Yazılar

Sultanahmet Meydanı-İstanbul

İstanbul turizminin kalbinin attığı bir merkez Sultanahmet…İstanbul’un birinci tepesinde yerini almış. Kaç yüzyılın tanığı kim bilir? M.S 193-211 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Septimus Severus bu günkü alana ilk ahşap hipodromu yaptırmış. Bu demektir ki Sultanahmet Meydanı yaklaşık 19 yüzyılın tanığı…

İstanbul Sultanahmet Meydanı

Septimus Severus tarafından yaptırılan ahşap hipodromun yanması üzerine, 306-337 yılları arasında İmparator Konstantin tarafından yeniden tasarlanan ve genişletilen Hipodrom, İmparatorluğun değişik bölgelerinden getirtilen tarihi ve paha biçilemez eserlerle donatılmıştır. Hipodromun eni 117 metre, boyu 480 metre olmak üzere, kapladığı alan, yaklaşık 60 000 m2 dir.

Bu büyüklükteki bir hipodromun kapasitesinin 100 000 kişiye yaklaşabileceği söylenceler arasındadır. O dönemde hipodromlar, 100 000 kişiyi bir alanda toplayıp, festivaller ve vahşi hayvanlarla yapılan dövüşleri seyrettirerek, halkın nabzını da tutma yeridir.

Halkı eğlendirmenin ve yönlendirmenin mükemmel araçlarından biri stadyum ve hipodromlardır. Eğlence ve stres atmanın yolu günümüzde futbol olurken, o dönemlerde, arenalarda gerçekleşen kanlı dövüşler ve hipodromlardaki araba ve at yarışları olmuş. Başrolünü Charlton Heston’un oynadığı 1959 tarihli bir yapım olan ”Ben-Hur” filminde bu konu antitez olarak işlenmiştir. Ben-Hur filmini gözünüzde canlandırın lütfen heyecan fırtınasını hissedebilmek için.

İstanbul Sultanahmet Meydanı

Atların, at binenlerin, araba ve at yarışlarının meydanı anlamına gelen ”hipodrom”, eski dünyanın, özellikle Roma ve Bizans İmparatorluğunun eğlence yerlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Romalı ve Bizanslılar için arena ve hipodromlar, siyasal yaşamın da önemli parçalarıdır. Günümüzdeki 100 000 kişi kapasiteli stadyumların yerini, o dönemlerde arena ve hipodromlar almış.

Venedik’te San Marco Meydanını gezerken, San Marco Katedrali’nin giriş alınlığında Mahşerin Dört Atlısı olarak tanımlanan bronz 4 at heykeli dikkatimizi çekmişti. Rehberimiz İstanbul’dan getirildiklerini söylemiş ve kısa hikayesini anlatmıştı.

Müslümanlara karşı düzenlenen Haçlı seferlerinin maddi ve  manevi yönden en büyük destekçisi olan Venedik Cumhuriyeti şövalyeleri girdiği bir çok ülkede değerli olan ne varsa yağmalamışlardır. Bu tür yağmalardan Bizansın başkenti olan İstanbul da nasibini almıştır. 1204 yılında yağmalanan İstanbul’da, ele geçirilen bronz at heykelleri San Marco Kilisesinin terasında karşımıza çıkmaktadır. M.Ö 4.yüzyılda, Yunanistan’da yapıldığı sanılan bu atlar, antik çağdan günümüze sağlam olarak ulaşan ender heykellerdir.

Bizans İmparatoru II. Theodosios, Büyük İskender’in ünlü heykeltraşı Lisippos’un yaptığı altın kaplamalı bronz at heykellerini, Sakız Adasından söktürüp Hipodromun yüksek ve ihtişamlı kapısı üzerine yerleştirmişti. İhtişamlı kapı üzerine yerleştirilen atlar, büyüklükleri kadar anatomik açıdan da mükemmel görünümleriyle çok etkileyici heykeller olarak biliniyor. Nitekim günümüz Avrupasının birçok şehrindeki zafer taklarının üzerinde birebir kopyaları yer almaktadır.

