Yazılar

Eyüp Sultan İstanbul

 

Altın Boynuz Haliç’i yazarken Haliç’te bir vapur turu yapma gereğini duymuş ve sonraları defalarca gerçekleştirmiştim. Bazen sadece Eminönü’e kadar giderken bazen de Üsküdar İskelesine kadar sürdürmüştüm turumu. Eyüp Sultan iskelesinden bindiğim Haliç vapuru Haliç’in iki yakasındaki yerleşim birimlerinin iskelelerine uğrayarak yolcuların alıyor ve boşaltıyordu. İlk hareket noktasından, Eyüp Sultan’dan başlayarak Haliç kıyısındaki yerleşim birimlerini yazmanın yararlı olacağını düşündüm.

Eyüp Sultan İskelesi

Eyüp Sultan, İstanbul’un Müslümanlarca kutsal kabul edilen ilçelerinden biridir. İstanbul’un Avrupa yakasında, İstanbul surlarının hemen dışındadır. Doğusunda Kâğıthane, Haliç ve Beyoğlu, güneyinde Fatih ve Zeytinburnu, batısında Bayrampaşa ve Gaziosmanpaşa ilçeleri vardır. İlçe sınırları mücavir alanı kuzeyde Karadeniz’e kadar uzanmaktadır.  İlçenin Haliç’e 2,6 kilometre kıyısı vardır.

Eyüp Sultan Mezarlığı

Eyüp Sultan İlçesi sınırları içinde Eyüpsultan merkezde, Nişanca, Defterdar, Düğmeciler, İslambey, Rami Cuma, Topçular, Rami Yeni, Silahtarağa, Sakarya, Alibeyköy Merkez, Esentepe, Karadolap, Yeşilpınar, Akşemseddin, Çırçır, Güzeltepe ve Emniyettepe mahalleleri bulunmaktadır. Şimdiki adı Alibeyköy olan Köpekyaylası önemli yerleşim alanlarından biridir. Eyüp Sultan ilçesi kırsal alanında ise Kemerburgaz Belediyesi ve bağlı olarak Mimar Sinan ve Mithatpaşa mahalleleri, Göktürk Beldesi ile Akpınar, Ağaçlı, Çiftalan, Ihsaniye, Işıklar, Odayeri, Pirinççi ve Yayla köyleri yer almaktadır.

İlçe ismini, sınırları içinde türbesi bulunan Ebu Eyyubi el-Ensari’den almaktadır. İstanbul’un Fethinden sonra Türklerin sur dışında kurduğu ilk yerleşim merkezi olan Eyüp’te başta Eyüp Sultan Camii olmak üzere Osmanlı döneminden kalma çok sayıda tarihi eser mevcuttur. III. Selimin annesi Mihrişah Valide Sultan’ın inşa ettirdiği imaret 200 yıldan beri faaliyetini sürdürmektedir.

Müslümanlarca İstanbul’un ilk fetih denemesi M.S. 669 yılında olmuştur. Bu savaşta ölenler Müslümanlar açısından Sahabeler ve İslam Şehitleri olarak kabul edilmektedir. Hz. Muhammet’i tanımış ve Onunla birlikte savaşmış oldukları için ‘’Sahabe’’ adını alanların mezarları bu bölgede bulunmaktadır. Bölgede yedi sahabenin bulunduğu söylenmektedir. Tarihi Eyüp mezarlığında Osmanlı döneminin önemli asker, devlet adamı ve âlimlerinin mezarları bulunmaktadır.

Eyüp Sultan Müftülüğü ’nün internet sitesindeki bilgilere göre, Hz. Muhammet 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, evi yapılıncaya kadar, Ebu Eyyup el-Ensari’nin evinde 7 ay misafir olmuştur. Ebu Eyyup el-Ensari,  Peygamber’in vahiy kâtipliğini yapmıştır. Peygamber ile birlikte çeşitli savaşlara katılmış, 669 yılında da İslam ordusu ile birlikte İstanbul seferine katılmış ve İstanbul Surları dibinde şehit olmuştur.

