabe bütün ziyaretçilerin dikkatini çeker. 1478 yılında Ali bin Yahya tarafından yazıldığı söylenen bu yazıtta şöyle yazmaktadır.  ‘’ Bu mübarek kale, Allah’ın desteği ve rızası ile güvenliği sağlamak maksadıyla; karaların padişahı ve denizlerin hakanı, insanların ve cinlerin üzerinde Allah’ın gölgesi, Doğuda ve Batıda Allah’ın yardımcısı, su ve toprağın kahramanı, Kostantiniyye’nin fatihi ve fethin babası olan Sultan Mehmed Han’ın emriyle imar ve inşa edildi.’’  Denmektedir.

Ayrıca, Bab-ı Hümayun ‘un üzerinde, simetrik yazı ile Hicr Suresinin 45. ve 48. ayetleri yazılıdır. Bu yazılar, hat sanatı ve saltanat kavramı bakımından son derece önemlidir. Kapının diğer yüzünde ise Sultan Aziz’in tuğrasının üzerinde Saff Suresinin 13. ayetinden ‘’Ya Muhammed, Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek bir zafer! Müminlere bunları müjdele.’’ İfadesi yer almaktadır. Bu ayet, aynı zamanda, savaşlarda mehter takımının hücumdan önce okuduğu ayettir.

Şimdi Saltanat kapısından Birinci Avlu ’ya girelim. Bu avluya Alay Meydanı da deniliyor. Sarayın halka açık olan tek bölümüydü. Çeşitli alay ve törenlerin gerçekleştiği bu avlu çok büyük olup, Saltanat kapısını Bab-üs Selam olarak bilinen Selamlık kapısına bağlayan 300 metrelik ağaçlıklı bir yola sahiptir. Halka açık törenler burada düzenlenirdi. Elçi Alayları, Beşik Alayları, Valide Sultan Alayları ve törenler burada yapılırmış.

İstanbul Aya İrini Kilisesi

İstanbul Alay Meydanı

Avluya girdiğimizde sol tarafımızdaki ilk bina eski karakol binası, sonra Aya İrini Kilisesi ve Darphane-i Amire binası kendini gösterir. Ağaçlıklı yolda saraya doğru yüründüğünde, ileride sağda, önce bilet gişelerine sonra da Cellat Çeşmesi’ne ulaşılıyor. İdam cezasının olmadığı ülkemizde, Osmanlı Döneminde idamlar adam asmak, kelle kesmek ve adam boğmak biçiminde infaz edilirmiş. Kutsal kabul edilen hanedana ait olanların kanlarının yere akmaması için boğma yöntemi kullanılırken, sadrazam ve vezirlerle önemli kişilerin infazı Cellat Çeşmesi’nde kılıçla boynu vurularak, halktan olanlarla adi suçluların infazı ise Sultanahmet Meydanı’nda asılarak yapılırmış.

Cellat Çeşmesinden ayrılarak ağaçlı yola dönelim ve kale kapısına benzeyen Orta Kapıya bakalım. Alay Meydanı olarak bilinen birinci avluyu, ikinci avlu olarak bilinen Adalet Meydanı’na bağlayan kapı Bab-üs selam olup, Selamlık Kapısı ve Orta Kapı olarak da bilinmektedir. Bu kapıdan girenlerin yerlere kadar eğilerek selam verme zorunluluğu varmış. Bu nedenle Bab-üs selam kapısı deniyormuş. Divan Meydanı’na girişi sağlayan bu kapının, biri dış avluya diğeri iç avluya açılan iki büyük kapı arasındaki alana ‘’Kapı Arası’’ deniyormuş. Bab-üs selam günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’ne giriş kapısı olarak kullanılıyor. Bu kapıdan girebilmek için müze kartınızın olması ya da bilet almış olmanız gerekiyor.

15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan Selamlık Kapısı, kuleleriyle, 15. yüzyıl kale kapılarına benzemektedir. Kapı üzerinde ‘’ Kelime-i Tevhid ‘’ yani ‘’ Allah’tan başka ilah yoktur. Hüküm, saltanat ve tüm yetkiler O’nundur.’’ Yazısı bulunmaktadır. Altında Sultan II. Mahmut tuğrası, yanlarda da 1758 yılı onarımını belgeleyen yazıtlar ve Sultan III. Mustafa’nın tuğraları vardır. Bu iki kuleli kapı, Topkapı Sarayının ve Osmanlı İmparatorluğunun görkeminin simgesi olmuştur. Kapının üzerindeki iki kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır.

