Topkapı Sarayı’na Genel Bakış

 

Topkapı Saray-Müzesi Dünyanın en ilginç ve etkileyici mekânlarından biridir. Günümüzde ziyaret ettiğimiz saray bir yapılar topluluğu olup, saraydan çok, kendi içyapısıyla küçük bir şehirdir adeta… Fatih Sultan Mehmet ilk sarayını Beyazıt semtinde yaptırmış. Eski Saray anlamında Saray-ı Atik denmiş. Yeni saray, Saray Burnu’nun her iki cephesinden görülecek şekilde yapılandırılmış. Haliç, Karaköy, Üsküdar ve Marmara Denizi’nden bakınca son derece ihtişamlı görünen bu Yeni Saray’a Saray-ı Amire denmiş. Biz Yeni Saray’ı tanımak ve tanıtmak istiyoruz.      

Topkapı Sarayı Panoramik

Topkapı Sarayı Panoramik

Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıllık tarihinin 400 yılı boyunca devletin idare merkezi ve padişahların aileleriyle yaşadığı bir mekân olan Topkapı sarayını tanımak, biraz da imparatorluğu tanımak anlamına geliyor. Neredeyse 2 000 yıllık anıtsal yapıların çevresinde yer aldığı Sultanahmet Meydanı’ndan Ayasofya’yı geçip, Topkapı Sarayı’na yaklaşıldığında,  ziyaretçileri ilk karşılayan yapılar saray surları ve surlar önündeki III. Ahmet Çeşmesi’dir.

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle III. Ahmed tarafından, Perayton isimli bir Bizans çeşmesinin yerine inşa ettirilen en güzel meydan çeşmelerinden biridir. Çeşmenin yapım tarihi 1729’dur. Mimar Ahmet Ağa tarafından yapılmıştır. Türk rokoko tarzının en güzel örneklerinden biridir. Çeşme köşeleri yumuşatılmış dikdörtgen bir plandadır. Köşelerde sebiller bulunan çeşme üzeri ahşap saçaklı bir çatı ile kapatılmıştır. Üst örtüde dıştan görülebilen kubbeler sadece görünüm amacı ile yapılmıştır.

III. Ahmed Çeşmesi-Topkapı Sarayı-İstanbul

III. Ahmed Çeşmesi-Topkapı Sarayı-İstanbul

On dört kıtalık Kayseri ve Halep kadısı şair Seyyit Hüseyin Vehbi bin Ahmet’e ait kaside, sebillerin ve her kenarda bulunan çeşmelerin üzerine talik hatla yazılmıştır. Hattat padişahlardan biri olan III. Ahmed, Topkapı Sarayı giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun önündeki çeşme ile Üsküdar Meydanı’nda yaptırdığı çeşmeler üzerindeki hatları kendi yazmıştır. Üstte mukarnaslı bir kuşak, onun üzerinde de çini bir kuşak yer alır. Bu çiniler hem klasik motifleri hem de lale ve akantüs yaprakları gibi Avrupai motifleri ihtiva eder.

Çeşmeyi geride bırakarak sarayın ana giriş kapısı olan ve Bab-ı Hümayun olarak bilinen Saltanat Kapısı’na doğru yürüyelim. Topkapı Sarayı, kara tarafında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Sur-u Sultani, deniz tarafında ise Bizans surlarıyla kentten ayrılmıştır. Çok sayıda kara ve deniz kapıları ile sarayın içinde, değişik işlevleri olan kapıları bulunuyor. Birçoğu kapanmış olan bu kapıların dışında, anıtsal giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun için ilk izlenim, Topkapı’daki yapılanmanın, Kale-Saray yapılanması olduğu biçimindedir.

Yüzyıllar boyunca, her türlü görkem ve protokolün yaşandığı Osmanlının sağlam bir devlet anlayışı ve işlevsel sadeliğinin mekâna yansıması, daha kapıda başlamış bulunuyor. Sarayı kentten ayıran sarayın yapımı ile birlikte, Sultan Mehmed tarafından yaptırılan ve şehri Alay Meydanına/Birinci Avluya bağlayan görkemli bir kapıdır. Bab-ı Hümayun ya da Saltanat Kapısı Osmanlı Döneminde sabah ezanıyla açılır, yatsı ezanıyla kapatılırmış. Kapının üzerinde II. Mehmed’in tuğrası ile Sultan Abdülaziz tarafından 1867’de yeniden inşa edildiğine dair bir kitabe bulunmaktadır.

