Yazılar

Ankara-Roma ve Bizans Dönemi

 

Anadolu’da Tarih, bir yeryüzü tanrıçası olan Ana Tanrıça ile başlamıştı. Binlerce yıl varlığını koruyan ve etkisini nesillerden nesillere aktaran Ana Tanrıça halkların mayasıydı. O, göklerde değil, yerde insanların yanı başındaydı. Dokundukları, gördükleri, kokladıkları hayranlık duydukları her şeydi. O, sadece insanların değil; toprağın, suyun, çiçeklerin, kuşların ve böceklerin de tanrıçasıydı. Doğanın ta kendisiydi Ana Tanrıça. Bir ilkçağ çiftçisi evinin bir köşesine koyduğu Tanrıça heykelini izlerken onu görüyordu. Tıpkı bir ortaçağ ermişinin aynada kendine bakarken tanrıyı görmesi gibi.

Ankara Kale çevresi

Ankara denilince ilk akla gelenler Ana Tanrıça Kybele ile Friglerin ilk kralı Gordios’un oğlu Midas’tır. Ankyra’nın kurucusu olarak tanrılaştırılmışlardır. Tanrı Kral uygulamasının başlamasına neden olmuştur. Frigler ve Frigli rahipler, Midas ve Kybele’ye olan saygılarının kanıtı olarak, Kybele’nin daha önce konakladığı tepeye, bir tapınak yaptılar. Helenistik ya da sonrasında yapıldığı düşünülen tapınağın bulunduğu tepe, günümüzde Agustus/Ogüst Tapınağı’nın bulunduğu tepe olup, Hacıbayram Tepesi’dir.

Hacı Bayram Tepesi

Ankara Hacıbayram Camii ve bitişiğindeki Agustus Tapınağı bizi M.Ö. 7. yüzyıla kadar götürmektedir. Romalı Konsül Manilius M.Ö. 189 yılında, Ankara yakınlarında Galatları yenerek, Galatya’yı Roma topraklarına kattı ve Bergama Krallığı’na bağladı. M.Ö. 25 yılında da Roma’nın ilk imparatoru Agustus tarafından Roma Eyaleti haline getirilen Galatya’nın başkenti olmuştur. Ankara’nın en parlak dönemi Roma’nın Galatya eyaletinin başkenti olmasıyla başlar.

Metropolis, yani Anakent unvanı alır. Doğu Roma’nın merkezi İstanbul, Ankara ise dinlenme kenti olmuştur. Kent askeri açıdan stra­tejik bir öneme sahipti. 600 yıl bölgeye hâkim olurlar, ilk yıllarda kentin yönetimini Galat prenslerine bıraktılar. Kent Roma döneminde birçok yapılarla donatıldı ve diğer Roma kentlerinde olduğu gibi 12 semte bölündü. İçişlerinde bağımsız ve demokratik olarak, Romalı bir vali ve halk tarafından seçilen meclislerle yönetildi.

Ankara Kalesi

Bu dönemde kentin alt yapısı tamamlanmış ve Elmadağ’dan taş borularla su getirilmiştir. Tahıl üretimi, dokumacılık ve hayvancılık alanında büyük gelişmeler sağlanmıştır. M.S. 3. yüzyılın başında imparator Caracalla kale duvarlarını onartmıştır. 4. yüzyılın ortalarına doğru Hristiyanlığın yayılmasıyla kent, dini bir merkez olup M.S. 314 ve 358 yılları arasında Saint Synode adıyla kurulan Hristiyanlık Meclisinin önemli dini kararları almasında rol oynamıştır.

Diğer taraftan, M.S. 3. yüzyıldan itibaren Perslerin ve Gotların Anadolu’ya akınları sonucunda Roma İmparatorluğu eski gücünü yitirdi. Kentteki yapıların çoğu tahrip oldu ve kıtlık ortaya çıktı, imparatorlukta oluşan sosyal ve ekonomik çöküntü kentin çevresinin surlarla çevrilmesine neden olmuştur. Günümüzdeki Ankara Kalesi şekillenmiştir. Roma İmparatorluğu M.S. 395 yılında ikiye ayrılınca Ankara, Doğu Roma İmparatorluğu/Bizans sınırları içinde kaldı. 

Hacı Bayram Tepesi

Bizans döneminde Ankara askeri ve ekonomik açıdan yine önemini korudu. Dokumacılık ve ticaret gelişti. Kent, Bizans İmparatorluğunun ileri yıllarında büyük bir dini merkez durumuna girerek Galatia Başpiskoposluğunun merkezi durumuna gelmiştir. Mezhep kavgaları yüzünden kentin evlerinin kısmen yakıldığı bilinmektedir. M.S. 452’de Ankara’da kıtlık olmuş ve kentten büyük göçler olmuştur.