Ayasofya ve Hürrem Sultan Hamamı-Sultanahmet Meydanı

Ayasofya ve Hürrem Sultan Hamamı-Sultanahmet Meydanı

Bizans İmparatorluğunun önemli yapıları ve abideleri hipodrom çevresinde yapılanmış. Büyük Saray diye bilinen İmparatorluk Sarayı ve hipodromdaki ”Kathiçma” denilen İmparatorluk locasının, şimdiki Sultanahmet Camisinin bulunduğu yerde yapılmış olduğu söylenir. Hipodromun yanından başlayan Büyük Saray, sahile kadar uzanırmış. Günümüzde bu saraydan kalan kalıntılar, sadece, büyük bir salonun yer mozaikleridir. Mozaikler dışındakilere gelince; Örme Dikilitaş, Mısır’dan getirtilen Obelisk, Delfi’deki Apollon tapınağında getirilen Yılanlı Sütundur. Yılanlı sütunda birbirine sarılan üç yılanın kafaları yok olmuş, yalnız gövdeleri kalmıştır.

Hipodrom ile kentin en önemli meydanı Agustein arasında bulunan Milerium Zafer takı, Roma’ya kadar uzanan yolun başlangıcı olarak kabul edilmiş ve ilk kilometre taşı buraya dikilmiş. Ayrıca; hamamlar, mabetler, dini, kültürel, idari ve sosyal merkezler de hipodrom çevresine yerleşmişler.

1453 Yılında İstanbul’u topraklarına katan Osmanlı İmparatorluğu, hipodromun özelliklerini bozmamıştır. 1204 yılında, Haçlıların işgaliyle zarar gören hipodrom, fetih sonrasında zaten harap durumdaymış. Osmanlı Padişahları, Bizans’tan kalan bu yapıyı, kendi geleneklerine uyarlayarak, tekrar önemsenmesini ve günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Fetihten sonra hipodrom cirit oyunları için uyarlanmış ve ”At Meydanı” adını almıştır.

 

Osmanlı döneminde at ve at üzerinde gerçekleştirilen cirit oyunları önemli etkinliklerden biriydi. Bir bakıma, savaş oyunlarının birer provasıydı cirit oyunları. Sürekli akınlar düzenleyerek, yeni yerler ve ülkeler fetheden Osmanlı ve askerleri günlerce at sırtında kaldıklarından, cirit oyunları vazgeçilmez etkinlikler arasında yer almaktadır.

Her yıl on binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği bu meydan ve çevresi tam bir tarih hazinesidir. Çevresinde; Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camii, Yerebatan sarnıcı, Obelisk, Dikili Taş, Yılanlı Sütun gibi birçok tarihi ve paha biçilmez eserlerin bulunduğu bu meydan, İstanbul turizminin kalbinin attığı yerdir.

Onlarca kez ziyaret ettiğim Sultanahmet Meydanı’na, genelde T1 olarak bilinen, raylı sistemle ulaşılır. İster Karaköy tarafından, isterseniz Topkapı tarafından gelin Sultanahmet durağında inmelisiniz. İndiğiniz yerde Özsüt, Mado ve Tarihi Sultanahmet Köftecisi yiyecek içecek ihtiyaçlarınızı karşılayacak mekânlardır. Özellikle Sultanahmet Köftecisi…

1920 yılından beri Dünyaya nam salmış Sultanahmet Köftecisi’nden daha sonra köfte yemek üzere, arkanızda bırakarak karşıya geçiyorsunuz. Mehmet Akif Ersoy Parkı’na girmeden solunuza bakarsanız Firuz Ağa Camisi beni de ziyaret etmelisiniz der gibi durmaktadır. II. Bayezid’in Hazinebaşı Firuz Ağa tarafından 1491 yılında yaptırılmıştır. Kare plan üzerine tek kubbeli olarak yaptırılan cami Bursa tarzını yansıtır. Kesme taştan yapılmış olan caminin kubbesi 8 köşeli bir kasnak üzerine oturtulmuştur.

Firuz Ağa Camisi’ni sonra ziyaret etmek üzere, Mehmet Akif Ersoy Parkı’na giriyorsunuz. Fatih Belediyesi’nin Kültür Sanat Etkinliklerini gerçekleştirdiği sahne ile sahne üzerinden Osmanlının ilk 6 minareli camisinin minarelerinden bir kaçı ile karşılaşırsınız. Biraz daha ilerlediğinizde İstanbul turizminin kalbinin attığı Sultanahmet Meydanı’na girmiş olursunuz. Girer girmez de ilk gözünüze çarpanlar Alman Çeşmesi ile arkasında, sağ tarafta restorasyonda olan 1. Ahmet Türbesi olacaktır.

İstanbul Sultanahmet Meydanı

Alman İmparatoru II. Wilhelm’in II. Abdülhamid’e hediye ettiği çeşme 1901 yılında Almanya’dan getirilmiş. Alman İmparatorunun 1898 de ikinci kez İstanbul’a gelişinin anısına yapılmış. Koyu yeşil mermerler ve altın mozaik parçaları kullanılarak Osmanlı için tasarlanan bu çeşmenin karakteristik bir özelliği olmadığını söylüyor bu konudaki uzmanlar. İmparatorun gelişi olan 1889 yılında Alman tüfeklerinin Osmanlı Ordusuna satışını, ikinci gelişinde de İstanbul-Bağdat Demiryolu inşaatının Alman firmalarına verilmesini sağlamış.

Mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden bir eşi ve benzeri olmayan Ayasofya da hipodroma komşu olan yapılardandır. Meydanın kuzey-doğu ucunda bulunmaktadır. 532 yılında yapımına başlanıp, 537 yılında ibadete açılan Ayasofya; 916 yıl kilise, 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1935 yılında müzeye dönüştürülmüş.

Ayasofya-Hürrem Sultan Hamamı-Sultanahmet Camii

Şimdi de sol tarafınızda Ayasofya, önünüzde Hürrem Sultan Hamamı ve sağınızda Sultanahmet Camisi’nin bulunduğu alana bir göz atalım. Alanın ortalarında oldukça büyük ve fıskiyeli bir havuz bulunmaktadır. Osmanlı döneminde ahaliden ve adi suçluların idamları bu havuz bölgesinde kurulan darağaçlarıyla infaz edilirmiş. İdamdan önce halka duyurulur, ibret olsun diye halkın seyretmeleri sağlanırmış. Oysa yüksek rütbeli subaylar ve yönetimin önemli kişilerinin infazı Topkapı Sarayı Alay Meydanında bulunan Cellat Çeşmesi önünde, cellat tarafından kılıçla boynu vurularak yapılırmış.

Sultanahmet Meydanındaki idamların gündüz ve halka açık olarak infazı Cumhuriyet döneminde de uygulanmış, 1965 yılına kadar sürdürülmüş. 1965 yılından sonra idamlar gizli, gece ve hapishanelerde yapılmış. 2000’li yıllardan sonra da kaldırıldı.

Gelelim fıskiyeli havuzun arkasında kalan Hürrem Sultan ya da Haseki Hamamına…16. Yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultanın isteği üzerine Mimar Sinan tarafından tasarlanmış ve yaptırılmıştır. Bizans döneminde hamamın yapıldığı yerde Zeus Tapınağı varmış.