İstanbul’un fethinden önce II. Mehmed’in hocası Akşemsettin tarafından, Ebu Eyyup el-Ensari’nin kabri bulunmuş ve üzerine türbe yaptırılmıştır. Eyüp semti, Fetih’ten sonra Fatih Sultan Mehmed’in, Eyüp Sultan Türbesi’ni yaptırmasıyla gelişmeye başlamıştır. Aynı yıllarda bu yapılara eklenen medrese, aşhane, kütüphane, imaret, hamam ve diğer yapılar çevresinde, Eyüp’teki doku oluşmaya, ilçe şekillenmeye başlamıştır. Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed olarak anılmaya başlayan II. Mehmed, türbenin yanına Eyüp Sultan Camisi’ni yaptırmıştır.

Eyüp Sultan Camii

Bu nedenle, Eyüp Sultan Camii ve çevresi yerli ve yabancı turistlerin önemli ziyaret yerlerinden biridir. Müslümanların kutsal aylarında ve Ramazanda, Eyüp Sultan Camii ve türbesi çevresinde mahşeri bir ziyaretçi kalabalığı olur. İğne atsan yere düşmez deyimi tam da burada geçerlidir. Kutsal aylar dışında da hemen her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmekte ve dua edilerek, dileklerde bulunulmaktadır.

Eyüp Sultan İlçesi ismini türbeden almıştır. Sınırları içindeki türbesi ve camisinin bir başka tarihi önemi de Osmanlı Padişahlarının Kılıç Kuşanma yeri olmasından kaynaklanmaktadır. Avrupa’da kral ve kraliçelerin taç giyme törenleri neyse, Osmanlı’da da kılıç kuşanma töreni o” idi. Osmanlılarda ‘’Kılıç Kuşanma’’ töreni, tahta çıkış seremonileri arasında en önemli safhalardan biri olarak kabul edilmekteydi. Sünni İslâm hükümdarlarının dünyevi hükümranlıklarını onaylamak anlamında yapılan törenlerdi.

İslam dünyasında ilk Kılıç Kuşanma olayı Abbasilere kadar tarihlenmektedir. Osmanlı tarihinde usulüne uygun olarak kılıç kuşanan ilk padişahın Yıldırım Beyazıt olduğu kabul edilir. Osmanlı hükümdarları tahta çıktıktan kısa bir süre sonra Eyüp Sultan Türbesi’ne gelerek devlet erkânı ve halkın önünde görkemli bir törenle kılıç kuşanırlardı. Taklid-i Seyf adı da verilen bu kılıç kuşanma törenlerinde padişahlar; Peygamberimize, Hazret-i Ömer’e, Halid İbn-i Velide, Osman Gazi’ye ya da Yavuz Sultan Selim’e ait kılıçlardan birini kuşanırlardı. Böylelikle hem hükümdarlığını ilan etmiş hem de İslam dünyasının koruyuculuğunu sembolik anlamda üstlenmiş olurlardı.

Osmanlılarda hemen pek çok alanda olduğu gibi kılıç kuşanma töreninin de temel protokol kurallarını belirleyen kişi Fatih Sultan Mehmed olmuştur. İstanbul fatihi olan 2. Mehmed, fetihten önce keşfedilen Ebu Eyyup el-Ensari’nin türbesi önünde, hocası Akşemsettin’in elinden kılıç kuşanmıştır. Osmanlı padişahları Kılıç Kuşanma törenlerinin mekânı olarak, son padişah Mehmed Vahdettin’e kadar, hep Eyüp Sultanı tercih etmişlerdir.