M.S. 542’de ise Ankara ve çevresinde büyük bir veba salgını görülmüştür. M.S. 615’te Anadolu’yu geçerek Kadıköy’e kadar giden Sasanilerin ya da II. Pers İmparatorluğu askerlerinin M.S 622 de Ankara’yı işgal edip, talan ettiği bilinmektedir. Bundan sonra Ankara tamamen Kale içine çekilmiş, iki kat surlarla çevrili tepenin içinde yaşadığından, kaleyi güçlendirmek için daha önceki dönemlere ait bütün binaları yıkarak, bunların malzemelerini kullanmışlardır. Bu nedenle, Roma ve Bizans dönemine ait yapıların sadece kalıntılarına ulaşılabilmektedir.

 8,483 total views

Kariye Müzesi 3-İstanbul

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul kariye Müzesi

İstanbul’da gezmediğim müze, saray, köşk ve kasır kalmadığı halde Kariye Müzesindeki Metokhites’in mozaiklerinin yeni farkına vardım. Bu konuda uzman olanlarca Kariye’deki Metokhites’in mozaiklerinin dünyada bir ilk olduğu söyleniyor. Dünyada bir ilk ve tek olan bu ünlü mozaiklerin oluşmasını sağlayan ise Metokhites adlı bir Bizans yöneticisidir.

Bizans İmparatorluğunda başbakanlık düzeyinde görevler edinen Metokhites’in en büyük hayali, saray benzeri evine çok yakın olan Chora Manastırını ayağa kaldırmaktı. 1316’da Chora ile ilgilenmeye başlayan Metokhites, 5 yılda manastırın onarımı tamamladı. Onarım sonrası Manastır depremlere dayanıklı bir hale getirilirken, içi de muhteşem mozaik ve freskolarla süslendi. İpeksi dokumalarla zenginleştirilen manastıra kütüphane de kuruldu.

Metokhites tarafından restore edilen Khora’daki mozaikler dünyada başka örneği olmayan  özelliklere sahip. Dış nartekste İsa’nın hayatı, iç nartekste ise Meryem’in hayatı ile ilgili mozaik sahneler yer alıyor. Bu sahneler, Meryem’in ve İsa’nın hayatındaki olaylara göre kronolojik bir sıra takip ediyor.Başka bir deyişle, İsa’nın ve Meryem’in yaşam öyküleri, iki resimli roman halinde mozaiklerde anlatılıyor. Dış nartekste Kutsal Bakire Meryem, İsa’yı dünyaya getiriyor, İsa’nın yaşam öyküsüne geçiliyor ve Meryem’in ölüm sahnesi ile öykü bitiyor.

Kariye mozaik ve freskleri, Bizans resim sanatının son dönemi olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor. Önceki dönemin yeknesak fonu burada görülmüyor. Derinlik fikri, figürlerin hareket değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleri olarak karşımıza çıkıyor. Kariye mozaikleri İtalyan Rönesans’ına paralel ilerleyen Bizans Sanatındaki yeni uyanışın önemli örnekleridir. Kariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine olan 14. yüzyıla ait  en güzel örnekler arasında yer alıyor.

Dış narteksin güney cephesinde uzanan dar, uzun tek nefli bir şapel ”parekklesion” olarak adlandırılmış. Parekklesion’un doğu ucuna yerleştirilmiş olan Absis ve üzerinde bulunduğu duvar ile kemerler tam bir mozaik ve fresko cenneti. Bu cennette ”Diriliş Sahnesi”nin yanı sıra ”Son Yargı Sahnesi”, ”Mahşer” ve piskopos figürleri yer almaktadır. Bir önceki yazı dizisinde Davut’un oğlu Yusuf’un Meryem ile ilgili olarak gördüğü rüya, Kutsal Ruh olarak İsa’nın dünyaya geleceği, vergi sayımı için Beytüllahim’ gidişleri ve sayıma katıldıktan sonra dönüşte, bir mağarada İsa’nın doğuşunu betimleyen mozaikleri tanı(t)maya çalıştım. Mozaik tasvirleri tanıtmaya devam ediyorum.

Kral Herod’un Huzurunda üç Doğulu Kahin

 

Diyafram kaldırarak bir duvara, içbükey bir tavana, bir kemere hilal ya da yarım daire biçimli olarak oluşturulan alanlar lunet olarak tanımlanmaktadır. Mozaik ve freskolar için mükemmel yerlerdir. Dış narteks güney kanadının ilk doğu lunetinde iki bölümlü bir tasvir bulunmaktadır. Tasvirin sol tarafında atları ile Beytüllahim yıldızını takip eden Baltazar,Gaspar, Melkior adlı üç Kahin kralın Kudüs’e giderek, “Yahudilerin Kralı olarak doğan çocuk nerededir? Sorgulaması yaparlar. Soranlara da ”Çünkü doğuda onun yıldızını gördük, ona ibadet etmek için ve hediyelerini vermek geldik” şeklindeki sözleri Kral Herod tarafından duyulur.  

Kral Herod, baş papaz ve katiplerinden bu konu ile ilgili bilgi ister.  Yeni doğan bu çocuğun Bethlehem/Beytüllahim’de olduğunu öğrenmesi üzerine üç Kral kahini çağırır. Tasvirli sahnedeki  mimari bir yapı önünde taht üzerinde oturan Kral Herod bir elinde asa tutarken diğer elini karşısında duran kahinlere uzatmış vaziyettedir. Kralın arkasında bir muhafız, karşısında ayakta duran üç Kral kahin vardır. 

