Üç milyar yıldan fazla bir süredir bu gezegende var olmuş tüm canlı türlerinin içinde yalnızca insan, Sapiens, evrim çarkını terk etmiş, bir anda ayağa kalkıp doğadan dışarı çıkıvermiştir. Çıkıvermiştir ama Fiziksel beynimiz hala bedenimizi üç milyar yıl içinde yaşadığı doğada sanmaktadır.

Kafatasımızın içinde üç ayrı evrim basamağından miras olarak devraldığımız, birlikte hareket eden hayret verici üç ayrı beynimiz var. Sinir sistemi cerrahları, bir portakalın dilimlerini ayırır gibi, bu üç beyni birbirinden ayırabilir. Bunlardan ilki somon balığından devraldığımız ‘’Fiziksel Beyin’’ dir. Diğerleri de Bilgi Ağacı Mutasyonu sonrasında, bundan 70 000 ile 30 000 yılları arasında, gelişen ”Duygusal” ve ”Zihinsel” beyinlerdir.  Bizi şaşırtabilir ama barsaklarımızda neredeyse tam anlamıyla gelişmiş 4. bir beyin var. 

İçinde yaşadığımız doğal ve sosyal çevre ile hiçbir bağı, bağlantısı olmayan Fiziksel beynimiz, yalnız ‘’YAŞAM TARZIMIZ aracılığı ile ilettiğimiz’’ mesajları algılar. Yontma veya Eski Taş Çağı olarak da adlandırılan Paleolitik Çağ günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce başlamış ve 10.000 yıl önce son bulmuştur. İnsanlık tarihinin % 99’u gibi çok büyük bir bölümünü kapsayan bu çağ, aynı zamanda ilk atalarımızın ortaya çıkışı ve ilk aletlerin üretimini de kapsar. Belli ölçüde sosyalleşme sürecine girişi temsil etmesiyle de söz konusu tarihin gelişimi içinde çok önemli bir yer tutmaktadır.

Doğanın acımasız, sınırlayıcı, belirleyici ve zorlu baskısı altında yaşayan Paleolitik Çağ’daki atalarımız ekonomik açıdan, avcı ve toplayıcı toplulukları temsil ederler. Besin üretmeyi bilmeyen bu atalarımız, yalnızca yaşadıkları ortamda bulunan yabani sebze, meyve ve kökler ile avlandıkları hayvanları yiyerek beslenmişlerdir. Geniş bir alana yayılmış olan meyve ve sebzeleri toplayabilmek, av hayvanlarını yakalayabilmek için kilometrelerce yürümek ve koşmak zorunda kalmışlardır. İklim ve çevre koşullarının değişkenliği nedeniyle; yeni besin kaynakları aramak, av hayvanlarını izlemek, grup halinde avlanmak için, küçük gruplar halinde konar – göçer bir tarzda yaşamışlardır.

Sağlık; gerçek anlamda sağır, dilsiz ve kör olan fiziksel beynimizin; bedenimizi, içinde yaşadığımızı sandığı doğal çevreye mükemmel bir şekilde adapte etmesidir. Bu adaptasyon işlemini ise çevresinden aldığı sinyallere göre gerçekleştirir. İlkel beyin olarak da adlandırılan fiziksel beynimize gönderilecek olan sinyalleri de biz ya da siz belirlersiniz. Dünyadaki tüm internet iletişimine, diğer iletişim araçlarını eklesek bile; bedenimizdeki hücrelerle FİZİKSEL BEYNİMİZ arasındaki iletişimin yanında yok denecek kadar az olan bir iletişim ortaya çıkar. 

Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren ölünceye kadar her gün otomatik olarak; gün boyunca bedenimizden trilyonlarca içsel uyarı Fiziksel beynimize gönderiliyor. İstesek de istemesek de bütün dokularımız, bedenimizin bütün parçaları ve Fiziksel beynimiz, sürekli olarak bu uyarıları dinliyor. Bütün uyarılara ve beden diliyle gönderilen bütün bilgilere inanıyor, her istenileni yerine getiriyor. Fiziksel Beynimiz ve İLETİŞİM AĞINDAKİ parçalarımızın her biri, konuşma dilinden anlamıyor. Anladığı dil Beden Dilimizdir. 

Beden dilimizi kullanarak; ortamın mükemmel olduğunu, baharın geldiğini, yaşanacak bir hayat bulunduğuna inandırabiliriz. Bahar sağlığını yaşamaya karar verip; meyve toplayıcı ve avcı atalarımızın torunları olarak sahaya çıkmalıyız. Sabah yürüyüşleri ve aerobik, bedenimiz ve ilkel beynimiz tarafından ‘’Bahar Geldi Gül Açıldı, Ruhuma Neşe Saçıldı. Hayat Güzel be Kardeşim. Şimdi gelişme Zamanı’’ biçiminde algılanacaktır. Bu algılama;   bedensel bozulmayı engelleyecek, dinçleşme ve gençleşmemizi sağlayacaktır. 

2,239 total views, 1 views today

Share