Şehirden, Alay Meydanına girerken, kafamızı kaldırıp yukarı baktığımızda, kapının üzerine yazılmış bir yazıt /kitabe bütün ziyaretçilerin dikkatini çeker. 1478 yılında Ali bin Yahya tarafından yazıldığı söylenen bu yazıtta şöyle yazmaktadır.  ‘’ Bu mübarek kale, Allah’ın desteği ve rızası ile güvenliği sağlamak maksadıyla; karaların padişahı ve denizlerin hakanı, insanların ve cinlerin üzerinde Allah’ın gölgesi, Doğuda ve Batıda Allah’ın yardımcısı, su ve toprağın kahramanı, Kostantiniyye’nin fatihi ve fethin babası olan Sultan Mehmed Han’ın emriyle imar ve inşa edildi.’’  Denmektedir.

Ayrıca, Bab-ı Hümayun ‘un üzerinde, simetrik yazı ile Hicr Suresinin 45. ve 48. ayetleri yazılıdır. Bu yazılar, hat sanatı ve saltanat kavramı bakımından son derece önemlidir. Kapının diğer yüzünde ise Sultan Aziz’in tuğrasının üzerinde Saff Suresinin 13. ayetinden ‘’Ya Muhammed, Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek bir zafer! Müminlere bunları müjdele.’’ İfadesi yer almaktadır. Bu ayet, aynı zamanda, savaşlarda mehter takımının hücumdan önce okuduğu ayettir.

Şimdi Saltanat kapısından Birinci Avlu ’ya girelim. Bu avluya Alay Meydanı da deniliyor. Sarayın halka açık olan tek bölümüydü. Çeşitli alay ve törenlerin gerçekleştiği bu avlu çok büyük olup, Saltanat kapısını Bab-üs Selam olarak bilinen Selamlık kapısına bağlayan 300 metrelik ağaçlıklı bir yola sahiptir. Halka açık törenler burada düzenlenirdi. Elçi Alayları, Beşik Alayları, Valide Sultan Alayları ve törenler burada yapılırmış.

İstanbul Aya İrini Kilisesi

İstanbul Alay Meydanı

Avluya girdiğimizde sol tarafımızdaki ilk bina eski karakol binası, sonra Aya İrini Kilisesi ve Darphane-i Amire binası kendini gösterir. Ağaçlıklı yolda saraya doğru yüründüğünde, ileride sağda, önce bilet gişelerine sonra da Cellat Çeşmesi’ne ulaşılıyor. İdam cezasının olmadığı ülkemizde, Osmanlı Döneminde idamlar adam asmak, kelle kesmek ve adam boğmak biçiminde infaz edilirmiş. Kutsal kabul edilen hanedana ait olanların kanlarının yere akmaması için boğma yöntemi kullanılırken, sadrazam ve vezirlerle önemli kişilerin infazı Cellat Çeşmesi’nde kılıçla boynu vurularak, halktan olanlarla adi suçluların infazı ise Sultanahmet Meydanı’nda asılarak yapılırmış.

Cellat Çeşmesinden ayrılarak ağaçlı yola dönelim ve kale kapısına benzeyen Orta Kapıya bakalım. Alay Meydanı olarak bilinen birinci avluyu, ikinci avlu olarak bilinen Adalet Meydanı’na bağlayan kapı Bab-üs selam olup, Selamlık Kapısı ve Orta Kapı olarak da bilinmektedir. Bu kapıdan girenlerin yerlere kadar eğilerek selam verme zorunluluğu varmış. Bu nedenle Bab-üs selam kapısı deniyormuş. Divan Meydanı’na girişi sağlayan bu kapının, biri dış avluya diğeri iç avluya açılan iki büyük kapı arasındaki alana ‘’Kapı Arası’’ deniyormuş. Bab-üs selam günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’ne giriş kapısı olarak kullanılıyor. Bu kapıdan girebilmek için müze kartınızın olması ya da bilet almış olmanız gerekiyor.

15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan Selamlık Kapısı, kuleleriyle, 15. yüzyıl kale kapılarına benzemektedir. Kapı üzerinde ‘’ Kelime-i Tevhid ‘’ yani ‘’ Allah’tan başka ilah yoktur. Hüküm, saltanat ve tüm yetkiler O’nundur.’’ Yazısı bulunmaktadır. Altında Sultan II. Mahmut tuğrası, yanlarda da 1758 yılı onarımını belgeleyen yazıtlar ve Sultan III. Mustafa’nın tuğraları vardır. Bu iki kuleli kapı, Topkapı Sarayının ve Osmanlı İmparatorluğunun görkeminin simgesi olmuştur. Kapının üzerindeki iki kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır.