Selamlık Kapısından (Bab-üs selam) sonra ulaşılan Divan Meydanı, Adalet Meydanı olarak da biliniyor. Girişten itibaren meydanın bölümlerine ulaşan yollar hemen herkesin dikkat ve ilgisini çeker. En sağdaki yol saray mutfaklarına gidiyor. Osmanlının saray mutfakları günümüzde dünyanın en zengin çini koleksiyonlarından birisine ev sahipliği yapan sergi alanı işlevini görüyor. Ortadaki yol Bab-üs Sade’ye, onun solundaki üçüncü yol divanın toplandığı Kubbealtı’na, dördüncüsü Harem’in girişine ve en soldaki beşinci yol da sarayın ahırlarına gitmektedir.

Sultandan başka kimsenin at üzerinde giremediği, Divan Meydanı ya da ön avlu, yapılarıyla birlikte devlet yönetiminin zirvesi olan bir mekândır. Devlet yönetiminin gerçekleştiği, devletin temsil edildiği bir tören alanıdır aynı zamanda. Başta Cülus olmak üzere büyük ve ihtişamlı törenlerin yapıldığı avludur Divan Meydanı. Padişahın gözünün herkesin üzerinde olduğunu simgeleyen Adalet Kulesi ile Kubbealtı ve yanındaki Dış Hazine binası da buradadır. Divan, devletin Yargı ve Yasama ile ilgili üst kurumudur.

Enderun Avlusuna girişi sağlayan anıtsal kapı Bab-üs Sade’nin önü Tahta çıkış (cülus), bayramlaşma, elçi kabulü, yeniçeri maaşlarının (ulufenin) dağıtıldığı görkemli bir tören alanıdır. Büyük bir ihtişam ve düzenle gerçekleşen bu törenlerle, devletin gücü ve zenginliği yabancı devlet elçilerine gösterilirdi. 15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan bu kapı, Sultanların saraydaki varlığını temsil ederdi. Padişah Evi’nin cümle kapısı olan Bab-üs Sade’yi izinsiz geçmek ‘’Mutlak İktidar’’a yapılan en büyük hukuk ihlali sayılır ve idamla cezalandırılırdı. Padişahlar, törenlerin dışında kalan zamanlarda bu kapıyı kullanmazlardı.

Enderun avlusu, sultanların saraydaki varlığını temsil eder. Kapıdan girildiğinde karşımıza önce Arz Odası çıkar. Enderun Avlusu herkesin giremeyeceği bir alan olduğundan, avlunun iç tarafının görünmesi istenmemiştir. Divan Üyeleri, Divan toplantılarında alınan kararları uygulayabilmek için padişaha Arz Odasında arz ederlermiş. Üçüncü Avlu olarak da bilinen Enderun’da padişahın özel mekânları dışında III. Ahmed Kütüphanesi, çeşme, Enderun teşkilatının koğuşları, cami ve hamam gibi yapılar bulunmaktadır.

Topkapı Sarayının kuruluşundan önce de var olan Enderun sarayın ‘’Özel Eğitim Okulu’’ olarak kabul ediliyor. Buradaki eğitim 19. Yüzyıla kadar sürmüş. Ortalama 5 yıl süren eğitimden sonra burada yetiştirilen devşirmeler, Haremde eğitilmiş kızlardan biriyle evlendirilirmiş. Böylelikle, vezir ve sadrazamlığa kadar gidecek bir yolculuk başlarmış.

Arz Odasının karşısında Kiler Koğuşu, sağ tarafında Hazine Koğuşu ve sol tarafında da Hırka-i Saadet gibi kutsal emanetlerin saklandığı Hasoda yer almaktadır. Hasoda’nın tam karşısına düşen sağ tarafta, Marmara Denizi’ne hâkim konumda Fatih Köşkü bulunmaktadır.