Yavuz Sultan Selim’den itibaren, halifeliğin ve buna bağlı olarak kutsal emanetlerin İstanbul’a taşınması sonucunda, gelenek daha sistematik bir hal almıştır. 17. yüzyıl başında, I. Ahmed’in saltanatı zamanında ise “saltanat hukukunun bir nişanı” olarak resmi protokole dâhil edilmiştir. Kılıç Kuşanma törenlerinde; padişahların deniz yoluyla Eyüp Sultan’a giderek karadan Topkapı sarayına dönmeleri ve dönüş yolunda sırasıyla Yavuz, Fatih, Kanuni ve II. Beyazıt türbelerinin ziyareti de gelenek halini almıştı.

 3,964 total views,  2 views today

Altın Boynuz Haliç’e Panoramik Bir Bakış

Günümüzden 7000 yıl kadar önce, Alibey Deresi ve Kâğıthane Deresinin birleştiği bölgelerin İstanbul Boğazından gelen deniz sularıyla birleşmesi sonucunda bugünkü Haliç yani Altın Boynuz oluştu. Boğaziçi’nin tabii bir uzantısı olan bu sakin deniz parçası, çevresinde yaşayan insanlara güvenilir bir liman sağlamıştı.Sağlamakla kalmamış,  etrafındaki verimli topraklardan gelen ürünler kadar, balıkçılık olanaklarından ve bu emniyetli limanın desteklediği deniz ticaretinden de çevresinde yaşayan insanlara çok geniş olanaklar sunmaktaydı. Dünyanın en güvenli tabii limanlarından biri olan Haliç, tarih boyunca bolluğun ve bereketin simgesi oldu. Mitolojiler ve söylenceler bir yana Haliç, Antik çağlardan beri hep Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılmıştır. İstanbul Kentinin kuruluşundan bu yana da bu büyük koy, kentle birlikte düşünülmüş ve kentin varlık nedenlerinden biri olmuştur. 

Antik Çağ tarihçi ve yazarları, İstanbul Kenti’nin varlığını ve zenginliğini anlatırken, bu zenginliğin başlıca kaynağını ticaret olarak gösterirler. İstanbul’un önemli bir ticaret merkezi olmasını ve zenginliğini sağlayan ise Golden Horn olarak adlandırılan Haliç’teki korunaklı ve donanımlı limanlara bağlarlar. 

Golden Horn olarak bilinen Haliç bana göre görünüm olarak, Venedik’teki Büyük Kanala benzer. İstanbul’da Haliç için en iyi seyir tepelerinden biri olan Piyer Loti Tepesi’ndeki Pere Loti Kahvesinden bakıldığında Venedik kanallarını andıran bir masalımsı görüntü ortaya çıkar. Bayılırım bu görüntüye… Fırsat buldukça Piyer Loti Tepesine çıkar ve tekrar bu masalımsı görüntü karşısında hayallere dalarım.

Altın Boynuz Haliç kıyılarında bulunan semtlerin büyük bir bölümünü Haliç kıyılarında yürüyerek tanımaya ve anlamaya çalıştım.  Ancak; Rahmi M. Koç Müzesi’ni, Balat ve Ayvansaray’ı, Piyer Loti Tepesi ve çevresini yazarken, Haliç’ten çekilecek panoramik fotoğraflara da ihtiyacım olduğunu hissetmiştim. Eksik gördüğüm fotoğrafları tamamlamak için, Eyüp İskelesi’nden bindiğim vapurlarla, Eyüp-Eminönü arasında defalarca yolculu yaparak yüzlerce fotoğraf çektim.

Öncelikle Haliç’in panoramik bir görüntüsünün en iyi olduğu Piyer Loti Tepesi’ne çıkıp, Haliç üzerinden Marmara Denizi’ne doğru bakalım defalarca… Tarihi Yarımada ile Beyoğlu İlçesi’ni tanımlayan, Öteki yaka Pera’yı birleştiren köprüler görüş alanımıza girer. İlk gözümüze çarpan Haliç Köprüsü olup, üzerinden İstanbul birinci çevre yolu geçer. Hemen arkasında, Ayvansaray ile Hasköy arasında eski Unkapanı Köprüsü kalıntıları bulunmaktadır. Daha sonra da Atatürk Köprüsü, Marmaray Haliç Köprüsü ve Galata Köprüsü bizi Marmara Denizi’ne doğru götürür.

Piyer Loti Tepesi’nden tekrar Haliç’e bakalım panoramik olarak…  Sağ tarafında ya da kuzeyindeki Tarihi Yarımada içinde kalan bölümünde; Eyüp İlçesi, Ayvansaray Mahallesi, Balat Parkı ve Balat, Şair Nedim Parkı ve Fener Mahallesi, Haliç Sosyal Tesisleri, Kadir Has Üniversitesi Kampüsü, İstanbul Ticaret Üniversitesi Eminönü Kampüsü ve Eminönü ile mistik bir hava yaratan İstanbul Silueti karşımıza çıkar.

Haliç’in sol tarafında ya da güneyinde ise; Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi, Sütlüce Vapur İskelesi, Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Hasköy Vapur İskelesi, Haliç Tersanesi, Kasımpaşa İskelesi ve Sosyal Tesisleri ile Galata Kulesi görüş alanımıza girmektedir. Bütün bu saydıklarımın büyük bir bölümü Beyoğlu İlçesi sınırları içinde kalmakta olup, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, öteki yakayı anlatan Pera adıyla anılmaktaydı.

Günümüzden 7000 yıl kadar önce, Alibey Deresi ve Kâğıthane Deresi’nin birleştiği bölgelerin İstanbul Boğazı’ndan gelen deniz sularıyla birleşmesi sonucunda bugünkü Haliç yani Altın Boynuz oluştu. Boğaziçi’nin tabii bir uzantısı olan bu sakin deniz parçası, çevresinde yaşayan insanlara güvenilir bir liman sağlamakta ve  etrafındaki verimli topraklardan gelen ürünler kadar, balıkçılık imkânlarından ve bu emniyetli limanın desteklediği deniz ticaretinden de çevresinde yaşayan insanlara çok geniş olanaklar sağlamıştır.

Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi

Dünyanın en güvenli tabii limanlarından biri olan Haliç, tarih boyunca bolluğun ve bereketin simgesi oldu. Mitolojiler ve söylenceler bir yana Haliç, Antik çağlardan beri hep Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılmıştır. İstanbul Kenti’nin kuruluşundan bu yana da bu büyük koy, kentle birlikte düşünülmüş ve kentin varlık nedenlerinden biri olmuştur.

İstanbul’u ya da ilk adı Bizantion’u görmüş olan Antik Çağ tarihçi ve yazarları, kentin zenginliğini anlatırken, bu zenginliğin başlıca kaynağını ticaret olarak gösterirler. Zenginliği sağlayan ise Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılan Haliç’teki korunaklı ve donanımlı limanlardır. Haliç’in; doğal bir liman olmasının yanı sıra, balıkçılık da zenginlik kaynaklarından biridir.

Ayvansaray

Diğer taraftan, bolca bulundurduğu palamutların boynuza benzemesi ve Pera üzerinden doğan güneşin suyun nüzerindeki altın sarısı rengi nedeniyle de bu körfeze Altın Boynuz ya da Golden Horn adı verildiği düşünülmektedir. Bizantion, İstanbul şehrinin kent olarak ilk atası ve Konstantinopolis’ten önceki adıdır. Bir söylenceye göre; Antik Yunanistan’dan gelenler, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölgede, Haliç ve Marmara Denizi’nin arasındaki Tarihi Yarımadanın doğu ucunda kurulmuş bir kenttir.

Efsaneye göre; Megara, Argos ve Korint’den gelen kolonici Dor Yunanlılar tarafından M.Ö. 667’de kurulmuş ve adını kral Byzas ya da Byzantas ‘tan almıştır. Bir zamanlar kokusundan yanına yaklaşılmayan Haliç, nihayet hayata dönmüştür. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ’nin 1994 ten beri yürüttükleri ortak projeler ile Haliç bataklık olmaktan kurtarılmıştır.

Kirlilikten yanına yaklaşmaya çekindiğimiz Haliç’i kirlilikten arındırmak için İSKİ, Kuzey ve Güney Haliç Projeleri’ni gerçekleştirmiş. Bu projeler kapsamında inşa edilen devasa atıksu arıtma tesisi, deniz deşarjı, kara boru hattı, tüneller, kolektörler, terfi merkezleri ve atıksu şebekeleri ile atıksu şebeke yatırımları %99 oranında tamamlanmıştır. Haliç’e ve İstanbul Boğazına evsel ve endüstriyel atıksu girişi önlenmiştir. 5 Milyon m3 çamur taranarak Haliç’in etrafı rahatsız edici kötü kokudan tamamen arındırılmıştır. 

Son olarak da, Haliç’teki su dolaşımının sağlanması için gerekli yatırımlar yapılmış ve uygulamaya geçilmiştir. Oksijen kalmadığı için, 1996 yılına kadar içinde canlı yaşamın barınamadığı Haliç’te, bugün denizatından lüfere kadar 34 çeşit balık yaşıyor. Sadece balıklara değil çevresine de hayat veren Haliç’te sekiz yeni bitki türü de ortaya çıkmış. Antik çağdaki ‘’Altın Boynuz’’ günlerine  her gün biraz daha yaklaşan Haliç’te, sırada İstanbulluların yüzebileceği temizlikte koylar ve sayfiye alanlarının yaratılması düşünülmektedir.

 4,570 total views,  4 views today

Topkapı Sarayı Müzesi Sofa-i Hümayun-İstanbul

 

Saraydaki sultanların varlığını temsil eden Enderun, Sarayın padişah için oluşturulan iç işleyişinin selamlık bölümünü oluşturmaktadır. Selamlık olarak da adlandırılan bu bölümden hem Hare’me, hem de Dördüncü Avluya geçmek mümkünmüş. Avludaki Ağalar Cami ile Küçük Oda Koğuşu arasında 19. yüzyıl sonuna kadar küçük bir iç avlu olduğu bilinmektedir. Bu avludan Kuşhane kapısıyla Harem’e geçilirmiş. Günümüzde Harem Dairesi çıkışı olarak kullanılan kapının yanındaki mevcut Kuşhane, üst üste iki odadan meydana gelmektedir. Harem bölümüne geçemeyeceğimize göre Dördüncü Avlu olarak bilinen Sofa-i Hümayun bölümüne geçebiliriz artık. Fatih Köşkü ile Hasoda arasında yer alan binalar arasından geçerek bu bölgeye ulaşıyoruz. Artık yalnız Sultana ait özel alandayız.

Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451–1481)şekillenen koğuşlar ve padişaha ait yapıları içeren avlu ile padişaha ait köşklerin bulunduğu mekandır. Padişah Avlusu ya da Sofa-i Hümayun olarak bilinir. Sol tarafımızda, Haliç’e bakan tarafta, Revan Köşkü, Kameriye Köşkü ve Bağdat Köşkü ile alt tarafta lale bahçesi bulunmaktadır. Lale Bahçesi bünyesinde de Hekimbaşı Odası ve Sofa Köşkleri bulunur. Sağ tarafta ise Sofa Camisi ile Marmara Denizi’ne bakan Mecidiye Köşkü bulunur. Mecidiye Köşkü’nün alt katı ise Marmara Denizi’ne hâkim konumda bir restoran yer alır. Önce Mecidiye Köşkü’ne gidelim ve Marmara Denizi ile Boğaziçi’ne hakim konumdaki restoranın bahçesinde bir şeyler içelim.

Mecidiye Köşkü, Marmara Denizi ve karşı kıyıdaki Salacak Mahallesinin yanı sıra, İstanbul Boğazı, Kız Kulesi ve Haydarpaşa’ya hâkim bir konumda yapılandırılmış. Köşkün bodrum katında, turist gruplarının ayrılmak istemedikleri bir güzelliğe sahip bu bölümde bir de restoran var.  Doyumsuz manzaraya karşı oturma imkânı bulunan kapalı ve açık bölümlerinde, Türk yemeklerinin nefasetiyle sarayın atmosferi birleşince kendinizi bir ölçüde saraylı gibi hissetmenizi sağlıyor. Ayrıca; telefon, tuvalet ve döviz bürosunun bulunduğu bir mekân haline getirilmiş. 

Mecidiye Köşkü

Mecidiye Köşkü

Mecidiye Köşkü; padişahların, törenlerden sonraki kabul ve dinlenme mekânı olarak tasarlanmış. 15. yüzyıldan kalma bir başka köşkün üzerine kurulmuş. Buradaki arazide, seviye farkı olduğundan köşk üst bahçe seviyesine ulaşabilmek için iki katlı yapılmıştır. Köşkün yapımı sırasında eski köşkün zemini korunmuş, yalnızca üst kısmı yıkılmıştır. Topkapı Sarayı’nda yapılan en son padişah köşkü olan yapı, Nigoğos Balyan tarafından Abdülmecit zamanında, 1858 yılında inşa edilmiş. Fransız Bahçe Köşklerini anımsatan Mecidiye Köşkü, Ihlamur Köşkü ile büyük benzerlikler gösteriyor. Köşkün kuzey batısında yer alan küçük yapı ‘’Esvap Köşkü’’dür.

 

Mecidiye Köşkünden ayrılarak Lale Bahçesi üzerinden Avlunun Haliç tarafına  yöneliyoruz. Önce Hekimbaşı Kulesine rastlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet döneminde,  sur duvarı üzerinde bir burç halinde yapıldığı anlaşılan bu köşe kulesi ya da Hekimbaşı Kulesinin alt yapısı Bizans’a aitti. Kapalı olan kuleyi geçerek Sofa Köşküne ulaşıyoruz. 17. yüzyıl sonlarında, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yaptırıldığı sanıldığından, yapıya, Mustafa Paşa Köşkü de denilmektedir.

Topkapı Sarayı Sofa Köşkü

Surlar üzerine oturtulan ahşap ve iki bölümlü Sofa Köşkü 18.yüzyıl ortasında, abartılı Rokoko süslemesiyle bahçeye açılan bir divanhanedir. Sofa Köşkü; serbestçe yerleştirilmiş Divanhane ile Namaz Odası ya da Şerbet Odası mekânlarından oluşurSultanlar köşkten, alt bahçelerdeki spor oyunlarını seyreder ve eğlenceler düzenlenirdi. Özellikle sarayda “Halvet” ilan edilerek yapılan büyülü gece ve gündüz eğlencelerinde harem halkına da açılırdı. Köşk, altyapısı bir köşe burcu olan Bağdat Köşkü’ne surlar ve kule ile bağlanır

Sofa Köşkü’nü geride bırakıp, yürümeye devam edersek gül bahçesi ve ortasındaki fıskiyeli havuz öne çıkar.  Mermer merdivenlerle Mermer Teras’a ulaşmadan önce de, terasın sağında Bağdat Köşkü, solunda Revan Köşkü fotoğraf karelerine girecek hale gelir. Ulaştığımız mermer terasta ilk dikkatinizi çeken ise revakların önündeki fıskiyeli büyük bir havuzdur.

Havuzun arka tarafında, Has Oda’nın Divanyeri denilen bölümünde, çift sıra sütunlu geniş revakları bütün görkemiyle kendisini gösterir. Çift sıra sütunlu revakların bir ucunda Revan Köşkü, diğer ucunda sünnet odası bulunmaktadır. L şeklindeki geniş revakların bir ucu padişahın haremdeki Has Oda ve köşklerinin bulunduğu Mabeyn taşlığına geçit verir. Revan köşkünün bulunduğu diğer tarafında ise Hümayun alt bahçelerine merdivenlerle inilir. 