Ayasofya Hürrem Sultan Hamamı İstanbul

Ayasofya Hürrem Sultan Hamamı İstanbul

Şehrin en güzel hamamlarından olan Hürrem Sultan Hamamı’nda erkekler ve kadınlar için ayrı ayrı bölümler ve her bölüm için farklı girişler vardır. Girişlerde sıcak ile uyumu sağlayan bir süs havuzu, iç kısımdaysa altıgen göbektaşı bulunmaktadır. Hamam, 1910 yılında kapatılmış. Bir dönem depo, gazhane, halı ve kilim mağazası şeklinde kullanılmış. Kapsamlı bir yenileme çalışması geçiren Hürrem Sultan Hamamı 2008 yılında kapılarını tekrar ziyaretçilerine açmış.

Hürrem Sultan Hamamının sağında, Ayasofya’nın tam karşısında bulunan Sultanahmet Camisi’ne uğrama vakti geldi artık. Camiyi yaptıran Sultan I. Ahmed’in en önemli özelliği, Fatih Sultan Mehmed zamanından beri uygulanan ‘’Kardeş Katli’’ kararnamesini yürürlükten kaldırmış olmasıdır. Sultanların bir fetih sonrası elde ettikleri ganimetle yaptırdıkları camiler ‘’Selatin Camileri’’ olarak bilinir. İlk Sultan I. Ahmed zamanında giderleri devlet hazinesinden karşılanan cami özelliği taşımaktadır Sultanahmet Camisi. Cami, imaret, medrese, hamam, çeşme, darüşşifa, sıbyan mektebi, arasta ve sebillerden oluşan külliye 1609-1616 yılları arasında yaptırılmış. Caminin açılışından kısa bir süre sonra, 1617 yılında, daha 27 yaşında iken hayata gözlerini yummuş.

Sultanahmet Camisi’nden ayrılarak Hipodromun bulunduğu meydana dönelim. Binlerce yılın tanığı olan meydanın, kendisi gibi tarihe tanıklık eden ve günümüze ulaşabilen üç tarihi sütun bulunmaktadır. Mısır Obeliski, Örme Sütun ve Yılanlı Sütundan oluşan bu üç antik esere yakından bakalım.

Mısır Dikili taşı (Obelisk): Uzmanlarca M.Ö. 15. Yüzyılda Mısır Firavunu III. Tutmasis için yapıldığı düşünülüyor. İstanbul’a Mısır’daki Karnak Köyünden getirilmiş. M.S. 390 yılında I. Theodosios tarafından Hipodroma dikilen onlarca sütundan biri. Üzeri rölyefler ve hiyeroglif yazılarla bezenmiş. Pembe granitten yapılmış Obeliskin tepesinde eskiden tunçtan yapılmış bir küre varmış. Kaidesinin dört ayrı yüzünde kabartmalar var. Bu kabartmalarda İmparatorluk locasının görünüşü ve törenlerin nasıl yapıldığına dair çok nadir bilgi ve belgeler olduğu kabul ediliyor.

Sultanahmet Yılanlı Sütun

Yılanlı (Burma) Sütun: Birbirine dolanmış üç yılan bedeninden oluşan yekpare döküm bu eserin yılanlarının başı yok. İmparator Konstantin tarafından Yunanistan’daki Delphi Şehrindeki Apollon Tapınağından getirtilmiş. Sütunun döküm tarihi bilinmiyor. Delphi Yunanistan’da önemli bir dini merkezmiş. Kehanet, bilicilik ve ibadet üzerine önemi vurgulanıyor Delphi şehri. Biz yine gelelim Yılanlı Sütuna… Bizans döneminde, Efsaneye göre, kutlamaların ve yarışmaların yapıldığı günlerde yılanların ağzından şarap, süt ve su akarmış. Yılanların başları 17. Yüzyıl sonlarına kadar yerindeymiş.  Ne zaman ve kimler tarafından koparıldığı bilinmiyor.

İstanbul Sultanahmet Örmeli Sütunu

Örme Dikili Taş (Örmeli Sütun):  Örmeli sütun 32 metre yüksekliğinde kesme taştan yapılmış bir anıt. Sütunu oluşturan taşların her biri Anadolu’nun değişik yörelerinden getirilmiş. İmparator VII. Konstantin tarafından onarılmış. Efsaneye göre Örme sütunun içinde güçlü bir mıknatıs varmış. Bu mıknatıs İstanbul’u depremlerden koruyormuş. Korumaya da devam edecekmiş. Efsane bu…

Örme Dikili Taşın karşısında, Sultanahmet Meydanı’nın güney-batı ucunda meydana bakan Marmara Üniversitesi Rektörlük Binası bulunmaktadır. İstanbul’da pek çok esere imza atmış olan Mimar Raimondo D’Aronco tarafından, 1883 yılında “Art Nouveau” (Yeni Sanat) tarzında yapılmış. Üç katlı, geniş uzantılı ve kıvrımlı bir ahşapla sonlanan bu yapı, cephesindeki süslemeli taş işçiliği ile dikkat çeker. Bünyesinde İstanbul Cumhuriyet Eğitim Müzesi bulunmaktadır.

Obeliks ve İbrahim Paşa Sarayı

Meydanda saat ibreleri yönünde dönmeye devam ediyoruz. Sultanahmet Camisi’nin karşısında ve meydana bakan İbrahim Paşa Sarayı var. Damat Makbul İbrahim Paşa, diğer adıyla Pargalı İbrahim Paşa… Günümüzdeki adı Türk ve İslam Eserleri Müzesi adıyla işlevini sürdüren bu anıtsal yapının Topkapı Sarayı’ndan sonra en büyük yapılanma olduğu söyleniyor. Topkapı’dan sonra 16. Yüzyıldan günümüze ulaşmış tek saray olup, 1520 yılına tarihleniyor.

İbrahim Paşa, Şehzade Süleyman tarafından satın alınan bir esir olup, Kanuni Sultan Süleyman’ın en az kendisi kadar güçlü bir veziri ve sadrazamı olmuş. Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultanla evlenmiş. Yaklaşık 13 yıl İmparatorluğa hükmetmiş. Güç insanı bozar deyimi Pargalı için de geçerli… Kendini padişahla aynı ayarda tutma heveslerinden ötürü, Kanuni’nin emriyle, 1536 yılında kellesi kesilerek infaz edilen ünlü bir vezir.

İbrahim Paşa Sarayı’ndan sonra, Ünlü Cumhuriyet Dönemi Mimarı Vedat Tek’in eseri Tapu ve Kadastro binasını da geçerek meydana turunu tamamlıyoruz.

 

Kaynaklar:

1) tr.wikipedia.org/wiki/Sultanahmet_Meydanı

 2) www.istanbul.net.tr › İstanbul Rehberi › Tarihi Eserler‎

3) http://www.mehmetakinci.com.tr

 

 20,765 total views,  4 views today

Tarihi Yarımada-Antik İstanbul

Sultanahmet Meydanı ve meydan ile bağlantılı olarak; Topkapı Sarayı Müzesi, Ayasofya Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet Camii ve Gülhane Parkı’nı yazdım. Giderek; Sirkeci Garı ve Orient Ekspresi’nin yanı sıra Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Süleymaniye Camii, Haliç, Balat ve Ayvansaray’ı da yazdıktan sonra konu bütünlüğünün Suriçi kavramından geçtiğinin farkına vardım. Bir başka deyişle, surlarla çevrili olan tek parça halindeki ‘’Fatih’’ İlçesi ‘’Asıl İstanbul’’ olarak karşıma çıktı. Yine farkına vardığım bir başka şey de içinde yaşadığımız mekân ve kentleri tanımadığımız oldu.

Suriç'nden görüntüler (46)Üç İmparatorluğa başkentlik yapmış bu kent; Byzantion, Augusta Antanio, Nova Roma, Konstantinopolis, Konstantiniyye, İstanbul gibi adlar almış değişik dönemlerde. Biz İstanbul adını kullanalım ama İstanbul derken de Suriçi İstanbul’u anlayalım. İstanbul 14 000 000 nüfusu ile bir Mega kent; içinde Öteki Yaka Pera, Üsküdar, Beykoz, Kadıköy, Eyüp var ama İstanbul, sadece Sur içinde yer alan bir yarımada, yani Fatih İlçesi’dir. Fatih İlçesi’nin içinde bulunduğu Tarihi Yarımada İstanbul’dur…

Tarihi Yarımada

Tarihî Yarımada-Suriçi ya da Fatih; kuzeyde Haliç, doğuda İstanbul Boğazı ve güneyde Marmara Denizi ile çevrili kısmı günümüzde “Tarihi Yarımada” olarak anılmaktadır. Bizans döneminden kalma şehir surları yarımadanın batı sınırını oluşturmaktadır. Osmanlı döneminden bu yana Yarımada, Suriçi olarak da adlandırılmaktadır.  Suriçi, İstanbul kentinin ilk kurulduğu ve geliştiği bölgeye verilen addır. 

Kent, Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan stratejik konumu nedeniyle tarihi boyunca kentte hüküm süren uygarlıklar için daima çok önemli olmuştur. Bu özellikleri ile kent, Roma, Bizans ve Osmanlı gibi büyük İmparatorluklara başkentlik yapmıştır. Bu görkemli geçmişi ile farklı dinleri, kültürleri, toplulukları ve bunların ürünü olan yapıtları benzersiz bir coğrafyada bir araya getiren İstanbul, 1985 tarihinde UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 4 ana bölüm olarak dâhil edilmiştir.

Bunlar; Hipodrom, Ayasofya, Aya İrini, Küçük Ayasofya Camisi ve Topkapı Sarayı’nı içine alan Arkeolojik Park; Süleymaniye Camisi ve çevresini içine alan Süleymaniye Koruma Alanı; Zeyrek Camisi ve çevresini içine alan Zeyrek Koruma Alanı ve Tarihi Surlar Koruma Alanı’nı içermektedir. Ayrıca, Tarihî Yarımada 12 Temmuz 1995 tarihli 6848 numaralı bir kararla I. derece arkeolojik, kentsel-arkeolojik, kentsel-tarihi sit alanı ilan edilmiştir. Bu günkü adı ile Tarihî Yarımada olarak bilinen bölgede ilk yerleşim yeri M.Ö. 685 yılında Megara’dan gelen Yunanlar tarafından Byzantion adıyla kurulmuştur. Tarih boyunca yarımadadaki kent değişik adlarla anılmıştır.

1453 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildiğinde bu antik kent köhnemiş, savaşlardan yıkılmış ve dökülmüş olarak çıkmış, imarını yapacak birini bekler durumdaydı. Osmanlı İmparatorluğunun dördüncü ve son başkenti olarak ilan edilen kent, 28 Mart 1930 yılında Posta Kanunu çıkıncaya kadar ‘’Konstantiniyye’’ adını resmi ad olarak kullanmış. Yani Cumhuriyet ilan edildikten sonra bile Konstantiniyye ve Konstantinopolis adları kullanılmış.

Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda İstanbul’un merkez ilçesi statüsünde bulunan Yarımadada, 2009 yılına değin, Fatih ve Eminönü olmak üzere iki ilçe bulunuyordu. 2009 yılında Eminönü Belediyesi kaldırılarak Fatih İlçesi’nin bir mahallesi konumuna getirildi. Böylelikle tek İstanbul geri dönmüş oldu.

Dersaadet olarak da adlandırılan İstanbul, 19.yüzyılın ortalarına kadar idari yapı ve yargısal açıdan dört ayrı bölüme ayrılmıştı. Bunlardan ilki İstanbul Kadılığının yetki sahası olan ve İstanbul Metropolünün kent merkezi kabul edilen Suriçi ’dir. Galata, Üsküdar ve Eyüp’ten oluşan Bilad-ı Selase ise bu metropol/anakent alanının kazalarıdır.  “ Üç Belde” anlamına gelen Bilad-ı Selase ayrı kadılar tarafından yönetilmiştir. Fakat bu ayrım sadece idari ve yargısal bir bölümlemeyi değil, bunun yanı sıra sosyolojik ve kültürel bir farklılığı da ifade etmektedir.

Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii

Dersaadet ’in bu dört ayrı bölümü, aynı şehir içerisindeki birbirinden farklı, fakat bir arada ahenkli bir bütün oluşturan dört ayrı dünyayı teşkil etmiştir. Bu dörtlü yapı aynı zamanda İstanbul’un sosyal ve kültürel yapısını zenginleştiren ve canlı kılan faktörlerin başında gelir. 

Suriçi, Bizans İmparatoru Konstantin’in inşa ettirdiği asıl İstanbul’dur. 395 yılında kurulan Doğu Roma İmparatorluğu Bizans’ın 1 000 yıl süre ile başkentliğini yapan İstanbul’un Hipodrom olarak düzenlenen Sultanahmet Meydanı da Suriçi kavramını destekler. 1453 yılındaki Fetihten sonra devletin merkezi buraya getirilmiştir.  Böylece bir imparatorluk merkezi olarak kurulan bu kent, 20. yüzyıl başlarına dek aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olarak varlığını sürdürmüştür. 

Osmanlı Padişahları 19. yüzyıl ortalarına kadar Suriçi’nde, 600 yüz yıl süre ile Topkapı Sarayı’nda oturmuşlardır. Bazı tarihçilere göre, Suriçi’nde oturdukça devletin başarıları devam etmiştir. Bu nedenle, Suriçi biraz da Topkapı Sarayı’dır. Topkapı Sarayı, kara tarafında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Sur-u Sultani, deniz tarafında ise Bizans surlarıyla şehirden ayrılmıştır. Çok sayıda kara ve deniz kapıları ile sarayın içinde, değişik işlevleri olan kapıların dışında, anıtsal giriş kapısı olan Bab-ı Hümayun’a ya da Saltanat Kapısı en görkemli giriş kapısıdır. Bu kapı ile birlikte, yüzyıllar boyunca, her türlü görkem ve protokolün yaşandığı sağlam bir devlet anlayışı ve işlevsel sadeliğinin mekâna yansımasını görüyoruz.

19. yüzyıl ortalarında Osmanlı Padişahları saraylarını Suriçi’nden Boğaz kıyılarına taşımışlarsa da Babıâli Suriçi’nde kalmış ve burası bir siyasi merkez olmanın ağırbaşlılığını her zaman üzerinde taşımıştır. Osmanlı döneminde, Müslüman olması nedeniyle yalnız İran’ın konsolosluk açmasına izin verilen Suriçi ’ne, Batılı Hristiyanlar pek sokulamamıştır. Suriçi halkı hep imparatorluğun yerli Müslüman ve Hristiyan unsurlarından oluşmuştur. Balat’ın Yahudileri de buna dâhildir.

Kariye Müzesi İstanbul

İstanbul’un fethedildiği dönemde, nüfusu 50 bine düşmüş ve eski ihtişamını kaybetmiş bir yer olan Suriçi, Osmanlı’nın gayretleri ile tekrar canlanmış ve 16. yüzyılda da nüfusu 500 bini aşmıştır. Bunun yanı sıra; padişahlar, saray halkı ve diğer kişiler Suriçi’ni birçok mimari şaheserlerle süslemişlerdir. Kente İslami özelliğini veren tipik camili siluetini oluşturmak için birbirleriyle yarışmışlardır. Birçok cami, han, hamam, hayır ve eğitim kurumları inşa edilmiştir. Bunların en ünlüsü ve en eskisi Fatih Külliyesi’nde yer alan, eski adıyla Sahn-ı Seman Medresesi’dir. Yine Süleymaniye Medresesi’nde yer alan Meşihat de Suriçi ‘nin dini bir merkez olma özelliğini tamamlar.

İstanbul’da Suriçi dışında kalan ve halkın yaşadığı semt ya da mahallelere gelince; dar ama huzur dolu küçük sokakların iki tarafında yer alan cumbalı ahşap evler tipik mahalle görüntülerini oluşturur. Dar sokaklar çevresine sıkışık olarak yapılanmış bu cumbalı evlerin en büyük düşmanı sık sık çıkan yangınlardı.  Yangın Suriçi ‘nin sıkça karşılaştığı bir felakettir. Çıkan yangınlar hızla ve kolaylıkla yayıldıklarından, koca mahalleler alevlerle bir anda ortadan silinirdi. Yangınlar genellikle birçok yanıcı maddenin de iskelelerine indirildiği Cibali ’den başlar, rüzgârın durumuna göre Unkapanı, Fatih, Aksaray yönünde, ya da Kapalıçarşı’yı da yakarak Sultanahmet yönünde ilerlerdi.

Süleymaniye Camisi

Yangınlara karşı uzun süre tek önlem olarak Tulumbacılardan yararlanıldı. Su fışkırttıkları tulumbalarını sırtlarında taşıyarak koşar adım yangın yerine gelen tulumbacılar, Suriçi’nde ilginç bir yangın folkloru oluşturmuştur. Tulumbacı gençlerin söylediği maniler, tulumbacılara âşık olan mahalleli genç kızların hikâyeleri bu folklorun parçalarıdır. Suriçi ‘nin başka bir folklorik öğesi ise de kabadayılarıdır. Özellikle Osmanlı’nın duraklama döneminde şehirdeki asayiş çeşitli nedenlerle bozulunca mahallelerde türeyen kabadayılar aslında basit bir serseri takımı değildi. Görevleri mahallenin namusunu korumaktı. Bu kabadayı sürülerini bazen meşihattan gelen ulemanın yönettiği ve aralarına karışıp mahalle kavgalarına karıştıkları da görülmüştür.

Mısır Çarşısı İstanbul

Suriçi aynı zamanda canlı bir ticari merkezidir. Ticaretin merkezi Suriçi ‘nin çeşitli merkezlerine dağılmış han ve çarşılardı ki, bunların en ünlüsü Kapalıçarşı’dır. Beyazıt ile Nuruosmaniye arasında uzanan bu binalar kompleksi Osmanlı’nın parlak zamanlarında onunla beraber yükselmiş; çöküş zamanı ise üstünlüğü Galata’ya kaptırmıştır. Parlak dönemlerinde Kapalıçarşı’da ticaret yapan zengin Müslüman tüccara “Bazargan” denirdi. Bu unvanı almak zordu. Bunun için bir tacirin deniz aşırı ticaret yapması, hem borçlarını vaktinde ödeyerek güvenilirliğini ispatlaması, hem de servetinden bir kısmını hayır işlerine ayırması gerekirdi. 

Anıt eserleri, sarayı, Babı âlisi, dar sokaklarla bezeli mahalleleri, Kapalıçarşı’sı ve diğer özellikleriyle Suriçi, Osmanlı’ydı. Osmanlı’yla büyüdü, önem kazandı. Osmanlı çökmeye yüz tutunca, oda önemini kaybetti. Bugün daha çok tarihi ve turistik bir mekân olarak geçmişe tanıklık ediyor.

 Kaynaklar:

 1) http://www.ibb.gov.tr/sites/ks/tr-TR/0-Istanbul-Tanitim/Tarihi/Pages/Dersaadet-Uc-ISTANBUL.aspx

 2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Tarihî_yarımada‎

 9,323 total views,  2 views today