Selamlık Kapısından (Bab-üs selam) sonra ulaşılan Divan Meydanı, Adalet Meydanı olarak da biliniyor. Girişten itibaren meydanın bölümlerine ulaşan yollar hemen herkesin dikkat ve ilgisini çeker. En sağdaki yol saray mutfaklarına gidiyor. Osmanlının saray mutfakları günümüzde dünyanın en zengin çini koleksiyonlarından birisine ev sahipliği yapan sergi alanı işlevini görüyor. Ortadaki yol Bab-üs Sade’ye, onun solundaki üçüncü yol divanın toplandığı Kubbealtı’na, dördüncüsü Harem’in girişine ve en soldaki beşinci yol da sarayın ahırlarına gitmektedir.

Sultandan başka kimsenin at üzerinde giremediği, Divan Meydanı ya da ön avlu, yapılarıyla birlikte devlet yönetiminin zirvesi olan bir mekândır. Devlet yönetiminin gerçekleştiği, devletin temsil edildiği bir tören alanıdır aynı zamanda. Başta Cülus olmak üzere büyük ve ihtişamlı törenlerin yapıldığı avludur Divan Meydanı. Padişahın gözünün herkesin üzerinde olduğunu simgeleyen Adalet Kulesi ile Kubbealtı ve yanındaki Dış Hazine binası da buradadır. Divan, devletin Yargı ve Yasama ile ilgili üst kurumudur.

Enderun Avlusuna girişi sağlayan anıtsal kapı Bab-üs Sade’nin önü Tahta çıkış (cülus), bayramlaşma, elçi kabulü, yeniçeri maaşlarının (ulufenin) dağıtıldığı görkemli bir tören alanıdır. Büyük bir ihtişam ve düzenle gerçekleşen bu törenlerle, devletin gücü ve zenginliği yabancı devlet elçilerine gösterilirdi. 15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan bu kapı, Sultanların saraydaki varlığını temsil ederdi. Padişah Evi’nin cümle kapısı olan Bab-üs Sade’yi izinsiz geçmek ‘’Mutlak İktidar’’a yapılan en büyük hukuk ihlali sayılır ve idamla cezalandırılırdı. Padişahlar, törenlerin dışında kalan zamanlarda bu kapıyı kullanmazlardı.

Enderun avlusu, sultanların saraydaki varlığını temsil eder. Kapıdan girildiğinde karşımıza önce Arz Odası çıkar. Enderun Avlusu herkesin giremeyeceği bir alan olduğundan, avlunun iç tarafının görünmesi istenmemiştir. Divan Üyeleri, Divan toplantılarında alınan kararları uygulayabilmek için padişaha Arz Odasında arz ederlermiş. Üçüncü Avlu olarak da bilinen Enderun’da padişahın özel mekânları dışında III. Ahmed Kütüphanesi, çeşme, Enderun teşkilatının koğuşları, cami ve hamam gibi yapılar bulunmaktadır.

Topkapı Sarayının kuruluşundan önce de var olan Enderun sarayın ‘’Özel Eğitim Okulu’’ olarak kabul ediliyor. Buradaki eğitim 19. Yüzyıla kadar sürmüş. Ortalama 5 yıl süren eğitimden sonra burada yetiştirilen devşirmeler, Haremde eğitilmiş kızlardan biriyle evlendirilirmiş. Böylelikle, vezir ve sadrazamlığa kadar gidecek bir yolculuk başlarmış.

Arz Odasının karşısında Kiler Koğuşu, sağ tarafında Hazine Koğuşu ve sol tarafında da Hırka-i Saadet gibi kutsal emanetlerin saklandığı Hasoda yer almaktadır. Hasoda’nın tam karşısına düşen sağ tarafta, Marmara Denizi’ne hâkim konumda Fatih Köşkü bulunmaktadır.

Saraydaki sultanların varlığını temsil eden Enderun, Sarayın padişah için oluşturulan iç işleyişinin selamlık bölümünü oluşturmaktadır. Selamlık olarak da adlandırılan bu bölümden hem Hare’me, hem de Dördüncü Avluya geçmek mümkünmüş. Avludaki Ağalar Cami ile Küçük Oda Koğuşu arasında 19. yüzyıl sonuna kadar küçük bir iç avlu olduğu bilinmektedir. Bu avludan Kuşhane kapısıyla Harem’e geçilirmiş. Günümüzde Harem Dairesi çıkışı olarak kullanılan kapının yanındaki mevcut Kuşhane, üst üste iki odadan meydana gelmektedir. Harem bölümüne geçemeyeceğimize göre Dördüncü Avlu olarak bilinen Sofa-i Hümayun bölümüne geçebiliriz artık. Fatih Köşkü ile Hasoda arasında yer alan binalar arasından geçerek bu bölgeye ulaşıyoruz. Artık yalnız Sultana ait özel alandayız.

Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451–1481)şekillenen koğuşlar ve padişaha ait yapıları içeren avlu ile padişaha ait köşklerin bulunduğu bu mekân; Padişah Avlusu ya da Sofa-i Hümayun olarak bilinir. Sol tarafımızda, Haliç’e bakan tarafta, Revan Köşkü, Kameriye Köşkü ve Bağdat Köşkü ile alt tarafta lale bahçesi bulunmaktadır. Lale Bahçesi bünyesinde de Hekimbaşı Odası ve Sofa Köşkleri bulunur. Sağ tarafta ise Sofa Camisi ile Marmara Denizi’ne bakan Mecidiye Köşkü bulunur. Mecidiye Köşkü’nün alt katı ise Marmara Denizi’ne hâkim konumda bir restoran yer alır.

Dördüncü Avlu olan Sofa-i Hümayundan Harem’e giriş yok. Divan Meydanı’na geri dönerek bilet almalıyız. Harem için ayrı bilet uygulaması olup, Müze kartınız burada geçerli değildir. Girilmesi yasak olan yer anlamına gelen Harem’e, tarihi boyunca hekim dışında giren olmadığı, kadınları tam olarak kimsenin göremediği anlatılıyor. 16. yüzyılda kurularak genişleyen Harem Dairesinin pencereleri, büyülü ve görkemli bir manzarası olan Haliç’e bakıyor. Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eski yapıların yenilenmeleriyle Harem, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış.

Dış harem ve İç harem olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Gazeteci ve sinema yazarı Burçak Evren kitaplarında Harem’i şöyle anlatmaktadır. ‘’ Harem dört büyük avlu çevresinde yapılanan yaklaşık 400 odadan meydana gelen bir hapishane görünümündedir. 1578 ile 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar devamlı eklemelerle genişletilmiş. Gereksinmelere göre her defasında yeni odalar yapılmış. Haremin en önemli yeri Hünkâr Sofrasıdır.  16. Yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılmıştır.’’

Değişik dönemlerdeki sultanların ilgi ve çabalarıyla yaptırılan ek yapılar ve eskilerin yenilenmeleriyle saray, görkemli bir boyut ve işlev çeşitliliği kazanmış. Kazandığı görkem ve işlevselliği ile de Osmanlı devlet Kurumsallaşmasının bir yansıması olmuş. Osmanlı Saray Protokol ve Hiyerarşisinin zamanla kazandığı görkem ve çoklu işlevsellik Topkapı sarayının mimarisine de yansımış. Bu uygulamayı, iç içe geçmiş kapı ve meydanlara ulaştıkça daha iyi hissediyoruz.

Haremden ayrıldıktan sonra, vaktiniz ve dermanınız kalmış ise, Alay Meydanına döndükten sonra ağaçlı yolun sağındaki Osman Hamdi Bey Yokuşu’na girmelisiniz. Aşağı doğru yürürken sol tarafta Osmanlıdaki para basımı, altın ve gümüş eşya, sikke ve mücevherat imalathanesi olan Darphane-i Amire bulunmaktadır. Sağ tarafımızda ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesinde; İstanbul Eski Eserler Müzesi, Arkeoloji Müzesi ve Çini Müzesi yer almaktadır. Yokuştan inmeyi sürdürürsek Topkapı Sarayı’nın Gül Bahçesi olan Gülhane ile çıkışında, sağda Alay Köşkü kendini gösterir.

En iyisi Osman Hamdi Bey Yokuşu çevresinde yer alan tarihi eserleri ve müzeleri bir başka gün gezmelisiniz diyorum. Ben öyle yaptım. Sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri bünyesindekileri gezmek için haftalarımı harcadım…

Kaynaklar:

1)      Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2)      Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü

3)      Müzedeki açıklama levhaları

 5,422 total views,  1 views today

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir