Obezite Nedir?

Obezite, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yağ dokularında sağlığı bozacak ölçüde anormal ve aşırı derecede yağ birikmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere, tüm dünyada genel nüfusa oranı giderek artan önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de de obezite oranı özellikle kadınlarda oldukça yüksektir. Ülkemizde yapılan bir tarama çalışmasında obezite oranı kadınlarda %30, erkeklerde %13 olarak saptanmıştır.

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de nüfusa oranı giderek artan obezitenin başta hipertansiyon olmak üzere, ana damarların bazı bölümlerinin oluşan plaklar nedeniyle kalbi besleyici kan akışının yeterli olmamasına, osteoartroz, hiperlipidemi, sindirim sistemi hastalıkları, uyku apnesi, astım ve solunum fonksiyonu değişiklikleri gibi rahatsızlıklar ile ilişkili olduğu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Obezite tedavisinde diyet, egzersiz ve davranış değişiklikleri olmak üzere çeşitli tedavi seçenekleri bulunmaktadır. 

Bu durum, kullanmakta olduğunuz otomobilinizin arızalandıktan sonra, yetkili servisçe onarılması için sunulan seçeneklere benzer. Oysa, kullanım kılavuzlarında önerilen bakımları zamanında ve kurallara uygun olarak yapılmış olsa, onarım için zaman ve para ödememiz gerekmeyecektir. Önemli olan, testiyi kırmadan önce önlemleri alabilmektir.

Obeziteden kurtulmanın, daha da önemlisi obez hale gelmemenin yolu, avcı ve meyve toplayıcı durumundaki atalarımızın yaşam öykülerine bakmaktan geçer diye düşünüyorum. Her şeye rağmen, gerekli önlemleri alamamış ve obez duruma gelmiş isek, meyve toplayıcı ve avcı pozisyonundaki atalarımızın günlük yaşam ve beslenme biçimlerine bakmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Hareketsizlik ve Obezite

Modern kent yaşamında bulunan alış veriş merkezleri, hazır yiyecekler; meyveler, etler, sucuk ve salamlar, mısır gevrekleri, popcornlar, televizyonlar hareketsizliği özendirmektedir. Oysa doğada hareketsizlik koşulları bambaşkadır. Kıtlık, kuraklık, dondurucu soğuklar ve metrelerce kar varsa, ortalıkta meyve ve av olmaz. Yeterince uzun bir kış ya da kuraklıkta açlıktan ölebilirsiniz. Enerji tasarrufu yaparak ölümü yenmeniz gerekir. Bir köşeye çekilip hareketsiz kalmalı, hayati önemi olmayan biyolojik fonksiyonları kapat malısınız. Buna bağışıklık sistemi de dahildir.

Dediğim gibi, Fiziksel beynimiz hareketsizliği kıtlık, kuraklık ve metrelerce karın olduğu kara kış olarak algılamaktadır. Kuraklık ve kara kış ise biyolojik yapımız açısından ölümcül tehdittir. Yavrular açlıktan ölebilir ve nesli sürdürecek olan üreme sona erebilir.Oysa üremenin ve neslin devam etmesi gerekir.Bedenimizde var olan besini, hayatta kalabilmek için, en verimli biçimde kullanmak gerekir.

Fiziksel beynimiz ve bedenimiz enerji tasarrufu yapabilmek, enerjiyi verimli kullanabilmek, kısaca hayatta kalabilmek için, biyolojik fonksiyonlarını yavaşlattığı gibi, yediği besinleri de yağ olarak depolama yöntemini seçmektedir. Böylelikle bedensel bozulma başlar.  Bedensel bozulmadan ve fiziksel beynimizi ölümcül tehdit havasından kurtarabilmek için, fiziksel beynimize baharın geldiği mesajları iletmemiz gerekmektedir. 

Tekrarlamakta yarar var. Biyolojik yapımızı ve fiziksel beynimizi kandırmanın yolu, sabah yürüyüşleri ve hafif aerobik tir. Fiziksel beynimiz bu yürüyüşler bahar geldi biçiminde algılar. Bol miktarda meyve ve avın bulunduğu bahar aylarında devreleri kapatmanın, enerji tasarrufunun ve yağ depolamanın anlamı yoktur. Diğer taraftan, baharla birlikte ortaya çıkan bol miktardaki meyveleri toplamak, ortalıkta dolaşan avları  yakalamak ve avlamak için bağışıklık sistemimizi geliştirir. Avlanır ve  ağaçlara tırmanırken, düşerek yaralanabilir ve bir tarafımızı kırabiliriz. Bağışıklık sistemi güçlü olmalı ve her tür tehlikeyi önleeyebilmelidir. Ortalıkta bol miktarda meyve ve av bulunduğundan, biyolojik yapımız ve bedenimiz, yenilenlerin hiç birini depolama ihtiyacı duymaz. Filinta gibi olursunuz. Bedensel ve beyinsel olarak gençleşir siniz.

Mitokondriler ve enerji dönüşüm santralleri

Yaklaşık beş yüz milyon yıl önce de, her nasılsa bir şekilde, bakteriler deki mikroskobik enerji santralleri olan mitokondriler ilkel atalarımızın hücrelerine geçti. Atalarımız, kendilerine altın tepside sunulan mitokondrilerle kaslarını donatarak, aerobik metabolizmanın oluşumunu sağladılar.Bakteriyel mitokondriler daha yüksek hayvansal yaşam formlarını mümkün kılar. İnsanlar da dâhil olmak üzere yeryüzünde bulunan bütün hayvanların kas hücrelerinde yaşar. Her türlü hayvansal hareket için gerekli olan enerji bakterilerden miras kalan mitokondriler tarafından üretilir.

Binlerce mitokondriyi barındıran kaslarımız da, bedenimizdeki yağı ve kan şekerini/glikozu oksijen kullanarak yakan büyük enerji dönüşüm santrallerine benzer. Bu santrallerdeki enerji dönüşümünü de içten yanmalı motorlara benzettiğimiz mitokondriler sağlar. Kaslarımızın kasılmasının ve yeryüzündeki hareketin gelişmesinin anahtarı, mikroskobik enerji santralleri olan mitokondrilerdir. Bu santrallerde, besinlerden elde edilen kimyasal enerjiler, oksijen yardımıyla, hücrenin kullanabileceği enerji paketleri olan ATP ye dönüştürülür.

Hücre içindeki canlılığı sağlayan bütün olaylar, mitokondrilerde dönüştürülerek kullanıma hazır hale getirilen enerji paketleri ATP ler sayesinde gerçekleşir.Bir karşılaştırma yapmak için, otomobilinizde yakıt olarak kullandığımız benzini ele alalım. Yerkürenin derinliklerinden çıkarılan ham petrol gemilerle petrol rafinerilerine taşınır. Bu rafinerilerde, birçok karmaşık kimyasal işlemden sonra benzin haline getirilir. Aracımızın içten yanmalı motoru ya da mitokondrisi yoksa benzin bir işe yaramaz, hareket enerjisine dönüşemez.Aracımızın motoru da, rafineride elde edilen benzin de birbirleriyle uyumlu olacak şekilde üretilmiştir. Aracımız başka herhangi bir yakıtla çalışamaz.

Aynı şekilde, barajlarda ve termik santrallerde üretilen elektrik de trenlerin motorları yardımıyla hareket enerjisine dönüştürülmektedir. Sonuç olarak, hareket ve yaşam için uyumlu enerjiyi üretecek enerji santrallerine gereksinme vardır.Hücrelerimizde ve kaslarımızda enerjinin üretilmesinde başrolü, aslında zararlı olan oksijen ve oksijenin zararlı etkilerini ortadan kaldırmak için bakterilerce geliştirilen mitokondriler oynar. Enerji üretiminin hemen her basamağında birçok farklı enzim, devreye girer. Bir basamakta görevini tamamlayan enzimler, bir sonraki basamakta yerlerini başkalarına devrederler. Böylece, onlarca ara işlem, bu işlemlerde devreye giren yüzlerce farklı enzim ve sayısız kimyasal reaksiyon sayesinde, besinlerde depolanan enerji hücrenin işine yarayacak hale getirilir.

Bedenimizin forma girmesi kaslarımıza giden oksijen miktarının artması anlamına gelir ki bu da kaslarımızda üretilen enerji miktarı ile doğrudan bağlantılıdır. Kaslara giden oksijen miktarı arttıkça kaslarımızdaki hücreler daha fazla mitokondri üretir ve bu da mitokondrilere taşınan oksijen miktarını daha da arttırır.Bu demek oluyor ki, kaslarımızın ihtiyaç duyduğu tüm oksijeni alması demek olan aerobik yaşamsal öneme sahiptir. Kaslarında yeterli sayıda mitokondri barındıran bedenler bahar aylarını yaşarlar. Bu durum fiziksel beynimiz tarafından ‘’Savanada Bahar’’ olarak algılandığından ‘’Hayat güzel, yaşamaya değer. Yenilenme ve gelişme zamanıdır.’’ Biçiminde yorumlanır.

Öyleyse, hemen şimdi aerobik için hep birlikte yürüyüş parkurlarına çıkalım…

2,734 total views, 1 views today

Share