Soldaki uzun sakallı kahinin elinde İsa’ya sunulmak üzere, içinde hediye olan bir kutu bulunmaktadır. Kutunun içinde bir tanrıya ilk kez sunulacak manevi semboller olan mühür, tütsü ve altın bulunmaktadır. Kral kahinlerin karşısında, tahtında oturmakta olan Herod, kendisinin de bu peygambere ibadet edeceğini söyler ve peygamberi onun için bulmalarını ister.

Üç Kral kahin, Kral Herod’un samimiyetinden kuşku duyarak, ayrılırlar. İsa’yı bularak,  onun ilk ibadet edenleri olurlar, ancak Herod’a haber vermezler. Bu duruma çok sinirlenen Kral Hirodes, Bethlehem’de bulunan ve iki yaşına kadar her erkek çocuğunun öldürülmesi emrini verir. Dış narteksin güney duvarındaki lunette ise Herod’un İsa’ya zarar vereceğini rüyasında gören Yusuf’un kutsal aileyi Mısıra kaçırması anlatılmıştır. Burada “Mısır’a kaçış” yazılıdır.  

Katliamın emredilmesi ve yas tutan anneler

Dış narteksin güney kanadı, güney lunetinde, doğulu kahinlerin bebek İsa’yı bularak hediyelerini sunduktan sonra ülkelerine dönmeleri üzerine, Kral Herod, Bethlehem ve civarında ki iki yaşına kadar olan erkek bebeklerin katliamını emrediyor. Solda taht üzerine oturan Kral Herod, arkasında iki muhafız ile karşısında ise üç asker yer alıyor. Panonun sağ kısmında ise, çocukların askerler tarafından öldürüldüğü katliam sahnesine yer verilmiştir. Bir anne karnı deşilen çocuğuna bakamamakta diğeri ise çocuğunu saklamaya çalışırken görülmektedir.  Mozaikli sahnede  “Sonra Herod, bilginler tarafından alaya alındığını gördüğünde, çok kızdı ve dışarı yolladı ve Bethlem’deki ve bunların bütün kıyılarındaki iki yaş ve altındaki bütün çocukları öldürdü” yazılıdır.  Dış narteksin güney kanat, ikinci bölüm batı kemerinde, günümüze tam olarak gelemeyen mozaik tasvirde, çocukları öldürülmüş anneler bir arada oturarak, ölen çocuklarının yasını tutmaktadır. Tasvirli sahnede, “Rama’da bir ses duyuldu, ağıt ve ağlama ve büyük yas” yazılıdır.

Elizabet ve Yahya’nın katliamdan kaçışı

Dış narteksin güney kanat, birinci kısımdaki batı kemerinde, Azize Elizabeth, kucağında oğlu Vaftizci Yahya ile dağda bir mağaraya sığınmaları betimlenirken, sol tarafta ise, bir asker bir elinde kılıç, diğer elinde kılıcının kını  ile onlara doğru koşarken tasvir edilmiştir. Elizabeth ve oğlu, mucize eseri olarak mağaranın girişinin bir kaya ile kapanması sayesinde katliamdan kurtulmuştur. Mozaikli sahnede “Elizabet’in kaçışı”yazılıdır. 

Kutsal Ailenin Mısır’dan, Nasıra’ya Dönüşü

Dış narteksin batı duvarında, pencerelerin üzerindeki kemerlerde, tasvirli sahnede, Kral Herod’un katliamından kaçarak, Mısır’a giden Kutsal Ailenin Mısır’dan , Nasıra’ya dönüşü anlatılmıştır. Sol tarafta uyur durumdaki Yusuf’a yaklaşan bir melek Kral Herod’un öldüğü, yerine oğlu Arhelaos’un geçtiği bilgisini vererek, artık geri dönebileceklerini söylemektedir. Diğer sahnede ise, Önde Yusuf, Çocuk İsa’yı omzunda taşırken, arkada Meryem, onun arkasında ise, üzerinde yük olan bir eşeği çeken Yusuf’un oğlu bulunmaktadır. Tasvirin en sağında Nasıra Kenti görülmektedir. “Tanrının rüyadaki uyarısıyla, Galile’nin parçasında bir kenara çekildi ve Nasıra denilen şehre geldi ve oturdu” yazılıdır. Meryem’in başının üstünde “Tanrı Anası”, İsa’nınkinde ise “İsa Mesih” anlamına gelen monogramlar görülmektedir.

 4,514 total views

Sultanahmet Camisi- İstanbul

 

Türk ve İslam dünyasının en ünlü anıtlarından birisi olan Sultanahmet Camii; İstanbul’a gelen yerli ve yabancı turistlerin ziyaret programlarına aldıkları en önemli anıtlardan biridir. Sultanahmet merkezli bütün tur programlarında; Sultanahmet Camii, Ayasofya ve Topkapı Müzeleri ile meydandaki örme dikili taş, Obelisk ve Yılanlı sütunun yanı sıra Yerebatan sarayı ve Binbirdirek sarnıcı da ziyaret edilen önemli yerlerdendir.

Sultanahmet Camii ve meydanı (34)

İstanbul Sultanahmet Camii

Gerek Hristiyan dünyasında, gerekse Müslümanların dünyasında yer alan ve bu dinlerin hamiliğini üstlenen imparatorlar, padişahlar ve sultanlar; Tanrıya ulaşmanın ve inancının en iyi biçimde ifade edebilmenin yolu olarak, bir benzeri daha olmayan kiliseler, mabetler ve camiler yapma ve yaptırma yarışına girmişlerdir. 17.Yüzyılın iki önemli eserinden biri olan Sultanahmet Camii, Sinan’dan sonra Türk mimarlığının meşalesini ele alan Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’nın ellerinde yükselirken; Sinan’ın Şehzade Camii, göz önünde tutulmuştur.

Ancak onun şeması çok ileriye götürülmüştür. Şehzade Camii İstanbul’un Şehzadebaşı semtinde Mimar Sinan tarafından yapılmış olan cami. Kanuni Sultan Süleyman tarafından Saruhan valisi iken 1543′de 22 yaşında ölen oğlu Şehzade Mehmet adına yaptırılmıştır. Camiyi 1543–1548 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırttı. Mimar Sinan’ın çıraklık eserimdir dediği camidir. 18,42 metrelik kubbesi 4 büyük yarım kubbeye yaslanır.

Şadırvan avlusu 12 sütunda 16 kubbelidir. İkişer şerefeli çift minaresi vardır. İmaret ve medrese, tabhane, türbeler cami bahçesinde ve arka sokaktadır. Bilindiği gibi; Sultanahmet Camii’nin banisi Sultan I.Ahmet genç yaşta, henüz 14 yaşında iken Osmanlı tahtına 14. Hükümdar olarak oturmuş ve 14 yıl saltanat sürmüştür. Döneminde Avusturya-Osmanlı savaşı sona ermiştir. Zitvatorok barış anlaşması bölgeye ve Osmanlıya bir rahatlama dönemi açıp devletinin saygınlığını tekrar perçinlemiştir.

I. Ahmet, Allah’a bir şükran belgesi olmak üzere, Taht Şehri İstanbul’da, o zamana kadar görülmemiş güzellikte bir mabet yükseltmeyi aklına koyar. Baş motifi ve tutkusu, Allah’a kulluğunu kanıtlayabilmek üzere, o zamana kadar yapılmış olan camilerin en büyüğünü ve en güzelini yaptırmak ister. Özellikle de Ayasofya’yı geçmek, buna bir de nam-u şanını kıyamete kadar yaşatacak bir eser bırakma ihtirası hiç çekinmeden eklenebilir.

Ayasofya yapılıncaya kadar, dünyanın en ünlü ve en ulaşılmaz mabedi, Hz. Süleyman’ın Kudüs’te yaptırmış olduğu ”Mescidi Aksa” idi. Mescidi Aksa’yı aşmak isteyen Bizans İmparatoru Justinianus, bu hayalini, Ayasofya’yı yaptırarak gerçekleştirmiş. Kanuni Sultan Süleyman da, Ayasofya’yı aşacak bir cami yaptırmak ister.1551-1558 yılları arasında yapılan bu cami ile Ayasofya da aşılır. Sultan I. Ahmet, Ayasofya ile Süleymaniye arasında; atalarına saygısızlık olmasın diye, Süleymaniye’yi aşmayacak ama Ayasofya’dan daha görkemli bir cami için, At Meydanını seçer.

Caminin tasarımını ve gerçekleştirilmesi işini; mimarlığının yanı sıra musikişinaslığı ve sedefkârlığı ile de ün yapmış olan Mimarbaşı Mehmet Ağa’ya verir. Sedef, günümüzde çok değerli olan bir malzeme olarak bilinir. Sedefin sahip olduğu sağlam yapı, birçok bilim adamının ilgisini çektiği gibi, Mehmet Ağanın da ilgisini çekmiş ve sedef konusunda uzmanlaşmıştı. Genellikle, yanardöner renkli ve parlak yapılı olan sedef, kendi kendini tamir edebilen bir madde olarak bilinir. 

Sedefkâr Mehmet Ağa; karşısında Süleymaniye, yanı başında Ayasofya gibi eşsiz iki anıtın arasında, onlarla yarışacak bir eser tasarlar ve Sultan I. Ahmet’in onayını alarak, 1609 yılının güneşli bir gününde, başta padişah olmak üzere, bütün devlet erkânının katılımıyla caminin temeli atılır Aynı yüzyılda yaşayan Evliya Çelebi, temel atma törenini şöyle anlatıyor. ”Cümle üstad, mimar ve mühendisler toplanıp; Üsküdarlı Mahmut Efendinin ve üstadımız Evliya Efendinin duaları ile temelin kazılmasına başlandı.

Evvela; Sultan Ahmed Han, eteğine toprak doldurup ‘’Ya Rab, Ahmed kulunun hizmetidir, kabul eyle’’ deyup, amelelerle birlikte temelden toprak taşıdı.” İnşaat 7 yılda tamamlandı. Cami;  Medrese, Daru-l Kurra, Muvakkithane, Sıbyan Mektebi, Arasta, Hamam, İmaret, Darü’ş-şifa ve Türbe’den oluşan külliyenin merkez yapısı olup bir dış avluyla çevrelenmiştir. Cami; kapladığı alan bakımından, Ayasofya ve Süleymaniye’yi geçmişti.

Ana yapının kapladığı alanın eni 64 metre, boyu 74 metre olup, yüksekliği de 43 metre olmuştu. Üstelik Mekke’deki 6 minareli mabedden sonra, 6 minaresi olan tek cami, I. Ahmet camisiydi. o dönem, İslam aleminden gelen bir takım itirazlar üzerine, Mekke’deki mabede yedinci bir minare yaptırılarak, itirazların önünü aldığı söylenir. Sultanahmet Camisi’nin içi dört yapraklı yonca planına sahiptir. Dört fil ayağı çok etkilidir. Ana kubbe 43 metre yüksekliğinde ve 23,5 m çapındadır.

Sultanahmet Camii İstanbul

Bu ölçüler Mimar Mehmet ağanın bir mühendis olarak kabiliyetini gösterir.  Caminin içi çok dahiyane bir ustalıkla yerleştirilen 260 pencere sayesinde ferah bir  havaya bürünmüştür. Pencerelerin yerleştiriliş şeklinden dolayı büyük kubbe sanki havada asılı gibi durmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda yaptırılan Adana’daki Sabancı Merkez camisiyle Mersin’deki Mugdat camisinin de 6 minaresi olup, 6 minareli cami sayısı 3 e çıkmıştır.  Sultanahmet camiinin tasarımı, Osmanlı cami mimarisi ile Bizans kilise mimarisinin 200 yıllık sentezinin zirvesini oluşturur.Komşusu olan Ayasofya’dan bazı Bizans esintileri içermesinin yanı sıra geleneksel İslami mimari de ağır basar ve klasik dönemin son büyük camisi olarak görülür. Köşe kubbelerin üstündeki küçük kulelerin eklenmesi dışında, geniş ön avlunun cephesi Süleymaniye Camii’nin cephesiyle aynı tarzda yapılmıştır. Ağır bir demir zincir batı tarafındaki avlu girişinin üst kısmını asılı tutar.

Caminin avlusuna yalnızca sultan at sırtında girebilirdi. Sultan avluya at sırtında girdiği zaman başını zincire çarpmamak için eğerdi. Bu, padişahın bile camiye girerken kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini göstermek amaçlı sembolik bir eylemdi. Avlu neredeyse caminin kendisi kadar geniştir ve kesintisiz bir kemer altıyla çevrilmiştir. Her iki tarafında abdesthaneler vardır. Ortadaki büyük altıgen fıskiye avlunun boyutları göz önüne alındığında küçük kalır. Avluya doğru açılan dar anıtsal geçit kemer altından mimari olarak farklı durur. Yarı kubbesi kendinden daha küçük çıkıntılı bir kubbe ile taçlandırılmış ve ince sarkıt bir yapıya sahiptir.

Sultanahmet Camii İstanbul

Her katında alçak düzeyde olmak üzere, caminin içi İznik’te, 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20 binden fazla çiniyle bezenmiştir. Alt seviyelerdeki çiniler geleneksel, galerideki çinilerin desenleri çiçekler, meyveler ve servilerle gösterişli ve ihtişamlıdır. 20 binden fazla çini İznik’te çini ustası Kasap Hacı ve Kapadokyalı Barış Efendi’nin yönetiminde üretilmiştir. Cami; mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği, yarım kubbeleriyle büyük kubbesinin içi de mavi ağırlıklı kalem işleriyle süslendiğinden, Avrupalılarca Mavi Cami (Blue Mosque) olarak bilinir.

Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle, ana cami konumuna gelmiştir.  Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkâr kasrı, arasta, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sıbyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır.

Sultanahmet Camii İstanbul

Kaynaklar:

1) Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2) Sultanahmet Camii koruma ve İhya Derneği

 16,005 total views,  4 views today

Ayasofya (Hagia Sophia) 1-İstanbul

Yeryüzünde Tanrıya ibadet etmek amacıyla yapılmış ihtişamlı binalar arasında pek azı İstanbul’daki Ayasofya’nın gücüne ve gizemine sahiptir. Yüzyıllara meydan okuyan Ayasofya, inşa edildiği tarihten itibaren her dönem için bir simge olmuştur. 

Ayasofya İstanbul

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden bir eşi ve benzeri olmayan Ayasofya mimarisi; ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden yegane uygulama olarak görülür. Ayasofya; Osmanlı camilerine fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünü olarak değerlendirilir.

Bizans döneminde hipodrom olan günümüzdeki Sultanahmet meydanına bakan anıtsal bir yapıdır. Meydanın kuzey-doğu ucunda bulunmaktadır. 532 yılında yapımına başlanıp, 537 yılında ibadete açılan Ayasofya; 916 yıl kilise, 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1935 yılında müzeye dönüştürülmüş. 82 yıldır müze olarak işlev görüyor. 

Ayasofya İstanbul

Sanat ve Mimarlık tarihi açısından dünyanın en önde gelen anıtlarından biri olup, dünyanın sekizinci harikası olarak gösterilmektedir. ”Yeryüzünde Tanrı’ya ibadet etmek amacıyla yapılmış ihtişamlı yapılar arasında pek azı İstanbul’daki Ayasofya’nın gücüne ve gizemine sahiptir.” demekte bu konuda uzmanlaşmış olanlar.

Günümüze ulaşan Ayasofya, III. Ayasofya Katedralidir. I. Ayasofya Katedrali, Hristiyanlığı imparatorluğun resmi dini ilan eden Büyük Konstantin tarafından başlatılmıştır. M.S 360 yılında ibadete açılmış, 404 yılında çıkan isyanlar sırasında tahrip edilmiştir. İsyanların sona erdirilmesinden sonra, imparator II. Theodosius tarafından İkinci Ayasofya’nın yapımı başlatılmış ve 415 yılında yapımı tamamlanmıştır. Fakat bu yapı da Nika İsyanı  olarak bilinen isyan sırasında, 532 yılında yakılıp yıkılmıştır. Nike isyanı devam eder ve şehir alevler halinde yanarken, Ayasofya da yakılıp, yıkılmış.

Ayasofya İstanbul

Umutsuzluğa kapılan Jüstinyen tam pes edeceği sırada İmparatoriçe Theodora ”Bu şekilde pes edemezsin” dediği için harekete geçmiş. Ayaklanmayı kanlı bir biçimde bastırmış. Bazı tarihçilere göre 30 000, bazılarına göre de 50 000 isyancı Hipodromda öldürülmüş. İsyan bastırılıp, ortalık durulduktan sonra İmparator gücünü göstermek için öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen  imparatorların  yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar vermiş.

Jüstinyen bu işi yapacak  mimarlar  olarak fizikçi Milet’li İsidoros ile matematikçi Tralles’li Anthemius’u görevlendirmiş. Ayasofya`da kullanılmak üzere, Anadolu’nun antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar İstanbul`a getirilmiş. Böylelikle, Ayasofya’nın yapım süresi kısalmış. Bir söylence ye göre, kilisenin yapım aşamasında 10 000 kişi çalışmıştır. Ayasofya`nın yapımına 23 Aralık 532`de başlanmış, 27 Aralık 537`de tamamlanmıştır. 557 yılında depremden zarar gören yapının onarımı 562 yılında tamamlanmış. 532 yılından bu yana tam on beş asır ayakta olan kutsal bir yapı…Yapı önce ”Megalo Ekklesia” yani Büyük Kilise adıyla anılmış. Sonra da ”Hagia Sofia”, Kutsal Bilgelik olarak tanınmış.

Osmanlının fethi sonrasında Eski Büyük Cami adıyla ün saldıysa da Ayasofya olarak bilindi. Bu nedenle, müze avlusuna girince ilk dikkatimizi çeken obje, avlunun sağ tarafındaki şadırvan olmaktadır. 24. Osmanlı Sultanı ve 103. İslam Halifesi olan I. Mahmut tarafından yaptırılmış. Şadırvanlar, camilere gelenlerin abdest alma gereksinmelerini karşılamaktadır. Avludaki şadırvanın arka tarafında, müzenin güneydoğu bölümünde türbeler de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, Sultan Mustafa, Sultan İbrahim ve Şehzadelerin türbeleridir,

Ayasofya İstanbul

Bizans döneminde atrium olarak adlandırılan avlu içindeki katedral girişi batı yönündeki orijinal kapıdır. Giriş kapısının sol tarafında, dikdörtgen şeklindeki çukurda 537 yılından önceki II. Ayasofya kalıntıları bulunmaktadır. Kalıntıları gözden geçirip, fotoğraflarını çektikten sonra iki katlı ve 7500 m2 lik bir alana sahip katedralin dış narteksine giriyorum. Ana kapıdan girilen ilk galeri dış narteks olarak adlandırılıyor. Dış narteks tonoz örtülü bir galeridir.

Ayasofya Katedrali mimari yönden incelendiğinde, yapının merkezinde orta nef denilen büyük bir orta mekân bulunmaktadır. Orta nefin kuzey ve güneyinde iki yan nef yer alır. Doğu-batı ekseni boyunca uzanan orta nefin doğu ucundaki yarım kubbenin altında koro için ayrılan yarım çember şeklindeki absit, batı ucunda da iç ve dış narteksler yer almaktadır.

Dış ve iç narteksler

Dış Narteksler Ayasofya İstanbul

Ana kapıdan girişte karşımıza çıkan galeri ya da tonozlu koridorlar, katedralin dış ve iç nartekslerini oluşturmaktadır. Narteksler, kiliselerin vazgeçilmezi olup, ayinlere hazırlık bölümü de diyebileceğimiz galerilerdir. Dış nartekste, ayine gelen kimselerin ya da grupların kıyafetleri düzenlenir ve ayin için hazırlıklar bir kez daha gözden geçirilir. Katedrallerde genellikle girişlerde yer alan dış narteksler, katedrallerin ön yüzünün tamamını kaplar. Ayasofya’nın bu bölümündeki duvarlarda nadiren kutsal aile, havariler ve daha çok kiliseyi yaptıranlar ve bağışta bulunanlarla ilgili açıklamalar, resimler ve katedral planlarının çizimleri bulunmaktadır. Böylece katedral, kendisine hizmetlerinden dolayı kişi ya da kişileri şereflendirmektedir.

Ayasofya’nın, Osmanlı dönemindeki en ünlü yenilenme çalışmalarından biri 1847-1849 yılları arasında, Sultan Abdülmecit’in emriyle gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün emriyle, 1930-1935 yılları arasında gerçekleştirilen bir dizi yenilenme çalışmasından sonra, Bakanlar Kurulu kararıyla, 24 Kasım 1934 yılında müzeye dönüştürülmüş.1 Şubat 1935 yılında da açılışı yapılmıştır.  Osmanlı Sultanı Abdülmecit ile Mustafa Kemal Atatürk’ün resimleri de dış narteks duvarlarında bulunmaktadır.   

Duvarlarındaki bilgileri gözden geçirmek bir hayli zamanımı aldı ama Ayasofya hakkındaki bilgilerimin de yenilenmesine neden oldu. Dış narteksin güney ucuna yürüdüğünüzde İmparatoriçe lahdi ile müzenin turistik eşya satan standı karşınıza çıkar. Geri dönüp, kuzeye yöneldiğinizde ise antik bir çan, mermerden yapılmış antik bir su hazinesi ve porfir bir sunak ile karşılaşırsınız. Tam kuzeyinde de üst kata çıkış rampası bulunmaktadır.

Dış nartekse bir bütün olarak baktığınızda, tonoz örtülü 9 birimden oluştuğunun farkına varırsınız. Dış narteksten, kendisinden daha yüksek olan iç nartekse 5 kapı ile geçilebiliyor. Biz iç nartekse geçebilmek için İmparator Kapısı’na gidelim.

İç narteks çapraz tonozlarla örtülmüş. Tonozlar geometrik motifli mozaiklerle kaplanmış. Mozaiklerden sarı renkte parlayanlarda altın kullanılmış. İç narteksin duvarları Anadolu’nun değişik kentleri ile değişik ülkelerden getirilen dalgalı mermerlerle kaplı. Dalgalı mermer levhalar duvarlara yapıştırılıp, sabitlenmeden önce ikiye bölünmüş. Böylelikle, mürekkeplendikten sonra katlanıp açılan kâğıtlarda olduğu gibi ilginç bir simetri özelliği ortaya çıkmış. Mozaikli çapraz tonozlar ve duvarlardaki dalgalı mermerler iç nartekse masalımsı bir hava katmış.

İmparator Kapısı Ayasofya İstanbul

İç narteksin çapraz tonozlarını kaplayan mozaiklerden daha ilginç olanı İmparator Kapısı üzerindeki VI. Leon Mozaiği’dir. VI. Leon mozaiği Dış narteksi iç nartekse bağlayan İmparator Kapısının üstünde VI. Leon Mozaiği bulunmaktadır. Evrenin efendisi İsa betimlemeli bu mozaikte, ortada bulunan İsa arkalıklı bir sandalyede oturmaktadır. İsa, sağ eliyle evreni takdis eder durumda iken sol elinde sayfaları açık bir İncil tutmaktadır. İncil üzerinde Grekçe ‘’Barış sizinle olsun. Ben Dünyanın Nuruyum’’ Cümlesi yer almaktadır. Mozaiğin sağ tarafındaki madalyonun içinde Baş Melek Gabriel, soldaki madalyonun içinde ise Meryem bulunmaktadır. İsa’nın ayakları dibinde, sol tarafta, secde eder durumda Doğu Roma İmparatoru VI. Leon bulunmaktadır.

Ortodoksluk geleneğinde en çok üç kez evlenilebilmesine karşın VI. Leon erkek çocuğunun olabilmesi için dört kez evlenmiştir. Bu nedenle, İsa’dan özür dilercesine secde eder biçimde betimlenmiştir. Orta Nef ve merkezi kubbe İç narteksten ana galeri ya da Orta Nefe 9 kapı ile geçiliyor. Bunlardan ortada yer alan 3 kapı İmparator Kapıları olarak biliniyor.

Ayasofya İstanbul

İç narteksten katedralin merkezi bölümü olan Orta Nefe geçtiğimde, hayallerimin de ötesinde bir mekânla karşılaşıyorum. Gerçekten de ana mekâna giren her ziyaretçiyi  görkemli ve hayal gücünü zorlayan bir yapı karşılar. İlk adımdan itibaren katedralin ana kubbesi etkisini hemen gösterir ve sizi göklere taşır. Kubbeden kendinizi alamazsınız. Orta nef ya da iç mekân karmaşık bir yapıya sahiptir. 100 metre x 70 metre ölçüsündeki yapının 74.67 metre x 69.80 metre ölçüsündeki orta nefinin ortasında, ağırlığı dört payanda üzerine oturtulmuş ana kubbe yer alır.