Saraydaki sultanların varlığını temsil eden Enderun, Sarayın padişah için oluşturulan iç işleyişinin selamlık bölümünü oluşturmaktadır. Selamlık olarak da adlandırılan bu bölümden hem Hare’me, hem de Dördüncü Avluya geçmek mümkünmüş. Avludaki Ağalar Cami ile Küçük Oda Koğuşu arasında 19. yüzyıl sonuna kadar küçük bir iç avlu olduğu bilinmektedir. Bu avludan Kuşhane kapısıyla Harem’e geçilirmiş. Günümüzde Harem Dairesi çıkışı olarak kullanılan kapının yanındaki mevcut Kuşhane, üst üste iki odadan meydana gelmektedir. Harem bölümüne geçemeyeceğimize göre Dördüncü Avlu olarak bilinen Sofa-i Hümayun bölümüne geçebiliriz artık. Fatih Köşkü ile Hasoda arasında yer alan binalar arasından geçerek bu bölgeye ulaşıyoruz. Artık yalnız Sultana ait özel alandayız.

Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451–1481)şekillenen koğuşlar ve padişaha ait yapıları içeren avlu ile padişaha ait köşklerin bulunduğu bu mekân; Padişah Avlusu ya da Sofa-i Hümayun olarak bilinir. Sol tarafımızda, Haliç’e bakan tarafta, Revan Köşkü, Kameriye Köşkü ve Bağdat Köşkü ile alt tarafta lale bahçesi bulunmaktadır. Lale Bahçesi bünyesinde de Hekimbaşı Odası ve Sofa Köşkleri bulunur. Sağ tarafta ise Sofa Camisi ile Marmara Denizi’ne bakan Mecidiye Köşkü bulunur. Mecidiye Köşkü’nün alt katı ise Marmara Denizi’ne hâkim konumda bir restoran yer alır.

Dördüncü Avlu olan Sofa-i Hümayundan Harem’e giriş yok. Divan Meydanı’na geri dönerek bilet almalıyız. Harem için ayrı bilet uygulaması olup, Müze kartınız burada geçerli değildir. Girilmesi yasak olan yer anlamına gelen Harem’e, tarihi boyunca hekim dışında giren olmadığı, kadınları tam olarak kimsenin göremediği anlatılıyor. 16. yüzyılda kurularak genişleyen Harem Dairesinin pencereleri, büyülü ve görkemli bir manzarası olan Haliç’e bakıyor. Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eski yapıların yenilenmeleriyle Harem, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış.

Dış harem ve İç harem olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Gazeteci ve sinema yazarı Burçak Evren kitaplarında Harem’i şöyle anlatmaktadır. ‘’ Harem dört büyük avlu çevresinde yapılanan yaklaşık 400 odadan meydana gelen bir hapishane görünümündedir. 1578 ile 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar devamlı eklemelerle genişletilmiş. Gereksinmelere göre her defasında yeni odalar yapılmış. Haremin en önemli yeri Hünkâr Sofrasıdır.  16. Yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.’’

Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eskilerin yenilenmeleriyle saray, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış. Kazandığı görkem ve işlevselliği ile de Osmanlı devlet Kurumsallaşmasının bir yansıması olmuş. Osmanlı Saray Protokol ve Hiyerarşisinin zamanla kazandığı görkem ve çoklu işlevsellik Topkapı sarayının mimarisine de yansımış. Bu uygulamayı, iç içe geçmiş kapı ve meydanlara ulaştıkça daha iyi hissediyoruz.

Haremden ayrıldıktan sonra, vaktiniz ve dermanınız kalmış ise, Alay Meydanına döndükten sonra ağaçlı yolun sağındaki Osman Hamdi Bey Yokuşu’na girmelisiniz. Aşağı doğru yürürken sol tarafta Osmanlıdaki para basımı, altın ve gümüş eşya, sikke ve mücevherat imalathanesi olan Darphane-i Amire bulunmaktadır. Sağ tarafımızda ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde; İstanbul Eski Eserler Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Çini Müzesi yer almaktadır. Yokuştan inmeyi sürdürürsek Topkapı Sarayı’nın Gül Bahçesi olan Gülhane ile çıkışında, sağda Alay Köşkü kendini gösterir.

En iyisi Osman Hamdi Bey Yokuşu çevresinde yer alan tarihi eserleri ve müzeleri bir başka gün gezmelisiniz diyorum. Ben öyle yaptım. Sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesindekileri gezmek için haftalarımı harcadım…

Kaynaklar:

1)      Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2)      Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü

3)      Müzedeki açıklama levhaları

 5,415 total views,  4 views today