Ankara- Paleolitik ve Arkaik Dönemler

 

Ankara, Türk gezginlerle birlikte, başta ben olmak üzere Ankaralı olanların da biraz ihmal ettiği bir başkent. Buna karşılık yabancı gezginlerin daha iyi tanıdığı bir kent olgusu karşımıza çıkıyor. Çıkıyor çünkü ben de Ankara’dan ayrıldıktan sonra, bir bakıma yabancı bir gezgin gibi tanıdım bu kadim kenti. Başkent olmasından kaynaklanan resmi görüntüsü ilk bakışta gezginleri yanıltıyor. Binlerce yıllık bir tarihin izlerinde olduğu gibi zengin kültürel, sanatsal ve sosyal hayatı da gözden kaçıyor. Belki de bu yüzden Ankara hiç de hak etmediği “gezilecek, görülecek neresi var ki” şeklindeki yanlış bir şöhrete sahip bulunuyor. Benim için de öyleydi.

Ankara’da antik dönemden kalan eserlerin en eskisi ise dik yamaçlar üzerinde bir kartal yuvasını andıran Ankara Kalesi’dir ve hiç kuşkusuz başkentin görmeye değer yerleri arasında ilk sırada yer alır. Bir zamanlar Ankara’nın iki önemli akarsuyu olan Hatip ve İncesu derelerinin birleştiği noktaya hâkim bir tepede bulunan Ankara Kalesi’nin kuruluş tarihi kesin olmamakla birlikte M.Ö. 3. yüzyıla kadar uzanır.

45 yıl süreyle yaşadığım Ankara’yı yabancı bir gezgin gibi yeniden tanımaya ve keşfetmeye çalışıyorum. Sanırım geçim derdinin yanı sıra nasılsa buradayız, tanımak için vaktimiz var diye zaman ayıramamıştım. Oysa pek de vakit yokmuş aslında. Frig Kralı Midas’ın kurduğu Ankara’yı içinde yaşadığım dönemde yeterince tanıyamamışım. İstanbul’a taşındıktan sonra farkına vardım. Yine de geç kalmış sayılmam.

Anadolu’da Tarih, bir yeryüzü tanrıçası olan Ana Tanrıça ile başlamıştı. Binlerce yıl varlığını koruyan ve etkisini nesillerden nesillere aktaran Ana Tanrıça halkların mayasıydı. O, göklerde değil, yerde insanların yanı başındaydı. Dokundukları, gördükleri, kokladıkları hayranlık duydukları her şeydi. O, sadece insanların değil; toprağın, suyun, çiçeklerin, kuşların ve böceklerin de tanrıçasıydı. Doğanın ta kendisiydi Ana Tanrıça. Bir ilkçağ çiftçisi evinin bir köşesine koyduğu Tanrıça heykelini izlerken onu görüyordu. Tıpkı bir ortaçağ ermişinin aynada kendine bakarken tanrıyı görmesi gibi. Ankara denilince ilk akla gelenler Ana Tanrıça Kybele ile Friglerin ilk kralı Gordios’un oğlu Midas’tır. 

Ankara Kalesi

Krallığı gibi yaşamı ve ölümü üzerine mitler üretilmiş olan Midas, yaşamı boyunca acılar çekmiş ve sürprizlerle karşılaşmış biridir. Mitolojik açıdan, “Eşekkulaklarıyla” ve “dokunduğu her şeyi altına çevirmesiyle” ünlenmiştir. Mitolojiye göre Kral Midas’ın acı dolu hayat öyküsü şöyle başlar.

Frig Kralı Gordios ölmüştür. Halk çok üzgündür. Kral Gordios, yerine geçecek kimse bırakmamıştır. Ülkenin ileri gelenleri toplanır ve kâhinlerden yardım ister. Kâhinler kehanette bulunurlar ve şu andan itibaren Gordion’a arabasıyla ilk giren kral olacaktır derler. Kehanete uygun olan ise Kral Midas’tır.

Bu günkü Fethiye olan antik kent Telmessos’tan, demir çemberli tekerlekleri olan bir araba ile ayrılan Midas, Kral Yolunda haftalarca zorlu bir yolculuk yaparak, Bey dağlarıyla Toros dağlarını aşar. Yanındaki yaşlı annesi ve babası ile Kuzey Frig ülkesine ulaşmaya çalışır. Frigli kahinlerin kehanetinin gerçekleşmesi  için zamanda geri sayım başlamıştır. Zorlu bir yolculuktan sonra arabasıyla Gordion’a ilk giren olur. Gordion’lu kâhinlerin kehaneti uyarınca da Frig Kralı seçilir.

Ankara Kalesi’ne bakış

Ankara ile ilgili bu mitolojidan sonra, atalarımızın meyve toplayıcı ve avcı, bazen de av olduğu dönemlere uzanalım biraz da… Paleolitik ya da Eski Taş Çağı, M.Ö. 60 000 ile 10 000 yılları arasındaki dönemi kapsar. İnsanlığın ilk ortaya çıkışından, günümüzün 12 000 yıl öncesine kadar süren dönem Arkaik Çağ dönemidir.

Yerleşik bir yaşamları olmayan Eski Taş Çağı insanları, genellikle meyve ağaçları ve  av hayvanlarının bulunduğu sulak yerlerde bulunuyorlardı. Avcı ve meyve toplayıcı durumundaki atalarımız için Ankara’nın topoğrafya koşulları da buna uygundu. Ankara yöresindeki çeşitli kazılarda ortaya çıkan buluntular bu durumu kanıtlamaktadır.

Ankara Kalesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü Müzesinde sergilenmekte olan buluntulara göre, Paleolitik dönemde, Ankara ve çevresinde zengin bir yaşam olduğu ortaya çıkmaktadır. Yine bu buluntulardan, Ankara bölgesindeki kalıcı yerleşimlerin Frigler döneminde olduğu kanıtlanmaktadır. Frigya uygarlığı denildiğinde de ilk akla gelen Kral Midas olur. Kente adını veren Kral Midas, M.Ö. 719-707 yılları arasında Gordion’da hüküm sürmüştür. Eşek kulaklı Midas olarak da bilinir.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi Frig Bölümü

Friglerin Ankara’da Hacıbayram Tepesi, Roma Tapınağı, Çankırıkapı bölgesiyle Fidanlık arasında yerleştikleri anlaşılmaktadır. Hacıbayram Camii bitişiğindeki Agustus Tapınağı’nın temellerinde Frig duvarları ortaya çıkmıştır.  Ankara Anıttepe’de, Anıt Kabir ile Atatürk Orman Çiftliği arasında kalan bölgede, Frig dönemine ait 20 Tümülüs bulunmaktadır. Hacıbayram Tepesi’nin, Frig döneminde, Tanrıça Kybele’nin oturduğuna inanılan dağ olduğu bilinmektedir. Men Kybele Tapınağı’nın Hacıbayram Tepesi’nde olduğu sanılmaktadır.

Ankara Kalesi eteklerinde Roma Amfitiyatrosu

M.S. ikinci yüzyılın başlarında yaşamış olan Lidyalı gezgin Pausanias, Galatların Anadolu’ya yerleşmeleri hakkında bilgi verirken, Ankara’dan da söz eder. Ankara ya da Ankyra kentini Gordios’un oğlu Midas’ın kurduğunu ve Friglerin bir kenti olduğunu anlatır. Yunanca ve Latince ‘de ”Gemi Çapası” demek olan kentin adı Ankyra için açıklama yapma gereğini duyar gezgin Pausanias. Midas’ın bulduğu Gemi Çapası’nın, kendi dönemine kadar, Jüpiter/Zeus tapınağında saklandığını söyleyerek kentin adının arkasındaki anlamı vermeye çalışır. Gemi Çapası, ne zamandan beri kentin sembolüdür bilinmez ama ikinci yüzyıldan beri paraların üstünü süslemektedir.

Ankara Kalesi eteklerinde Roma Amfi tiyatrosu ve Hacıbayram Tepesi

Ankara’nın Tarihi, Tunç Çağı Hatti uygarlığına kadar uzanmaktadır. Hatti Uygarlığı Anadolu’da 1 500 yıl sürmüş olan bir uygarlık. Anadolu yarımadasının bilinen en eski adı Hatti Ülkesi olup, M.Ö. 2 500 ile M.Ö. 630 yılları arasında bu adla anılmaktadır. Hattiler’den sonra bilinen Anadolu’daki büyük uygarlıklardan biri olan Hititler de uzun süre Anadolu’yu Hatti Ülkesi olarak adlandırdılar. Hititlerden sonra sırasıyla Frigya, Lidya, Pers ve Makedonlar ile Galatlar hüküm sürdüler.

Hacıbayram Camii ve Roma Tapınağı

Her dönemde de Ankara önemini korumuştur. Bunda en büyük etken, Ankara’nın topografya koşullarının ve Anadolu yolları üstündeki konumunun, merkez rolü oynayabilecek bir kentin kurulmasına elverişli olmasıdır. Orta Anadolu’da aşağı yukarı bütün kentler bir ova çevresinde, daha doğrusu, bu ovaları çevreleyen dağların yakınında kurulmuştur.  Ortasından Ankara çayının geçtiği bir ova kenarında yer alıyordu. Bent Deresi, İncesu ve Çubuk Suyu bu ovada, kente yakın bir noktada birleşirler. Söz konusu ova, öbür Anadolu kentlerinin kurulduğu ovalardan küçük olmakla birlikte, korunmaya elverişli bir yerde olduğu için, çok erken tarihlerde yerleşmeye açılmıştır.

Ankara’nın yüzey şekillerinde, yükseltileri 1000 metre ile 1200 metre arasında değişen ve vadilerle derin bir biçimde yarılmış yaylalar ile üstlerindeki birkaç yüz metre yükseklikte sırtlar ve tepeler ağır basar. Bent deresinin dar vadisi, günümüzde Ankara kalesinin bulunduğu tepeyi, yaylanın ovaya egemen dik kenarından ayırarak, korunmaya elverişli bir yer hazırlamıştır.

Hacı Bayram Tepesi’nden Ankara Kalesi

Hititler, Frigyalılar ve Galatlar döneminde hep aynı yerde olan kent, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de yerini değiştirmemiştir. Geçmiş dönemlerde hep bir kale kenti rolü oynayan Ankara’nın günümüzdeki görünümünde de, ova zemininde yükselen kale hemen dikkati çeker. Kentin adı, eski dönemlerden günümüze kadar çok az değişiklik geçirmiştir. Hititler döneminde kentin hangi adla kurulduğu bilinmemektedir. Buna karşılık Frigyalılar döneminde adının Ankyra olduğu bilinmektedir. Bu adın “Gemi Çapası”  anlamına gelen “Anker” den türediği efsaneler arasındadır.  

Hacı Bayram Tepesi

Frigya Kralı Midas’ın, bir gemi çapası bulduğu yerde bu kenti kurarak Anker adını verdiği ileri sürülmektedir. Ama bazı tarihçiler de, kenti Galatların kurduğunu ileri sürmektedirler.  Mısırlılarla yaptıkları savaşta, ellerine geçirdikleri Mısır gemilerinin çapalarını, zafer ganimeti olarak yanlarına aldıklarını, bundan esinlenerek kentlerine de Ankyra adını verdiklerini ileri sürmektedirler. Romalılar döneminde gemi çapası Ankara kentinin arması olarak kullanılmıştır. Sikkelerin, madalyaların üstüne simge olarak ”çapa” işlenmiştir. Daha yakın dönemlere ilişkin bazı Türk-İslam kaynaklarındaysa, kentin adının Engürü olduğu, bunun da farsça üzüm anlamına gelen engür  sözcüğünden geldiği belirtilmektedir. Diğer taraftan, Ankara Kalesi’nin, dönemin  halkına “angarya” ile yaptırılmış olmasından,  kente Angora adının verildiğini ileri sürenler de vardır. 

 3,030 total views,  1 views today

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir