Yazılar

Osmanlı döneminde Ankara

 

Sultan Alp Arslan 1071 yılında, Malazgirt’te, Bizans’ı bozguna uğratarak Selçuklu Türklerine Anadolu’nun kapısını açtı. Malazgirt zaferi ile birlikte Türkler Anadolu’ya yerleştiler. Malazgirt Muharebesi Türk ve dünya tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Bu zafer sonunda, Bizans’ın bütün maddî imkânlarını kullanarak hazırladıkları büyük ordu dağıldığından daha sonraki yıllarda Türkler önemli bir direnişle karşılaşmadan kısa zamanda Ege ve Marmara kıyılarına kadar ilerledi.

Hacı Bayram Tepesi

Oğuzların Kayı boyundan olan Süleyman Şah Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi olarak kurulmasına giden süreçte önemli bir yere sahiptir. İlber Ortaylı’nın karşı çıkmasına rağmen Osmanlı tarihçileri, asırlar sonra Selçuklu kumandanı Süleyman Şah’ı birdenbire Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin dedesi yaptılar. Âşıkpaşazâde, Neşrî ve Oruç Bey gibi ilk Osmanlı tarihçileri Osmanlı hanedanının atası Süleyman Şah’ın Fırat Nehri’ni geçerken Caber Kalesi civarında boğulduğu ve cesedinin nehirden çıkarılarak kalenin eteğine gömüldüğü iddiasını ortaya attılar. Selçuklu kumandanı Süleyman Şah, artık “Osmanlı hanedanının atası” olmuştu. Mezarı da Süleyman Şah Türbesi olarak ünlendi.

Hacı Bayram Tepesi

Son Halife Abdülmecid Efendi, 18 Ekim 1921’de Ankara’ya, Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, yani Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği mektupta, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları dışındaki tek toprak parçası olan Suriye’deki Caber Kalesi’nin Türk toprağı olarak kalmasını Fransa’ya kabul ettiren Ankara yönetimini tebrik etmişti. Büyük Millet Meclisi ile Fransa arasındaki görüşmelerin tamamlanıp anlaşmanın törenle imzalanmasının beklendiği günlerde, el yazısı ile kaleme aldığı mektubunda Osmanoğulları’nın atası olan Süleyman Şah’ın mezarına karşı Meclis’in gösterdiği alâkaya teşekkür ediyordu. “Osmanlı sülâlesinin kurucusu Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın Caber Kalesi’nde bulunan ve ‘’Türk Mezarı’’ diye bilinen kabrinin müştemilâtı ile beraber Türkiye’nin malı olarak kalması, Türkiye tarafından korunması ve buraya Türk Bayrağı çekilmesi hükmü, Türkler ’in hâkimiyet tarihinin tek vücut ve tek bir emel şeklinde olduğunu dosta ve düşmana göstermiştir.” Deyip şükranlarını sunuyordu.

Ne var ki, Süleyman Şah Türbesi İşid’in tehdidi bahanesiyle, TSK’nın bir gece yarısı operasyonu sonrasında Türkiye sınırında ama bir başka Suriye toprağına nakletti.

Ankara Kalesi’nden Hacıbayram Tepesine bakış

Sungur Tekin, Gündoğdu, Dündar ve Ertuğrul olmak üzere Süleyman Şah’ın dört oğlu vardı. Bunlardan ilk ikisi Horasan’a döndü, diğer ikisi ise yanlarında yaklaşık 400 aile ile Erzurum civarına gitti ve Sürmeli Çukur Ovası’na yerleşti. Bunlardan bir bölük ise Pasin Ovası’na yerleşti. Dündar ve Ertuğrul, emrindeki ailelerle batıya ilerlerken iki ordunun savaşına rastladı. Bu iki ordudan güçsüz olarak gördüklerine yardım etmeye karar verdiler. Bu karar onların ileriki yaşamlarını oldukça etkiledi; çünkü güçsüz olup onların yardımıyla savaşı kazanan taraf Anadolu Selçuklu ordusu, düşman ise bir Moğol ordusuydu.

Ertuğrul, bu yardımı sayesinde Selçuklu sultanı III. Alaeddin Keykubat ile tanıştı ve onu koruyucu olarak tanıyıp elini öptü. Sultan da ona hediye olarak Domaniç ve Ermeni dağları ile Ankara yakınlarındaki Haymana Ovasının Karacadağ bölgesini yaylak, Söğüt yakınlarındaki ovayı da kışlak olarak verdi. Böylelikle, Anadolu Selçuklu Devleti’nin bir uç kenti ve “Melik Şehri” olan Ankara, Osmanoğulları’nın ataları ile ilk defa 1230 yıllarında tanıştı.

Ankara Kalesi

Ankara’da sosyal, kültürel ve bilimsel ortamın gelişmesi Melik Şehri döneminde olmuştur. 1186 ve 1203 yılları arasında Ankara Melik’i, II. Kılıçaslan’ın oğullarından Melik Muhiddin Mesut Şah idi. Bilime ve ulemaya değer veren bir melik olarak Ankara’yı her yönden geliştirdi ve Selçuklunun önemli bir Uç Vilayeti olmasını sağladı. 1243 yılındaki Kösedağ Savaşı’nda Selçukluların Moğollara yenilmesi üzerine, Türkmenler ve Türkmen Beyleri Moğol yönetiminin ağır koşullarından kurtulmak için Ankara civarı ve batıya doğru çekildiler. Ankara ve çekildikleri diğer kentlerde düzeni sağlamak için, Ahi Evran tarafından,

Ankara Kalesi Kaleiçi

Hacı Bektaş-ı Veli’nin tavsiyesiyle Ahilik teşkilatı kurulmuştur. 12. yüzyıl sonlarında, Ankara’da Ahilerin yönetimi sırasında Ankara üzerinde iki beyliğin rekabetine rastlanmaktadır. Ankara Ahileri, bu iki güçlü beylikten Karamanoğullarına karşı koymuş ve Osmanoğulları’nı tercih etmişlerdi. Osmanlı Beyliği 14. yüzyılın ikinci yarısında çok güçlenmişti. Eski Anadolu Selçuk Sultanlığı topraklarını birleştirerek Anadolu’da siyasi birliği sağlamak için büyük çaba gösterdi. Bu süreç içinde Ankara bir sınır kenti olarak, Osmanlıların, Anadolu’yu hâkimiyetleri altına alma süresinde önemli rol oynadı.  Birkaç defa el değiştirdikten sonra kesin olarak Osmanlıların yönetimine girdi.

İlk olarak Orhan Gazi, 1356 yılında Ankara’yı hâkimiyetine almıştır. Ankara kentinin Osmanlı mülküne katılması çok önemliydi. Çünkü Ankara, Anadolu Beyliklerine karşı sağlam bir kaleydi. Ankara, Doğu Anadolu’nun fetih yolları üzerinde bulunduğu gibi, İran’dan Bizans’a giden ticaret yollarının da üzerinde bulunmaktaydı. Aynı zamanda Ankara iktisadi servetlerle de dolu bir kentti. Buğdayı, bağ ve bahçeleri ve bilhassa tiftik keçileri pek değerliydi. Bir ara Karamanoğullarının yönetimine geçen Ankara, Osmanlı sultanı I. Murat ordusuyla 1363 baharında Ankara’ya geldiğinde,  Ahilerle anlaşarak Ahi yönetimindeki kenti savaşmadan teslim almıştır.

Hamamönü Altındağ Ankara

Hacı Bayram’ın doğduğu yıllarda Ankara, Osmanlılara geçmiş bulunuyordu. Bu önemli iktisadi ve siyasi merkezin Osmanlı idaresine geçmesi Ankara için de büyük sonuçlara yol açacaktır. Ankara, Osmanlıların, Anadolu’daki Beylerbeyliğine de merkezlik edecektir. Bilindiği gibi Osmanlı ülke yönetiminde, esas birim sancaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun idari yapılanmasıyla ilgili bir terim olan sancak, Osmanlı Devleti’nde bir bölge ya da gelir getiren has anlamına gelmektedir.

Murat zamanında eyalet sistemine geçilmiştir. Birkaç sancağın birleştirilmesiyle “eyaletler” oluşturulurdu. Sancaklardan birisi eyalet merkezi olarak seçilmekte ve buraya “paşa sancağı” denilmekteydi. 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar eyalet yöneticisine “beylerbeyi” sancağınkine ise “sancak beyi” denilmekteydi.  I. Bayezid ya da Yıldırım Bayezid, 1393 yılında Rumeli’ye geçerken Timurtaş Paşa’yı Anadolu Beylerbeyi olarak Ankara’da bırakması ile Batı Anadolu’da kurulmuştur Anadolu Eyaleti kurulmuştur.

Hamamönü Altındağ Ankara

Anadolu Eyaleti’nin merkezi önceleri Ankara, 1451 yılında da Kütahya olmuştur. Daha sonraları Anadolu’daki eyalet sayısı artarak; Adana, Erzurum, Karaman, Kütahya ve Çıldır eyaletleri kurulmuştur. Eyalet merkezi Kütahya’ya taşınınca, Ankara sancak olur. Ancak bir müddet sonra, Osmanlıdaki idari yapının yeniden düzenlenmesiyle, Anadolu’daki eyaletlerden birinin merkezi olur. Ankara’ya Kırşehir, Yozgat, Çorum ve Kayseri gibi sancaklar bağlanır. Ankara Osmanlı yönetimine geçtikten sonra da bir müddet daha sınır kenti özelliğini sürdürmüştür. Timur’un Anadolu’ya gelişine kadar kent Osmanlılarda kalmıştır.

Timur’un 1402’de Orta Anadolu’ya girerek Osmanlı yönetimine tehdit oluşturması, Osmanlı ordusuyla Timur ordusunun karşılaşması sonucunu doğurmuştur. Sonuçta Osmanlılar yenilmiş, Bayezid Timur’a esir düşmüştü ve Ankara kısa bir süre Timur’un kontrolüne girmiştir. 1402’de yapılan Ankara savaşı ve 1403’te Timur’un Ankara’yı terk edişinden sonra, Bayezid’in beş oğlundan dördü arasında uzun bir süre taht kavgaları sebebiyle, Ankara şehzadeler arasında el değiştirmiştir. 11 yıl süren ve Fetret Devri olarak bilinen siyasi karışıklıklar nedeniyle Ankara ekonomisinin gelişmesi durmuş, üretim azalmış, bölgeler arası ticaret zayıflamış ve nüfus artışı durmuştur.

Kuğulu Park Kavaklıdere Ankara

14. yüzyıl sonu ile 15. yüzyıl sonu arasında geçen yüzyıllık dönemde, kalenin dışındaki yamaçta ve onu izleyen düzlük alanda çok sayıda cami ve mescit yapılmıştır. Osmanlı kentlerinde çoğu kez bir mescit bir mahalleyi belirlerdi. Büyük camiler, kentin kalabalık semtleri olan ticaret kesiminde külliye olarak yer almışlardır. Ankara’da mahalleler, bir dini yapının etrafında oluştukları gibi, meslek gruplarından bazılarının ya da aynı dini inanç ve gelenek etrafında toplananların bir arada oturma istekleri sonucunda ortaya çıkmışlardır. Bu durumda camii ve medreselerin her birinin bir mahallenin çekirdeğini oluşturduğunu düşünülürse, kalenin içindeki mahallerle birlikte 15. yüzyılda Ankara’da yaklaşık 30 kadar mahalle bulunmaktadır. Bu sayı 16. yüzyılın ilk çeyreğinde ise 81’e çıkmıştır.

Ankara Çankaya Botanik Parkı

18. yüzyıl sonlarına doğru nüfusu 100 000 civarında olan Ankara, 19. yüzyıl üçüncü çeyreğinde 18 000 kişinin açlıktan öldüğü bir kıtlık dönemi geçirmiştir. Hızla nüfusu azalmış ve bakımsız kalmıştır. Ankara kenti, 16. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar, önceleri sancak sonraları ise eyalet merkezi olarak bölgenin yönetiminde önemli bir yer tutmuştur. Devletin geçirdiği evrelere uygun biçimde zaman zaman ekonomik ve siyasi üstünlüğünü kaybetmekle beraber, her dönemde geniş bir bölgeye merkezlik yapmıştır. Tanzimat öncesi ve sonrası ilk uygulamalar burada yapılmış genelde başarılı sonuçlar alınmıştır. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da Türkiye’nin Başkenti olarak, olağanüstü bir gelişme göstererek, çağdaş bir kent haline gelmiştir.

 11,487 total views,  6 views today

Topkapı Sarayı Müzesi Divan Meydanı-İstanbul

 

Babüsselam (Selamlık kapısı)

Topkapı Sarayı Müzesinin giriş kapısıdır. 15. yüzyılda sarayla birlikte yaptırılan Selamlık Kapısı, kuleleriyle, 15. yüzyıl kale kapılarına benzemektedir. Kapı üzerinde ‘’ Kelime-i Tevhid ‘’ yani ‘’ Allah’tan başka ilah yoktur. Hüküm, saltanat ve tüm yetkiler O’nundur.’’ Yazısı bulunmaktadır.