Haliç tarafındaki manzaraya bakan Sünnet Odası adı verilen köşk 1640 yılında, Sultan İbrahim tarafından yaptırılmış. Şehzadelerin sünnet düğünleri için de kullanılmış olduğundan, Sünnet Odası adıyla da anılmaktadır. Mermer teras, yabancıların Altın Boynuz olarak tanımladıkları Haliç’in büyülü ve görkemli manzarasını görecek şekilde konumlanmış. IV. Murat’ın yaptırdığı Bağdat Köşkü ile Sünnet Odası arasında, Haliç’e hâkim konumda,  İftariye kameriyesi bulunmaktadır.  Sultan İbrahim döneminde yaptırılan İftariye ya da“Mehtaplık” denilen kameriye en çok fotoğraf çektirilen yerlerden biridir.

Topkapı Sarayı Bağdat Köşkü

Kameriyenin kuzeyinde yer alan Bağdat Köşkü, Topkapı Sarayı köşklerinden en güzeli olanıdır… Bağdat köşkünün yapımına, IV. Murat Bağdat seferine giderken başlanmış. 1639 yılında da yapımı bitirilmiştir. Köşk, günlük saray yaşamında padişahın sabah namazından sonra kahvesini içtiği dinlenme mekânı olduğu gibi önemli tarihi olaylara da sahne olmuştur. Bağdat Köşkü sekiz cephelidir. Dört girinti dört çıkıntı ve kubbe saçağı ile orijinal bir mimariye sahiptir. Köşkün üç kapısı ve yirmi iki penceresi vardır. Kapılar, pencereler ve dolaplar fildişi ve sedeflerle, duvarlar ve kemerler çinilerle süslenmiştir. Köşkün bakır ocağı, bu ocağın yanlarındaki gömme gözler, gözlerin çevresindeki çiniler essiz bir sanat eseridir.

Bağdat Köşkü’nün güzelliğini arttıran en önemli özelliklerinden biri de, balkonunun, İstanbul’un en geniş ve en güzel manzarasını kucaklamasıdır. Altın Boynuz olarak da anılan Haliç, Karşı Yaka ya da Pera olarak adlandırılan Galata, Galata Köprüsü ve İstanbul Boğazının seyir terası gibidir Bağdat Köşkü… 

Hümayun alt bahçelerine inildiği yerde bulunan Revan Köşkü, Sultan IV. Murat’ın Revan Seferi ve zaferi anısına, 1635 yılında yaptırılmıştır. Mermer kaplama dış cephesi ve 17. yüzyıl çinileriyle dikkat çeken Revan Köşkü, Klasik Osmanlı Mimarisinin son örneklerindendir. Padişahların sarıklarının bu odada korunması nedeniyle, Sarık Odası olarak da anılmaktadır. 1733 yılında, Sultan I. Mahmut’un bağışladığı kitaplarla, Has Oda Kitaplığı olarak kullanılmaya başlanmıştır. 

Topkapı Sarayı Revan Köşkü

Revan Köşkü de Bağdat Köşkü gibi sekiz cepheli veya sekiz çıkıntılıdır. Kubbesi altın ve boya ile bezenmiştir. Uç çıkıntılarının tavanı ise deri üzerine işlenmiştir. Dördüncü çıkıntıda güzel bir ocak bulunmaktadır. Odalardaki aydınlığın artması için üst üste konuşlandırılmış pencerelerden başka kubbede de dört pencere daha vardır. Çıkıntılardan ikisi kütüphanedir. Köşkün içinde çilehaneyi andıran basık ve küçük bir oda daha görülür. Tavanında bazı beyitler bulunmaktadır. Çift kanatlı pencereleri sedef ve kaplumbağa sırtı seklinde süslenmiştir. Köşkün ortasında duran mangal, Fransa Kralı XV. Louis’in I. Mahmut’a hediyesidir.

Kaynaklar:

1)   http://www.topkapisarayi.gov.tr/tr

2) http://www.mehmetakinci.com.tr

 13,175 total views,  2 views today