Ağırlığını taşıyacak olan payandalara geçişin pandantiflerle sağlandığı Ayasofya’nın devrim niteliği taşıyan kubbesi birçok sanat tarihçisinin, mimarın mühendisin özel ilgisini çekmiştir. Daireden dikdörtgene geçiş içbükey üçgen pandantiflerle sağlanır. Bu tür yapılarda daha önce kullanılmamış olan bu pandantifler oldukça estetik ve şık bir şekilde, daireden, yani kubbeden payandalarla oluşturulan kare biçimine, hatta yarım kubbeler de sisteme dâhil sayılırsa, dikdörtgen biçimine geçişi sağlarlar.  Böylece, kubbe pandantifler vasıtasıyla dört büyük kemer üzerine oturur. Bu kemerler de Osmanlı döneminde Mimar Sinan’ın talimatlarıyla istinat duvarlarıyla desteklenmiştir.

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden ilk ve son benzersiz uygulama olarak görülen Ayasofya, Osmanlı camilerine, fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünüdür. Bu eser dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer almaktadır. Hayallerimizi zorlayabilen büyüklükteki ana kubbe, sanki havada asılı gibi durmakta ve yer çekimine meydan okumaktadır. Orta nefin yarısını örten ana kubbe, doğu ve batısına eklenen yarım kubbelerle çok geniş bir dikdörtgen biçimli iç mekân yaratılmıştır.

Ayasofya İstanbul

Ana kubbe ve yarım kubbelerle iç mekân ya da orta nef öylesine genişletilmiştir ki, zeminden bakıldığında, tüm iç mekâna hâkim ve gökyüzüne asılı bir kubbe olarak algılanır. Doğu ve batı açıklıklarını kapatan yarım kubbelerden daha küçük yarım kubbeli eksedralara geçiş yapılarak sistem tamamlanmıştır. Küçük kubbelerden başlayarak ana kubbe ile taçlandırılan bu kubbeler sıralaması antik çağlarda örneği görülmemiş bir mimari sistemdir. Böylelikle yapının bazilika planı dâhice ve bütünüyle gizlenmiş durumdadır. Ayasofya, bazilikal planla merkezi planı birleştiren ‘’Kubbeli Bazilika’’ tipinde bir yapıdır. Bu nedenle, Dünya Mimarlık tarihinde dönüm noktası oluşturan bir yapı olarak karşımıza çıkar. Boyutları ve bezemelerindeki görkemle Ayasofya, İmparator Justinianos’un iktidarının simgesidir.

Absit ve mihrap Orta nef ya da iç mekâna İmparator kapısından girildiğinde tam karşıda,  Ayasofya’nın doğu ucunda, katedralin absiti görülmektedir. Kilise ve katedrallerde, koronun arkasında kalan ve kutsal mekân olarak kabul edilen yer absit olarak tanımlanmaktadır. Ayasofya Katedrali camiye dönüştürülünce absit ‘’Mihrap’’ işlevini üstlenmiştir. Diğer en eski bütün kiliselerde olduğu gibi, Ayasofya’nın da absiti Kudüs’e yönelik olarak yapılmış.

Aynı şekilde, diğer en eski camilerde olduğu gibi günümüzdeki camiler de mihrap kıbleye yönelmektedir. Başka bir deyişle,  camilerdeki mihraplar Mekke’yi gösterecek şekilde yönlendirilir.  Ayasofya’nın absitinin hafifçe kıbleye yönelik olduğu görülmüştür. Bu kaymanın yer hareketlerinden kaynaklandığı sanılmaktadır. İstanbul’un coğrafi konumundan ötürü, Kudüs yönü ile Mekke yönü arasında pek büyük olmayan birkaç derecelik bir fark bulunmaktadır. Bu yüzden İstanbul’da camiye çevrilen kiliselerde kıble yönünü göstermek üzere kilisenin absiti içine yapılan mihrap absitin biraz sağına inşa edilirdi. Fakat Ayasofya’da mihrap absitin çok sağına değil, hafifçe sağına inşa edilmiştir. Çünkü Ayasofya binası tam olarak olması gereken yönde değildir, yani hafifçe Mekke yönüne doğru bir kayma göstermektedir.

Absit ya da mihrap duvarlarında Kuran ayetlerini içeren çerçeveler ve içine Allah, Muhammed, dört halife ve Halife Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılı olan sekiz yeşil daire bulunur. Bu dairelerin tahtadan yapılma çok daha büyükleri de ana nefin ya da ana salonun iç mekânını kuşatacak şekilde asılmışlardır. İsimler her biri 7,5 m. yarıçapında olan bu 8 dev panoya hat sanatı tarzında yazılmıştır.

Bir sonraki yazımda Ayasofya Katedrali’ni tanıtmaya devam edeceğim.

Kaynaklar:

1) www.ayasofyamuzesi.gov.tr

2) www.muze.gov.tr/ayasofya MÜZE – Ayasofya Müzesi

3) www.kulturvarliklari.gov.tr

 13,463 total views