Topkapı Sarayı Alay Meydanı İstanbul

Altında Sultan II. Mahmut tuğrası, yanlarda da 1758 yılı onarımını belgeleyen yazıtlar ve Sultan III. Mustafa’nın tuğraları vardır. Bir hayli fotoğrafını çektiğim bu iki kuleli kapı, Topkapı Sarayının ve Osmanlı İmparatorluğunun görkeminin simgesi olmuştur. Kapının üzerindeki iki kule, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılmıştır. Bu kulelerin içinde, yabancı elçilerin saraya girmelerine izin verilinceye kadar misafir edildikleri Kapıcı başı Ağasının odaları bulunmaktaydı.

Kapı, ‘’ Bevvaban-ı Dergâh-ı âli ‘’ denilen görevlilerce korunurdu. Amirlerine de Kapıcı başı Ağası’’ denirdi. Yalnız padişahların atla geçebildiği bu kapının Divan Meydanına bakan cephesinde, rokoko tarzı süslemeleriyle dekore ettirilen geniş bir revak (sundurma ) bulunur. Rokoko tarzı; pastel renklerle, zarif kıvrımlı formlarla, hayal ürünü figürlerle, hem görsel hem de fiziksel olarak, tasasız bir havayla kendini belli eder. Rokoko sanatının özü ışıktır. Konu üzerine aşırı derecede ışıklı bölümler yerleştirilir ve bütün bir yapıt renk, etki ve duygu içerisinde ışıktır. Sanatçılar ince ayrıntılara özel bir dikkat göstermişlerdir. Renk hassasiyeti, dinamik kompozisyonlar ve ortamla ilgili süslemeler formun ayırıcı özellikleridir. 

Divan Meydanı

Selamlık Kapısından (Babüsselam) sonra ulaşılan Divan Meydanı, Adalet Meydanı olarak da biliniyor. Girişten itibaren meydanın bölümlerine ulaşan yollar hemen herkesin dikkat ve ilgisini çeker. En sağdaki yol saray mutfaklarına gidiyor. Osmanlının saray mutfakları günümüzde dünyanın en zengin çini koleksiyonlarından birisine ev sahipliği yapan sergi alanı işlevini görüyor. Ortadaki yol Babüssade’ye, onun solundaki üçüncü yol divanın toplandığı Kubbealtı’na, dördüncüsü Harem’in girişine ve en soldaki beşinci yol da sarayın ahırlarına gitmektedir.

Sultandan başka kimsenin at üzerinde giremediği Divan Meydanı olarak anılan ön avlu, yapılarıyla birlikte devlet yönetiminin zirvesi olan bir mekândır. O tarihlerde, bu avluda, hayvanların da gezebileceği bir bahçe düzenlemesi vardı. Avludaki eksenlerden ya da ana yollardan en önemlisi, Babüsselam’ı, karşıda sultanı temsil eden Babüssaade’ye birleştiren Babüssaade eksenidir. Padişah yolu olarak bilinmektedir. Babüsselam’ı Kubbealtı’na birleştiren eksen ise vezir yolu olarak anılmaktadır. 

Adalet Meydanı olarak bilinen sarayın bu ikinci avlusu, devlet yönetiminin gerçekleştiği, devletin temsil edildiği bir tören alanıdır aynı zamanda. Osmanlı Devletinde; şehzadelerin sünnet düğünleri, padişah kızlarının evlenmeleri,Padişah çocuklarının doğumları, yabancı elçilerin karşılanması, Yeniçerilerin maaşlarının dağıtımı ya da ulufe bu meydanda yapılırdı. Padişahların sefere çıkışları, padişahların ölümü, yeni padişahın tahta çıkışı ya da cülus, padişahların kılış kuşanmaları, sarayda bayramlaşmalar gibi çeşitli vesilelerle törenler düzenlenirdi. Cülus olarak bilinen Tahta çıkış, bayramlaşma, elçi kabulü, ulufe olarak bilinen yeniçeri maaşlarının dağıtıldığı görkemli bir tören alanıdır. Büyük bir ihtişam ve düzenle gerçekleşen bu törenlerle, devletin gücü ve zenginliği yabancı devlet elçilerine gösterilirdi. Bu törenlerden en önemli ve en görkemlisi ‘’Cülus’’ olarak bilinen tahta çıkma törenleridir.

Cülus ya da Tahta Çıkış Törenleri

Bu törenler, Padişah yolunun bitiminde, Adalet Meydanı’nı Enderun’a bağlayan ve Babüssaade olarak bilinen iç kapının önündeki revaklı alanda gerçekleştirilirdi. İlk kez 1481 yılında II. Beyazıt için düzenlenmişti. Son kez de 1918 yılında Sultan Vahdettin için gerçekleştirilmiştir. 350 yıllık bu süreçte ‘Cülus Protokolü’’ pek az değişikliğe uğramıştır. Törenler sosyal tarihin olduğu kadar, sanat ve kültür tarihinin de önemli olayları arasındadır. Biçimleri, nitelikleri ve uygulamaları açısından kendi tarihlerine ışık tutarlar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun saray teşkilatı, törenleri ve protokolü diğer Türk Devletleri geleneğinin bir devamıdır. Bu törenler, içinde bulunulan çağın dünya görünüşünü yansıttığı gibi, devletlerin özel karakterine de ışık tutmaktadır.Eski padişahın ölümü ile birlikte, buyruk ve atamaları geçersiz kalır.Cülus törenlerinin eksiksiz biçimde gerçekleştirilmesi devletin devamlılığının güvencesi olarak görülüyordu.  Cülus törenleri protokolünün bölümleri arasında; önceki padişahın ölümünün duyurulması, ülke çapında dualar edilmesi, biat, bahşiş dağıtımı, kılıç ve valide alayları bulunurdu.Yeni padişahın görkemli bir törenle tahta çıkmasının ardından ölen padişahın cenaze alayı yapılır, bir gün sonra ise yeni padişahın annesi, valide alayı ile saraya getirilirdi. 

Padişahların tahta çıkışlarını takip eden birkaç gün içinde kılıç kuşanma merasimi yapılırdı. Osmanlı padişahları, İstanbul’un fethinden sonra, Eyüp semtindeki Halit İbn-i Zeyd Ebu Eyüp-i Ensari’nin türbesinde kılıç kuşanmaları bir kanun haline getirilmişti. Kuşanılan kılıçlar arasında Halit İbn-i Velit, Hazreti Ömer, Osman Gazi ve Yavuz Sultan Selim kılıçları bulunurdu. Geleneğe ve kanunla düzenlenmiş protokole göre, tahta çıkmış olan padişah kayıkla Eyüp semtine gelir, vezirler ve devlet adamları Cülus yolu olarak bilinen yolun başında kendisini selamlar, kendisi ise binek taşından atına binerek Eyüp Sultan Hazretleri’ni ziyaret ederdi. Padişahın bir işareti üzerine de Şeyhülislam gelip, beline dört halifeye ait kılıçlardan birini kuşatırdı.

Adalet Kulesi ve Kubbealtı

İkinci avlunun kuzey-batı köşesinde Adalet Kulesi bulunur. Bu kuleye vezir yolu ile ulaşılır. Meydana adını veren ve gövdesi Fatih döneminden kalan Adalet Kulesi altındaki üç kubbeli ve revaklı Divan-ı Hümayun imparatorluğun yönetim merkezi olarak da bilinir. Kalem ve defterhane bölümlerinden oluşan Divan-ı Hümayun, haftada dört gün sadrazam ve vezirlerle, devlet işlerin karara bağlandığı resmi mekândır.  Sultan Süleyman’ın emri ile Mimarbaşı Alaeddin tarafından yapılmıştır.

Yapının, kubbeli üç odasından ikisi, önündeki revaklara ve avluya açılır. İlk oda ya da mekân, divan toplantılarının yapıldığı Kubbealtı, müzakere salonudur. Toplantıların bazılarına Divan Üyeleri, Sadrazam ve Kubbealtı Vezirleri, Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri katılırlar, devlet işlerini görüşüp sultana arz etmek üzere, karara bağlarlardı. Önemli toplantılara Şeyhül İslam da katılırdı. Ayrıca yabancı elçiler kabul edilir, padişah kızlarının nikâhları kıyılırdı. Bütün bu toplantılar, düzenli ve zengin bir protokol düzeni içinde gerçekleştirilir, devletin gücü ve itibarı göz önüne alınırdı.

Divan-ı Hümayun’un sağında da Dış Hazine bulunmaktadır. Osmanlı Devleti maliyesindeki iki büyük hazineden biri olan Dış Hazine, bütün devlet gelirlerini toplayıp, yasalar çerçevesinde harcaması yapılan Divan_ı Hümayun Hazinesidir. İdaresi ve sorumluluğu Sadrazama aitti. Sadrazam tarafından kullanılabilen ve Devletin resmi hazinesini depolamak için yapılan Dış Hazine’den ayrıca yeniçerilere üç ayda bir ulufe ya da maaş dağıtılır ve bunun için de yabancı elçilerin bulunduğu görkemli törenler yapılırdı. 

Hazine-i Hassa olarak bilinen Enderun Hazinesi, özel kanunlarla toplanan gelirlerden oluşuyordu. Bir bakıma ihtiyat ya da destek hazinesi olarak da bilinir. Hazinedar başı emrinde bulunan bu hazine, ihtiyaç halinde dış hazineye yardım ederdi. Her iki hazine de padişaha bağlıydı. Günümüzde, Dış hazine bölümünde silah koleksiyonu bulunmaktadır. Çok kubbeli ve masif duvarlı Dış Hazine, Saray müzeye dönüştürüldükten sonra; erken İslam döneminden 20. yüzyıl başlarına kadar olan döneme ait silahların sergilenmesine ayrılmış.Koleksiyonda İslam, Türk ve Orta Doğu’ya özgün silahlar da bulunmaktadır. 

Kubbealtı, Harem dairesine; Haliç yönündeki küçük ve önemsenmeyen ‘’Arabalar Kapısı’’ ile bağlanmaktadır. Arabalar Kapısı’ndan, meydanın Haliç tarafındaki revakların arkasında, önemli işlevsel bir yapı grubu da Baltacılar Koğuşu’dur. Baltacılar Ocağı’nın bireylerinin kaldığı koğuşlarda; yatakhaneler, çocuk odaları, hamam ve içindeki mescit ile bir bütün oluştururdu. Baltacılar Ocağı, 15. yüzyılda, seferlerde ordunun yolunu açmak için kurulmuş. Barış zamanlarında da teşrifatçılık yapmak, eşya taşımak, Harem ve Selamlık bölümlerinde temizlik yapmakla görevli kılınmışlardır.

Mutfaklar ve sergi salonları

Kubbealtı’nın tam karşısında, avlunun Marmara Denizi’ne cepheli kanadında, onlarca metre uzanan revakların arkasında anıtsal mutfak yapıları yer alırdı. Günümüzde saray arşivi ve kumaş deposu olarak kullanılan bu anıtsal yapılar; Yağhane, kiler, Aşçılar Mescidi ve bacaların oluşturduğu görkemli cephesiyle, saraya ayrı bir ihtişam kazandıran mutfaklardır. Harem, sadrazam ve Enderun halkıyla birlikte, günde ortalama beş bin kişiye sürekli yemek verilirdi. 

Bu cephede; Çin ve Japon Porselenleri bölümü sergi salonu, Bakır ve Mutfak eşyaları sergi salonu, İstanbul Cam ve Porselenleri sergi salonu, Sami Özgiritli  Koleksiyonu sergi salonu, Osmanlı Gümüşleri ve Avrupa Porselenleri sergi salonu, Saray Arşivi, Osmanlı Saray Kumaşları deposu, Aşçılar Mescidi ve Atelyeler yer almaktadır. Osmanlı Sarayında itibar görmüş, sürekli ithal edilmiş ya da hediye olarak gelmiş, Çin ve Japon seramik sanatının bu nadide ürünleri bu yapılarda sergilenmektedir. Mutfakların helvahane ve şerbethane bölümlerinde ise Türk mutfak eşyalarıyla Osmanlı Yıldız porselenleri ve cam eserleri sergilenmektedir. Mutfakların bulunduğu bölüme, avlu revaklarında bulunan üç kapıdan girilir. Bu kapılar; Kiler-i Amire(aşağı mutfak), Has mutfak ve Helvahane kapılarıdır. Saray mutfakları; Has Mutfak, Enderun, Harem, Kubbealtı ve Birun(dış) mutfakları, Şerbethane, Helvahane, Yağhane, Kiler ve koğuş yapılarından oluşurdu.

Osmanlı Saraylarının iç teşkilatı olan Enderun ve Enderun Avlusunu bir sonraki yazı dizimizde tanımaya çalışalım.

Kaynaklar:

1) Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)

2) TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı

3) www.kultur.gov.tr

 14,366 total views,  4 views today